11 Temmuz 2012 Çarşamba

The Divide (2011)

Imdb puanı nasıl olur da 5.9'da kalır, aklım almıyor. Böylesine ruh halini tepetaklak eden filmlere kim neden bağrına basmaz, bunu da aklım almıyor. The Divide, izledikten sonra takip eden uyuyup uyanma süresi de dahil olmak üzere, kafadan bir on iki saat boyunca beni etkisine fazlasıyla almış bir film. Bu satırları yazarken filmi izlememin üzerinden iki ay kadar geçmiş bulunuyor sanırım, ancak hala aynı bunaltıcı ruh hali kaburgalarımın arasında beni sıkıştırmaya çalışıyor gibi. Filmin konusu, nükleer bir saldırı sonucu apartmanlarının bodrum katında, apartman görevlisinin yaşam alanında ve onun stoklarıyla hayatta kalmaya çalışan insanların, zaman içinde geçirdikleri -en iyi tabirle- evrimi anlatıyor. İnsanın doğuştan kötü olduğuna inanıyorsanız ve bun kötülüğü perdeleyenin yalnızca medeniyet maskesi olduğunu düşünüyorsanız, insanoğlunun en temel ihtiyaçlarını karşılayamadığı durumda medeniyeti nasıl bir kenara atıp, yeniden saf kötülüğüne döndüğünün bir kanıtı kabul edebilirsiniz The Divide'ı. Tüm inceliklerden ve önceliklerden uzak biçimde, hayatta kalma çabasının insanı nereden nereye, üstelik ne kadar kısa zamanda sürükleyebileceği çok ürkütücü bir gerçek olarak karşımıza çıkıyor.
Zamanla delirmeye başlayan ve yoldan çıkanların, çoğul düşünmeyi bir kenara atıp ilk insanmışçasına ayakta kalmaya çalışmasını belki bazen gözlerimizi kapatarak izliyoruz. Bir damla su ya da içinde bulunulan durumdan kaçış için neler yapılabileceğini de. İnsan objeye, o obje de zaman geçirtecek bir araca, bazen bir ilaca, çoğu zaman da deliliğin dağlarına tırmanmak için bir kancaya çevrilebiliyor. Tüm kötülüğüyle baş başa kalan insan, her ne yaparsa yapsın paçayı ne kadar kurtarırsa kurtarsın, yine bir başına kaldığı müddetçe aslında ne kadar "her zaman ölü"dür diyor The Divide. Sonunu anlatmayım, ancak son karede Donnie Darko'daki Grandma Dead'in akla gelememesi imkansız; her insan yalnız ölür. Xavier Gens yine kafaya çaka çaka, korkmadan, korkutmaktan kaçınmadan ve en ilkel güdüleri kullanarak The Divide'ı gözümüze sokuyor. İşte insanlık buraya kadar.

10 Temmuz 2012 Salı

The Raid (2012)

Böyle bir dayak yok, yok böyle bir dayak, diyerek izlediğim film. Dayak uzmanlık sınavı gibi bir film. Normalde bu tip bir filmi pek hevesle izlemeyen biri de olsam başından sonuna kadar beni kendisine bağlayan bir film The Raid. Konusuna gelirsek; mafyanın egemenliği altındaki bir apartmana baskına giden polis ekiplerinin amacı mafyanın "başını" ezmektir. Ancak apartmanda suçlu suçsuz bir çok kimse yaşadığı için asıl amaç mümkün mertebe az zararlı amaca ulaşıp çıkmak, binayı ve şehri bu beladan temizlemektedir.
Ancak işler elbette planlandığı gibi gitmez ve neredeyse tamamı dövüş sanatları yüksek lisansı tamamlamış vurdukça güçlenen, dövdükçe dikleşen arızalarla dolu bir apartmanda sıkışıp kalır ekip. Film, apartmandan tekrar çıkabilmeye çalışmalarını izlerken geçiyor asıl - bence. Sıkışmışlık duygusu ve Uzakdoğu dövüş filmleri birleşimi bu kadar hoş yapılamazdı galiba. Akıp giden -dövüş demiyorum- dayak sahneleri beni adeta çocukluğumda ağzı açık izlediğim Van Damme filmlerindeki zamanın su gibi geçmesine götürdü. İzleyip pişman olmayacağınız bir film.

Restless (2011)

İzlediğim en iyi Gus Van Sant filmi. Ölümü anlatan filmler, ilk beş - altı listesi yapacak olursam da torpilli sırada olacak Restless. Annabel, ölmek üzere olan kanser hastası bir kızdır. Enoch ise ailesini bir trafik kazasında yitirmiş, bu kazanın ardından girdiği komadan çıkmayı başarabilmiş bir genç erkektir. Hiroshi ise İkinci Dünya Savaşı sırasındaki bir savaş pilotunun hayaletidir. Enoch'un da en yakın arkadaşıdır. Annabel ve Enoch, tanımadıkları insanların cenazelerine gitmektedirler; ikisinin tanışması da bu vesile ile olur. Annabel yaklaşan ölüm gerçeğine kendisini böyle alıştırırken, Enoch da kalbinin durduğu ve ölümü yaşadığı saniyelerin ardından, yanıbaşında her daim bekleyen ve ailesini kendisinden alıp giden ölüm ile arasını bu yolla sıcak tutmaktadır adeta. Uzun süre, ve gittikçe artan biçimde kafamı ölüm üzerine uzun süreler çalıştırdığım için bu kadar tatlı ve içten bir anlatımla, bence akıl almaz bir korkunç durum içinde olan iki insan ile ölümü anlatan Restless, kesinlikle yalnız izlenmesi ve üzerine zaman ayırılması gereken bir film.
Ölüm yanıbaşınızda yol alırken, aslında bunun için ille de kanser hastası olmanız, ya da ölmüş bir insanla (hayalet!) iletişim kurabiliyor olmanız ya da "yakın ölüm deneyimi" yaşamış olmanız gerekmez. Ölüm burnunuzun dibinde ama hala öğrenmeye ve o yokmuşçasına yaşamayı başarabiliyoruz. Galiba. Tıpkı Annabel'in tedavi sürecinde kuş bilimi üzerine kendini geliştirmeye çalışması gibi; resim yapabilme isteğinin hala var olması gibi. Ya da iki insanın ölüm koşar adım gelirken aşık olması gibi. Ölüm, romantik.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

Mary And Max (2009)

Avustralya'daki küçük bir kız ve New York'daki obez bir adamın hikayesi. İzleyeli uzun zaman oldu, hatta yıllar oldu ama bahsetmek istedim. Zira oldukça hüzünlü bir filmdi, unutmadım hiç. Mary Daisy Dinkle ve Max Jerry Horovitz'in yapayalnız insanların dünyada birbirlerini bir yolla bulup, akabinde yalnızlık hislerinin yok olmasından ziyade bence yalnıza paylaşılmasını izliyoruz.
İlgisiz bir ailenin, hayali "Earl Grey" (!) gibi bir beyaz atlı prens bekleyen, yüzündeki doğum lekesi yüzünden sadist arkadaşları tarafından dışlanan Mary ve obezliği, New York'da renk yoksunu (beresi hariç!), tek başına, papağanı ve obezliğiyle yaşayan bu iki insanın mektup arkadaşlığı ile başlayan ve Mary'nin Max'i görmeye çabalamasıyla devam eden hikayesi.
Max'in fobileri ve geçmişiyle olan dertleri, Mary'nin annesinin alkol sorunu ve babası ile olan ilişkisi, Mary'nin hayatını birleştirdiği erkek yüzünden yaşadığı hayalkırıklığı (!), Max'in bence paçasını bir türlü yüzüne yapışan mutsuzluktan kurtaramaması.
Arada bir gülümseten, ancak gerçekten buruk gülümseten bir film Mary And Max. İzlerken çok burnumu çekip çok yutkunmuştum. Adam Elliot da yazmış, yönetmiş.

1 Mayıs 2012 Salı

Mientras Duermes (2011)

Cesar, bir apartmanda kapıcıdır. Cesar, mutsuzdur. Cesar, mutsuzdur ve hayata onu bağlayacak tek şey diğer insanların mutsuzluğudur. Cesar, mutsuzluğu oluşturmak için insanların hayatına müdahale eder, onları mutsuzluğa atar.
Filmin başında, bir apartmanın çatısından atlamak üzere olduğunu hissettiğimiz Cesar, her gün atlamak ve atlamamak arasında gidip gelir ve kendisini yaşama bağlayacak bir şeyler bulmaya çalışır; içindeki mutsuzluğu geçirebilmek ve gülümseyebilmek için diğerlerinin yüzünden kazıması gereken gülüşler. Onu hayata bağlayacak olan bu amaç uğruna çabalamaktır.
Bir insanın mutsuzluğunun sonuçlarını, abartılı bir örnek gibi görünse de hasta bir apartman görevlisinin gözünden sunan Mientras Duermes (Sleep Tight), belki genellemeler yapabileceğimiz bir konuyu işliyor. Sorunun, insanların mutsuz olması sorununun nasıl katlanma sınırlarını düşürdüğü ve sebebi aslında söze dökülmeyen nefretleri nasıl oluşturulduğu üzerinden ilerliyor; bunu da bir çift gözün dünyasından izliyoruz. Ancak, dışarıdaki milyonlarca insana da pek ala yansıtılabilir bu sebepler.
Filmde, başlangıcından sonuna dek gördüğümüz "mutsuz etme operasyonu"ndaki kurban ise Clara adlı genç bir kadındır. Cesar, hasta yatağındaki annesine "onu hayata bağlayan şeyin Clara'nın yüzünden o iğrenç gülümsemeyi silmek" olduğunu ve bu yüzden "artık çatıya çıkmadığını" anlatırken Clara'nın ne berbat bir tuzağın içine çekildiğini görmek izlerken bile zor gelebilir. Film boyunca, etrafına yavaşça ağlarını ören bir örümcek gibi çalışır Cesar genç kadının hayatında. Sonunda ise Clara'yı bir "süpriz" beklemektedir.
2011 İspanya yapımı olan filmin yönetmenliği Jaume Balagueró, senaryosu ise Alberto Marini'ye ait. Cesar rolünü başarıyla oynayan ve hastalıklı bir ruhu bizlere yansıtan aktör ise Luis Tosar.

17 Nisan 2012 Salı

A Dangerous Method (2011)

David Cronenberg’in Eastern Promies ve A History Of Vilolence’ının yarattığı histen farklı gelen yeni son filmi A Dangerous Method, şu an Cronenberg’in benim gözümde en iyi filmi olarak yerini aldı. Aynı gün içinde, Shame’in ardından bir Michael Fassbender (Carl Jung olarak karşımıza çıkmakta) oyunculuğuna daha şahit olduğum A Dangerous Method, Viggo Mortensen’ı artık Freud olarak hatırlamama sebep olacak olan bir yapım.
Keira Knightley’nin canlandırdığı Sabina Spielrein’ın Carl Jung’ın hastası olmasıyla başlayan süreçte, Jung’ın Freud’un henüz kimse üzerinde uygulamadığı bu yöntemi Spielrein üzerinde denemesini izliyoruz; bu teknik ve Jung’ın bakışı, hastaların sorunlarını çözerken, onlara olmak istedikleri kişi olma şansı da tanımaktır. Bu yüzden, tedavi süresince Spielrein ile aralarında bir nevi meslek riski olan duygusal bir yakınlığın başlaması da, Jung’ın da aslında olmak istediği kişi olmaya başlamasını devamında getirir. Evli ve baba olmaya hazırlanan Jung’ın zamanla ideal eş kimliğinden uzaklaşmasına tanık oluruz; Spielrein artık onun metresidir.
Bu “tehlikeli metod” Jung’ın kendisini daha iyi tanımasına ve Spielrein’ın zamanla iyileşerek, psikoloji alanında eğitim almaya başlamasına sebep olacaktır. Öyle ki, Spielrein “Aryan”Jung’ın yerine, “kendisi gibi bir Yahudi olan Freud”dan bayrağı devralmaya daha da yaklaşacaktır.
Freud ve Jung arasındaki arkadaşlığın ve Jung’ın Freud’un zamanı geldiğinde bırakacağı bayrağı devralacağı mesleki mirasın ve zamanla fikir ayrılıkları yüzünden yolları ayrılar iki doktorun hikayesi de Spielrein’ın tedavi sürecinde ilerler. Jung’ın insan sezgilerine ve yer yer mistisizmi ruh bilim içinde ele alması, tamamen bilimsel gerçeklik içinde bu fikirlere yer olmadığını savunan Freud zamanla ve Spielrein ve Jung’ın arasındaki ilişkinin Freud’a yalanlarla yansıtılması gibi etkenlerin sonunda, çağının iki büyük ismi aralarındaki arkadaşlığı bitirecektir.
Son olarak, Otto Gross’un tedavisi sırasında yine bir hasta – doktor yer değişimi olacaktır; bir bağımlı olan Gross, fikirleriyle Jung’ın zihnindeki bulanıkların ardında yatan asıl isteklerin ve kimliğinin ortaya çıkmasında son rötüşları yapacaktır. 2011 yapımı, biyogfrafik bir anlatıma da sahip olan A Dangerous Method, dönemi ve psikolojinin iki büyük ismini akıp gidercesine anlatan bir dram.

16 Nisan 2012 Pazartesi

Shame (2011)

Shame, nereden bakarsak bakalım acı çeken bir insanın hikayesine dayanan bir film. Ya da insanların; zira başroldeki Brandon karakteri kız kardeşi Sissy’ye duyduğu aşk yüzünden garip bir cinsel hayat ve en büyük şekillendiricisi yine bu sorun olan yapayalnız, kısmen hastalıklı bir hayat yaşamaktadır. Tıpkı kendisine aşık olduğunu anladığımız kızkardeşinin bir türlü yoluna koyamadığı, kolundaki façalardan da görebileceğimiz üzere yaşadığı zor hayat gibi.
Filmde eyleme dökülemeyen istekler yüzünden doğan sinir, iki kardeşin arasında sürekli bir gel-git yaratıyor; Brandon kardeşine evinin kapılarını açarken, aynı zamandan ondan uzak durmaya çabalıyor. Hayat kadınları ve gecelik ilişkilerle, dergi ve videolarla süren oluşturduğu hayatına, duygusal bir yakınlık hissettiği çalışma arkadaşını bir türlü dahil edememesinin ardından görüyoruz ki kız kardeşi Brandon’ın hayatını bu denli yalnız kılan o “utanç”ın en büyük sebebi.
Sürekli içinde bulunduğu utanç, eylemlerinin hemen ardından kendisini daha belirgin kılsa da, asıl kaynağının kız kardeşiyle arasındaki “şey” olduğunu anlıyoruz. Özellikle iki kardeşin kavga ettikleri sahnelerde bu utancın yarattığı pişmanlığın hareketlerine nasıl yansıdığı... Bu yüzden önce birbirlerine; ama aslında kendilerine duydukları nefret. Zira bu nefret / utanç Brandon’ı kendisini resmen daha berbat hissetmeye yönlendirirken (adeta dayak yemek için çabalaması, bir gay bara gittiğinde olanlar ve gecenin sonunda olup bitenler gibi), Sissy’yi daha acı bir yola sürüklüyor.
Steve McQueen’in gerçek bir ustalıkla ele aldığı bir konuyu, Michael Fassbender’ın yer yer John Hamm’ın psikopat hali edasıyla alıp götürdüğü Shame, 2011 yapımı en etkileyici dramlardan biri.

2 Nisan 2012 Pazartesi

The Grey (2011)

Live and die in this day... Live and die in this day... John Ottoway'ın babasının yazdığı ve duvarına astığı bir şiirin son iki satırı; bugün yaşa ve bugün öl.
Ottoway, Alaska'daki bir petrol şirketinde, çalışanların güvenliği için, etraftaki kurtları/yabani hayvanları öldürmekle görevli bir tetikçidir. Yaklaşan bir fırtına yüzünden tesisteki çalışanların nakledilmesinden bir önceki gece başlayan hikayede ise gördüğümüz bir sahne, Ottoway'in dünyanın bu ücra köşesinde neden bulunduğuna dair bir fikir elde ederiz: Ottoway ağzına tüfeğini dayar, hayatına son vermek istemektedir.
Ancak nakil sırasında uçağa binenler arasında Ottoway de vardır. Bir uçak dolusu işçi, başlarına gelecek felaketten habersiz havalanır. Fakat bir süre sonra uçak düşer; yedi sağ vardır ve sonsuzluğun içindeymişçesine, kimsenin bulamayacakları ücra bir yere çakılıp kalmışlardır. Faciadan sağ kurtulanların açlık ve barınma ihtiyacının yanında, kendilerini sürekli saldırmaya hazır bulunan kurtlardan da korumaları gerekmektedir.
The Grey'deki hikaye bu şekilde başlıyor ve ilerliyor. Yedi kişinin, ellerinde hiç bir patlayıcı silah olmadan yardım bulmak ve kendilerini savunmak zorunda oldukları yolculuğu izliyoruz.
Hikayenin ana hatları, karakterler ve dialoglar, ortada beliriveren sorunlar perdeye daha önce yansıtılmamış konular olmadığı gibi, farklı bir bakış da sunmuyor. Sürükleyicilikten yoksun olmakla suçlamak bu film için haksız bir eleştiri olur ancak temposunun sürekli yüksek olmadığı da bir gerçek. Film boyunca devam eden kurt tehdidine rağmen karakterler arasında ya da karakterlerde bir aksiyon söz konusu değil. (Tamam, yok değil ama akıcılık ve heyecandan fazla da nasiplenmemiş diyebiliriz.)
Filmde Ottoway'in öldürmekten para kazandığı kurtların, kendi hayatı için en büyük tehdide dönüşmesi, bir şekilde av ve avcının yer değiştirmesi şeklinde görülebilir. Elbette, hayatta kalmak için çaba harcayan Ottoway'in, bir gece öncesine kadar ölmek isteyen bir adam oluşu da ayrı bir tezat oluşturuyor. Ölümü kendi elinden getirmeye çalışan bir adam, ertesi gün kendi iradesi dışında karşılaştığı ölümden kurtulur ve devamında da ölüme/doğaya meydan okumaya çalışır. Artık hayatta kalmak istemektedir.
Joe Carnahan'ın 2011 yapımı filmi The Grey'de başroldeki isim Liam Nesson ise filmi izletebilen etkenlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.

26 Mart 2012 Pazartesi

Twelve And Holding (2005)

Mahalledeki çocukların kavgasının, "cinayetle" sonuçlanacağını hiç biri bilemezdi. İkiz kardeşler Jacob(yüzündeki doğum lekesi bulunan ve bu yüzden doğumgününde kendisine bir maske isteyen kardeş) ve Rudy(gözü kara olan kardeş), ağaç evlerine gelip kendilerini tartaklamaya çalışan çocukların kafasından aşağı Rudy'nin biriktirdiği idrarı dökerler. Elbette intikam acı olacaktır; çocuklar gece yarısı gelip ağaç evi yakmaya karar verirler. Ancak molotofları attıkları anda farkettikleri acı gerçek ise, Rudy ve arkadaşı Leonard'ın da içeride olduğudur.
Kurtulmaya çalışan Leonard ağaç evden yere düşerek başından yaralanır, maalesef Rudy hayatını kaybeder. Artık ailenin yüzü lekeli(!) çocuğu hayattadır; film boyunca hissettiğimiz, Jacob'la beraber hissettiğimiz hava da bize şuu söyler; tercih edilecek olsaydı, kaybedilen çocuk Jacob olabilirdi. Ailesi, tek bir oğulları varmış ve artık onu kaybettikten sonra ellerinde hiç bir şey kalmamış gibi bir ruh hali içindedir; diğer çocukları sanki hiç varolmamış gibi.
Aynı gece ağaçtan düşen Leonard ise, düşmeden önce obez ve tüm ailesi gibi yemek yemek için yaşayan bir çocukken, kazadan sonra tat alma duyusunu kaybeder. Ve bu kayıp, onun yalnızca yiyeceklerle arasında bir mesafe koymaz; artık ortak paydaları yemek yemek olan ailesinden de uzaklaşmaya başlamıştır. Kilo verdikçe ve spor yaptıkça aslında önceki hayatının ne denli zararlı olduğunu görür. Ve annesini kurtarmaya çalışır; ilginç bir yöntemle.
Son olarak ikiz kardeşlerin ve Leonard'ın diğer arkadaşı olan Malee ise babası tarafından terk edilmiş ve annesiyle yaşayan, muhtemelen hayatındaki bu eksiklikten dolayı bir yalnızlık içinde olan on iki yaşında bir kızdır. Tüm bunların yanında psikolog olan annesinin hastalarından birine aşık olur; onların artık tuh eşi olduğuna gönülden inanmaktadır.
İntikam hırsıyla yanan annesinin, kafası allak bullak babasının yanında kendisini hiçliğe sürükleyen o saldırıyı yapan çocuklardan intikam almak isteyen Jacob, birer yıl ıslah evi cezası almış olan çocukları ziyarete gitmeye başlar. İçindeki nefreti yüzlerine kusmak için. Ve Jacob, yalnıza ikiz kardeşini değil, anne ve babasının kendisini olan sevgisinin acı boyutunu da gördüğü için, artık "hayatını" da kaybetmiştir.
On iki yaşında ve yapayalnız, mutsuz çocuklar. Michael Cuesta'nın yazıp yönettiği 2005 yapımı Twelve And Holding'de başrollerde Conor Donovan (her iki ikiz kardeş rolünde), Jesse Camacho ve Zoe Weizenbaum'u görüyoruz.

12 Mart 2012 Pazartesi

Perfect Sense (2011)

28 Days Later’ın adını tek kaynakmış gibi gösterip, “salgın” filmlerinin genelinde işlenen “kalan son kişiler arasındaki duygusal yakınlık ve bu yakınlıkla beraber olayların üstesinden gelme gücüne sahip olma” hikayelerinden farklı olarak, Perfect Sense, salgınla canavara dönüşüp çocuğunu yiyen annelerden gibi klişelerden bir kaç noktayla ayrılıyor. Evet, burda da kadın erkek ilişkisi etrafında izliyoruz ama!
Perfect Sense; dünyada farklı coğrafyalarda yakın zamanlarda ve aynı şikayetlere sahip insanlar tespit edilir. Ani değişen ruh hali; umutsuzluk. İnsanlar aniden umutsuzluğa kapılmaya, kederle ağlamaya başlar. Ardından ise koku alma duyuları yiter. Bu, ilk evredir. Salgın hızla yayılmaktadır; insanları yoğun yaşadıkları duygusal krizlerden geçirerek ve duyularını katlederek yayılmaya devam etmektedir. Elbette bilimadamları gidişatın ve hızla yaklaşan sonun acı gerçekliğinin farkındadır. Susan gibi.
Salgın insanın “duygularını” yok etmeye başlarken, tipik romantik film gerçeğiyle; bağlanma sorunu olan erkek ve kadının tam da insanın insanlığından yitirmeye başladığı bir dönemde birbirini bulmasını işliyor Perfect Sense. Michael ve Susan’ın insanların ruhani patlamalar ardından, her bir patlamanın devamında duyularını birerer birer kaybederken, ellerinde kalan son duygu parçalarıyla bir ilişkiye başlar. Traş köpüğü yenebilen, kokudan uzak, yalnızca dokunduğunuzu hissederek ve gerçekten sonun çok yakın olduğunu bilerek devam edilen bir romantik ilişki.
Eva Green ve Ewan McGregor’ın bence çok yakıştığı bir film olmuş. Zira bu filmden bir süre sonra izlediğim Womb’da da çoğunlukla aynı mimikleri kullanan Eva Green, en azından bu filmde duruma ve hikayedeki geçmişine uygun ruh halini gayet güzel yansıtıyor. Ewan McGregor elbette her zamanki gibi – yine bence.
David Mackenzie’nin yönettiği 2011 yapımı Perfect Sense, yalnızken izleyip ağlamaklı bir son karşılamak ve peşinden sigaraydı alkoldü, gün içinde durduk yere bunalımdan bunalıma koşmalık bir dram. Mutluluğu bulduğu gibi kaybetmek’i ne güzel anlatmış!

27 Şubat 2012 Pazartesi

Occupant (2011)

Danny Hill, pek görüşmediği anneannesinin ölümünün ardından, yaşlı kadının oturmakta olduğu apartmana gider. Amacı, cesedi teşhis etmektir. Anladığımıza göre yaşlı kadının tek akrabası da torunudur. Manhattan’da bir bloğu kaplayan koca bir apartmandadır daire; 1003 numaralı dairede ani kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiştir Danny’nin anneannesi.
Danny, eve gittiğinde, oldukça geniş bu evden etkilenir ancak eve yerleşmek gibi bir niyeti en başta yoktur. Ancak kendisine hemen her gördüğü insanın söylediği üzere, 10.000 dolar civarı bir kira ederi olan bu daire, eğer Danny de işbirliği yaparsa, 675 dolarlık bir kira ile Danny’nin olabilecektir. Bunun için, avukatın ve kapıcının da sürekli söylediği gibi, 12 gün boyunca evden asla çıkmamalıdır. Zira 12 günün sonunda mahkeme kararını alacağının ve Danny’den bu evi “kimsenin alamayacağının” garantisini vermiştir avukat. Danny işbirliğini kabul eder ve kedisi Ziggy ile beraber daireye taşınır.
Hikaye bundan sonra başlar. Gün gün Danny Hill’in eve sahip olmak için büyük bir sabırla beklediğini ve yalnız 12 gün içinde bir kişinin “ev benim olsa da olur olmasa da olur, ama e olsun bakalım” dan “bu evi hiç kimse benden alamaz” a uzanan dönüşümünü izleriz. Bir kiracı olarak tüm haklarının farkında olan Danny’nin evine duyduğu saplantının oluşumunu izleriz.
Ancak, Occupant’da gerilimi yaratan bu bitmek bilmeyen 12 gün değil, evde olan biten garipliklerdir. Eşyaların yeri değiştirilmekte ve evin içinde sanki “başka birinin varlığı” hissedilmektedir. Henry Miller’ın yönettiği 2011 yapımı Occupant, imdb’de aldığı 4.3’lük rating’den çok daha fazlasını hakediyor bence. Ayrıca inceden bir Rosemary’s Baby de estirdi izlerken, bu da tamamen her “apartman” hikayesinde Rosemary’s Baby anımsaması yaşamamdan kaynaklı, bana özel bir durum olabilir.

15 Şubat 2012 Çarşamba

Womb (2010)

Bir çocukluk aşkına yıllar sonra kavuşma ve kavuştuğu gibi kaybetme hikayesinin olabilecek en ilginç sonlarından biri Womb'da anlatılan. 2010 yapımı filmin yönetmeni Benedek Fliegauf. Rebecca, küçük bir çocukken, dedesinin evinde kaldığı sürede tanıştığı Tommy'ye, Tommy'de Rebecca'ya bağlanmıştır. Bu bağlılığın en sevimli gösterimi ise kibrit kutusundan çıkacak olan sümüklü böcek ya da salyangoz, her ne ise. Rebecca annesinin işi nedeniyle Japonya'ya taşındıktan on iki yıl sonra geri döner ve Tommy'yi görmeye gider; Rebecca'nın dedesi bu süre içinde ölmüştür ancak görünen odur ki iki küçük çocuk arasındaki bağ hala yaşamaktadır. Ve.
Rebecca'nın "çişi" yüzünden duran arabadan inmek isteyen Tommy bir trafik kazasından ölür. Ancak Tommy'yi yeniden "yaşatmanın" bir yolu vardır; onu yeniden yaratmak. Hikaye bundan sonra başlıyor. İnsan kopyalama. Ölen sevgiliyi çocuğu olarak dünyaya getirme. Oğlun sevgiliye, sevgilinin oğla dönüşmesi.
Womb bir sahil kasabasında geçiyor ve izlerken her bir kareyi dondurup fotoğrafmışçasına bağrınıza basabilirsiniz. Dialogların fazla olmadığı sahnelerde hiç sıkılmadan, o durgunluğa dalıp gidebilirsiniz. En son "Perfect Sense" 'de izlediğim Eva Green ve geçtiğimiz günlerde "Christopher And His Kind" 'da izlediğim Matt Smith başrollerde. Son olarak, Womb'da Thomas'ın küçüklüğünü canlandıran Tristan Christopher'ın mükemmel bir oyuncu olduğunu belirtmek isterim. Tam bir "British" çocukcuk!

14 Şubat 2012 Salı

Persona (1966)

Aktris Elizabeth Vogler, konuşmamaktadır. Sahnede, sessizliğine sarılmadan önce kahkahalar atmış ve susmuştur. Elisabeth tiyatroda, sahnedeyken bir gün, aniden sessizliğe bürünmesiyle başlayan süreci, Elisabeth'in hastane odasından sonraki haliyle izlemeye başlarız. Kendisine bakan hemşire ise, aynı zamanda kendisinin bir hayranı olan Alma'dır. Elisabeth ve Alma, doktorun yazlığına gider; tedavi burada devam edecektir, aslında Elisabeth'in artık tedavi görmesi için bir sebep de yoktur zira fiziksel ya da zihinsel herhangi bir sorunu yoktur. Deniz kenarındaki bu yazlıkta, Alma kendisine bir dinleyici bulmuştur ve hastasına içini dökmeye başlar. Elisabeth yalnızca dinler, yargılamayan bakışları ve sevecenliğiyle adeta içini dökmesi için teşvik etmektedir Alma'yı. Alma içindeki saklıları döker. Artık bir yüzleşme başlamıştır. İçini döktükçe, gizli "utançlarını" kelimelere vurmaya başlamıştır. Elisabeth yargılamaz. Sadece dinler.
Kendisini ilk kez dinleyen birini bulan Alma ise sadece anlatır. Zira Elizabeth'in sessizliği hala kırılmamıştır; kendi rolü konuşmak ve Elizabeth'e anlatmaktır. Bir kırılma noktası. Hasta ve hasta bakıcı rolü değişmeye, iyileşme ihtiyacı olan değişmeye ve duyulmaya ihtiyacı olan, sessizliğinde sakladıklarıyla acı çeken aslında konuşabilen ve yalnızlık çekendir. Alma Elizabeth, Elizabeth ise Alma.
Alma, Elizabeth'e olan hayranlığıyla, onun gibi olabilme, kendi gözlerindeki kusursuz Elizabeth'e doğru gidebilme arzusundayken, kendisini dosdoğru tanımlamaya ve aktrise yaklaşmaya çalışırken yalın hayatındaki acılarını/pişmanlıklarını/vicdan azaplarını ona anlatmaya başlamıştır. Ve sonunda Elizabeth'e olan kıskançlığı, "o" olabilmek isteği ve iki kadının zihinleri birbirine geçmeye başlar. Geçmiş. Ve geçmişten asla kaçamama. Susarak ya da konuşarak. Ingmar Bergman'ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği, kült filmler arasında sayılan Persona, insan benliğinin bastırılmış kısımlarının, nasıl dışarı "patladığını" anlatan bir film.