Kaynak Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kaynak Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Temmuz 2018 Cuma

Yusuf Akçura "Türk Devriminin Programı"

"Bugün fiilen ve hukuken ancak Türkiye Devleti vardır. Türkiye Devleti'nde hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir; millet, halk, mukadderatını bizzat ve fiilen yönetir. Demek ki Türkiye Devleti kayıtsız şartsız bir halkçılık, bir demokrasidir."
Yusuf Akçura

Günümüz turuncu "izgirlikçi dimikrisi" isteyenler ve "halk nerede" diye soranlar için cevap yukarıda verilmiş. Sene 1923.

Türk Devriminin Programı'nın önsözünde, Doğu Perinçek, Yusuf Akçura'nın devrimci milliyetçi olduğunu, zaten bir milliyetçinin devrimci olmadığı durumda emperyalizme teslim olacağını ve emperyalizmin milliyetçisine dönüşeceğini yazmış.

Şimdi, milliyetçilik ve devrimcilik kavramlarını farklı konumlara aitlermiş gibi değerlendirildiğini sıkça görünce, bu ifadelere en başta yer vermek istedim. Amaç ve araç arasındaki seçim, milliyetçilik ve devrimcilik arasındaki ilişkiyi nasıl ele aldığınıza bağlı olarak aslında asıl yerinizi de belli ediyor. Şu durumda, emperyalizm ve antiemperyalizm konumları için iki farklı ilişki kurulabilecek iki farklı kavram diyebiliriz.

Milliyetçilik ve halkçılık da bu karşı konumlandırmalardan muzdarip mesela, buna da kısaca Akçura'dan bir alıntıyla değineyim; "Türklerin milliyetçilik ve halkçılık yolunda hayli ilerlemiş bulunmaları, yabancı emellerinin gerçekleşmesine engel oldu; ferdi saltanatı dayanağı olan düşman kuvvetleriyle beraber Türk yurdundan def etti". Halkçılık. Milliyetçilik. Devrimcilik. Antiemperyalizm. Şimdi, milliyetçilik ile diğerlerini çatıştırmaya karşı konumlandıran her iki taraf için de hazır zihinler vardır. Buyurun, "Türk yurdundan def etti". Antiemperyalizm, vatan savunması. (Tarihte işler halde görülmüş birçok örneği olan ve hala gözümüzün önünde olan dolu stratejiyi inkar ile, ancak çözümsüzlüğe gideriz mesela. Neyse.)

Akçura da bu konuyu 1919 yılında İstanbul Türk Ocağı'nda yaptığı bir konuşmada işleyerek,Türkçülük kavramının "moda" olduğu bu dönemde, "demokratik Türkçülük" ve "emperyalist Türkçülük" ayrımına giderek, emperyalist olmayan ve emperyalizmin güdümünde olmayan milliyetçiliğin tanımlıyor. Demokratik Türkçülüğün, milliyetçiliğin her millet için bir hak olduğu temelinde şekillendiğini belirterek, bu ayrım sayesinde bir milletin diğeri üzerinde asimilasyon politikası gütmesi ya da o milleti yönetme girişiminde bulunması gibi bir içeriği barındırmayacağını belirtiyor. Öte yandan, emperyalist Türkçülük ise farklı bir çerçeve içinde yer almaktaydı. Milliyetçiliğin dahil olunan milletin saldırgan politikalarla güçlenme gayesini içermekteydi. Bu yüzden, Akçura, emperyalist milliyetçiliğin Türkler için hata olduğunu, halk sevgisi içeren bir toplumda bu milliyetçiliğin bir fayda getirmeyeceğini belirtiyor.

Bir yanda Türk milliyetçiliğinin emperyalist milliyetçilikten uzak durmasını öğütlerken, öte yandan Akçura, diğer milletlerinin emperyalist saldırganlığının kendi memleketi için yarattığı felaketlere de değiniyor. Örneğin, yabancı sermayenin memlekete girmesi ile milli servetin sonunun yaklaşması, bağımsızlık mücadelesi veren bir coğrafyanın sanayi ve ticarette eli kolu bağlı olmasının ve yabancı sermaye ve mallarla talan edilmesinin vahameti, Akçura'nın emperyalist Avrupa sanayisinin saldırganlığının sonuçlarına çektiği dikkatte kendisini gösteriyor. Üreten Anadolu köylüsünün, Avrupa'nın sanayi mallarının memleketin pazarına girmesiyle yerli pazarın eski adetlerini yok ettiği gibi, eski üretim biçimini de değiştirdiğini vurgulayarak, zenginleşen Batı'nın zenginliğini Anadolu'nun toprağından kopardığı köylüsünün gitgide fakirleşmesiyle elde ettiğini belirtiyor. 

Bu noktada, Tanzimat'ın Batı için nasıl bir işlevde olduğunu da sermayenin işgalinin peşinden gelen süreçle değerendiriyor Akçura. Ona göre, Tanzimatla beraber sermayenin peşinden gelen kültürel ve siyasi değişim adımlarına dikkat çekiyor. Ancak, burada, Tanzimattaki başarısızlıkta, Avrupa'nın Doğu'yu köleleştirmesinin mümkün olamaz hale geldiğini de ekliyor.

Bu batıcılarımız ağlar şimdi ama değineyim kısaca, liberalizm diye kendisini yerden yere atıp, aslında demokratik taleplerini de neoliberal çukurlar içinde harmanladıkları yeni simli zehirlere sarıp çıkaranların "çağdaş", "medeni" tanımları ya da "devlet" tanımları ya da devlet kavramına bakışları, Akçura'nın çağdaş devlet ve liberalizm değerlendirmesinde biraz batıcı ağlatan cinsten. Akçura, çağdaş devletlerde liberalizmin gerici bir nitelikte olduğunu, bu yüzden örneğin ülkemizin batıcılık hayranlarının yere göğe sığdıramadığı medeniyet ölçü birimleri olan Avrupa ülkelerinin bir çoğunun, özellikle sosyal demokratlarının, demokratlarının liberalizme olan mesafelerine değinmiş. Yani, şu an liberalizm, yeşiller ve sol sorosçular ya da Helsinki Yurttaşlar Derneğinden bilmem hangi bireyin yeni neoliberal politikayı süsleyen postmodern "düşünür" arkadaşının değerli fikirleriyle pazarlanıyor bilemiyorum ancak, liberalizmi Akçura halk çıkarlarına karşı oluşuyla değerlendiriyor. Mesela, sol adına yeşiller ve sol sorosçuluk oynarken 2018'de neoliberalizm güzellemekten hiç mi hiç utanmayıp üzerine solculuk, devrimcilik dersleri verirken, çağdaş devlet ya da devletin idealize biçimi olarak işaret ettikleri zeminde liberalizm halısı sermiş olanların halk kelimesini boşuna ağzına almasına gerek yok diyebiliriz.

Türk Devriminin Programı, milliyetçilik ve halkçılığın Kemalist devrim için rolünü tekrar anlatırken, öte yandan güncelde bu kavramların nasıl çarpıtıldığını ve neyi korumak gerektiğini de hatırlatıyor. İktisadi işgalin önünü açtığı çıkmazın tarihin tekrarlanması gibi bir ihtimalde dahi, bu sefer yeni dinamiklerle seyreden bir dünyada olsak da, bahsi geçen iki kavramının bir savunma hattı için neden tarihten bağımsız olarak hala hayati değerde olduğunu hatırlatacaktır bu yüzden.

* * * 

Bu sözleri de eklemek istedim, Akçura'dan:

"Gazi Reis'imizin, efendimizin ve velinimetimiz köylü önünde hürmetkar vaziyeti takınmak tavsiyesi, Batı Türkleri tarihinde en yüksek bir mevkiden, Millet Meclisi kürsüsünden ilk defa söylenen bir sözdü ve halkçılığın en açık bir ifadesiydi."

Kemalist Devrimi savunmaktan biz nasıl vazgeçelim? 

10 Şubat 2018 Cumartesi

Jürgen Elsasser “Ulusal Devletin Yıkımı ve Sol Tavır”

Artık hiçbir şeye şaşırmanın mümkün olmadığı günleri uzun zaman önce geride bıraktığımız için, emperyalist Amerika’nın elinden çıkan işgallere açık destek veren sözde solu da gördük. Irak ve Afganistan’a kör gözlerin Marksizm’den, Leninizm’den “ulusların kendi kaderinden” bahsetmesinin emperyalizm savunurken düştüğü bu batağın örnek gösterilebileceği sol olduğunu iddia eden kepazeliğe Jürgen Elsasser “Ulusal Devletin Yıkımı ve Sol Tavır” adlı kitabında değiniyor.
Düşülen batak, antikapitalist olmayı antiemperyalist olmaktan bağımsız bir yere koyup, Marx’ın adının sürekli anılmasına rağmen ne Marx’tan ne de emperyalizmi kapitalizmin son aşaması olarak gören Lenin’den bihaber olmayı işaret ediyor. Solun (sözde solun diyelim) antikapitalist olmayı öncelikli mesele yapıp antiemperyalist olma noktasında taviz verme ve sonunda emperyalist eli öpmeye varacak şekle girmesi, basitçe şu bilgiden bile yoksun olmaktır: Marx, Kapital’de üretimin mübadele değeriyle ve mübadeleyle olan birbirine muhtaçlık ilişkisine değinir. Mübadelenin sürekli olarak gerçekleştirilebileceği ve sürekliliğinin sağlanabileceği yeni pazarlar arayışı sermaye için coğrafi olarak da genişleme ihtiyacını yaratır. Yani, sermayeyi elinde tutan için mekansal bir yayılma kendisi için ihtiyaçtır; bu saldırganlığın sonucunu emperyalist bir işgalden ayırmaya çalışmanın anlamı yok. Sermaye birikiminin işgalden gelen petrolden ya da göçle gelen ucuz işgücünden beslendiğini düşünürken emperyalizmi göremiyor olmak?
Küresel sermayenin kendisini oluşturma ve garantilemesini, yeni ticari birlikteliklerle mevcut çete imajlarını başarılı biçimde nasıl gizliyor konusuna Elsasser değiniyor. Tony Blair’e Dış Politika Başdanışmanlığı yapmış Robert Cooper’ın “Ulus Devletin Çöküşü: 21. Yüzyılda Düzen ve Kaos” adlı kitabından yaptığı alıntıda, Avrupalılar’ın kendi aralarındaki ortaklıklarında yasalarca kendilerini güvenceye aldıklarını ve şeffaf bir politika izlediklerini, öte yandan Avrupa kıtası dışındaki işlerinde saldırı, aldatmaca gibi “kaba” yöntemleri izlediklerine değiniyor. Yeşil ve sol Avrupa’nın bağrına bastığı Ortadoğu’nun başbelaları da akla geliyor; gelişmiş bir Avrupa ülkesinde çıkıp asla söyleyemeyeceğiniz çoğu şeyi Ortadoğu’da söyleyebilmeyi özgürlük, demokrasi, bireysel hak gibi kavramlarla doldurup kullandıkları tipleri mesela. Elsasser’in de değindiği üzere burada asıl mesele, ulusların inşasına destek veriyormuş gibi durulan her yerde aslında ulusların parçalanmasının mevcut olması. Bir kurgunun desteklenmesiyle oluşturulacak ulus kavramının mevcut bir ulusal birliği yok etmesini görmektense büyülenmiş biçimde yeşil ve demokratik uluslar, halklar özgürlükler, adaletler, postmodernizmin yeni yeni fırlattığı daha nice kavram daha büyüleyici geliyordur muhakkak. Ancak büyülenmenin maskelediği yıkım, Elsasser’in ayrıca toplumsal kurumlar bazında verdiği bir örnekle de postmodernizm ve ulus devlete karşı olan sözde solun yarattığı tabloyu anlatmaya devam ediyor. Toplumu en küçük parçalara kadar bölerken yalnız etnik kimlik, mezhep, din gibi parçalama yöntemlerinin haricinde bir de kurumlar üzerinden özellikle kitle iletişim araçları ile desteklenerek, küreselleşmenin bir başarısı olarak ulaşamadığı yer kalmayıncaya kadar bağırıyor. Toplumun en küçük parçasına kadar ayrılmadığı her noktayı “tahakküm” altında görme meselesi gibi, Elsasser de medyanın emperyalizm eliyle birliğin her türlü yerde “faşizm” şüphesi altında bırakıldığına değiniyor. Örnek olarak da aileye bağlılığın ya da dini inancın doğrudan muhafazakarlıkla damgalanacak hale getirilmesini gösteriyor. Maruz kalınan emperyalist işgalin başarıyla sürdürdüğü bir beyin yıkama programı bu Elsasser’a göre.
Aynı sebeptendir ki, ‘68 kuşağının emperyalizmi sevmeyi nasıl öğrendiği sorusunu ortaya atıyor yazar. “Postmodern solcular devlet, işçi sınıfı ve ulus karşıtı olmak istemektedirler” diyor. Yeni Sol’un günümüzdeki anlamına karşılık gelenlere birkaç örnek vermiş; Troçkistler, Ekolojistler, Hippiler, Spontaneciler, Feministler… ‘68 kuşağının ilgi alanının Marksizm, sömürü, insan ve doğa arasındaki ilişki gibi konular olmak yerine bireyci, daha mikro sorunlar olmaya doğru gitmesine ve aslında bunların işlevsizce ele alınmasına değiniyor yazar. Pop-solcular kavramını kullanarak, ekonomi yerine “kültür” devriminden bahseden ve en nihayetinde sonu postmodernizm, “aklın özgürleştirilmesi”, saç jölesi, kıl gibi konulara odaklanılmış bir kesime işaret ediyor. (Marx’ın kıl ve organik sebzeler üzerine yazdığını ya da insan ve doğa arasındaki ilişkiden bahsederken, yabancılaşmadan bahsederken evlilik kurumunu yerden yere vurduğunu – ki evlilik bağına bağlılığa vurgu yapar Marx – ve gender studies’in mevcut durumu için pek de uygun bir çerçeve çizdiğini görmedim hiç.)
Elsasser, bireyciliğin öne çıkartılmasıyla, kuralsızlığın bir marifetmiş gibi sunulmasıyla varılacak noktayı çok güzel özetliyor: “Bu kuralsızlaştırma bireyi daha özgür kılmaz, onu daha korunaksız bir hale sokar. Kurallar olmadan en güçlü olanın, ekonomik gücü elinde tutanın sözü geçerli hale gelir.” Bunu ulus devletin parçalanması noktasında, bireyciliğin tezahürü kimlikler üzerinden ilerleyen süreçle idare edilen işgal politikalarına bakarsak, en nihayetinde yine başta bahsettiğimiz Marx’ın emperyalizme, sermayenin coğrafi olarak genişleme ihtiyacına bağlanıyor konu. Ekonomik gücü elinde tutanın sözünü dinlemek, yani emperyalist bir işgale uğramak kendi vatanınızda tek bayrak altında yaşamaktan daha çok tercih ettiğiniz bir şeyse, (ya da bunu başka insanların vatanları için düşünecek hale geldiyseniz) buyurun içinizdeki postmodern zehri kusup çıkarın, belki hala kurtulma şansınız vardır.
Emperyalizmin, Batı’nın bireyselliği öne çıkaran politikalarını pazarlarken bunu medeniyetin olmazsa olmazı kalıbına sokması, toplumu ayrıştırıcı her politikayı hak ve özgürlükler zemininde sunması ulus devlete karşı girilen mücadelenin postmodernizmin sahaya sürülmesindeki rolünü sürekli hatırlatmaya yarıyor aslında. Tam bağımsız bir ulus devlet savunusu yerine, ya da şöyle diyelim, makro bir duruşun altında barınmak ya da ona eklemlenmek yerine o duruştan ayrışmak hatta ona karşı durarak kendisini tanımlamak zorundaymış gibi davranan yeni söylemleri besleyen yeni solun yeşillikleri, bir işgal zamanında bilmem ne olumlama hareketinin önceliğini savunacak ya da Amerikan bayrağı altında cinsellikten bahsetmeyi özgürlük sanacaktır. Sivil toplumun sunduğu bu koşullarda, emperyalist küresel politikalar için araçsallaştığı bu durumda ulus devleti Batı medeniyeti dışında kalan, çağ-dışı, yobaz, faşist damgası ile damgalayan vatansızlar, küresel sermayenin ağına yapışık kalmayı o ağa dahil olmuş sanmak ve medeniyet olarak görerek, yeni sömürge kimliklerini özgürleşmiş sanarak üzerlerine örteceklerdir.
Günümüzdeki postmodern solun Marx’a, Lenin’e verdiği zarar, uğruna yalan yanlış çarpıtmalarla mahvettikleri teori, emperyalizm kadar tehlikeli aslında.

23 Ocak 2018 Salı

Mehmet Perinçek "Atatürk'ün Sovyetler'le Görüşmeleri"

"Türk - Sovyet dostluğu Misak-ı Milli'nin bir parçasıdır" diyen Mustafa Kemal'in bu sözünde emperyalizme karşı iki ülkenin ortak tavrını da yansıttığını görmemek mümkün değil. İki ülkenin devriminin birbiriyle olan ilişkisinin, birbirinin varlığının teminatına olarak, her iki ülkenin büyük devrimcilerinin de vurguladığı üzere Türk ve Rus ilişkilerinin tarihsel ve zorunlu ortaklığının "gericilik ve emperyalizme karşı" bir cepheye getirdiğini belirten Mehmet Perinçek, iki ülkenin ise "devrim ve halkçılıkta birleştiğini" söylüyor.

Sovyetler'den bakıldığında da durumun emperyalist bir dünya düzeni içinde gerçekleşen her iki devrimin de dünyadaki zayıf halkalarda gerçekleşmiş olduğunun altını çizen yazar, Türk kurtuluş mücadelesinin Komünist Enternasyonel'de antiemperyalist bir karakterde değerlendirildiğinin vurgulandığını belirterek, günümüzdeki kimi kendini bilmez vatansızların aksine bizim devrimimizin de karakteri itibariyle milli devrimlerin önünü açan bir yapıda olduğunu ifade etmekte.

1930'larda Sovyetler ve Japonya ile beraber Türkiye'nin dünyada en hızlı gelişen üç ülkeden biri olması, Sovyetler ve Türkiye arasında gelişen ilişkilerden bağımsız düşünülemez. Bu yüzden Mehmet Perinçek, belgelerle ortaya koyduğu üzere Sovyetler ve Türkiye arasındaki kesintisiz iletişimin her iki ülkenin de devrimlerinin ilk yıllarındaki karşılıklı iletişime sıklıkla dikkat çekiyor. Yalnız askeri bir ortaklıktan çıkmış olan bu ilişkiler, kültürel anlamda bir ülkenin yeniden yapılanmasından tutun da sanayisini kurabilmesine kadar kendisini belli eden bir çizgide ilerliyor. Sovyetler'in bir dost olarak görüldüğü ve Mustafa Kemal'in her daim vurguladığı üzere, bu dostluğun ebedi olmasının gerekliliği, her iki ülkenin de batıya karşı bağımsızlık davalarından vazgeçmemeleri noktasında yine kendisini belli ediyor. Yazar bunu SSCB'nin Leninizm'den kopması ile girdiği ve sonrasında uzaklaştığı Türkiye ile olan yakın ilişkileri ve ardından gelen emperyalist bir döneme girmesi ile örneklerken, bizim için de Türk devriminin Kemalizm'den uzaklaşmaya başladığı an yaşadığı sorunlar ile açıklıyor.

Falih Rıfkı Atay, "Türk dostluğu Leninizmin ananelerinden biridir" diyerek Sovyetler ve Türk dostluğuna vurgu yaparken, her iki ülke yetkililerinin anılarının da yer aldığı kitapta, okurken fark edileceği üzere yapılan ziyaretlerin dostça bir çerçevede geçmediği görmemek mümkün değil. Durumun, karşılıklı ifadelerin iki ülkenin kader ortaklığının ötesine geçmiş bir dostluğu yansıttığını görmek diyelim. Batı'ya karşı bir olduklarının kanıtı niteliğinde onlarca belge bulabileceğiniz kitap, bu dostluk ilişkisinin neden iki ülkenin birbirinin varlığına karşı bir teminat sayıldığını da kanıtlayacaktır.

Bir de önemli ek, yazarın belirttiği üzere Nutuk, Türkiye dışında ilk kez, 1929 yılında Stalin'in önerisiyle Sovyetler Birliği'nde yayınlanmış. 

13 Ocak 2018 Cumartesi

Doğu Perinçek "Asya Çağının Öncüleri: 21. Yüzyılda Lenin Atatürk ve Mao"

"Türkiye bir maymun değildir ve hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak ne de Batılılaşacaktır; o sadece özleşecektir." 
Mustafa Kemal Atatürk

Marx'ın kapitalist ülkelerde ve Avrupa'da beklediği devrime karşılık, doğuda ve kapitalist olmayan ülkelerde gerçekleşen devrimlerin emperyalizm çağındaki devrimler olduğunu Lenin'in, Mustafa Kemal'in ve Mao'nun vurgularıyla ortaya koyan bir eser Doğu Perinçek'in Asya Çağının Öncüleri adlı kitabı. Marx, kapitalizmin ilerlemesi ve zirveye ulaşmasıyla beraber, yaratacağı çelişkilerin devrim için gerekli koşulları sağlayacağını belirtmekteydi. Ancak hayatının son dönemlerinde artık bu görüşünden uzaklaşmaya başlayarak, Avrupa'da beklediği devrimin de aslında Asya'da olacağını sezmiştir. Perinçek'in de eserinde belirttiği üzere, örneğin Marx, Türk köylüsüne, Türk halkına odaklanarak devrimci karakterlerine vurgu yapmış, Avrupa köylülüğünün en ileri temsilcisini onlarda gördüğünü belirtmiştir. Bu, yalnız iyi niyetli bir ifade olmanın ötesinde, beklenen devrimin gerçekleşeceği coğrafyanın öngörüsünün Marx'ta da mevcut olduğunu ifade etmektedir. Tıpkı, Rusya'ya dair yaptığı çıkarımın da buna benzer oluşu gibi. 

Perinçek, devrimin, yani milli demokratik karakteri olan devrimlerin Marx'tan sonra gelişmiş kapitalist ülkeler yerine sömürge ve yarı sömürge ülkelerde antiemperyalist bir karakter sergileyerek, vatan savunması cephesinde yaşandığını belirtmektedir. Buna da, bahsettiğimiz gibi Rusya, Çin ve Türkiye örnekleri üzerinden devrimci liderleri ile değinmektedir. 

Avrupa solunun Marksizmin ortodoksi batağında kalması ve milli demokratik devrimleri yok sayarak Asya'ya sırt çevirmesinin karşı devrimci ve emperyalist bir konumdaki bakışını vurgulayan Perinçek, artık devrimleri anlamanın yolunun Lenin, Mao ve Mustafa Kemal'i anlamaktan geçtiğini anlatmakta. Burada, Avrupa'da kalan Marksist düşüncenin de bu devrimleri yok sayan, mesela Latin Amerika'yı yok sayan yönünü ya da Afrika'ya kör yönünü de anlamak mümkün oluyor. 

Kurtuluş Savaşı'nın temel gücünün, Marx'ın işaret ettiği üzere Türk köylüsü olduğunu vurgulayan Perinçek, Mustafa Kemal'in "Köylü milletin efendisidir" sözünün altında yatanın demokratik devrimin karakterini açıklama noktasında önemine dikkat çekiyor. Tıpkı sonrasında Mao'nun Çin için izleyeceği yolda da yaşanacak süreç gibi.

Vatan savunması karakterinden ve vatanseverlikten yoksun bir devrim beklentisinin, kapitalizm çağında kalmış analizlerin ötesine geçemeyen beklentiler ve sözde devrimci iddiaların ancak Marx'ı, Lenin'i, Mustafa Kemal'i anlayamayanların hayal dünyası olduğunu kitap boyunca görebilmek mümkün. Mustafa Kemal'in ve Kemalist devrimin Asya ve ezilen ülkeler için nasıl bir önder olduğunu, Asya'daki devrimlerin yapısal olarak birbirlerine nasıl benzediğini ve aynı cepheye karşı nasıl bir mesaj olduğunu anlamak için metin iyi bir kaynak.

İşçilerin vatanı yoktur, diyen Marx'tan ancak ve sadece vatansız solculuk çıkarma yanılgısına düşenlerin işçilerin ulusal bağımsızlıklarını sağlamadan nasıl bir esaret altında olacaklarını idrak edemeyen günümüz sözde soluna karşı vatan savunmasının, antiemperyalist duruşun ihtiyacını tarihin ortaya koyduklarıyla ve nedense okuyup anlamadıkları teorinin desteğiyle ele alıyor yazar.

Artık devrimlerin antiemperyalist bir nitelik taşımak zorunda olduklarını çünkü çağımızın emperyalist bir çağ olduğunu belirten yazar, ele aldığı her üç vakanın da antiemperyalist cephede gerçekleştiğini vurgulayarak, antiemperyalizmin neden savunulması mecburi bir hat olduğunun altını tekrar tekrar çiziyor.

10 Ocak 2018 Çarşamba

Mehmet Perinçek "Avrasyacılık: Türkiye'deki Teori ve Pratiği"

"KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş, tek kutuplu dünyada hak ve adaletin olmadığını vurguladı. "Afganistan'a bakın. Ne kadar barış temin edilmiştir? Irak'a bakınız. Her gece Irak halkına yapılanları televizyondan gördükçe, insanlığımızdan utanıyoruz. Bir ülkeye demokrasi götürmenin yolu buysa, eksik olsun öyle demokrasi" dedi. ABD'nin Irak'taki kayıplarının Amerikan halkından gizlendiğini söyleyen Denktaş, ABD'ye şöyle seslenilmesini istedi: "Askerlerini Irak'tan çek. Gaddar bir işgalci durumuna düştün. Irak halkı direniyor diye, bunları öldürmeye hakkın yoktur."
(sayfa:103 -Denktaş'ın Ankara'da yapılan Uluslararası Avrasya Sempozyumu'ndaki konuşmasından, 4 Aralık 2004.)

Dugin'in tarihsel olarak stratejik ortak olduklarını sürekli olarak vurguladığı ve Mehmet Perinçek'in de buna kitapta sıkça yer verdiği Rusya ve Türkiye'nin, küresel dünyanın saldırgan tek kutuplu dünya düzeninde elindeki tek kurtuluş yolu olarak seçenek olarak neden Avrasyacılık sorusuna, üstteki paragrafı alıntılayarak başlamak iyi olur diye düşündüm. Emperyalist işgalin Kıbrıs sorunu üzerinden geliştirdiği bölücü strateji karşısında, Kıbrıs'ı "bundan böyle kendi sorunları" da olarak gören Rusya'nın, ABD karşısında çok merkezli bir savunma hattının ihtiyacını vurgulaması ve buna Türkiye ve Türkiye'nin milli meseleleri açısından Denktaş'ın sözleri hareket içinde göz ardı edilemez.

Emperyalizme karşı konumlanırken oluşturulacak cephenin, milli değerleri ve ulusu savunma noktasında birleşmekten, bunu yaparken de emperyalist - yıkıcı yerel/yapay - inşacı kurgular yerine var olanı savunmaktan geçen bir yol çizen Avrasyacılık hareketi, bölgesel direniş noktalarıyla bir çıkışın mevcut olduğunu anlatarak, postmodernist işlevsiz yıkım çığırtkanlarına cevap veriyor. Küresel istilanın milli çıkarları hedef aldığını vurgulayan Perinçek de, özellikle milli değerleri ve çıkarları koruma hattının bu direniş noktasında hayati önemde olduğunu ifade ediyor. Mafyalaşan kapitalizmin kendi iç krizleri ve emperyalist çekişmelerin faturasını saldırının ve işgalin hedefinde olan coğrafyaların, toplumların ödediğini ifade eden Perinçek, ABD'nin parlatmaktan utanmadığı yeni dünya düzenin yarattığı korkunç tablonun yıkım, bölücülük, terör ve katliamla beslenen yüzünün bu politikanın, tek kutuplu dünya düzeninin işleyişinin bir sonucu olduğunu gösteriyor.

Buna karşılık Avrasyacılığın, Atlantikçi bölücü stratejilerin karşısına neler koyduğunu anlatıyor. Türkiye için kendi varlığını koruma noktasında Avrasyacılığı yegane çözüm olarak ortaya koyan Perinçek, Türkiye'nin bağımsızlığının da bu yoldan geçtiğini ifade ediyor. Dugin'in de vurguladığı gibi, aslında Avrasyacılık hareketi içinde, Atlantik'in saldırısına karşı dahil olması ihtiyaç olan ülkelerin Avrasyacı bir tutuma sahip olmaları gerekliliği de tam olarak bu. Tarihsel ve milli değerlerinden emperyalist işgal sonucu koparılmaya ve kimlikçi, bölücü hareketlerle ulusal bütünlüğünden koparılmaya ve tek kutupluluk içinde yok edilmeye çalışılan ülkelerin ayakta kalabilmeleri için, çıkar yol budur sonucu ortaya çıkıyor. Perinçek, bu yüzden emperyalist bakışın Avrasyacılık analizlerinin hareketi "gerici"likle eş tutarak yorumladığını belirtiyor. Bu tıpkı, batıyı ilericilik sanma ve doğuyu gericilikle, barbarlıkla eş tutan bilinçsizliğin farkında olmadan benimsediği bakış. Oysa bu kurgu, işleyen emperyalist işgalin bir yansıması maalesef. Oysa hatırlatmakta fayda vardır; Mustafa Kemal Atatürk "Biz Türkiyalılar Asyai bir milletiz, Asyai bir devletiz" demiştir (yazar da kitabın bir bölümün girişinde yer vermiş). Burada, batılılaşma, batıcılık ve batı medeniyetine tapınma konusunda kafa karışıklığı yaşayanlar için çok açık bir ifade mevcut. Emperyalizmi hazmedip oturmaktansa kendimizi bilmenin, yerimizi görmenin ve onu muhafaza etmenin hayati ihtiyacını anlamak, bir vatansever ve antiemperyalist olarak neden önemlidir, düşünelim...

Rusya ve Türkiye'nin bulunduğumuz coğrafyanın önemi ve iki devletin de köklü tarihinin, ilişkilerinin geçmişini görmek, Avrasyacılık hareketi içinde iki ülkenin nasıl bir ilişki içinde olduğunu görmek ve anlamak adına çokça detaya yer veriyor yazar. Ben uzun uzun yazmayım, kitabı okursunuz. 

Son olarak, "ama Çin..." diye başlayan ve bir başka kara propaganda örneğine maruz kalan devlet olan Çin'i temsilen, işgalci ve eli kanlı Amerika'nın karşısına, Avrasya Sempozyumu'ndan şu sözleri paylaşayım:

"Çin Halk Cumhuriyeti'nde tek kutbun yeri yoktur.(...) Çin, bir gün güçlü olsa bile süper devlet olmayacaktır. Çin bir gün süper devlet olursa, bütün dünyaya çağrıda bulunuyoruz; onu birlikte devirmeye çalışacağız."
(sayfa:105 -Çin Halk Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Song Augio'nun Ankara'da yapılan Uluslararası Avrasya Sempozyumu'ndaki konuşmasından, 4 Aralık 2004).


8 Ocak 2018 Pazartesi

Aleksandr Dugin "İnsanlığın Ön Cephesi Avrasya"

Tek kutuplu dünya düzeni karşısına bir alternatif olarak, aslında alternatifin de ötesinde, ABD emperyalizminin çığrından çıkmış küresel istilası karşısına yerelin kendisini muhafazası adına bir çözüm olarak çıktığı belirtilen Avrasyacılık, ne olduğunu merak edenler için bu kitapta Avrasyacılık hareketinin en önemli isminin yazılarından ve söyleşilerinden oluşan bir derleme olarak sunulmuş.

Avrasyacılık, ele alınırken Atlantik karşısında, Atlantik'in saldırganlığına maruz kalma noktasında, Dugin'in ve doğal olarak bu hareketin de belirttiği üzere aslında Avrupa'nın da tıpkı Ortadoğu gibi aynı tehlikeyle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Şu an dünyada bir Rusfobisi yaratmak için çaba sarf eden Avrupa ve ABD küresel medyası, Putin'in de destek verdiği Avrasyacılık hareketinin (Dugin, Putin'in danışmanlarından aynı zamanda, belirteyim) ABD'nin kendi kimliklerini yok ettiğini görmek yerine Rusfobisinin parçası olmayı seçmeyi kolay bulmuş olabilir tabi. Neyse. Oysa, Dugin'in anlatmaya çalıştığı, örneğin bir İngiltere'nin ya da İtalya'nın da tıpkı Türkiye gibi ya da Rusya gibi ya da İran gibi Atlantik karşısında aynı konumda olduğu.

Çok kutuplu yeni bir alternatif sunan Avrasyacılık, yerelin değerlerini küreselleşmenin emperyalist talancı politikasına karşı koruma amacı güderek ancak Avrasyacılıkla kendisini var edebilmeye devam edeceğini belirtiyor. Dugin, modernist bir anlayış olarak ele alabileceğimiz Avrasyacılık için içinde yaşadığımız durumun ise aslında postmodern bir dönem olduğunu, ancak bunun Avrasyacı hareket için bir fırsata çevrilebileceğini belirtiyor. Bunu şöyle düşünebiliriz; artık aşamaları görmek ya da beklemek gerekmiyor; bir dönüşüm için postmodern dönem bir gedik sunmaktadır ve Avrasyacılık, tek kutuplu düzenin egemenliğine postmodernizmin bu akışkanlığından faydalanarak, bunu kendisi için bir fırsata çevirerek - ve postmodernizmi modernizme yenik düşürmeyi amaçlıyor aslında, güzel gol olur - kendisini var etme şansı yüksek bir konumdadır diyor. 

Muhafazakarlıkla eş tutulan tüm yerel değerlerin, Atlantik'in, yani ABD emperyalizminin karşısında kendisini korumasının, ulusal değerlerin, milli değerlerin muhafaza edilmesinin Avrasyacılık'ın zaten bir amacı olduğunu belirten Dugin, çoklu merkezlerin bu değerlerin asla bir eritme noktasına getirmeyi hedeflemeyecek bir merkez rolü olacağının da altını çiziyor. Yani, kendisini hatırlaması gereken topraklara kendilerine gelmesini söylemenin, Amerika elinden özgürlük ya da demokrasi umma hatasına düşen insanları tutup sarsmanın mesajı da var bu noktada.

Atlantikçi evrenselcilik iddialarını tamamen reddeden Avrasyacılığın, bu yüzden kendisi hariç olana karşı kötü - yanlış - geri kalmış - barbar yaftası yapıştıran emperyalist bakışı içinde barındırmadığını özellikle belirtiyor. Bu yüzdendir ki Dugin, içinde Türkiye, İran gibi ülkelerin de olduğu yakın çevremiz ülkelerinin ABD/küresel işgal karşısında güçsüz kalmaması ve kendi değerleriyle, kendi tarihlerinden gelen değerleriyle varlıklarını tıpkı kendi ülkesi olan Rusya gibi istediği gibi, sürekliliğini garantileyen bir biçimde sürmesini istediğini de bu hareketin en önemli ismi olarak tekrar belirtiyor. Bu noktada elbette ülkelerin bağımsız çıkarlarından ziyade ortaklıklarının, örneğin Rusya - Suriye ilişkilerinde değindiği gibi, görmezden gelemeyiz ancak insanın toplumsal bir varlık olduğunu ve ülkelerin de etkileşimsiz topluluklar olmadığını hatırlamakta fayda var.

Dugin, ülkemiz de dahil olmak üzere Avrasyacılığı bir çözüm olarak sunduğu ve merkezi önem atfettiği ülkeleri oldukça güçlü ülkeler olarak ele alıyor; farkında olmamız gerekenin, ülkelerin farkında olması gerekenin, ulusların farkında olması gerekenin de bu olduğunu bu hareket kapsamında yeniden bir kez daha böyle görmekte fayda var. Ortak değerlerin, ulusal, milli değerlerin neden yaşamsal değerler olduğunu Avrasyacılık içinde de tekrar yorumlayan Dugin, tek-tipleşen dünyaya karşı elimizdeki gücün altını çizmek adına taviz verilmeyecek noktaları da belirtiyor.

Kitapta belki katılmayacağınız ifadeler de olacaktır, ancak haricinde yaşadığımız toprağın tarih boyunca önemli olduğunu günümüz şartları için de bir kez daha hatırlatacaktır. 

Oldukça güncel konulara da değinen yazılar var kitapta, öte yandan Avrasyacılığa dair teorik kısma da değiniyor Dugin.

Kısaca böyle. Avrasyacılık nedir, sorusuna cevap arayanlar için tavsiye.


3 Eylül 2013 Salı

Mehmet Perinçek "Türk - Rus Diplomasisinden Gizli Sayfalar"


Mehmet Perinçek’in 2011 yılında yayınlanan kitabı Türk – Rus Diplomasisinden Gizli Sayfalar, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temellerinin atıldığı günlerden günümüzde dek Rusya ile olan ilişkilerimizin derinliği hakkında fikir sahibi olmak isteyenler için mükemmel bir kaynak.

Öncelikle, normalde tanıttığım kitaplardan bir hayli farklı bir konumda. Cahil olduğumu düşündüğüm bir konuda daha fazla bilgi sahibi olmak için okudum. Diğer kitaplar ile de devam edeceğim açıkçası. Sırada Atatürk’ün Sovyetlerle Görüşmeleri var, yazar elbette aynı.

Aslında yazar ve 2011’den günümüze yaşadığını tahmin ettiğim ve bizzat bir hukuksuzluk içinde yaşadığı akıl almaz gerçeklere dair söylemek istediğim çok şey var ancak kitaba odaklanmayı şimdilik tercih ediyorum. O konuda yazmaya başlarsam sayfaların yeteceğini sanmıyorum.

Devam edelim.

(Önemli not; kitap hakkında yazarı eleştirmek haddim olmadığı için – zaten konu hakkında kendisiyle kıyaslandığında bilgimin ne kadar olabileceğini de göz önüne alırsak – aslında kısaca içeriğin ve aklımda kalan önemli noktaların kısa bir özeti olacak.)

Birinci Dünya Savaşı öncesinde kurulan Türk – Rus Dostluk Cemiyeti ve dönemin koşulları bakımından kurulmasının önemi ilk olarak ele alınan konu. Savaş öncesi Almanya riskine karşı kurulan bu cemiyetin Rusya için bir tür “önlem” olarak görülmesi bir yana, her iki taraf açısından da olumlu sonuçlar doğurduğunu görmek mümkün. Böylece her iki ülkenin de birbirine gittikçe yakınlaşmaya başlamasını belgelerle görebilirsiniz.

Türk – Rus dostluğunu farklı boyutlarda ele alarak ilerliyor kitap. Bu dostluğun farklı konulardaki boyutlarını ele almadan önce benim öncelikle değinmek istediğim şey ise Mustafa Kemal ve Lenin’in devrimlerinin birbirlerinin destekçisi, belki birbirlerinin yaratıcısı ve aynı zamanda her ikisinin de birbirinin teminatı olduğu gerçeği. Zira Türk ve Rus devrimlerinin yerlerini aldıkları ideoloji için nasıl bir tehlike olduğunu belki hala ve farklı ülke ve zihniyetler için hala birer tehlike olduğunu- gördüğümüzde, bu birlikteliğin aslında dünyaya karşı bir meydan okuma olduğunu söylemek doğru olur. Özellikle Moskova Antlaşması ve Kars Antlaşması ise batı emperyalizmine karşı bir olduklarını resmen ilan etmiştir bu iki devlet.

Birbirlerine destek olmaya ve her iki devrimi de yaşatmaya böylesine inançlı olan iki ülke, aradaki ilişkileri geliştirmek adına sıkça ve her şeye, her zorluğa (FİFA gibi) aralarında futbol maçları bile düzenlemiştir. Kitapta uzun bir bölüm halinde ele alınan iki ülke ve futbol konusunu severek okudum. Öyle ki her iki takımın da rakip ülkeye maça gittiğinde neredeyse devlet adamlarına yakışır karşılama törenleri karşılanan ve ağırlanan takımlar ya da iki ülkenin arası bozulmasın diye yok sayılan goller ya da araya devlet adamlarının girmesiyle sakinleştirilen ateşli maçlar… Her ne kadar sıkça bir tebessümle okusam da aslında geçmişe dair bende de bir özlem uyandırdı. Ne bileyim, ülkemizdeki bir statta siz de Türkiye’nin kardeş Rusya’yı selamlamasının pankartını görmek, Rusya’da bir dergide Türk – Rus kardeştir yazısını görmek istemez misiniz?

Bunları, bana emanet edilen ideolojiye dayanarak söylüyorum.

Son olarak, Türkiye’deki sanayileşmede Rusya’nın payı. Maddi yardımlarıyla olduğu kadar teknik ve eğitim gibi konularda da, mühendis yetiştirmek ya da iş gücü eğitebilmek amacıyla Rusya’nın Türkiye’ye olan desteği detaylarla anlatılmış.

Küçük bir detay ise, İstiklal Caddesi’nin ismine nasıl kavuştuğunu açıkçası ben bilmiyordum, bunu da öğrenmiş oldum.

Her bölüm sonunda belgelerin orijinalleri ve bölümde geçen kişilerin fotoğrafları gibi başka yerde bulamayacağınız ekler mevcut.

Eğitim sistemimiz ilköğretimde de lise de de –en azından benim zamanımda, şimdi liseler nasıl zaten hiç bir fikrim yok- tarih kitaplarında aynı cümlelerle işlerdi konuları. Mesela sizin de Rusya dendiğinde aklınızda kalan o kalıplaşmış “sıcak denizlere inme politikası” değil midir? Elbette bilginin yanlışlığından bahsedecek değilim, yanlış da değil zaten de. Bahsetmek istediğim bir şeyin derinine hiç inmeden öğreniyoruz genelde, ya bir sınav ya da benim zamanımdaki gibi ÖSS için. Daha fazlasını öğrenmek için, merak etmeye başladığınız o şanslı anda da karşınıza doğru kaynaklar çıktığında kendinizi şanslı sayın bence. Bu kitap gibi. Özellikle öyle bir devletle olan ilişkimizden bahsediliyor ki, günümüz dünya siyaseti içinde içinde olduğumuz konumu da göz önüne alırsak, geçmişten belki de o klişe “ders çıkarma” noktasına bile gelebileceğimiz bir devletle. Ya da ideoloji ile diyelim. Umarım anlatabilmişimdir. Siyasi ilişkilerimizin, dünya üzerindeki önemimizin o halden bu hale nasıl geldiğini ise acı içinde okuyabilirsiniz. Kitabı kapattıktan sonra haberleri ya da bir gazeteyi açmanız eminim içinizi sızlatacak.

Severek, neredeyse bir günde bitirdiğim bu kitabı gözüm kapalı tavsiye ediyorum.