Ray Bradbury etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ray Bradbury etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Şubat 2014 Pazar

Ray Bradbury "Mars Yıllıkları"

"Eğer gerçeği fazla didiklemezsen, düş görmenin de büyük yararları vardır kimi zaman."
Ray Bradbury, Mars Yıllıkları

GELECEĞİ UMUTLARLA PARLATMAYA ÇALIŞMAK
Gelecek kara bir perdenin ardında saklanan bir bilinmezdir.
İnsan merak eder. Hayal kurmak ve hayallerine kavuşmak ister.
Gelecekte kaybettiklerini geri kazanmak, hayatında ikinci bir şans sahibi olabilmek ister.

Geleceğin daha iyi olacağını, şimdiki zamanın sıkıntısından ve dertlerinden kurtaracağını düşünür, bunu bekler. Ya da mekan değiştirmenin, hatta açıkça ifade etmek gerekirse kaçışın bir sıfırlama ve güzelliklere gebe bir durum olduğunu, varılan yeni noktanın şimdiki hayatın hayalkırıklıkları ve yenilgilerinden, sorunlarından uzak olacağı fantezisini besler kafasında.

Çünkü kaçış umuttur. Hayaller, beklentiler... Sinsi bir hastalık gibi insanı sarar ve bir kandırmacanın içine doğru çeker kişiyi. Gerçekliğin sınırlarından kurtulmak için insanın umuda ve hayallere ihtiyacı vardır ve bunu onlara verebilecek her duruma neredeyse acınası bir ihtiyaç içinde kendilerini atar, ona sıkıca sarılırlar.

Çünkü bir başka dünyanın mümkün olup olmadığı, ölümden sonra ne olacağı ya da hemen herkesin aklına gelebilen Mars'ta hayat var mı, bir gün oraya gidilip gidilmeyeceği sorusu hayattan kaçmanın, merak etmenin ve geleceği umutlara sarıyor olmanın en sıradan örneklerle bir göstergesi gibi.

MARS'A DEĞEN İNSAN ELİ
İthaki Yayınları'nın geçtiğimiz aylarda yayınladığı Mars Yıllıkları, Ray Bradbury'nin daha önce "Gümüş Çekirgeler" adı ile yayınlanan ve birbiriyle ilintili öykülerden oluşan bir kitabı. Her bir öykünün bir diğerini tarih sırasına göre devam ediyor oluşunu, öykülerin isimlerinde geçen tarihlerden anlayabileceğimiz üzere, aynı zamanda konu ve olayların akışında da görebiliyoruz.

Kaçış, yeni bir hayat, ikinci bir şans ya da kayıpların telafisi, güzel bir gelecek için insanoğlunun Mars'a göç etmesiyle başlayan hikayelerde, değişen bir gezegenin, değiştirmeye gelen bir ırk tarafından nasıl tahrip edilip, kendisi olmaktan uzaklaştığını, insan eli ile nasıl Mars'tan çok bir Amerika'ya çevrildiğini okuyoruz.

İlk öykülerde karşımıza çıkan Marslılar'ın, zaman içinde - ve her bir öykü ile beraber - Dünya'dan gelenlerle karşılaşmalarını görüyoruz. Mars'taki hayatın, bizim gezegenimizdekinden her ne kadar farklı görünse de, insan ya da Marslı arasında yeri geldiğinde yedi fark bulamayacak kadar da tanıdık gelen tepkileri ve tavırları olduğunu anlıyoruz. Özellikle ikili ilişkiler ve diyaloglarda ortaya çıkan bu insani(!) durum örneklerini Bradbury'nin kağıda dökmesini ustalıktan başka nasıl tanımlayabiliriz bilmiyorum.

Hikayeler ilerledikçe bir yandan insanlığın ardında bıraktığı Dünya'nın, bir yandan da Mars'ın sürüklendiği yol karşımıza çıkıyor. İnsanın, Marslı ile karşılaşması, aralarında oluşan iletişim ya da iletişimsizlik süreci, benzer ya da farklı noktaları hikayelerde okuyucuyu karşılıyor.

Dünya'da kitapları yasaklanan ve yakılan yazarların yeniden var olabildiği ve yazabildiği bir yer olan Mars, ölmüş insanların yeniden görülebileceği ve hiç bir şey olmamış gibi yaşamaya devam ettikleri bir gezegen olan Mars, yanınızda olmasını istediğiniz insanları size sunan bir aldatmaca olan Mars, gelişmiş toplumun omuzlarında yıllarca yükselttiği ve sonunda Dünya'dan gelen bir virüsle allak bullak olan bir yaşamın ev sahibi olan Mars...

Ray Bradbury'nin, Resimli Adam adlı kitabındaki öykülerde de gözlemleyebileceğiniz üzere tarzındaki karanlık, Mars Yıllıkları'nın genelini de sarmış durumda.  Ölüm konusuna değinmekten asla kaçınmayan yazarın, karanlığının kendine has işlenişi ile buluşan hikayelerinde cesurca ölümden bahsedebiliyor olması kendi adıma mutluluk verici - bir okur olarak.

DÜNYA'DAN MANEN KOPAMAYIŞ GERÇEĞİ

İnsanın varoluşundaki ele geçirme ve yönetme arzusunun da vurgulandığı kitapta, mahvedilen ve daha fazla yaşanmaz hale gelen bir Dünya'nın alternatifi ve kurtarıcısı olarak konumlanan Mars'ın, ilerleyen yıllar içinde yine de akılların Dünya'dan uzaklaşmasını sağlayamayacak kadar benimsenmiyor oluşu da dikkat çekici. İnsanın kendi hayatını sürekli olarak, asıl olarak Dünya'ya ait hissetmesi mesajının verildiğini düşündüren kitabın sonu da bunu destekler biçimde. 

19 Eylül 2013 Perşembe

Ray Bradbury "Resimli Adam"

Ray Bradbury’yle tanıştığım kitap keşke Resimli Adam olsaymış! Bence yazarla tanışmak için en iyi başlangıç bu kitapla olur.

Neden mi?

Yazarın on sekiz öyküsünün, “resimli bir adam” üzerinden anlatıldığı bu kitapta haliyle öylesine çeşitli bir anlatım söz konusu ki, yazarın yalnız bir hikaye üzerinden neler anlatabileceğini görmenin ötesine geçiyorsunuz. Zamanda yolculuk gibi, geleceğin içinde geçen farklı zamanlar içine çıkılmış bir yolculuk hissi yaratan bu kitaplar, sınırsız bir dünya içinde yazarı tanıma şansınızı daha da artırıyor. En azından benim için böyleydi.

Vücudundaki resimlerin hikayeler anlattığı bu adamla karşılaşan kahramanımızın uykusuna yatmadan önce gözlerini dikip izlediği hareketler aslında bize bu on sekiz öyküyü sunuyor. Ancak öykülerinde devamında buna dair bir gelişme yok, yalnızca son sayfada yeniden izleyici kahramanımıza dönüyoruz ve hikaye bir süprizle sona eriyor.

Her bir öyküden bahsetmek gibi ne bir amacım ne de bir isteğim var ancak hikayeler genelinde değinmek istediğim, hikayelerin genelinde öne çıkan “geleceğin korkunçluğu ve umutsuzluğu”. Bariz bir karanlığın hüküm süreceğini düşündüren gelecek ve geleceğin teknolojisinin getirisi, insanlık için iyi olduğu beklenilen gelişmelerin aslında hayatları nasıl felakete sürükleyebilecek güçte olduğuna değiniyor. Uzayın derinliklerinde bir yolculuğun mümkün olması ancak bu yolculuğun bir felakete dönüşebilmesi gibi. Ya da bir oyun odası için neler yapabileceğini hayal bile edemeyeceğimiz çocukların gelecekte bizleri beklemesi gibi. Gelecek, karanlık ve bilinmezlik içinde bizi beklerken, Bradbury’nin kaleminden aslında tamamen ürkütücü bir imaja da bürünebiliyor. Yağmurun asla dinmediği bir gezegende hayatta kalma çabasıyla dolu, ancak umutsuzluğun kollarına her bir adımda daha da düşen ve bundan kurtulmak için en kestirme yolu seçebilecek kadar bıkmış olan karakterlerin içinde olduğu durumu siz de o kadar derin hissediyorsunuz ki mesela, kuru ve üzeri kapalı bir yerde olduğunuz için kendinizi birden, sırf bu yüzden şanslı sayabiliyorsunuz. Belki de, zaten bu şanstır ve Bradbury içinde olduğumuz durumun aslında sabit ve beklenebilir şeylerle dolu olmasının gelecek ve getirilerinden daha sakin ve daha sevilesi olmasını anlatmak istiyor da olabilir. O da artık okuyucunun nasıl anlamak istediğine kalmış sanırım.

Bunun yanında umut veren hikayeler de yok değil. Özellikle de din üzerinden bir anlatıma gittiği Ateş Balonları’nda olduğu gibi geleceğin umut verici gelişmelerinin din üzerinden, misyonerlik üzerinden anlattığını düşünüyorum. Bu arada din konusu açılmışken, bana kitabın geneli Bradbury’nin dinle olan ilişkisine dair genel bir tablo çizdi. Hatta internette biraz araştırdım ancak henüz aradığım net bilgiyi henüz bulamadım.

Irkçılık, din, ölüm, robotlar, makineleşen insanlık, uzayda yolculuk gibi çeşitli konuları işlediği her bir öyküyü okumak büyük keyifti. Özellikle aklıma Fahrenheit 451’i getiren ve kitapları yasaklanan büyük yazarların başka bir “şekilde” ve “yerde” yaşadığı hikayede Dickens’ı, Poe’yu görmek ilginçti. Sanırım bu da bir çeşit selam göndermeydi.


Belki bir gün biz de satır aralarında Bradbury’ye selam gönderebileceğimiz şeyler yazazabiliriz.

23 Haziran 2013 Pazar

Gölge Oyunu - Ray Bradbury Anısını Yepyeni Öyküler


Bir yazarın büyüklüğünü ne kadar kitap sattığıyla mı ölçersiniz? Ya da ne kadar çok üzerine yazıldığıyla mı? Ya da kaç yıldır adının anıldığıyla mı? Twitter da kaç takipçisi olduğuyla mı?! Ya da böyle bir ölçüm var mıdır?

Ray Bradbury için sanırım tüm ölçümler altüst olmuş ve gereksiz kılınmış durumda. Zira sırf Gölge Oyunu içinde yer alan öykülerin yazarlarına bir göz atmanız ya da tüm öyküleri okumanız ve bütün bunların büyük anlatıcı Bradbury için yapıldığını görmeniz, size herhangi bir klasikleşmiş (ya da yazının girişinde benim sorduğum sorular çerçevesinde) ölçümlerin ne kadar gereksiz olduğunu kanıtlayacaktır.

Kitabın yayınlanacağını sosyal medya üzerinden duyduğumda, her zamanki gibi içinde Neil Gaiman’ın adının geçmesi dikkatimi en başta çeken nokta olsa da, Ray Bradbury anısına yazılmış olan öykülerin bende uyandırdığı merak da Neil Gaiman etkisinden pek geri kalır yanı yoktu. (Kitabın içindeki ilk öykü de Neil Gaiman’a ait aslında; “Ray Bradbury’yi Unutan Adam”.)

Kitaptaki öykülerin genelinde, yazarları tarafından eklenen notlardan anlaşılabileceği üzere Bradbury etkisi açıkça görülüyor ki bence bu muhteşem bir şey.

Her bir öyküden bahsetmek isterim istemesine ancak bunun sizler için süprizi bozmaktan öteye bir şey olacağını sanmıyorum. Yine de bir kaçının adını anmak isterim.

Zamanda yolculuğun ve bir ölümün anlatıldığı Telefon Görüşmesi (John McNally), aklıma Resimli Adam’ı getiren Bonnie Jo Campbell’ın bir insanın kendi isteklerini keşfetmesi ve sonrasında yaşadığı rahatlamanın anlatıldığı Dövme’si, küçük bir kızın gördüklerinin ötesinde bir dünyanın acı gerçekliği ve beklenmeyen bir sonun yer aldığı Hayleigh’in Babası, dünyanın sonunun nasıl bir şey olacağına dair belki bir öngörü tadında Uyku Vakti Makinesi Çocukları ve içinde sakladığı hüzünlü – huzurlu tat kitapta ilk aklıma gelen öykülerden bazıları.

Sanırım büyük yazarların nasıl ölümsüzleştiğine mükemmel bir örnek Gölge Oyunu. Öykülerin bitiminde, yazarları tarafından kaleme alınan ekleri de en az öyküler kadar ilgi çekici buldum. Büyük bir yazarın diğer büyük yazarlar üzerindeki etkisini, özellikle çocukluk dönemlerinde kendisini gösteren etkisini görmek insana cesaret verici bir şey gibi geliyor biraz da. Düşünseniz, eğer  siz de yazıyorsanız, kendinizi bir anlığına kitapta yer alacak bir öykünün yazarı konumunda düşünebilirsiniz. Tıpkı o yazarlardan biri gibi bir öykü  yazıp, sonuna da Bradbury ve sizin hakkınızda bir yazı ekleyebilirsiniz. Belki bu, böyle büyük öykücülerin yer aldığı bir kitabın sonrasında biraz ukalaca ve fazlasıyla özgüvenli bir hareket olarak görülebilir ancak yazan biriyseniz ne demek istediğimi umarım anlatabilmişimdir size; siz de o kitapta bir anlığına yer almak istemez miydiniz? Ya da en azından Bradbury üzerine söyleyecek bir şeyleriniz yok mu? Muhtemelen vardır. Fahrenheit 451 üzerine mesela, sırf şu içinde bulunduğumuz günler bile sizi kitap ve yazarı hakkında bir şeyler söylemeye ya da yazmaya teşvik etmiyor mu? Haberleri izlerken aklınıza hiç Fahrenheit 451 gelmiyor mu? (Yazarı sadece bu kitaba elbette indirgemiyorum, sadece içinde yaşadığımız günler genelinde benim aklıma gelen ilk eseri olduğu için ona vurgu yapıyorum.)

Gölge Oyunu’nu sadece okumakla yetineceğimi düşünmüyorum. Aynı zamanda bana ilham verici bir yanı da oldu ki, her yaz genelde böyle bir sürecin içine giren birisi olarak bu ilhamın kıymetini bilip soluğu yine parmakların hızla üzerinde gezdiği bir klavye ya da bir olay örgüsünün üzerinde şekillendiği kağıtlar üzerinde almak çok yakın. Ya da oldu bile!

Not: Aklıma geldikçe yazıya eklemeler yapmaktan kendimi alamayabilirim.