İş Bankası Kültür Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İş Bankası Kültür Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2016 Cumartesi

Stefan Zweig "Olağanüstü Bir Gece"

Vicdan azabından biraz olsun kurtulayım diye, blog'a en azından haftada bir kez kitap yorumu ekleme rutinime geri dönmeye çalışıyorum. Bu yazı da, o rutine geri dönüşü işaret eden küçük bir adım olsun. Geçen hafta da bir Zwieg kitabı hakkında yazmıştım, bu hafta da yine aynı yazar olacak. Böyle rutin içinde rutine girerek vicdan azabından yeni rutinler yaratarak kurtulabilirim gibime geliyor.

Şaka bir yana, Zweig'in geçen hafta yazısını eklediğim, bundan bir önceki yazıda da görebileceğiniz romanı Korku'nun peşine özellikle Olağanüstü Bir Gece'yi okumayı seçtim. Zira burjuvanın (benim rutinimden pek uzak olan) rutinini çok güzel eleştiriyor.

Herhangi bir maddi sıkıntısı olmayan, gelecekte de maddi bir sıkıntısı olmayacağından emin olan, gündelik hayatı burjuva rutininden ibaret olan ve bu kurgu dünya içinde burjuva olmanın yükümlülükleri gibi görülen, aslında pek çaba gerektirmeyen, yüzeysel ve basmakalıp şeylerle dolu bir hayatın içinde yaşayan Baron Friedrich Michael von R.'nin, bir gün içinde yaşadığı uyanışı anlatıyor Olağanüstü Bir Gece. Bir uyanışın ve hayata dönüşün, Korku'da olduğu gibi uzun bir sürece yayılmasından ziyade, resmen bir gecede gerçekleştiğini görüyoruz romanda.

Kibirli, kendini beğenmiş tavırlarla, tam da bir burjuvaya yakışacak şekilde gittiği bir at yarışı sırasında yaşadığı küçük bir olayın, tüm hayatına bakışını değiştirmekte nasıl bir ateşleyici haline geldiğini görüyoruz karakterin. Sıcak, samimi, çıkar içermeyen ilişkilerin pek uzağında geçen hayatının, konforla dolu günlerinin, yaratması gereken ve aslında yarattığı, sahte de olsa "kurgu bir rahatlık" gerçeğinin yavaş yavaş parçalanmaya başlaması da bu at yarışı ile başlıyor.

Kibrin, ukalalığın, kendine güvenin zirvesinde, karşısındaki bir insanı aşağılamak ve üstünlüğünden bireysel bir haz almak için yaptığı küçük bir hareket sonrasında kendisini birden hırsız konumunda buluyor karakter. Ancak, bir yandan da hayatı boyunca ilk kez karşılaştığı yeni bir benlik, yeni bir heyecan, yeni bir sıkıntı ile etrafını sarıyor. Kendini bildi bileli olan her şeyin dönüşünün yarattığı panik hali ve gerginlik içinde, alışageldiği konformist hayattan uzaklaşarak, "kendi statüsünde" olanların adım dahi atmayacağı kenar mahallerden birine gidiyor. Böylece, ilişkilerinin bağlı kaldığı kurgudan koparak, ilk kez kendisini de bir insan olarak görmeye başlıyor. Yaşadığı tüm zamanın, insan oluşundan bağımsız, kendisine biçilen kalıba uygun davranmaktan ibaret oluşunun acı gerçeği ile, rahat ve samimi ilişkilerle etrafında hayatlarını sürdüren yoksulların arasında, kendi varlığından utanan bir ızdırap ile bir gece geçiriyor.

Kendi hayatının boşluklarını, dolu dolu yaşanan hayatları görünce hisseden ve bu vicdan azabıyla dolu uyanış sonunda kendisini bambaşka biri olarak tanımlayan karakterin ağzından itiraflarla dolu, hayatın anlamını anlamsızlık yüzüne vurulunca görebilen bir insanın hikayesi.

2 Nisan 2016 Cumartesi

Stefan Zweig "Korku"

Sürekli yakındığım blog'a yazı yazacak zaman bulamama sorunu hala devam etmekle birlikte, bu cumartesi sabahında hafta içinde ders çalışmaktan yorulduğum bir gün içinde okuduğum bir kitabın yazısını paylaşayım dedim. Biraz uzun aralar oluyor son zamanlarda, olsun; Stefan Zweig'in Korku'su hakkında kısaca da olsa bir şeyler yazacak şansım varken değerlendireyim.

Kitabın başkarakteri Irene üzerinden ilerliyor hikaye. Evli ve iki çocuk annesi, son derece rahat ve sorumluluktan uzak bir burjuva hayatına sahip olan Irene'in hayatı, gizli ilişkisi üzerinden oluşan bir tehdit ile sallanmaya başlıyor. Ardından, Zweig'in kendi dönemi burjuvası için olduğu kadar, günümüz burjuvası için de pekala geçerli olabilecek çıkarımlarla dolu, Irene'in hayatı üzerinden örneklense de evrensel bir sınıfın hayatının yer yer sert bir eleştirisini yaparak ilerleyen Korku, kurgudan ibaret gibi duran, boş bir hayatın gerçeklikle arasında açılan ilk çatlaktan kendi içine sızanlarla başladığı sallantılı süreci anlatıyor.

Yaşama anlam veren tüm anlamlarının ait oldukları sınıfın beklentileri doğrultusunda şekillendiği ve söz konusu burjuva olduğunda burada öne çıkan bireysel arzuların, umursamaz gözlerin, toplumun geri kalanının reddinin eleştirisini Zweig çok net anlatıyor. 

Irene'in hayatında, ilk kez karşılaştığı şantaj gibi, burjuvanın kurgu dünyası içine yoksulluğun ve "diğer dünyanın" gittikçe sızmasıyla birlikte, Irene'in yüzleşmeye başladığı, fark etmeye başladığı her bir yeni durum, kendi hayatının da eleştirisini yapmasını sağlıyor. Yaşamının içinde bulunduğu durum, karşılaştığı risk, kaybetme ihtimalinin olduğu alışılmış konforlu burjuva hayatı gibi şeyler Irene'in iç sıkıntısıyla beraber okura yansıyor. Bir dönüşüm ve değişim süreci olarak, korku önderliğinde başlayan bu süreç, karakterin zamanla aslında ne kendisini tanıdığını, ne de ailesini tanıdığını fark etmesiyle devam ediyor. Kendisinden beklenilen burjuva sınıfına has rolleri dahilinde bir kadın olarak yaptığı "iyi bir evlilik", "iki çocuk annesi", "iyi bir evde oturması", "burjuvanın diğer üyeleri ile sosyal çevrede giriştiği ilişkilerin biçimi" gibi gerçeklikleri de bu uyanışla beraber sorgulanıyor. Gerçekten tanımadığı bir adam olduğunu ancak şantajın getirdiği korku ve vicdan azabıyla açtığı gözleri ardından fark etmesi, bu durumu en güzel yansıtan örneklerden biri.

Ahlaki ve vicdani sorgulamalar, Irene'in çektiği vicdan azabı ve korku ile çekilmez hale gelen günleri, bu gidişata bir son vermek için aklından geçenler ile beraber uyanışında daha da basamak atladığı anlar, Zweig'in kaleminden okura yansıyor; iç sıkıntısının yalın ve etkileyici bir anlatımı olarak hem de.

Irene'in hayatını önce ve sonra olmak üzere ikiye ayıran bu olay ardından okur da tıpkı karakter gibi değişimin kişisel halini görüyor; arzuların ve tutkuların, amaçların, korkular, beklentilerin yeni bir hal alması gibi.

Korku, burjuvanın konforlu gerçek dünyanın sorunlarından bihaber halde yaşamasının ortalama bir tablosunu çiziyor. Burjuvanın kendi gerçeklikleri içinde, kendi ahlak ve dünya anlayışları içinde nasıl bir sahteliğin içinde olduklarını gösteriyor Zweig. 

"(....) içi soğuk olan her insan gibi, kendisi yanmadan tutku ateşiyle sarılmış olmaktan hoşlanıyordu." (sayfa 12'den alıntıdır)

13 Haziran 2015 Cumartesi

Charlotte Bronte "Profesör"

Çoğu insanın mevcut işleyiş içinde hemen hemen kendisini tatmin eden, hayalini kuran çoğu şeyi hala yapamadığı ama şansı varsa bir şeylerin yoluna girer gibi göründüğü bir yaşta, 1855'te otuz sekiz yaşında iken ardında günümüze dek okunan, gelecekte de okunacak olan sayılı eser bırakan bir yazar Charlotte Bronte.

Kadın olmak, kadın bir yazar olmak ve tüm bunları uzun yıllar kadını resmi olarak aslında tanımayan bir coğrafyanın ataerkil, ataerkillikle güçlenen feodal düzeni içinde yapmış olmak ve bunları on dokuzuncu yüzyılın başında yapmış olmak, takdir edersiniz ki takdir edilemeyecek bir şey değil. Üzerine de, İngiliz edebiyatının öne çıkan isimleri arasına girebilmek; gerçekten değerli bir eseri ortaya koymak...

Bronte kardeşlerin benim gözümdeki yeri, buradan, 2015 yılından bakıldığında belki çoğu insan için normal ya da yeterli görünse de aslında mümkün mertebeyi pek çok kez açmış, yeri geldiğinde erkek egemen topluma doğrudan, yeri geldiğinde dünyada egemen ekonomik ve politik adımları hikaye içinde kimi zaman bir kaç vurucu cümle ile değiniyor olmaları. Charlotte Bronte de özellikle Profesör'de bir öğretmenin hikayesini anlatırken, sıklıkla sanayileşme sonrası İngiltere'nin durumunu, Avrupa'daki hakim fikirleri sıkça karşımıza çıkarıyor.

Currer Bell takma adı ile yazdığı ve vefatının ardından yayınlanan romanı Profesör, Bronte kardeşlerin genelinin bende yarattığı hisleri yaratan, okurken sizi içine çeken, (metni orijinalinden çeviren Gamze Varım'ında da değerli katkısıyla) bir hikaye.

Yirmi iki yaşındaki William Crimsworth'ün eğitimi bittikten sonra hayat tutunma çabasını Profesör'ün hikayesi.  Ailesiyle ile arasında neredeyse yok denilebilecek bir bağ olan Crimsworth'ün sanayileşme sonrası İngiltere'de burjuva - kapitalist sınıfa bir örnek olarak karşımıza çıkan abisinin yanında bir süre çalışmasıyla başlayan çalışma hayatı, kapitalist daha çok kazanırken işçinin nasıl sabit bir gelirle, sabit harcama ve sabit ihtiyaçlarla kendisini doğasında ilerlemeye değil de "sabit ve güvenli" kalmaya odakladığını görüyoruz. Kendisini yalnız ve ancak "efendisi" kapitalistin daha çok kazanması için görevine itaat ile ifade etmek zorunda kalan Crimsworth'ün işçi olarak geçirdiği belirli bir zaman ardından bariz biçimde içine düştüğü buhran, yabancılaşma kavramını okura düşündürtecektir diye düşünüyorum.

Kitapta, sürekli X...shire olarak geçen bölgedeki deyim yerindeyse hapis hayatına daha fazla dayanamayan Crimsworth'ün karşına çıkan, yörenin soylularından biri olan ancak hikaye boyunca fikirleri ile her zaman aykırı bir duruş sergileyecek olan Mr. Hundsen'in de yardımlarıyla, aldığı eğitimin verdiği güvenle başka bir ülkeye doğru yola çıkışı ile beraber de Profesör'ün asıl hikayesi başlamış oluyor. Belçika'da öğretmen, yani "profesör" olarak dil eğitimi vermek üzere bir erkek okulunda işe başlayan Crimsworth'ün yalnızlık ve öğrencilerini eğitmekle geçen günleri arasında okur olarak sürekli bir karamsarlık, bir yapayalnız ve umutsuzluk hissetmemek mümkün değil. Buna rağmen, yazarın sıklıkla kitapta ele aldığı bir kavram var ki, her durumda, her şeye rağmen karakterin içinde sıkı sıkıya tutunduğu, hüzünlü bir tutkuyla içinde yer alan bir şey; umut. Yazar, sıklıkla umut kavramını, bireyin hayattan uzaklaşmaması için tutunacağı yegane dalı işaret ediyor. (Adım Umut, biliyorsunuz =) )

Fransızlar'a da göndermeler içeren Profesör'de Büyük Britanya'da zaman zaman bir kaç küçük eleştiriye uğruyor.  Ancak asıl ağırlık, başkarakterin Flamanlar'a kısmen ırkçı biçimde yüklenişi.
Öte yandan, özellikle öne çıkan kadın karakterlerin güçlü ve sorumluluk, mevki sahibi, çalışkan insanlar (ve ilginçtir ki yazar öne çıkan bu iki kadın karakteri de Flaman yapmamış) olarak hikayede yer alıyor. Kadın karakterlerin, azim ve zeka birleşimi olan tavırları içinde kimi zaman da kadın - erkek rolleri üzerinden eleştiriler yapıyor yazar.

Evlenip eve hapsolmayı reddeden ve başarısının durağan değil, artarak ilerleyen bir kadın karakteri hikayenin can alıcı isimlerinden biri haline getiren Bronte, bir kadın olarak dönem içinde kadınlara zar zor tanınan fırsatlar içinde, kadınlara biçilen ve kafeste bir süs kuşu gibi kalmalarını amaçlayan düzenlemeler içinde Profesör ile elbette öncü bir yazar olmuş diyebiliriz - diyoruz da.

"Yazmanın kadınlara göre bir şey olmadığı" gibi saçma sapan fikirlerin kurbanı olmuş erkek egemen düzen içindeki insanlar (bakın cinsiyet ayırımı yapmıyorum), kadınların ilerleyişini her zaman "yuva"dan uzaklaşmak olarak gören zihniyetler o zamandan bu zamana kadar saklansa da, törpülense de hala yok olmadı, bu kesin. Ancak, Bronte'lere ve daha bir çok öne çıkan, bence ilk feminist kadın yazarlara bakın, o zaman bir santimetrelik ilerlemeye bile önem vermenin gerekliliği ve yolları size ışık olacaktır.