30 Nisan 2013 Salı

İş Ve Okuyup Yazmak İlişkisi


Sürekli vıdı vıdı aynı şeyi söylüyormuş gibi olsam da gerçekten okuyup yazmak (sonrasında da müzik yapmak) adam gibi yapabildiğim iki şey sanırım. Hani kendinle ilgili bir şeyler söyle deseler "okurum - yazarım" diyip özetleyebilecek kadar bana ait bu iki gerçek.

Haliyle çok okuyup yazan için meslek seçimi de zaman zaman bunları birleştirip kullanabileceği bir alan bulması adına önemli olabiliyor. Reklamcı olmaya lisede karar vermiş, bunu da okulda sözel bölümü açılmadığı için memleket meselesi haline getirmiştim. (ve neyse sonrasında gördüm ki reklamcılık ve halkla ilişkiler ortak alandı, matematik - Türkçe bölümünden girebildim)

Sonra zaman geçti günler geçti, istediğim bölüme gittim. Twitter'da bahsettiklerimden belki hatırlayanlar olur, Anadolu Üniversitesi Reklamcılık Ve Halkla İlişkiler mezunuyum. Bölümde çok yazıp çizdin mi derseniz hayır, ama okuduğum dönem yazmak adına en verimli kullandığım dönem oldu.

Okul bitince bir hata yapıp tiksindiğim (yes!) bir işte, reklamcılığın medya planlama tarafında çalıştım. Bunu da sırf bir gün kreatif bir ajansa geçmenin planı ile yaptım. Sonrasında da istediğim tarafa geçtim, tabi sıfırdan başladım metin yazarı olarak.

Çalıştıkça mutlu olan insan var mı derseniz, kendimi örnek gösterip "var" diyebilirim. Sürekli okur yazar bir haldeyim ve sırf öğrenme süreci bile bana fazlasıyla mutluluk veriyor.

Her gün kalem elde ya da klavyeye yapışmış biçimde çalışmak bence süper bir şey. Yetmezmiş gibi okuduğum her şey de bir gün bir yerde kullanabileceğim "bir şeye" dönüşüyor. Yani dönüştüğü durumlar oldu, umarım bu devam da eder =)

Böyle işte.

Aklıma geldi yazayım dedim.

Sizin meslekler nedir bilemem ama okuyup yazmaya fırsat tanıyacak bir işse ne mutlu size.

Note: Image in that post is from http://bookshelfporn.com/post/37446765797


29 Nisan 2013 Pazartesi

Ketil Bjornstad "Düşüş"


Okuduğum ikinci Ketil Bjornstad romanı ve kesinlikle söyleyebilirim ki Türkçe’ye çevrilmeyen her eseri bizim için bir kayıp. İlk kez 2006 yılında, Eskişehir’de okurken “Müzik Uğruna” adlı şahaserini (evet, aynen böyle çünkü) okumuştum, sonrasında arayıp da bulamadığım Düşüş’ü okumam ise yedi yıl sonrayı buldu. (internetten kitap alışverişi yapmaya bir yıl önce başladım çünkü)

Büyük bir sanatçı olduğunda sanırım dünyanın geri kalanı ile hemfikir olduğum Bjornstad’ın Düşüş’ünde, soyadı da kitaba adını veren (Norveç dilinde de Fall, düşüş anlamına geliyormuş zira) Erling Fall ile tanışıyoruz. On dört yılını beraber geçirdiği eşi Merete Bover’in kendisini bir başka erkek, üstelik Fall gibi bir yargıcın yanında – Fall’ın gözünden bakarsak – lafı bile edilemeyecek olan bir gitarist için boşaması ardından, kendisini, hayatını ve evliliğini gözden geçirmeye başlayan Fall, kelimenin tam anlamıyla bir düşüş yaşıyor, hem de öyle böyle değil. Karısını bir türlü unutamayan, her anında onu düşünen, bu terk ediliş akabinde tüm evliliğinin her saniyesini acıyla anımsayan Fall, karısını taciz etmekle de suçlandığını öğreniyor. Sonu gelmeyen telefon aramalarından rahatsız olan Merete Bover, Fall’dan şikayetçi oluyor.

Erling Fall, hayatı boyunca adil davranmaya, doğruya karar vermeye ve adaleti sağlama yükümlülüğünü hakkıyla icra etmeye çalışan bir adam olarak, uğradığı adaletsizliğin ardından bir çıkmaza giriyor. Tam da bu sırada işinden izin alıyor ve yolu okul arkadaşı, milyoner Gudmund Kværland ile karşılaşıyor. Fall’ın aksine, baskın ve güçlü bir karakter olan Kværland’ın tüm masrafları karşılaması ve iknası ile beraber, bir “tomar” adamla beraber Himalayalar’a tırmanmaya karar veriyor. Kendisi gibi bir çok konuda “yenik” durumda olan ve kendisini ispatlama çabasına girmiş bir erkek grubu ile beraber sonunda içlerinden birinin acı kaybı ile sonuçlanacak, ancak zirveyi de görecekleri (Fall zirveye tırmanmayan kısımda yer alıyor olsa da) bir gezinin ardından, “hayata bir şeyleri ispatlamayı başarmış orta yaş üzeri erkekler” olarak geziden dönüyorlar.

Bu gezinin bir tür sınama tarafının da olduğunu Fall daha sonar anlıyor; öyleki durgun ve sessiz mizacı altında fırsatları görme ve gereken darbeyi en iyi zamanda indirebilme özelliği Kværland tarafından farkedilen Fall, görevinden ayrılarak Kværland şirketlerinde danışman olarak çalışmaya başlıyor. Hayatına girecek olan ikinci kadın, Sophia Lee ile de işte bu işinin sebep olduğu bir gezi sırasında, uçak yere inmeden hemen önce rüyasında Merete Bover’i öldürmesinin dehşetinin ardından tanışıyor.

Merete Bover’i iki yılın ardından öldürmesi ile içinde bir şeylerin, o dayanılmaz acının dindiğini görmesinin ardından gelen süreçte, kendisinden yaşça küçük ve onu hakedecek ne yaptığını bilmediği bir kadınla tanışmasının ardından düşüşün son bulduğunu düşünmek gibi bir hataya okurken kapılmadım.

Kapitalizmin görkemini yaşayan zengin Norveç’li Kværland ile çalışan ve hatırı sayılır bir para kazanmaya başladığı dönemde, komünist bir anne babanın kızı olarak, komünizmi savunan ve bunu kapitalizmi yerden yere vurarak yapmaktan – doğal olarak – çekilmeyen Sopjie Lee ile tanışmasının ardından, aradığı mutluluğu/hak etmek için ne yaptığını bilmediği mutluluğu tadan Erling Fall’ın geçirdiği ruhani değişime satırlarda şahit olsak da, hikaye boyunca sure gelen bir “rahatsızlığın” olduğunu da göz ardı etmek mümkün değil.

Bir “hiç” olarak tanımlandığı karısı tarafından tepe taklak olacak bir sürece itilen Fall’in düşüşünde, kabusunda Merete Bover’i öldürdüğü ana kadar yaşadıklarının, en azından “mutlu bir ilişki ile silinemeyecek” kadar uzun vadeli sonuçları olacağını kestirmek mümkün. Ancak bir aldatmanın ardından yitirilen değerlerin, ileriki bir “mutluluk” durumunda nasıl geri dönüşlere sebep olabileceğini de işte Düşüş’ün son sayfalarında göreceksiniz. Öylesine bir etkisi oluyor ki Merete Bover ve yaptıklarının, belki siz de benim gibi okurken Erling Fall’e inanamayacaksınız.

Merete’e olan sevgisi ve onu mutlu etme isteği yüzünden bir kısırlaştırma ameliyatına razı olan (Merete Bover’in kendisi uğruna terk ettiği eski kocasından olma iki kızı bulunmakta) ve onun kızlarına iyi bir baba olan Fall, bir kadını mutlu etmek ve elinde tutmak için yer yer bocalayan bir tavır sergiliyor. Bunu da kendi içe kapanıklığı ve evlendiği Çinli kadın ile Norveçli bir erkek olarak kendisi arasında oluşması muhtemel kültür  farkına yoruyor zaman zaman.

Düşüş boyunca tesadüfen bulduğu bir çalıya, ardından bir çalıya ve bir çalıya daha tutunuyor Fall. Kværland (burada belki roller değişik, tutunan ya da tutunulandan ziyade “yöneten Kværland”), Sophia Lee, Schubert…

Uzun zamandır okumak istediğim bu kitabı neden daha önce alıp okumamışım, bilmiyorum. Öyle bir anlatım, öyle yoğun ve derinlemesine sunulan bir insane portresi ki, her bir hücresine kadar işleyen fikirlerini dikizlediğiniz Erling Fall sanabilirsiniz kendinizi okumaya bıraktığınızda. Onunla aynı adımları atıp, aynı korkuyu ya da suçluluğu duymaya başladığınızda, kitap sizi içine hapsetmiş demektir. Şanslı bir hapislik. Zira içine düşeceğiniz dünya okuduğum en iyi yazarlardan birinin yaratımı.

28 Nisan 2013 Pazar

Camilla Lackberg "Vaiz"


Ne zamandır polisiye okumamıştım.  Camilla Lackberg’in Vaiz’i güzel bir ara oldu ve sanki bir film izliyormuşum gibi hızla akıp geçti.

Vaiz, yazarın okuduğum ilk romanı. Dilimize çevrilmiş, yine Doğan Kitap’tan çıkan “Buz Prenses” adlı bir kitabı daha var ki, Vaiz’de karşımıza çıkan Patrik ve Erica karakterlerinin tanışması da sanırım bu kitaba dayanıyor.

Kitabın konusunda kısaca bahsetmek gerekirse; sıcak bir yaz gününde başlayan romanda, turistlerin kamp yapmak için sıklıkla tercih ettikleri bir bölge olan İsveç’de Fjälbacka’da geçiyor. Genç bir Alman turist kadının ormanda işkence edilerek ve tecavüze uğrayarak öldürülmesinin ardından, kurbanın yattığı yerde bulunan ve yirmi yıl öncesinde kaybolan iki genç kadına ait olan kemiklerinin bulunmasıyla hikaye başlıyor. Geçmiş ve geleceği birbirine bağlayan bu cinayetlerin sırrı nedir? Patrik ve ekibi bu olayın peşinden koşarken, ortaya yeni bir kayıp kız vakasının çıkması ile işler iyice hareketleniyor ve hız, hayati önemini daha da artırıyor. Katili bir an önce bulamazlarsa, kayıp olan kızın da katledilmesi ihtimali her geçen an hızlanıyor.

Olaylar ise dönüş dolaşıp, Hult ailesinin üzerinde yoğunlaşıyor. Yıllar önceki bir iftira, sonrasında gelen intihar, bu intiharın ardından kavgalı hale gelen iki aile ve aralarındaki uçurum kadar keskin düşmanlık.

Vaiz adı nereden geliyor derseniz, işte bu Hult ailesinden geliyor. Çünkü şimdiki genç Hult’ların büyükbabası bölgede vakti zamanında vaiz olarak epey popular olan ve çocuklarının “iyileştirme” özelliği olduğunu iddia ederek zamanında bu işten para kazanmış bir adam. Ancak kendisi hikaye boyunca karşımıza çıkmıyor zira yıllar önce ölmüş.

Olayı ya da gidişatı daha fazla anlatmak istemiyorum; birincisi yazdığım her bir cümle kitap hakkında ipucu olabilir. İkincisi ise kitabı okuma keyfinizden satırlar çalmak niyetinde değilim.

Sıcak bir İstanbul gününde kitabı okurken belki İsveç’in soğuk ikliminden sayfalar okudukça ben de o serin iklimi yaşamış gibi olurum düşüncesiyle okumaya başladım ancak Vaiz, sıcak bir dönemde geçtiği için kitaptaki hemen herkes de sıcaktan bıkmış haldeydi.

İlk kez okuduğum bir yazar olduğu için, yazarın tarzından da biraz bahsetmek istiyorum. Öncelikle istemeden – ve yanlış olduğunu bilerek – kitabı okumadan yazarın tarzını sevdiğim diğer iki İskandinav yazar Jo Nesbo ve Henning Mankell ile kıyaslamaya hazır haldeydim ve okumaya o şekilde başladım. Bu saydığım iki yazarı okuyanınız varsa bilir ki her ikisi de hayata pek pembe gözlüklerle bakan insanlar olarak karşımıza çıkmaz kitaplarında; olaylar bence karanlık bir atmosferde geçer ve yer yer depresifleşir. Her neyse, Camilla Lackberg’de ise durum farklı. Evet, bir polisye romanı okuyoruz, gerilim unsurları da dahil, ortaya birden fazla cinayet ve bir katil var ancak Lackberg okuyucusuna ana hikayenin etrafında anlattığı detaylar ve diğerlerinin hayatlarına dair satırlarla bu iki yazardan oldukça farklı bir yol izliyor. Bir örnek vermek gerekirse: Kitapta, Patrik karakterinin eşi olan, hamile Erica’nın kardeşi ile olan ilişkisi detayının zincirini bir halka daha uzatarak – mesela – kardeşinin eski kocası ve yeni erkek arkadaşı, tüm olan bitten hakkındaki düşünceleri gibi detayları veriyor. Bunu da ana karakterlerden biri olan Erica’nın gözünden vermekle yetinmiyor. Kitapta sıkça “diğer insanların” da “diğer konular” hakkındaki düşünceleri ve yaşadıkları da okuyucuya aktarılıyor.

Bir diğer nokta ise yazarın kitabı yazarken parçaları uzun tutmaması. Hemen her iki – üç sayfada bir olay yeri ve kişileri değişiyor; sürekli bir akışkanlık içinde farklı yerlere göz atarak ilerliyoruz. Bu da belki bir polisiye filmi izliyormuşsunuz havası yaratıyor.

Kitap boyunca katil olduğunu iddia ettiğim üç kişi vardı ve bunlardan biri sonunda gerçekten katil çıktı... Ancak, ben tam olarak emin olmadığı  o katilden, meğer kitaptaki ipucunu anlayamadığım için uzaklaşmıştım o sırada.

Polisiyede farklı bir yazar arayışı içindeyseniz ya da polisiyeye/gerilim romanlarına ilginiz varsa Vaiz’i okumanızı tavsiye ederim.

(Size okumanızda daha çok dikkat etmenizi ve o değerli ipucuna sıkıca sarılmanızı öneriyorum.)

25 Nisan 2013 Perşembe

Jack Kerouac "Big Sur"


Jack Kerouac adının anılmasıyla beraber aklıma hemen “Yolda” gelir; belki büyük çoğunluk için de öyledir ve Yolda ile başlayan bir süreç sonunda Kerouac beat dönemi için ikonlaşmaya başladığı gibi, yeni keşfedenler üzerinde de aynı etkiyi yaratmayı her daim başarıyordur sanırım.

Yolda ardından, o dönemde yarattığı etki ve akabinde gelen, neredeyse “tapınmaya” varan ilgiden bunalan Jack Kerouac, Jack Doluoz olarak karşımıza çıkıyor ve bu yoğun ilgiden, yaşının getirdiklerinden (Big Sur’da yazar kırklı yaşlarının başında), aslında o ana dek geçen zamandaki yaşamının ardından biraz kafa dinlemek istiyor ve arkadaşının Big Sur’deki kulübesine çekiliyor. Amacı, uzun bir süre orada kalmak ve aradığı huzuru bulmak, kendi başınalığının tadını çıkarmak, evinin kapısına dadanan ergen hayranlarından kurtulmak, yaşamının saatteki hızını biraz yavaşlatmak aslında.

“Artık aşırıya kaçmak yok, dünyayı sessizce seyretmenin, hatta onun tadını çıkarmanın zamanıdır benim için, önce böylesi korularda, sonra da dünyada insanların arasında sakin sakin yürüyü onlarla konuşma zamanı, içki yok, uyuşturucu yok, işret alemleri yok, beatniklerle, ayyaşlarla, esrarkeşlerle ve herkesle yarışmak yok, artık kendime Ah, Tanrı ne diye bana bu çileyi layık görüyor diye sormuyorum, bu kadar, yalnızlığı sev, gez, garsonlarla konuş sadece, gerçekten Milano’da, Paris’te, sırf garsonlarla konuş, gez, toz, artık hayatı kendine zehir etmek yok...”

İnzivaya çekildiği bu dönemde, kendi fikirleri içinde geçen her günün ardından, aslında daha ilk günlerden itibaren kaçmaya çalıştığı dünyanın tamamen uzağına ulaşmayı başardığı Big Sur’de, aslında sıkılmaya başladığını fark ediyor ve yeniden, planladığından erken bir şekilde kulübeyi terk ediyor. Ancak Big Sur, illa ki dönüp dolaşıp geleceği yer oluyor. Bir kırılmanın ve karar anının yaşanacağı, hatta bir delirmenin sergileneceği sahne oluyor.

Yeniden arkadaşları arasına dönüyor; şu sıralar Üçün Biri adlı kitabına denk gelme olasılığınız fazla olan Neal Cassasdy’nin kitapta karşımıza çıkan “hali”Cody Pomeray’nin metresi olan Billie’nin evinde, Cody’nin kendisini orada bir süreliğine bırakması(!) sonucu içine düşeceği yeni ve garip durumun etkileri belirene kadar, yeniden içkiye, sabahları o akşamdan kalmalığın berbat haliyle uyanmaya, şiire, sonsuz muhabbetlere, insanlara kaldığı yerden devam ediyor Jack. Ancak kendisi kadar delirmeye müsait olan, hatta deliliğin zirvelerinde oynadığını düşündüğüm Billie’nin evinde sadece alkole ve pineklemeye kendisini kaptırdığı günlerin arından, Billie’nin garip bir çocuktan sanırım daha fazlası olan fakat nihayetinden yine garip bir çocuk olan oğlu etkisiyle de bilinçaltındn daha sonra delice fırlamaya başlayacak fikirlerin tohumlarını da bu dönemde atıyor benliğine.

Ardından yeniden, bir arkadaş grubu olarak, Billie ve oğlunun da dahil olduğu bir ekiple Big Sur’deki kulübeye dönülüyor ve tam bir çıldırmanın hızı işte bu ikinci dönüşte yaşnıyor. Olan biten herşeyin kendisini bir batağa sürüklediği hissi ile sarmalana Jack Duluoz, en sonunda bir çıldırma yaşıyor. Bu noktada dikkatinizi çekmek istediğim bir nokta ise çıldırmanın ve ardından gelenlerin, bir Katolik olarak yetiştirilen Jack Kerouac ekseninde düşünülerek, din kısmının es geçilmemesi. Zira çıldırış anlarında baskın olarak ortaya çıkıyor bu yetiştirilmenin izleri.

Herkesten şüphelenmeye, herkesin kendisini delirtmeye ve bir daha yazamaması için elinden tüm yetilerini almaya çalışmaya uğraştığı gibi bir paranoyaya kapılıyor; kendisinden bir beklenti içinde olan ve bu beklenti ile Duluoz’u boğduğunu farketmeyen Billie’nin de bence bu çıldırışta etkisi yadsınamaz. Özellikle Billie’nin çocuğunu öldüreceğine dair saplantılı biçimde ortaya çıkan korkusu (Jack Duluoz’un korkusu) sürekli tedirginlik yaratan ve çıldırışta büyük payı olan bir durum.

Bunu bir kadın – erkek ilişkisi temelinde göstermek istemiyorum zira öyle değil, sadece etkenlerden birini söylediğimi farz edin. Asıl sorun kendisini kendisinden kurtarmaya ve etrafındaki insanlardan kurtulup nefes almaya, evde canının sıkılması gibi doğal bir durumda ve rahatlıkta yaşamaya çalışan, bunu özleyen bir adamın “paçayı kurtarma çabası” sanırım. Bu kurtuluşu simgeleyen de tüm çıldırma anından sonra yeniden Big Sur’den ayrılışı ve ailesine, annesine dönmesi, evine gitmesi oluyor.

Kitap boyunca bir çıldırmaya doğru giden yazar, en karanlık anın ardından en aydınlık an gelecek fikrindeki gibi, bir çıkış yolu buluyor ve bunu çektiği onca şeyin şeyin ardından, huzura ulaşmışçasına kucaklıyor. Herkesin ve herşeyin “iyiye” ulaşacağından emin bitiriyor.

“... Güzelim bahar gecelerinde bahçece yıldızların altında duracağım – Bütün bunlardan iyi şeyler çıkacak daha – Ve işte öylece görkemli ve ölümsüz olacak – Başka söz söylemeye de gerek yok.”

Hikaye, bir adamın, yazarın (bir kuşağın belki de en büyük temsilcisinin) bu “yolculuğunun” yerleştirildiği çerçeve Beat kuşağının yaşamı üzerinden yapılıyor; bolca edebiyat, bolca fikir etrafınızı sarıyor.

Beat kuşağı ilginizi çekiyor mu bilmiyorum ama dönemin önemli temsilcilerinden birinin yazdığı Big Sur’da döneme, sonrasına ya da aslında yazara dair şu ana kadar oluşan bir merakınız varsa onu gidermeye, anlamatmaya ve anlamaya çalışmanıza yetecek kadar detay var.

Ayrıca, (yine dönemim diyeceğim) dönemin diğer ünlü yazarları, isimleri de kitapta; Allen Ginsberg, ırwin Garden adıyla, Henry Miller kendi adıyla kitapta yer alan ve ilk aklıma gelen isimlerden. Ek olarak, kitaptaki tüm karakterlerinin Kerouac’ın hayatındaki gerçek karakterler olduğunu belirtmekte fayda var. Big Sur de zaten gerçekten yola çıkılarak yazılmış bir eser.

Big Sur’de, kitabın sonunda Jack Duluoz, yani Kerouac’ın yazdığı bir şiir, Deniz adlı bir şiir var. Bu şiir de Big Sur’e ilk gidişi sırasında yazdığı, süreçten de kitabın içinde parçalar bulacağınız bir şiir. Eklemek istedim.

24 Nisan 2013 Çarşamba

Dünyanın Geri Kalanı VS Ben



O kadar keyifsizim ki ne yazmam gereken kitap hakkında yazabileceğim ne de başka bir şey. O yüzden dünyada benden başka herkesin okuduğu ya da izlediği ve benim sebebi bilinenen ya da bilinmeyen şeyler yüzünden okuyup - izlemediğim şeyleri yazmak istedim.
  • Yüzüklerin Efendisi üçlemesini okumadım.
  • Yüzüklerin Efendisi üçlemesini izlemedim.
  • Harry Potter kitapları ve filmleri hakkında zerre fikrim yok. Ama galiba bir büyücülük okulunda geçiyor.
  • Titanic'i izlemedim.
  • Hayatımda hiç kola içmedim. (Bu okunup yenmeyen bir şey gerçi)
  • Godfather serisini pek hatırlamadığımı, hatta ne zaman izlediğimi bile hatırlamadığımı geçen hafta kitabı (Corleone Ailesi) okurken farkettim.
  • Kara Kule serisini okumadım. (İlk kitabı 11 yaşında falan yarım bıraktım çünkü)
  • 21 yaşına kadar Dean Koontz'dan bihaberdim.
  • Hobbit'i izlemedim/okumadım. (Ama ciltli baskısını alıp okuyacağım)
  • Game Of Thrones okumadım/izlemedim.
  • Star Wars'u izlemedim. (İzleyeceğim... gerçekten... dvd setini alacağım... yakında... evet)
Kola hariç kalanları "marifet" olarak yazmadım aslında, neden bilmiyorum okumadım - izlemedim - denk gelmedi. Bilmiyoru. Gerçi Titanic'i pek umursamıyorum ondan olabilir. Kalanları da okurum, izlerim bir gün diye planlıyorum. Önceliklier Star Wars ve Yüzüklerin Efendisi. 

Sizin de var mı böyle pek popüler olduğu halde izlemediğiniz/okumadığınız şeyler?

Not: Görsel de Bitstrips'deki ben =)

19 Nisan 2013 Cuma

Sıradaki Kitap: Jack Kerouac "Big Sur"


Belki Jack Kerouac adını görünce sizin de aklınıza hemen "Yolda" gelmiştir.
Bu kitap "Yolda"dan sonrasını anlatıyor. Bitirmeme az kaldı ancak yazısını bugüne yetiştiremedim. 
Siren Yayınları'nın internet sitesinde yer alan yazıyı ekleyim, ben yazısını hazırlayana kadar şimdilik bu kadar olsun: 

Nevzat Erkmen çevirisiyle bir Jack Kerouac romanı: Big Sur
Şarap, şiir ve macera, tercihen doğada, şehrin çılgın kalabalığından uzakta... Bitmek bilmeyen içki alemleri, gece vakti düşülen yollar ve en sıcak dost ortamlarında bile ruhu üşüten yalnızlıklar eşliğinde olanca güzelliğiyle bir Beat şöleni: Big Sur. Yaşam kadar atik ve neşeli, yaşam kadar dehşetli.
Kerouac, bir döneme damgasını vuran Beat kuşağının buhranlarını Big Sur'de temize çekiyor. Tanrıya isyan ederek, durmaksızın içerek, her köşede ölümü görerek ve hayatla raksını sürdürerek kravatlı-takım elbiseli düzen düşkünleriyle dalgasını geçiyor. Ve Kerouac'ın kelimeleri, yaşamın temposuna yetişme telaşında, sayfalara sığmaksızın akıyor.
Big Sur, olgunlaşma çağındaki yazarın, kendisi ve hayatıyla hesaplaştığı, gerçeklere dayalı bir roman. Anılar birikmiş, tayfa toplanmış, şişeler dizilmiş yine. Delicesine, coşku ve sevgiyle, yol devam ediyor. Yaşam denen oyun sürüyor, sürüyor, sürüyor.
Dibine kadar.


18 Nisan 2013 Perşembe

Ne Okuyacağınıza Karar Verirken, Ne Okuyacağınızı Ararken...


Çok ciddi bir başlık gibi oldu.

Ama ne zamandır aklımda bu tip bir şey yazmak.

Neleri okuyacağınız nasıl karar veriyorsunuz merak ediyorum.

Küçük yaşlarda, özellikle okumaya yeni başladığımda elbette benim ne okuyacağıma ailem karar veriyordu, genellikle çocuk kitaplarını alıyorlardı. Onun haricinde evdeki dünya klasikleri başta olmak üzere tüm kitaplar ilgimi çekiyordu. O zaman böyle internete gireyim de kitap listesi yapayım, gibi bir şansım olmadığı için kitap keşiflerim genelde aile kütüphanesinden ibaretti, ki evde de oldukça çok kitap olduğundan, uzunca bir süre oyalanmama ve okumama yetti. Şansıma anne ve babam sürekli okuyan (hala da okumakta olan) insanlar olduğundan, okumanın keyfini çok küçük yaşta kavradım. Sonrası da geldi; resmen tutku gibi. Özellikle ağırlığımın yarısı kadar Rus klasiklerine göz atmak, okumak benim için çocuk aklımla bile büyük bir zevkti.

Yaş ilerledikçe belirli bir tarza yöneldim, annem de benim okumayı seveceğimi düşündüğü yazaları alıp getirmeye başladı. Mesela Stephen King'le beni tanıştıran annemdir, hehe. Tabi o daha önce King okumadığından, bana alıp geldiği kitap (sanırım Gece Yarısı Dört Geçe ve Kara Kule idi) uzun süre kütüphanelerden korkmama yol açtı. Bu da böyle bir anıdır. (Sizin de var mı okuyup korktuğunuz böyle bir kitap ayrıca?)

Lisede, okuduğum dergilerdeki tanıtımlar, gazetlerin kitap eklerindeki kitaplar, haftasonu Alsancak'ta gezmekten bıkmadığım kitapçılar ve sahaflar sayesinde daha fazla kitaba ulaşabilmeye başladım. Tesadüfen alınan kitaplarla yeni yazarlarla tanıştım. 

Eskişehir'de üniversitede okurken, orada İnsancıl vardır, bilen bilir, sürekli evde canım sıkıldıkça gidip kitaplara baktığım bir kitabeviydi. İlk kez orada, indirimli raflarda görüp aldığım ve sevdiğim çok kitap ve yazar olmuştur. Bunların başında da Jo Nesbo ve Henning Mankell geliyor. 

Şimdilerde ise internet sayesinde neler olup bittiğini deli gibi takip edebilme şansım olduğundan, sahaf ya da kitapçı gezmeler yerini çoğunlukla sanal alışveriş sitelerinden kitap almaya bıraktı. Kitap bloglarından özellikle çok kitap listesi yapıyorum, sonra da sanal "sepetlere" bunları ekleyip bir sonraki sparişi bekliyorum.

Eskiden İstanbul'a gezmeye vs geldiğimde Taksim'deki sahaflarda gezmek daha zevkliydi ve fiyatlar daha ucuzdu sanırım; en son geçen hafta gittiğimde neden bilmiyorum hiç bir kitap almadan ve resmen homurdanarak çıktım. 

Tabi çocukken olduğu gibi hala ailemle kitap önerileri yapıyoruz karşılıklı, interneti bulunca bizimkileri unutmadım yani, hala okunacaklar listesine eklemeler yaparken onlardan duyduğum kitapları da ekliyorum ya da onların satın aldıklarını alıp okuyorum. 

Falan filan.

Sizde durum nedir?

Note: Image in that post is from http://bookshelfporn.com/post/46655791105

Kitap Okurken Ne Dinlersiniz?


Kitap okumak tek kelimeyle, bence "mühim" bir an.

Bu yüzden okurken etraftaki tüm etkenler de benim fazlasıyla umrumda. 

Bunun için de, genelde kitap okurken ya tamamen sessiz bir ortamda okurum ya da çok sevdiğim, yıllardır dinlemekten bıkmadığım TRT Radyo 3'ü dinlerim. Okurken odaklanmama da, gerçekten iyi zaman geçirmeme de çok yardımcı oluyor. 

Gerçi akşamları kısık sesle televizyon, özellikle Conan izlerken de okumak fena olmuyor, nedense işime gelen espiriyi duyup gülüyorum, işime gelmeyeni de kafamı kitaptan kaldırmadan geçiştiriyorum. Bunu nasıl başarıyorum ben de farkında değilim ama böyle farkında olmadan bir çözüm bulmuşum.

Genelde dinlediğim müzik türü ya klasik müziktir ya da insanların tiksinerek, böğürtü diye adlandırdıkları müziktir. Evet. Ama okurken o ikinci kısımdaki tarzı dinlemiyorum çünkü ritim tutmaya çalışırken elim kolum rahat durmuyor. 

Okurken etrafta insanların konuşmasını, birinin benimle konuşmaya çalışmasını ya da gürültü dediğimiz o herhangi bir şeyleri duymayı elbette sevmiyorum, sinir oluyorum. O yüzden yalnız başıma okurum, bazen çok daldığım bir kitap varsa tek başıma bir kafede otururken ya da parkta otururken de okuyorum ama bunlar oldukça nadir durumlar. (Tabi parkta gelip benimle oynamaya çalışan kediler, miyavlayarak dikkat çekmeye çalışan kediler gibi bayıldığım durumlar da yok değil...)

Sizin var mı okurken dinlemeyi sevdiğiniz ya da duymaktan nefret ettiğiniz şeyler?

Note: Image in that post is from http://bookshelfporn.com/post/7075969224 

17 Nisan 2013 Çarşamba

Kitap Önerileri (Nisan 2013)


Her ay böyle bir liste yapmaya karar vermişken, daha üçüncü aydan listeyi yapmayı unutmuşum. Geç olsun güç olmasın diyerek bu ayın listesini de, ayın ortalarında olduğumuz bu günde paylaşayım istedim.

  1. Sefiller - Victor Hugo
  2. Hayvan Mezarlığı - Stephen King
  3. Yanlış Hafıza - Dean Koontz
  4. Acı Kahve - Agatha Christie
  5. Zamanın Kısa Tarihi - Stephen Hawking

15 Nisan 2013 Pazartesi

Ed Falco "Corleone Ailesi"


Corleone Ailesi dendiğinde tahminimce çoğu kişinin aklına meşhur “Baba” filmi gelir. Benim de öyle aslında.

Ancak, belki o çoğu kişinin aksine, ben filmi/filmleri büyük oranda unuttum. Yani evet ana karakterler ve Corleone Ailesi aklımda ancak olan bitene dair pek bir şey kalmamış aklımda. İşte bu yüzden olsa gerek, cuma gecesi okumaya başladığım Corleone Ailesi kitabını pazar öğleden sonra bitirdiğimde, gözümün önünden film kareleri gibi akan satırların ardından hikayeyi tekrar, detaylarıyla görmüş oldum.

Hafızamın azizliğinden, tahmin edeceğiniz gibi bu yazıda filme gönderme ya da filmle kıyas yapacağım herhangi bir satır olmayacak. Sadece ve sadece kitap üzerinden ilerleyeceğim. Başlayalım.

Kitapta, daha çok satırlarla bizim karşımıza çıkan karakter Sonny ve Sonny’nin gözünden daha çok şeyi yaşıyoruz biz de. Ancak kitapta o kadar çok isim, o kadar çok insan var ki...

Sonny, şehirde zeytinyağı işiyle uğraşan ancak bunun ardında şehirdeki (New York) güçlü yasadışı yapılanmalardan biri olan, yani mafya olan Vito Corleone’nin oğludur. Babasının kendisi için otomotiv sektöründe ve mafyaya bulaşmadan bir gelecek umduğı ve bunun için kendisini bir otomobil işinde çalışmaya gönderdiği oğlu ise yasalara karşı gelmek ve tıpkı babası gibi olmak istemektedir.

Burada bir parantez açalım; Vito Corleone’nin mafya olduğu aslında “bilinen ama görünmeyen” bir gerçektir. Öyle ki herkesin bilmemezliğie geldiği bir durumdur ve hatta evdeki çocuklardan bazıları durumun pek de farkında değildir. Vito da bunu açık etmez, sadece iş adamı kimliğinden öte bir başkası değilmiş gibi davranır ki, kitapta göreceğiniz üzere aslında zamanının çoğu “mafya işleri”dir. Zeytinyağı ticaretyi örtüsü altında ise hayatı geçmekte ve toplum içinde saygın bir yer elde etmekte, kanun adamları, polisler vs ile bu şekilde ilişkiler yürütmekte, ancak “Don” olarak da çoğu kamu görevlisini maaşa bağlamaktadır.

Ailesi içinde “Baba” olarak, etrafında huzur ve mutluluk yaratmaya çalışan Vito, çocuklarının yasal işlerde çalışması ve kendi imparatorluğunun da desteğiyle yükselmelerini, bir yerde aslında onların paçayı kurtarmaları ve bu pislikten sıyrılmalarını istemektedir.

Devam edelim; Sonny babasının kendisi için çizdiği yoldan sapar ve içki yasağı olan (olay 1933 – 1934’te geçiyor) günlerde, şehirdeki diğer mafya babası olan Mariposa’nın içki sevkiyatını sabote eder ve ele geçirdiği içkileri, bir diğer mafya babası olan ve resmen insanlıktan nasibini zerre kadar almamış Luca Brasi aracılığı ile elden çıkarır. Elbette kimse liseden yeni mezun olmuş Sonny ve bir kaç arkadaşının başının altından çıktığını bilmemektedir bu durumun. Hele ki Don Corleone’nin oğlunun bu işe karışmış olduğu gerçeği ise akıllara bile gelmemektedir.

Şehrin güçlü adamı Mariposa bu duruma sinirlenir ve işler çığrından çıkar; kimin çaldığı bilinmeyen bu bir kamyon içki yüzünden dengeler sarsılmaya başlar ve kitap boyunca devam edecek olan hareketlilik başlar.

Bu sırada şehirdeki İtalyanlar ve kendi aralarındaki bölünmeler, İrlandalılar ve onların İtalyanlar’la alıp veremedikleri, İtalyanlar’ın İrlandalılar ile alıp veremedikleri gibi onlarca detay da Corleone Ailesi’nin içinde.

Hikayede genelde olan biteni sıklıkla onun açısından  gördüğümüz Sonny hakkında bir kaç şey söylemek istiyorum. Hikaye boyunca aslında “canavar” olmadığını düşündüğüm bu ergen, hikayenin sonunda öyle bir şey yapıyor ki anında canavar Brasi kadar nefret ettiğim bir karaktere dönüşüyor. Kitabı okuduğunuzda anlayacaksınız. İşte bu yüzden, İrlandalılar – İtalyanlar ayrımında aslında ne kadar ciddi ve sınır tanımaz olduklarının da bir kere daha altı çiziliyor. Ne saçma.

İşkence ve adam öldürme sahneleri kitapta öylesine gerçekçi anlatılmış ki, bazı satırları okurken elimi kalbime koymuş olduğumu çok sonraları farkettim. Özellikle resmen canavar olarak resmedilen Luca Brasi’nin yaptıklarını okurken sizin de şöyle bir irkileceğinizden gayet eminim.

Corleone Ailesi, İkinci Dünya Savaşı öncesinde Amerika'daki ekonomik sıkıntı içinde, kendilerine fırsat yaratarak, gruplaşmaya, çıkarları doğrultusunda toplum içinde yasadışı yollarla örgütlenmeye ve kendilerine gelir kapıları yaratmaya başlayan kesimin durumuna dair net bir tablo sunuyor. Ezen ya da ezilen arasında bir çizgide olmanın, gücü elinde bulunduran taraf olarak hükmetmenin ya da hayatta kalabilmek için bir yere dahil olma gerekliliği içinde olanların, acımasız hesaplaşmaların ve kümeleşmelerin acı portresini çiziyor. 

Geri kalanını kitapta okuyabilirsiniz. Belki çoğunuz filmi zaten hatırlıyorsunuzdur. Ancak kitap o kadar akıcı ve o kadar hareketli ki, 450 küsür sayfalalık kitabı otursanız bir günde rahatlıkla bitirebilirsiniz.

14 Nisan 2013 Pazar

Albert Camus "Düşüş"


Uzun zamandır Albert Camus okumamıştım.

Camus denince benim aklıma ilk, çok sevdiğim kitabı Yabancı gelir. Bilmem sizin için de öyle midir ama o kitabı okuduğumda gerçekten etkilenmiştim.

Düşüş’de, tüm roman boyunca anlatımına maruz kaldığımız (elbette burada maruz kalmayı olumsuz bir anlamda kullanmak niyetinde olmadım) kişi, Paris’li bir avukat olan Jean – Baptiste Clamence. Clamence, Amsterdam’da bir gece başlıyor anlatmaya, karşısındaki kişiye dair çok fazla detay kitapta yok ancak kitabın sonunda karşı tarafa dair vurucu bir bilgi okuyucuyu bekliyor.

Anlatımının başında görevinde başarılı, toplum içinde “iyi insan” kalıbında anılabilecek olan ve bu tip davranışlarıyla öne çıkan, zihninde kendi “iyi” davranışlarını ölçüp biçen ve bu davranışlar sebebiyle kendisini iyi hisseden, varlığını tanımlarken de bu davranışlarının bir yerde ekmeğini yiyen bir insan portresi çiziyor Clamence kendisinden bahsederken. Karşıdan karşıya geçen bir yaşlıya yardım etmenin kendisinde yarattığı hislere ve bu davranışına sevinmesi gibi.

Ancak anlatım ilerledikçe, yani Amsterdam’da günler ilerledikçe Clamence’in kendisini anlatması ilk günkünden farklı bir yola giriyor. Bir kırılma noktası varmış da, ona doğru ilerliyormuş gibi adeta. İlk başlarda örnek bir vatandaş, başarılı bir avukat ve çapkın bir erkek imajı çizen karakterimiz, bir dönüm noktası ardından “düşüşe” geçiyor ve başlıyor başka bir gözle görmeye başladığı düzeni, toplumu, olayları ve aslında kendisini anlatmaya.

“Bana öyle geliyordu ki, hiç öğrenmemiş olduğum, ama yine de çok iyi bildiğim bir şeyi, yani yaşamayı unutuyordum.” (sayfa 34)

“İnsanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar. Hayatta olduğunuz sürece durumunuz kuşkuludur, ancak onları kuşkuculuğunu hak edersiniz.” (sayfa 54)

Sıklıkla kendisi hakkında, kadınlara karşı olan tutumuyla beraber, kişiliğine dair bir çok detayı veren Clamence, aslında burada içinde saklı tuttuğu “diğer yönü” ve düşüşe geçmeye başlayan anlatımda bence asıl sebeplerden birini veriyor. Nihayetinde kadınlarla olan ilişkisindeki tutum ve davranışları bana göre basbayağı hayata karşı olan genel bakışını, insan ilişkilerindeki yüzünü gösteriyor.

Düşüş’te, Clamence’in özellikle, başından beri toplum içinde takındığı tavrı özetleyen ve anlatım boyunca devam eden bir anı var; kendisini suya atan kıza arkasını dönüp gittiği, köprüdeki o anı. Okurken fark edeceksiniz, ya da okuduysanız hatırlarsınız, kendisi oradaki pasifliği ile bence zaten düşüşte olan bir hayatın farkına vardığı o kırılma noktalarından birine dağiniyor.

Günler geçtikçe düşüş hızlanıyor, hızlanıyor ve bence son sayfalarda yere çakılmasıyla son buluyor.

Bir adamın iki farklı yüzünü arasında geçişi görerek, insanın varlığına dair bir çok detayda saklı sorgulamaları okuyabileceğiniz, finali sürprizle biten bir kitap Düşüş.


10 Nisan 2013 Çarşamba

Şamatacı Suçlular Ve Daha Fazlası


Şamatacı Suçlular Ve Daha fazlası, bir öykü kitabı. İçinde, benim büyük bir tarafsızlık örneği göstererek ilk sıraya koyacağım Neil Gaiman başta olmak üzere bir çok yazarın öyküleri bulunuyor.

Kolay okunabilen, öyküleri ilginç, çabuk biten bir kitap.

Tüm öykülerin içeriklerinden bahsetmek yerine seçtiğim bir kaçından bahsetmeyi düşündüm.

Öncelikle (yine, tahmin edin kim?!) Neil Gaiman’ın Güneşkuşu adlı öyküsü. Bu öyküde, neredeyse hemen herşeyi (böcekleri, nadir bulunan kuşları, mamutları – evet buzulların içinde kalan mamutları – vs) yiyen bir grup insanın, güneşkuşunun tadına bakabilmek için yola koyulmasını anlatıyor. Grubumuz, “geleneksel” yöntemlerle güneşkuşunu yakalıyor, pişiriyor, yiyor ve sonunda hiç tahmin edemeyecekleri bir durumla karşılaşıyorlar. Bu durumun ne olduğunu görmek içinse sizleri kitaba yönlendiriyorum. İntikam her zaman acı olur. Elde etmeye çalıştıkça, elden bir şeyleri kaybetmeyi de göze almak, belki de en sonunda "kaybolmayı" göze almak gerekir. İnsanoğlunun doymak bilmeyen aç gözlülüğünü doyurmak için doğanın kendi içinde bir denge yaratması gerekiyordu belki de, o da yapabileceğini yapmayı, yani hikayede göreceğiniz sonu yaratmayı tercih etti - belki.

Bir diğer öykü ise Sam Swope’un Seymour Son Dileği adlı öyküsü. 1138 adet kedisinden başka hiç bir şeyi umursamayan bir anneye sahip Seymour, günün birinde bir peri bulur ve üç dilek hakkının ikisini tam bir çocuk gibi, üçüncüsünü ise aslında bir yetişkin gibi kullanır. Annenizin sizi sevmesi için, kendi hayatınızdan fedakarlık eder miydiniz? İhtiyacı olan sevgiyi elde etmek için, annesinin sevgisini istemek gibi en doğal hakkını bile elde edebilmek için ancak bir "üç dilek" hakkına ihtiyacı olan bir çocuğun hikayesi, okurken siz de bir an o yalnızlığı hissedeceksiniz.

George Saunders’in Aşırı Kaygılı Baba Ve Koca Lars Farf adlı öyküsünde ise ailesinin başına gelen bir kazadan sonra tam bir paranoya krizi içine düşen ve ailesini her türlü felaketten korumak için önlemler almaya başlayan bir babayı görüyoruz. Zamanla ailesini mümkün olması muhtemelen her şeyden korumak isterken, aile bireylerini yalıtılmuş tüplere koyan Lars Farf, en sonunda gözden ırak kıldığı aile bireylerini zamanla unutmaya, bu sebeple de onlar için artık endişelenmemeye başlıyor. Yani artık ailesiz, sevgisiz, ancak tasasız ve korkusuz, kaygısız kalabiliyor. Hikayenin devamı ise... Korkmamak için hayatından sevmeyi çıkarmak mı gerekir, endişeleri azaltmak için daha az umursamak, en sonunda da unutmak mı gerekir? Hangisi daha iyidir? Korkarak yaşamak mı, endişelenerek yaşamak mı yoksa bir başına kalıp, hiç bir şey için korkmadan yaşamak mı? Getirdiği götürdüğünden az olduğunda, e tabi dengeler değişmeye başlıyot.

Clement Freud’un Grimble’ında ise normal anne babalardan farklı bir ikiliye sahip Grimble’ın ailesinin beş günlüğüne evden ayrılması sonucu, beş gününü beş farklı güne çeviren çocuk Grimble’ın öyküsünü okuyoruz.

Geri kalan hikayelerden de tek tek bahsetmeye sanırım gerek yok, sizi bekleyen birbirinden farklı bu hikayeleri bir gün içinde okuyup bitirmek zevkinden sizi mahrum bırakmak istemem. 

Neil Gaiman öykülerinde ve kitaplarında bulunan tat, tamam belki bir yazar üzerinden tüm kitabı, yazarları etiketlemek kötü bir fikir olacak ama, o hikayelerden aldığım tadı bu kitaptaki hikayelerden de aldım. Diyorum ya, biraz çocuk kafalı olmak lazım. Eğer sizde de hala çocukluk kaldıysa, hayalet hikayelerini, mahalledeki garip kadınların ardında gizli bir masal yattığını düşünen yanınız kaldıysa, hafiften ürperdiğiniz, merak ettiğiniz ve sizi çeken "çocuk" dünyasından kareler hala zihninizi kurcalıyorsa, bu öyküleri atlamayın derim. 

Sürekli Neil Gaiman eksenine sıkıştırarak koca bir kitabı ve birbirinden değerli bir çok yazarı es geçtiğimi düşünebilirsiniz, ama düşünmeyin. Özellikle bu yıl içinde Neil Gaiman dünyasında daha çok yer buldukça kendime (onun benim dünyamda yer bulduğu kadar belki de, kim bilir...) işte bu kitaptaki hikayeleri okumak için daha hevesli olmaya başladım. Sürekli dediğim gibi, içindeki çocuk "beyni", çocuk düşünceleri ne kadar kişiyi ele geçirmişse, o tadı, o lüksü ne denli kullanabiliyorsa okuyucu, işte bu öyküler de o denli etkili olacaktır.

Bir yerde, kendinize bu zevki ve lüksü aşılamak isterseniz, başlama adımlarınızdan biri olarak bu tavsiyeme kulak verip, Şamatacı Suçlular'ı okumaya başlayın; devamında da sizi yine İthaki Yayınları'ndan çıkan Neil Gaiman'lara doğru kendinizi bırakıp, çocuklaşmaya başladıkça size daha çok kendiniz gibi hissettirecek o dünyaya doğru koşmaya başlayın.


7 Nisan 2013 Pazar

K. J. Parker "Hınç" (Mühendislik Üçlemesi I. Kitap)


Her şey, Mezentia Cumhuriyeti’ndeki mühendis Ziani Vaatzes’in kızına hediye olarak “şartnamenin” dışında ölçüler kullanarak bir oyuncak zil yapmasıyla başlıyor. Bu ihlal o derece büyük bir suç ki, kimin ihbarıyla ve nasıl ortaya çıktığı belli olmayan bir şekilde Vaatzes ve ailesinin yaşadığı eve bir baskın yapılıyor ve bulunan “zelil” sebebiyle Vaatzes ölüme mahkum ediliyor.

Ancak işler, asıl bu mahkumiyetin ardından, infazını beklediği sırada gerçekleşiyor; Ziani Vaatzes firar ediyor ve o sıralarda Mezentia ile girdiği savaştan yenik olarak ayrılmakta olan Eremia Montis’e sığınıyor; Eremia da kendisini kabul edip, ülkesine götürüyor. Bahsi geçen yenilginin ise ilginç bir yanı var; Mezentia ile savaş sırasında, Mezentinler’in kullandığı “Akrepler” ile Eremia Montis ordusu resmen yerle bir ediliyor, zira bu akrepler vasıtasıyla uzak mesafeden fırlatılan demirler, ilk kez böyle bir savaş makinesi gören Eremia askerlerini yere adeta zımbalar gibi çakıyor. Ve bu akreplerin yapımını tahmin edin, kim biliyor: Vaatzes. Vaatzes, artık ülkesinin bir sırrı olan akreplerin yapımını bilen bir mühendis olarak, ülkesinden “hıncını” almak ve hayatına devam edebilmek için tek yapması gerekeni yapıyor; Eremia’ya akreplerin yapımını öğretebileceğini söylüyor.

Hikayenin başlangıcı böyle. Hınç’da birbirinden farklı, öylesine farklı ki teknolojileri arasında uçurumlar olan, kültürleri ve yaşamları birbirinden öylesine farklı olan ülkeler var ki, sanki aynı zaman içinde yaşamıyorlar gibi düşünebilirsiniz. Şöyle ki, bir dükalık olarak yönetilen ve sanayisi olmayan, tarıma dayalı bir şekilde var olan Eremia Montis; gümüş madenlerinden başka ellerinde pek de bir şey olmayan Vadani, teknolojiyi elinde bulunduran ve üretimlerini diğer ülkelere de satan (ve hatta bunu birazdan okuyacağınız bir alıntıda detaylı anlayabileceğiniz üzere aslında “pazarlayan) Mezentia Cumhuriyeti; milyonlarca insanın oluşturduğu, sayısı bilinmeyen kabilelerden oluşan Cure Hardy ve son olarak paralı askerlerini ihraç eden, denizin diğer tarafında kalmış olan Eski Ülke.

Birbirinden böylesine farklı ülkeleri hikayede bir araya getiren ise, başta da belirttiğim üzere Vaatzes; zira kendisinin başka bir ülkeye sığındığını öğrenen Mezentia Cumhuriyeti, bu “kanun kaçağı”nın ülke sırlarını sığındığı ülkeye satacağından öylesine emin ki, hemen savaş hazırlıklarına başlıyor ve yeterli asker temini için Eski Ülke’den destek ordular geliyor.

Peki bu bilgiyi, Mezentia’ya kim veriyor dersiniz?

Vadani kralı Valens. Üstelik Eremia dükü kendisinin kuzeni olmasına karşın. İşte burada hikayeye çok klasik de olsa, bence romanda çok tadında işlenen bir detay giriyor; Valens’in bir çocukken aşık olduğu Veatriz, yıllar sonra “bürokrasi” gereğince kuzeni olan ve aynı zamanda düşman ülkeler oldukları Eremia dükü Orsea ile evlenmek zorunda kalıyor. Ayrıca Eremia’nın güçlenmesi demek, ezeli düşmanı Vadani’ye de saldırmak için kendisinde güç bulması da demek.
Bu bilginin Mezentia eline geçmesinden sonra, yenilginin sarsıntısını henüz üzerinden atamamış olan Eremia da bir süre sonra Akrepler’i kullanarak Mezentia’dan intikam almaya, yeniden saldırmaya karar veriyor ve böylece, hikayenin içinde, sonunda ortaya çıkacak olan savaşın ilk adımları da yavaşça atılamaya başlanıyor.

Hınç’ın hikayesinin başını kabaca anlatmaya çalıştım. Şimdi ise yazacaklarım benim kitap üzerine görüşlerimden ibaret olacak. Bu ana hatlardan ibaret olan giriş bölümü size sade gelse bile aldanmayın. Hikaye satırlarımdan çok daha fazlası.

Hınç, temposu hiç düşmeyen tabirinin hakkını son derece veren bir roman. Sürekli, alttan alttan nerede ve nasıl patlayacağı konusunda sürekli okuyucu bir gerilim ve merak içine düşüren bir yazışma (Veatriz ve Valens arasında geçen, tamamen arkadaşça olan ancak aslında olmaması gereken gizli bir yazışma bu) ile, Vaatzes’in hikayenin başlarında Mezentia’da güvendiği tek arkadaşına gönderdiği ve içeriğini ancak kitabın sonunda anlayabileceğimiz bir mektup ile ve elbette “savaşın sonucu acaba ne olacak?” ile sürekli bir heyecan içinde okunuyor Hınç. Hikaye boyunca sonunda açıklığa kavuşacak bir çok gizemli durum var ve bu öyle bir tat veriyor ki okurken…  Kitaptaki detaylar da ayrıca ilgi çekici ve kimliğini/cinsiyetini gizleyen yazar eğer bir kadın ise onu gerçekten kutlamak lazım. Zira alet edavatın işleyişi/mekaniği o denli anlatılmış ki, gözünüzün önüne her bir parçanın yerine oturuşu getiriliyor, kullanımı ve tasarımı konusunda neredeyse size "ders" veriyor. 

Değinmek istediğim bir diğer nokta ise, günümüz dünyası ülkeleri ile Hınç’daki ülkelerin birbirine paralellik gösterdiği durumlar. Örneğin Mezentia Cumhuriyeti’nin Amerika Birleşik Devletleri olması gibi! Şu alıntıyı paylaşırsam sanırım daha net olacak;

“O yabancı halkların kendileri için yapmayı planladığınız şeyleri isteyeceklerini nereden biliyorsunuz?
“Kolay”, dedi Ziani. “Neye ihtiyaçları olduğunu veya neyi istediklerini öğreneceğiz, sonra da yapacağız”.
“Ya istedikleri her şeye zaten sahiplerse?”
“Onları başka şeyler de istediklerine veya sahip oldukları şeylerin daha fazla miktarına gereksindiklerine ikna edeceğiz. Bu konuda iyiyzdir.”

Ya da paralı askerlere sahip bir ülke, ya da tarıma dayalı ve dışa bağımlı bir ülke… Muhtemelen siz bu satırları okurken aklınıza günümüz dünyasından bir ya da birkaç ülke gelmiştir bile, yanılıyor muyum?

Kitaba ismini veren hınç da kitapta çok güzel işlenmiş.

Burada da insandaki kin, nefret ve intikam duyguları bu kitabın da satırlarını sarmış durumda. İçten içe duyulan nefretin ne denli çetrefilli yollarla bir intikam mücadelesine dönüştüğünü gördüğünüzde, insanoğlunu ayakta tutan bu nefretin ne kadar tehlikeli olduğu bir kez daha, belki biraz da şaşırarak göreceğinizi düşünüyorum.

Mühendislik Üçlemesi’nin ilk kitabı olan Hınç’ın peşinden, serinin diğer iki kitabını da peşi sıra okuyabilme şansımız keşke olsaymış, keşke aynı anda yayınlansaymış diye düşünüyorum. Kitap öyle bir yerde bitti ki, devamını dair o kadar noktayı merak ediyorum ki gerçekten okuyunca siz de aynı şeyleri hissedeceksiniz. 

A. S. Byatt "Ragnarök: Tanrıların Alacakaranlığı"


“Savaş çelimsiz çocuğun dünyasını kolaylıkla mahvedebilirdi. Bu tehdit karşısında o da, kafasında kendi karşıt mitini oluşturma yoluna gitti. Böylelikle, kendi varlığı son erme noktasına gelirse – daha doğru ifade etmek gerekirse, geldiğinde – dünya kendi kendini yenilemeye devam edecekti.”

Okuduğunuz satırlar, yazar A.S Byatt’ın, kitanı Ragnarök, Tanrıların Alacakaranlığı hakkındaki sözlerinden alıntı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Alman saldırılarından korunmak amacıyla evlerinden ayrılıp, İngiltere kırsalına yaşamaya giden bir çocuğun, kitapta bahsi geçtiği şekilde “çelimsiz çocuğun” Asgard Ve Tanrılar adlı kitabı okumaya başlamasıyla Ragnarök, Tanrıların Alacakaranlığı da başlamış oluyor.

Çocuk (ben de kitapta geçtiği şekliyle bahsedeceğim yazı boyunca), çelimsiz çocuk, savaşın gerçekliği içinde, okumaya başladığı kitap sayesinde başka bir dünyanın daha kapılarını ardına kadar açıyor. Yer yer savaşla paralellikler gösteren ve kendi içinde bulunduğu durumla da benzer çıkarımlar yapmasına sebep olan bu kitap, savaştaki babasının kaybıyla içinde oluşan değişimin de bazen ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Tanrıları tanımaya başladıkça, hikayenin bir parçası olmaya başladıkça etrafındaki doğanın da bu anlatımla benzer noktaları olduğunu gördükçe, kendi fikirleriyle, tanrıları ve olan biteni de sorgulamaya başlıyor. En nihayetinde etrafında gördüğü “doğa” ve bu doğanın parçası olan insanoğlu da zaten şu an bir savaş içinde değil midir? Kendi sonları kendileri hazırlıyor, sıkıntı, ölüm ve korkudan başka ne sunuyorlar ki? Çelimsiz çocuk da belki içinde olduğu durumu da düşünüp, tanrıların birbirlerine yaptıklarına bakıp şöyle diyor; “(…) bir insan evladının bir başka insanın kaçınılmaz olan sonun her geçen gün daha çok yaklaştığını bile bile nasıl olup da korku içinde beklemeye mahkum edebildiğine aklı ermiyordu bir türlü.” (sayfa:129).

Savaşın acımasızlığı içinde, başka bir acımasız dünyanın anlatımı içinde günlerini geçiren çelimsiz çocuğun okuduğu hikaye ise, hesaplaşma günü olarak da çevrilebilecek olan Ragnarök, yani tanrıların bile öldüğü ve tüm efsanelerin sonu olan efsane. Kitabın başından itibaren de Ragnarök’a kadar geçen zaman içindeki her bir karakter, olay – efsane son derece detaylı işlenmiş. Loki’nin tutsak edilmesi ile başlayan Ragnarök’e dek hikaye içinde neredeyse hayatım boyunca duyduğum tüm İskandinav tanrılarının ardında yatan hikayeleri, birbirleriyle olan ilişkilerini, hatta akrabalıklarını öğrenmiş oluyorsunuz.

İşlenen konunun, Ragnarök’un, İkinci Dünya Savaşı bağlantısı ile verilmesi kitapta ayrıca hoşuma giden bir noktaydı. Tanrıların elinden tanrıların, varoldukları alemin katline benzer şekilde, İkinci Dünya Savaşı’nın acımasızlığı ve benzer son ve gidişata sahip olması… Ragnarök sonrasında karanlığa bürünen dünyanın, savaş sonrası Avrupası'na benzer hali; tanrıların/insanların elinden yaratılan yıkımın faturası.

Öyle ki İskandinav mitolojisine özel bir ilgisi olmayanların bile akıcı anlatımı içinde detayların işlenişi sayesinde sıkılmadan okuyabileceği bir kitap çıkmış ortaya. Benim okumam iki gün sürdü, ama boş olduğunuz bir gün içinde okumaya başlarsanız muhtemelen gün içinde kitabı bitirmiş olursunuz. 

4 Nisan 2013 Perşembe

Kitaplıktan Kareler: I

Kitaplıktan kareler paylaşacağım diyip duruyordum, ancak görüldüğü bunu uzun bir aradan sonra başarabildim. 

Bunlar, şu an oturduğum evdeki kitaplığımdan seçtiklerim. Hemen herkesin olduğu gibi benim de yıllarca ailemle yaşadığım evde başka ve daha büyük bir kitaplığım bulunmakta. Fakat, manyak gibi kitap aldığımdan şimdiki evimdeki kitapların sayısı da pek az değil. Hatta çoğu yığınlar halinde orada burada duruyor, kitaplığa sığmıyor, falan filan...


Carl Sagan! Çocukken yıldızlara bakıp duranların büyümüş halleri için kitaplar, astronot olmak isteyen çocukların şimdiki zaman okumaları.


Gördüğünüz Nazi İmparatorluğu üçlemesi, bence II. Dünya Savaşı  üzerine okuyabileceğiniz en kapsamlı kitaplardan biri. Biraz taraflı yalnız; yazarı aklı başında her insan gibi Hitler'i sevmeyen biri.
 
Henning Mankell'ler! Bir eksik daha var, onu da alırsam Türkçe'ye çevrilmiş olanların hepsine sahip olacağım diye düşünüyorum.
Mankell'lerin altında gördüğünüz Paul J. Nahin'in Zaman Makineleri'ni de yıllar önce Ankara'dan almıştım. Okurken kafayı yemiştim. Hala da yemiş haldeyim ve kitabı tekrar okuyacağım. 

Salinger, Hesse, Kafka, Koontz, King... Aslında, bir ara Dean Koontz'a kafayı fena takmıştım; sanırım geçen yıl. Ama kitaplarının hepsi burada değil, bir kısmını İzmir'deki eve götürdüm biraz yer açabilmek için evde. Geri getirmem yakındır gerçi =) Ve Stephen King'ler; yığınlar dolusu King de tıpkı Koontz kitapları gibi İzmir'deki evde, bir gün onları yanıma aldıracağım günü bekleyen evlatlarım olarak.

Jo Nesbo! İlk kez Eskişehir'de okumuştum; hatta Nemesis hariç kalan kitaplarını üniversiteden okurken canım sıkıldıkça gidip kitaplara baktığım, kitaplar aldığım İnsancıl Kitabevi'nden almıştım. Hey gidi günler ya. Şu an efkar bastı sanırım. 20 yaşında falandım herhalde. Of of. Günler çabuk geçiyor, benim elimden okuyup yazmaktan başka bir şey gelmiyor.

2 Nisan 2013 Salı

Bir Sonraki Kitap: K. J. Parker "Hınç"

En geç haftaya pazartesi blog'a Hınç hakkındaki yazımı ekleyeceğim. Son bir kaç gündür bir yoğunluk içinde olduğumdan üç gündür kitabı okumaya fırsatım olmadı. Yoksa şu an sıradaki kitap olarak değil, bizzat kitap yazısı ile karşınızda olurdum.

Madem sıradaki kitabı söylüyorum, biraz da kitap ve yazar hakkında kısa bilgiler vereyim dedim.

K. J. Parker'ın sanırım çevrilen ilk kitabı Hınç. April Yayıncılık'tan çıkan ve yazarın Mühendislik Üçlemesi serisinin ilk kitabı aynı zamanda, orijinal adı da Devices And Desires.

Bu üçleme içindeki tüm kitaplar da şöyleymiş;

  • Devices And Desires (2005) 
  • Evil For Evil (2006)
  • The Escapement (2007)

Şu an kitabın 300 sayfasını okumuş bulunuyorum ve diyeceğim şudur ki, bu süre içinde kitabı elime aldığım her anda, kitabı elimden bıraktığım zamana kadar en az 50 sayfanın su gibi aktığıdır.

Eklemek istediğim son bir küçük bilgi de, kitabın yazarının kimliğinin gizli oluşu. Bu yüzden yazan bir kadın mı, erkek mi, bu bilgi de bilinmiyor. 

(Ben yazarın yerinde olsaydım kimliğimi asla saklamazdım ve bu kitabı yazmış olduğum gerçeğini bangır bangır bağırırdım!)