İngiliz Polisiyesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İngiliz Polisiyesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2024 Cumartesi

Hannah Richell "The Search Party"

Kareler ve Sayfalar polisiye/gerilim/gizem turu Hannah Richell'in 16 Şubat 2024'te okurlarıyla buluşan romanı "The Search Party" ile devam ediyor.

Şu sıralar denk geldiğim ve bazılarını okuyup blog'da da paylaştığım romanlarla benzer bir tarz; çok satacak, çabuk okunacak, okuru merakta bırakabilecek, okuru şaşırtabilecek, kısa bölümlerden oluşan bir şablon üzerine oturtulmuş romanlardan. Bu biçimle sanırım "binge reading" denilen faaliyeti gerçekleştirmekte insan hiç zorlanmıyor; yazarken yazar açısından durum nedir bu türün yazarları için bilmiyorum ancak gerçekten bir şablonun varlığı, ne kadar ilerledikten sonra okura neyin, nasıl verileceğinin de önceden "şablonda" yer aldığı muhakkak.

İşte The Search Party de bu türün bir örneği. Özellikle Lucy Foley'nin romanlarında aynısını görmüştüm. Bu romanda da The Hunting Party tadında bir hikaye bekliyordum; kısmen yanılmadım. Üstelik beğendim; daha önce de bahsetmiştim bu türü okurken Tolstoy ya da Proust okumayacağınızı anlamk zorundasınız; hatta daha benzer türden örnek vereyim, bir Agatha Christie ya da Henning Mankell de okumayacaksınız. Bunu kabul ederek okumak gerekiyor.

Üniversiteden arkadaş grubu, içlerinden bir çiftin yeni açtığı kamp alanında bir hafta sonuna davet edilir. Eşlerin ve çocukların da geleceği bu tatil, ilk saatlerinden itibaren planlanan "sakin ve keyifli bir hafta sonu" olmayacağının ipuçlarını vermeye başlar. 

Asıl gerilim ise, bir kayıp ve kimliği belirsiz bir ceset bulunmasıyla yaşanmaya başlar.

Tüm bunlar, romanda cuma-cumartesi-pazar-pazartesi günleri arasında daimi bir hareketle okura sunuluyor. Her bölüm başında hangi karakterin gözünden olayları göreceğimizin ve tarihin bilgisi yer alıyor. Böylece bir yandan kayıpla bir yandan da cesetle karşılaşmamız için romanın ilk bölümleri yeterli oluyor. Finale giderken de bilinmezler artarken çözüme de yaklaştığımızı seziyoruz.

İnsanı şaşkınlıkta bırakacak bir roman değil, birkaç twist de içeriyor, beklentilerinizi karşılayacak kadar bilinmez ve sürpriz var. En beğendiğim yanı, klişelerin üzerine fazla yük bindirse de yazar kullandığı tüm klişeleri okuru sıkmayacak biçimde romana yedirmiş. Akıl almaz bir konu ya da karakter derinliği yok. Olaylara tanık olurken karakterlerin varlığını okura uzak değil yakın tutacak kadar da yeterli biçimde işlenmiş karakterler var. Bu tür bir roman için bence başarılı. 

Türü sevenlere gerçekten tavsiye ederim.

9 Şubat 2024 Cuma

Alice Feeney "I Know Who You Are"

Kareler ve Sayfalar psikolojik gerilim & polisiye çok satanlar, çok okunanlar, çok konuşulanlar, çok göz önünde olanlar turu devam ediyor. Yine tanıdık bir isim var; Alice Feeney. Bu yaz çılgın gibi her gün bir kitap bitirdiğim dönemde okuduğum, binge-reading denilen faaliyet için de oldukça uygun kitapların yazarı olan isimlerden biri kendisi. Tutturduğu anlatım tarzı, olay kurguları ile 500 sayfalık bir kitap da yazsa yalnızca bir gün içinde bile bitirebileceğiniz bir tarzın neferi. O yüzden genelde dediğim gibi, bir Wallander serisi romanı ya da iyice abartarak söylersem Ecinniler beklemeyen herkesi tatmin edebilecek bir ürün örneği I Know Who You Are.

Kimsenin nereden tanıdığını net çıkaramadığı ancak gözünün sürekli bir yerden ısırdığı, adından ziyade tahmini rolünün geçtiği eserin anımsandığı oyuncu tipi vardır ya, işte anlatıcımız Aimee Sinclair de öyle bir "az ünlü" oyuncu. Biraz daha fazla adından söz ettirebileceği bir filmin çekimlerinin son günlerinde de ise romanımız başlıyor; Aimee, setten döndüğü bir gün aslında kocasının evde olmadığını fark ediyor. 

Yalnızca kocasının kaybolduğunu değil, kocasının pek fotoğraf çektirmeyi sevmeyen bir adam olmasına karşılık birkaç fotoğraflarından birinin de kaybolduğunu fark ediyor. Geride yalnızca telefonu, cüzdanı ve pasaportu kalan bu adam nerededir, neden gitmiştir, işin en kötüsü de Aimee'nin zaman zaman yaşadığı fügler nedeniyle yeniden hafızasında bir boşluk mu oluşmuştur acaba? Ve acaba, o boşluk, kocasının ortadan kaybolmasıyla doğrudan ilgili bir şey sonucu oluşan travma sonrası bir vicdan azabıyla mı tetiklenmiştir?

Aimee'nin hayatındaki tek sorunun bu olmadığını ise geriye dönüşlerle okura aktarılan bölümlerle hikayenin sonuna dek izliyoruz; romanın sonunda tüm açıklamalar geçmişten başlayıp günümüze gelen ve günümüzde devam etmekte olan olaylarla kesiştiğinde ise biz finali okuyor oluyoruz, her şey aydınlanmış oluyor. Aimee'nin, aslında evden kaçıp kaybolan bir kız olduğunu ve neredeyse kimsesiz olduğunu da böylece görüyoruz. Peki bu kızın başına ne geldi?

Roman, Feeney'nin alışılageldik güvenli alanı içinde bir yazar olarak hareket ettiği bir başka romanı aslında; yine bir kadın karakter, anlatıcı, karakterlerin geçmişi gizemli, ortada net olan neredeyse hiçbir şey olmadığını fark ettiğimiz bir zirve noktasından sonra yavaş yavaş çözülmeye ve tanınmaya başlanan karakterler. Yer yer zorlama olduğu belli bir kurgu. Ancak çok hızlı okunan ve kendisini sonuna dek merak ettirmeyi başararak binge-reading için ideal bir eser olma özelliğini de koruyan bir roman.

Finali ise oldukça eleştiri almış, ki bu eleştirilere ben de katılıyorum. Okurken bile rahatsız olacağınız birden fazla sahnenin yer aldığı romanın finali, gerçekten midenizi ağzına getirecek bir sona sahip.

21 Ocak 2024 Pazar

Matt Wesolowski "Changeling"

Kareler ve Sayfalar soğuk diyar polisiyesi (özel) turu, tam olarak soğuk diyar olmasa da hava sıcaklığının kuzeye gidildikçe düşmesine bağlı, havası daha soğuk olan, kışları daha sert, bahaları ve yazları da daha yağışlı geçen bir yerden devam ediyor: Konuğumuz Birleşik Krallık'tan Matt Wesolowski ve Six Stories adlı serisinin üçüncü kitabı Changeling.

İlk kez okuduğum bir yazar ve seri; serinin birinci kitabından değil de üçüncü kitabından başlamış oldum. Geçen hafta sonu çok acilen bir günde okunacak bir polisiye lazım bana ve soğuk diyarlı olması lazım diye evde dolanırken okumaya başladım. Bir günde de bitecek bir romandı, ancak iki günde bitti. 

Podcast formatında yazılmış bir roman; nasıl mı? Anlatıcımız Scott King, çözülmemiş vakalar ya da genel olarak işlenmiş suçlarla ilgili vaka odaklı bir podcast serisi sunmakta olan bir araştırmacı-gazeteci. Six Stories ismi de podcast'te altı farklı açı ve kişiden yorumlarla, röportajlarla incelemekte olduğu konuyu ele almasından geliyor. Haliyle Changeling'te de araştırdığı kayıp vakasına dair altı kişiden altı farklı görüş ve nihayetinde King'in olaya dair vardığı sonuç yer alıyor. 

Changeling'deki konu ise, King'e ulaşan bir mektupla birlikte 1988 Noel'inden bir gece önce babasıyla eve dönmekte olan Alfie Marsden'in kaybolması vakasının King tarafından yeniden araştırılmaya başlanması. Kaybolduğu dönemde 7 yaşında olan Alfie, babasıyla birlikte annesiyle yaşadığı evden ayrılmış, babasının evine doğru yol almaktadır. Wentshire ormanından geçerken arabasından gelen sesler sonucu kenara çeken baba, arabada uyumakta olan oğlunun birden kaybolduğunu fark eder. Ancak yapılan hiçbir arama sonuç vermez, yıllardır anlatılagelen masallarla oldukça ürkütücü hikayelerle donatılan Wentshire ormanında, Alfie kaybolur ve olaydan neredeyse 30 yıl sonra Scott Kinh, konuyu aydınlatabileceğinin umulduğu bir mektupla geçmişi sorguladığı yeni bir podcast serisinde kaybı araştırmaya başlar. Biz de Alfie'ye ne olduğunu öğrenmeye çalışırken King'in görüştüğü kişilerle olayın derinliklerine inmeye başlıyoruz.

Medyada anlatılanın, çizilen resmin ötesindeki korkutucu bir şeyle yüzleşmeye de böyle başlıyoruz; olayın taraflarına dair bilgiler ortaya çıktıkça, Alfie'nin içinde olduğu yaşamın sıradışılığının zehriyle yüzleşiyoruz. Bir yandan da belirmeye başlayan sosyopat portresiyle karşılaşıyoruz; manipülasyon yeteneği ve bir canavarın doğuşunu okuyoruz. 

Sürükleyici, sonundaki sürprizi okura tahmin imkanı vererek ilerleyen bir polisiye. Beğendim.

2 Aralık 2023 Cumartesi

Alice Feeney "Good Bad Girl"

Yazısını eklemeyi unuttuğum çabuk okunan psikolojik gerilim özel turuna devam etsin bakalım Kareler ve Sayfalar...

Blog'da daha önce birkaç kitabına yer verdiğim Alice Feeney var sırada yine, bu roman Türkçe'ye çevrilmiş sanırım, başlamadan onu belirteyim. İlgilisi varsa bakabilir.

Good Bad Girl, Alice Feeney'nin kendi kurgu kalıplarının içinde, bu "çabuk okunan psikolojik gerilim" seri üretim sistemi dahilinde kurguladığı bir roman yine. Örneğin yine kadın anlatıcılar, kadınlar etrafında dönen olaylar, kadınlar arasındaki olaylar ve kadınlar dışına taşan olaylar. Feeney'de kurgu, kendi içine doğru detaylanıp kompleks bir hale gelene kadar sıkıştırılıyor bazen. Good Bad Girl de bunun bir örneği olmuş. Karakter arasında kurduğu bağdan olayların akışına, kesişmelere ve süprizlere dek kurduğu bağ, bölümler ilerledikçe birbirine geçecek bir örgüye dönüşüyor. Bazen Feeney'de bana zorlama gelen kısım da bu oluyor açıkçası. Hemen her romanında bunu hissettim ancak zirve kesinlikle Good Bad Girl'de.

Romandaki olay ise şu; yıllar önceki bir anneler gününde bir anne alışveriş yaparken çocuğu, neredeyse gözlerini çevirdiği bir anda çalınıyor. Annenin çocuğundan kaynaklanan gerilimin akabinde çocuğun dikkatsizliği nedeniyle kaybolması, çocuğunun asla bulunamamasıyla birleşince adını bilmediğimiz annenin hayatına bir dramın yayıldığını anlıyoruz.

Romanın başlangıcında olan bu olayın ardından zaman hızla geçiyor ve bir başka bölümle günümüze dönüyoruz; bir yaşlı bakımevinde olan şüpheli olaylar nedeniyle tetikte olan yaşlı bir kadın, bakımevinde çalışan ve hemen her konuda yalan söyleyen genç bir kadın karakter, bakımevinde bir cinayetin işlendiği gün bakımevinden kaçan bir kadın konuk ve cinayeti çözmek için gelen bir kadın dedektif. Romanın neredeyse başlarında cinayetimiz, kaçağımız, yalancımız, olaylarla henüz yolu kesişmemiş, bir hapishanenin kütüphanesinde çalışan ve bir planını uygulamakta olduğunu fark ettiğimiz bir garip davranışları olan bir kadınımız oluyor. Tüm bunlar, kesişmelerin artmasıyla bir anda ya birbirlerini aramaya başlıyor ya da birbirlerinden kaçmaya. Karakterlerin hepsi bu kadar değil ancak öne çıkanları şöyle bir yazayım dedim.

Feeney'nin en zorlama romanı fakat kötü değil; kayıp bebek kim, annesi kim, bu insanlar da kim ve birbirleriyle yolları her kesiştiğinde nasıl bir ilişki içinde oluyorlar, romanın sonuna kadar net bir tablo belirene kadar merakta kalmanız mümkün. 

Lisa Jewell "Then She Was Gone"

Kareler ve Sayfalar psikolojik gerilimin çok satanları adlı çok da özel olmayan listesi vardı bu yaz, hatırladınız mı? Ağustos ayının tamamında neredeyse günde bir kitap bitirecek şekilde okuduğum bir türdü. Cidden bir günde bitirmemeniz için hiçbir sebep olmuyor, üstelik sayfa sayısından da bağımsız. Böyle bir sektör ve seri üretim ürünleri kendileri yani, ben rahatsız değilim durumdan. Seveni çok sanırım. Sevmese de okuyanı da bol galiba; tam "mola" verdirecek türen eserler.

Lisa Jewell da bu türün en önde gelen isimlerinden, daha önce blog'da bir kitabına da yer verdim diye hatırlıyorum: "None of This is True" hakkındaki yazıyı blog'da bulabilirsiniz. Kesinlikle çabucak okunan, okurda gizemin çözülmesine dair istediği uyanık tutan romanlar yazıyor şu iki romanına bakarak bunu söyleyebilirim şimdilik.

"Then She Was Gone"ın da yazısını yazdım diye hatırlıyordum; yazmamışım. Kısaca da olsa yazayım. Anlatıcımız Luarel; kızı Ellie, yıllar önce aniden ortadan kayboluyor. Biz bu kaybın nerede ve nasıl gerçekleştiğini aslında kitabın başında birkaç bölümle anlıyoruz ancak haliyle ailesinin durumdan haberi yok. Bu kısım bana oldukça saçma gelmişti bu arada, yani kızın bulunamaması kısmı gerçekten zorlama olmuş, baştan söylemek isterim. Ortalama bir Arka Sokaklar bölümünden hallice, darılmayalım lütfen...

Ellie'nin kaybının üzerinden yıllar geçiyor, Laurel'in bir kızı daha var ancak Ellie'nin ortadan kaybolması ardından ailesi dağılıyor, eski eşi yeni bir hayat kuruyor, diğer kızı da öyle. None of This is True'daki aile formunu anımsamamak mümkün değil. Neyse devam edeyim; Laurel oldukça yalnız bir hayat sürüyor, yaşı ellilerine geldiğinde bir gün tesadüfen bir kafede biriyle tanışıyor. Floyd. Bunlar sevgili oluyor. Kızıyla yaşayan Floyd, sonunda Laurel ve kızını tanıştırıyor. Ve hikaye burada garipleşiyor; Poppy, Floyd'un kızı, Ellie'nin aynısı, sanki küçük bir kopyası. 

Roman, Laurel'in ortadan kaybolmasına rağmen aslında öldüğüne asla inanmadığı kızının başına gelenleri çözmekteki çabasını hararetlendiren bir tetikleyici olarak Poppy'yi karşımıza çıkarıyor. 

Sürükleyici bir roman, ama bu tarzın belirli bir formu ve neredeyse sayfa sayılarına kadar hesaplanmış bir düzeni var anladığım kadarıyla. Kalıplara karakter isimleri ve olayları değiştirip koymakla ilerliyor sanki biraz da.

Kafam dağılsın, okurken romandan başka bir şeyi düşünmeye fırsat kalmasın diyorsanız tavsiye ederim. Bu tür kurgular sanırım Netflix dizilerine uyarlanmaya da uygun olduklarından seri üretimde, o yüzden birçok örneğinin içinden bunu seçerseniz pişman etmez.

6 Eylül 2023 Çarşamba

Alice Feeney "His & Hers"

Kareler ve Sayfalar'la bir günde okunacak suç/gizem/psikolojik gerilim/polisiye (özel olmayan) turu devam ediyor. Muhteşem bir cümle oldu bu, her cümleye böyle bir ön cümle koyup yazacağım artık. Hatta belki konuşurken de bunu yapabilirim.

Aslında şöyle de olur; kareler ve sayfalar psikolojik gerilim (özel olmayan) turu devam ediyor.

Alice Feeney'den blog'da daha önce "Daisy Darker" ile bahsetmiştim, o romanını bir günde okuyup bitirince, okurken sıkılmadığım için diğer kitaplarını da okuyayım bari dedim. Bu türden tek beklentim bu çünkü. His&Hers de beklentimi karşıladı.

İki anlatıcımız var; ilk olarak Anna ile tanışıyoruz. Boşandıktan sonra klişe olarak alkole düşmüş bir karakter olarak karşımıza çıkan Anna, muhabir olarak çalıştığı kanalda bir tesadüf eseri ana haberleri sunmaya başlamış. Ancak romanın hemen başında, muhtemelen boşandıktan sonra uzun süre hiçbir güzel şey olmayan hayatındaki tek güzel şey olan bu durum da beklenmedik biçimde değişiyor, Anna kendisini yeniden muhabir olarak buluyor. Hayalkırıklığı ve sinir içinde, Blackdown adlı yerdeki bir ormanda bulunan kadın cesedinin haberini yapmak üzere yola koyuluyor. 

O sırada ikinci anlatıcımız ile tanışıyoruz; yine boşanmış bir karakter olan dedektif Jack de aynı anda haber aldığı cinayet soruşturmasına ilk adımını atıyor Blackdown'da. 

İkilinin yolu, her ikisinin anlatımıyla da böylece Blackdown'da kesişmiş oluyor. 30'lu yaşlarındaki kadının öldürülmesinin ardında yatanları çözmek için, her ikisi de bir şekilde kendi geçmişlerine doğru gidiyor diyebilirim. Sürprizleri kaçırmadan anlatmak için neredeyse cümle kuramaz hale geldim, hoşnutsuzum. Ama oldukça hızlı akan, zaman zaman bu türde gördüğüm klişeler ve çok tat kaçırmayan ufak tefek zorlamalar kurgunun keyfini azaltmıyor bence. 

Olayları ve Blackdown'ı bir Anna bir de Jack'den okuyarak geçmişte kalmış rezilliklere kepazeliklere sakat sakat işlere yelken açıyoruz. Bu sırada Jack, bir şekilde soruşturduğu cinayette zanlı konumuna düşüyor. Kuyusunu kazmakta olan biri var, ama kim, bunu da anlamaya çalışıyoruz. İki anlatıcının anlattıklarından hangisi doğru, Jack gerçekten katil mi, ölen kadının hayatındaki gizemler ne ve tüm olan bitenin Blackdown'la ilgisi ne. Daha soru yazayım mı...

Kısa bölümler, yalın anlatım, dikkat dağıtmaya fırsat vermeyecek hızdaki kurgu, tadında kalmış klişeler ve zorlamalarla ortaya çıkan roman, bir günde bitsin, okurken aklıma başka bir şey gelmesine fırsat kalmasın diyenler için muhteşem işlevli.

Tavsiyedir.

20 Ağustos 2023 Pazar

Lisa Jewell "None of This Is True"

İngiltere'den devam edeyim; okurken gerilimden sinir harbi yaşama ihtimaliniz olan bir kurgu. Bu arada Türkçe ilk yorumunu yazan ben olabilirim bu kitabın ya, bilmiyorum. Bilsem de sonuç değişmez, nasılsa kimse okumuyor. Neyse, roman diyorduk. Gerçekten psikolojik-gerilim romanı None of this is true. 

Lisa Jewell'ı da ilk kez okudum. Şu sıra bu kitabı okumayan yokmuş gibiydi instagram'da durum; popüler romanları okumam diye şoray kanunlarınız varsa siz okumak istemeyebilirsiniz, o yüzden yazının devamı da ilginizi çekmeyecektir. "Gidin buradan, beni yalnız bırakın" - Mülayim Sert. 

Aşırı kötü bir giriş oldu. Romana dönelim. Bir podcast'ten yola çıkılarak uyarlanmış bir Netflix yapımı, belgesel düşünün; onun metinlerini okuyoruz romanda yer yer. Zira uyarlamanın yapıldığı podcast, gerçek olaylara dayanıyor. Bir yandan belgeselden sahneleri okuyoruz, bir yandan podcast ilerliyor, bir yandan da bu podcast'in başlangıcına tanık oluyoruz. Şöyle; Alix Summer, iş hayatında öne çıkan kadınlara podcastinde yer veren birisi. 45. doğum gününü kutlamak için dışarı çıktığında, aynı yerde, aynı hastanede doğduklarını öğrendikleri Josie ile karşılaşıyorlar. Şaşırtıcı bir tesadüf.

Sonra Josie ile yine karşılaşıyorlar ertesi gün, sonrasında bu tesadüfler sonucu Alix, "Hi, I'm Your Birthday Twin" adlı bir podcast serisine başlıyor. Farklı bir formatta ilerleyecek yeni serisine onu "iten" aslında Josie. Manyağın önde gideni olan Josie, neredeyse görünmez bir zorbalıkla Alix'e kendi hayatını değiştirmeye karar verdiği bir dönemden geçtiğini ve hayat hikayesini, Alix'in normalde yaptığının aksine değişimden sonrasını değil, öncesini de anlatma "şansını" vererek podcast haline getirmesi önerisini yapıyor. 

Podcast için Alix'in stüdyosuna gidip gelmeye başlayan Josie, evli ve iki çocuk annesi. Eşi 72 yaşında, 21 yaşındaki kızı ise odasından çıkmıyor, online oyun oynuyor ve sadece püre haline gelmiş gıdalarla besleniyor. Josie'nin aynı evde olmalarına rağmen aylardır görmediği kızının haricinde, 16 yaşında evden kaçan bir kızı daha var. Josie'yi tanımaya başladıkça, podcastte anlattıklarını dinlemeye başladıkça Alix, karşısındaki kadının yaşadıkları karşısında şoke oluyor. En büyük sorunu içkiyi fazla kaçırınca sızan kocası olan iki küçük çocuk annesi olan Alix, zaman içinde Josie'nin hayatına "sızmaya" çalıştığını da fark ediyor. Ancak karşısında küçük yaştan itibaren yaşadığı mağduriyetleri anlatan kadına acımadan da edemediği için, Josie'yi "tepesine çıkarıyor".

Birgün Josie kayboluyor. Alix'in hayatı da dönülmez bir yere sapıyor. 

Takıntılı, hastalıklı bir ruhun, Funny Games'teki gibi neredeyse hedefinin rızasını alacak kadar sinsice ilerleyip onu ele geçirdiği, zorbalığa gönüllü bir boyun eğişi sağlamak için manyakça manipülasyonları ustaca kullandığı bir roman. Bu açıdan beğendim, okurken Alix güzel kardeşim sen salak mısın kov şunu evden, gibi çok hoş düşüncelere boğuldum. Okurken de yazarın yarattığı, gittikçe çığrından çıkacağı sinyallerini her satırda veren gerilimle boğuldum. Bunu yaratabilmesi güzel. Alix'in yer yer pasifliğini anlayamasam da.

Finalinde yazar, ortaya ucu açık bir mevzu yerleştiriyor. Ancak kitabın adı yeterince açık, kapalı olan mevzuları da böyle çözelim diye.

Tavsiyedir.

Lucy Foley "The Guest List"

Kareler ve Sayfalar mekansal kısıtlılık içeren polisiyeler özel serisi mi yapsaydım acaba. Yine Agatha Christie'nin "and there were none"ından ilham almış, yine bir ıssız adada hesapların kesildiği gerilim romanından bahsedeceğim çünkü: İlk kez okuduğum bir yazar olan Lucy Foley'den "The Guest List".

Ünlü bir blogger ve ünlü bir tv programcısı/sunucusu, evlenmek için özel günlere ev sahipliği yapan, küçük ama pahalı bir yer seçerler. Issız bir adada, evli bir çiftin işletmecisi olduğu yerde tüm konuklar toplanır. Bir kısmı da düğünden bir gün önce gelerek aynı yerde konaklar. İşte biz, bu gece de konaklayacak olanların adaya doğru gelmesiyle başlıyoruz olayları okumaya. Konuklar yavaş yavaş geliyor, her gelen konuğun hayatında bir dram olduğunu seziyoruz. Gelin ve damat tarafından az sayıda yakın arkadaştan oluşan bu ekip, birbirini önceden tanımayan birkaç kişiyi de kapsıyor, damadın yatılı okuldan manyaklıklarını geleneğe çevirdikleri bir okuldaki arkadaşlarını da. 

Genelde yatılı okul demek gerilim romanlarında bela demektir bu arada, bunu asla unutmayın. Bunu "ehehehe" diye bitirmek isterdim ama ayrıca bir cümle olarak eklemeyi seçtim.

Neyse, çok gözde, göz alıcı duran çift ve arkadaşlarından bazılarının, bir de işletmeci kadının anlatıcılar arasında olduğu romanda yer yer dışarıdan da baktığımız bölümler var; olaylar zamanda ileri geri akarak ilerliyor. Düğün pastası kesilirken birden ışıkların gitmesi, olayların kırılma noktası. Bu olayın öncesindeki farklı zaman dilimlerine, ancak yine de yalnızca hafta sonu içinde kalarak tanık oluyoruz. İçlerinden biri öldürülüyor. Kimin öldürüldüğünü de romanın başında bilmiyoruz. Zamanla açığa çıkacak olan şey ise, her konuğun öldürmek için bir nedeni olduğu.

Bir kırılma noktasına, açıklamaya her karakteri kendisinden dinledikçe daha da yaklaşıyoruz. Birçok bilinmezin hayatlarını doldurduğu karakterlerin içinde daimi bir intikam, acının hesabını sorma güdüsü var. Romanda, düğünü çevreleyen duygu bu; intikam. 

Bana fazlasıyla zorlama gelen yön ise karakterlerin nefret ettikleri ortak "şeyin" karşılarına nasıl olup da çıktığı. Ancak bu bir roman, sadece kurgularda olacak tesadüfler benzeri tesadüfler olmasa, içlerinden birinin öldüğü bu romanda katilin de cinayet nedeninin de açıklaması olmayabilirdi. 

İntikam duygusunun baskınlığı da Agatha Christie'yi çağrıştırdı. Onun da bazı romanlarında çok sert bir intikam arzusu baskındır. Her cinayet intikam için işlenmiyor onun romanlarında malum, bu nedenle intikamı işledikleri ayrıca ilgimi çeker. The Guest List'teki olayların iskeleti de karakterlerin hemen hepsine sinmiş, geçmişin yüküyle ağırlığını her daim hissettirmiş intikam duygusu.

Bir günde okunabilecek bir kurgu, özellikle bölümlerin kısalığı romanı çok akıcı hale getirmiş. Tavsiye edebileceğim bir polisiye.

8 Ağustos 2023 Salı

Alice Feeney "Daisy Darker"

Kareler ve Sayfalar soğuk diyar polisiyesi (özel) turu değil bu sefer, olay yeri İngiltere: Muhteşem ve ironik bir isim ve soyisim kombinasyonuna sahip, anlatıcımız Daisy Darker'la aynı adı taşıyan roman.

Alice Feeney ilk kez okuduğum bir yazar, goodreads'te gezerken denk geldiğim popüler/çok satan polisiye ve gerilim türündeki romanlar arasında denk gelmiş, listeye almıştım. Sırayla okuyorum bu listelerden eklediklerimi.

Daisy Darker, Donnie Darko gibi bir isim olduğu için beni çekti, merak ettim. Elbette bir Donnie Darko daha beklemiyorum herhangi bir kurgudan. Darker ailesinin büyükannesinin cadılar bayramına denk gelen 80. doğum gününü kutlamak üzere bir araya gelmesiyle başlayan ve yalnızca bu buluşmayla başlayıp ertesi sabah sonlanan olayları anlatan bir roman. Tek mekanda, mekansal kısıtlılıkla sarılı geçiyor roman. Zira evin olduğu adanın karayla bağlantısı, gel-git nedeniyle sekiz saatliğine kapanıyor. Böylece hareket imkânı karakterler için neredeyse ancak evin içinden ibaret kalıyor. Bu tür romanları özellikle seven ya da sevmeyen varsa diye belirtmiş olalım; izlerken ya da okurken tek mekanda geçen kurgular bazen beni boğuyor mesela. Ancak Daisy Darker'da bu böyle olmadı.

"Bozuk bir kalp" ile doğan Daisy Darker, kalbindeki sorun nedeniyle çocukluğu boyunca birden fazla kez "ölmüştür". Kalbi durduğu her seferde yeniden hayata döndürülen Daisy Darker, yaşadığı sorun nedeniyle eve kapalı, anne ve babasının ayrılmasının ardından kaldığı yalnızlıkla birleşmiş "bozuk kalbi"nin bir daha durmaması için de aslında genellikle büyükannesi Nana'yla birlikte yaşamaktadır. İki kardeşi, yeğeni, büyükannesi, annesi, babası, büyükannesinin köpeği ve aile dışındaki tek yakınları olan arkadaşları, kutlama amacıyla evde toplanıyor. Ailenin birbirinden nefret etmeyen bireyi yok gibi; çocuğunu sevmeyen anneler, gelinini sevmeyen kaynana, eski karısını ya da kocasını sevmeyen eş, annesini ya da kızlarını ya da torununu sevmeyen baba... Daisy Darker, tüm bu nefret ağının için adeta görülmez, muhatap alınmaz bir konumda bu arada; yıllar önce yaşanan, romanın ilerlemesiyle birlikte ne olduğunu öğreneceğimiz bir olay ardından kardeşleri ve arkadaşı onunla bir daha konuşmamıştır; annesi ise "bozuk kalbi" yüzünden daima ona mesafeli ve soğuk durmuştur. Romanda kırık kalpli yalnız Daisy, sadece kardeşinin çocuğu ve büyükannesi arasında içten bir bağla kurulmuş sevgiyi hissediyor aslında. Üçü hariç, birbirinden nefret etmeyen kimse yok buluşmada. Tüm bu nefret ve gerilim içinde, Daisy Darker'ın büyükannesi, uzun yıllardır söyleyegeldiği üzere son doğumgünü olduğunu düşündüğü 80. doğum gününü kutladığı gece, aynı zamanda vasiyetini de açıklar.

Ardından çıkan minik aile içi kriz, sırlarla dolu Darker ailesindeki herkesin gerçek yüzünü, dışavurduklarından daha da yoğun biçimde yansıtacakları bir geceyi başlatır. Tek mekanda geçmesine ve hemen herkes birbirinin sürekli gözü önünde olmasına rağmen, gece yarısı içlerinden biri ölür. Kimin yazdığı belirsiz mesajlar evde belirmeye, Darker ailesinin geçmişinden kalan vhs'ler, izlenmeleri için mesajlarla birlikte evde ortaya çıkmaya başlar. Her bir mesaj, Darker ailesinin bir üyesinin içine bir bakış gibidir; tüm kiri, sırları ve kötülüğü gizemli biçimde anlatır. 

Şimdiiii. Agatha Christie'nin and then there were none'ını düşünün, onlarca kurguyu etkilemiş (hatta yüzlercedir, belki binlercedir) kurgu, yeniden Daisy Darker'da da karşımıza çıkıyor. Geçmişle hesaplaşma, intikam, sevgisizlik, yalanlar ve sırlarla örülü geçmişin yükü, çıkarcılık ve bencillikle örülü birçok hikayeyi karakterler üzerinden işleyip, Daisy Darker'ın yıllardır sakladığı sırra doğru da ilerliyor roman. Bir yandan şimdiki gizem, bir yandan da Daisy'nin sakladığı şeyin ne olduğunu merak ettiriyor. 

Soğuk diyar polisiyesi değil, sadece kendini okutan sürükleyici bir polisiye. Bir de finalde gözünüzün dolması mümkün, mendil alın yanınıza... 

29 Ekim 2020 Perşembe

J. R. Ellis "The Body In The Dales"

Soğuk diyar polisiyesi değil ancak güzel bir iklimden polisiye yine; İngiltere Yorkshire'da geçen Yorkshire Murder Mysteries'in ilk kitabı, The Body In The Dales. İlk kez okuduğum bir İngiliz yazar J. R. Ellis. Kendisi eski bir İngilizce öğretmeniymiş. Polisiyeye, komplo teorilerine olan ilgisi uzun zamandır varmış, nihayetinde sanırım kendisini bir polisiye eseri yazarken bulmuştur. Çok iyi anlıyorum kendisini.*

Seride beş kitap varmış şu ana kadar; sonrası gelecek mi bilmiyorum. The Body In The Dales adlı ilk romanda karakterlerle tanışıyor ve Yorkshire Dales'i tanıyoruz. Yazar da uzun süre Yorkshire'da yaşamış, yaşanmayacak yer de değil bu arada internetten görebildiğim kadarıyla. Bu arada ben yanlış anlamadıysam Yorkshire'ın tarla bayır içindeki bir bölgesi burası, kusura bakmayın İngilterem pek iyi değil. Karakterlerle tanışmamız kısmından devam edeyim, seride öne çıkan iki karakter var galiba: Birisi Oldroy, diğeri Carter. Oldroy DCI; Carter DS. Yani ne anlıyoruz buradan; Carter hayatının baharında ve taze bir dedektif, Oldroy ise yaşını almaya yaklaşmış yüksek rütbeli bir dedektif. Oldroy'un hayatı -evet nereden bildiniz, boşanmasının ardından- biraz depresif. Eski karısına içten içe dönmek istemekete ama bunu yapmasının karısı tarafından beklenildiğini mi yoksa karısının da bu ayrılıktan aslında memnun olduğunu bir türlü netleştiremiyor, serinin geri kalanında nasıl bir şekilde ilerliyor bilemiyorum ancak romanın sonunda bu konuda bir netliğe kavuşuyoruz. 

Açıkçası çok da merak yaratacak bir unsur değil kurguda, sadece boşanmış dedektif karakterlerden biriyle daha karşılaşınca ve bu boşanmış dedektif karakter ve boşanmasının hikayede nasıl bir rol üstlendiğini anlatmakla kendimi görevli sayınca değinmek istedim. Klişe gelmiyor mu bazen size de? Okurken bir karakterin bir özelliği, hatta karaktere tüm özelliklerini katan bir özelliği haline geldiğinde merak ediyorum bu karakterleri boşanmamış ya da evlenmemiş ya da aseksüel oldukları bir durumda karakterleri yazarlar nasıl ayakları üzerine dikecek ve yürümeleri sağlayacaktı? Ya da bahsedilen bu boşanmış depresif, arada kalmış, biraz gergin ya da üzüntülü dedektif özellikleri eklenmeden karakterler neye benzecekti? Belki o zaman da başka bir ortaklık tüm yazarlarca kullanılmaya başlardı. Bilemiyorum. Bunu kadın ve erkek karakterlerde de çok sık yapıyor yazarlar. Çok uzattım. 

Gelelim Carter'a. Londra'daki parti çocuğu hayatından sonra yuppy tipli arkadaş çevresinden uzaklaşıp geldiği kasabadaki hayatında bir bocalama yaşamayan, şehir hayatındansa buradaki hayata adapte olmak için çabalayan bir karakter var karşımızda. Bu iki uç nokta arasında kriz üstüne kriz atlatmış bir karakter görmüyoruz; Carter'ı polis olmaya iten ya da Dales'e gönderen çok travmatik olmasa da üzücü bir şey var ama Carter'la başbaşa kaldığımızda her yana yayılmış bir durum değil bu. Oldroy'da da değil aslında, Oldroy'un boşanmış erkek hali de roman boyunca etrafa yayılmıyor. Karakterleri tanımanız için yeteri kadar imkan var ama romana kaplamış özel hayatları, gündelik yaşamları yok. Doğrudan, romanın başında direkt hikayeye girişimiz gibi, katil kim ve bu ceset burada ne arıyor sorusu etrafında hızla, hatta çok çabuk okunacak şekilde ilerliyor The Body In The Dales.

Konuya gelmek için ayrı bir roman yazdığım için özür dilerim; konu şu: Oraya nasıl geldiği bir türlü anlaşılamayan bir ceset, bir mağaranın içinde bulunuyor. Bulanlar da bu işte profesyonel olan kasaba hakından iki kişi. Derhal olaya polis dahil oluyor zaten. Bu adam kim, burada ne işi var, onu buraya getirmeyi nasıl başardılar -çünkü taşınması imkansız bir yerde duruyor- ve neden öldürüldü?

Neden öldürüldü sorusu için seçeneklerin çokluğu, karakterin hızla yapılan kimlik tespiti ardından ortaya çıkıyor; kasabanın en sevilmeyen, borç takan, evli kadınlarıyla birlikte olup yuva yıkan adamı Dave Atkins. Atkins ile kimin ne sorunu var, kimin eşiyle ne yaşadı derken tüm kasabanın bir şekilde Atkins ile yolu kesiştiği ve bu kesişimlerden bir iki kişi hariç memnun olan hiçbir kimse olmadığı ortaya çıkıyor. Öldüğü için memnun olanların bunu açıkça ifade etmekten çekinmediği Dales'te, katilin kim olduğunu bulmak biraz dolambaçlı bir yola sokuyor ekibi. 

İnanılmaz bir sonu yok, beklentinizin altında kalabilecek ya da tam da tahmin ettiğiniz kişiyi katil olarak karşınıza koyabilecek bir sonu var. Beni fazlasıyla heyecanlandıran, merakta bırakan, katili ve nedeni bulmak için merakla okutan bir kitap değildi. Ama merak ederek okudum, katil kim acaba diye kafa yormadım. Sadece konunun bir süre sonra ne olamayabileceği kafamda şekillenmeye başladı. Ama okura çok imkan veren bir roman da değildi, tüm "polis işine" tanık olsam da nokta atışı katili ve nedeni bulabilecek seçenek yoktu.

*Bu satırları yazan bu zavallı blog'un yazarının da bir yazar olduğunu bilmeyenler için hatırlatma, kitabımı almanız için de güzel bir bahane, DEĞİL Mİ?"

Fikir ve sanat eserleri kanunu madde 34, ek fıkra 3 uyarınca eser sahibinin izni olmadan kullanılması yasaktır. 
Lütfen yazılarımın tamamını ya da bir bölümünü kullanmayınız.