17 Nisan 2012 Salı
A Dangerous Method (2011)
David Cronenberg’in Eastern Promies ve A History Of Vilolence’ının yarattığı histen farklı gelen yeni son filmi A Dangerous Method, şu an Cronenberg’in benim gözümde en iyi filmi olarak yerini aldı.
Aynı gün içinde, Shame’in ardından bir Michael Fassbender (Carl Jung olarak karşımıza çıkmakta) oyunculuğuna daha şahit olduğum A Dangerous Method, Viggo Mortensen’ı artık Freud olarak hatırlamama sebep olacak olan bir yapım.
Keira Knightley’nin canlandırdığı Sabina Spielrein’ın Carl Jung’ın hastası olmasıyla başlayan süreçte, Jung’ın Freud’un henüz kimse üzerinde uygulamadığı bu yöntemi Spielrein üzerinde denemesini izliyoruz; bu teknik ve Jung’ın bakışı, hastaların sorunlarını çözerken, onlara olmak istedikleri kişi olma şansı da tanımaktır. Bu yüzden, tedavi süresince Spielrein ile aralarında bir nevi meslek riski olan duygusal bir yakınlığın başlaması da, Jung’ın da aslında olmak istediği kişi olmaya başlamasını devamında getirir. Evli ve baba olmaya hazırlanan Jung’ın zamanla ideal eş kimliğinden uzaklaşmasına tanık oluruz; Spielrein artık onun metresidir.
Bu “tehlikeli metod” Jung’ın kendisini daha iyi tanımasına ve Spielrein’ın zamanla iyileşerek, psikoloji alanında eğitim almaya başlamasına sebep olacaktır. Öyle ki, Spielrein “Aryan”Jung’ın yerine, “kendisi gibi bir Yahudi olan Freud”dan bayrağı devralmaya daha da yaklaşacaktır.
Freud ve Jung arasındaki arkadaşlığın ve Jung’ın Freud’un zamanı geldiğinde bırakacağı bayrağı devralacağı mesleki mirasın ve zamanla fikir ayrılıkları yüzünden yolları ayrılar iki doktorun hikayesi de Spielrein’ın tedavi sürecinde ilerler. Jung’ın insan sezgilerine ve yer yer mistisizmi ruh bilim içinde ele alması, tamamen bilimsel gerçeklik içinde bu fikirlere yer olmadığını savunan Freud zamanla ve Spielrein ve Jung’ın arasındaki ilişkinin Freud’a yalanlarla yansıtılması gibi etkenlerin sonunda, çağının iki büyük ismi aralarındaki arkadaşlığı bitirecektir.
Son olarak, Otto Gross’un tedavisi sırasında yine bir hasta – doktor yer değişimi olacaktır; bir bağımlı olan Gross, fikirleriyle Jung’ın zihnindeki bulanıkların ardında yatan asıl isteklerin ve kimliğinin ortaya çıkmasında son rötüşları yapacaktır.
2011 yapımı, biyogfrafik bir anlatıma da sahip olan A Dangerous Method, dönemi ve psikolojinin iki büyük ismini akıp gidercesine anlatan bir dram.
16 Nisan 2012 Pazartesi
Shame (2011)
Shame, nereden bakarsak bakalım acı çeken bir insanın hikayesine dayanan bir film.
Ya da insanların; zira başroldeki Brandon karakteri kız kardeşi Sissy’ye duyduğu aşk yüzünden garip bir cinsel hayat ve en büyük şekillendiricisi yine bu sorun olan yapayalnız, kısmen hastalıklı bir hayat yaşamaktadır. Tıpkı kendisine aşık olduğunu anladığımız kızkardeşinin bir türlü yoluna koyamadığı, kolundaki façalardan da görebileceğimiz üzere yaşadığı zor hayat gibi.
Filmde eyleme dökülemeyen istekler yüzünden doğan sinir, iki kardeşin arasında sürekli bir gel-git yaratıyor; Brandon kardeşine evinin kapılarını açarken, aynı zamandan ondan uzak durmaya çabalıyor.
Hayat kadınları ve gecelik ilişkilerle, dergi ve videolarla süren oluşturduğu hayatına, duygusal bir yakınlık hissettiği çalışma arkadaşını bir türlü dahil edememesinin ardından görüyoruz ki kız kardeşi Brandon’ın hayatını bu denli yalnız kılan o “utanç”ın en büyük sebebi.
Sürekli içinde bulunduğu utanç, eylemlerinin hemen ardından kendisini daha belirgin kılsa da, asıl kaynağının kız kardeşiyle arasındaki “şey” olduğunu anlıyoruz. Özellikle iki kardeşin kavga ettikleri sahnelerde bu utancın yarattığı pişmanlığın hareketlerine nasıl yansıdığı... Bu yüzden önce birbirlerine; ama aslında kendilerine duydukları nefret.
Zira bu nefret / utanç Brandon’ı kendisini resmen daha berbat hissetmeye yönlendirirken (adeta dayak yemek için çabalaması, bir gay bara gittiğinde olanlar ve gecenin sonunda olup bitenler gibi), Sissy’yi daha acı bir yola sürüklüyor.
Steve McQueen’in gerçek bir ustalıkla ele aldığı bir konuyu, Michael Fassbender’ın yer yer John Hamm’ın psikopat hali edasıyla alıp götürdüğü Shame, 2011 yapımı en etkileyici dramlardan biri.
Etiketler:
2011,
Carey Mulligan,
Film,
Michael Fassbender,
Shame,
Steve McQueen,
Utanç
2 Nisan 2012 Pazartesi
The Grey (2011)
Live and die in this day...
Live and die in this day...
John Ottoway'ın babasının yazdığı ve duvarına astığı bir şiirin son iki satırı; bugün yaşa ve bugün öl.
Ottoway, Alaska'daki bir petrol şirketinde, çalışanların güvenliği için, etraftaki kurtları/yabani hayvanları öldürmekle görevli bir tetikçidir. Yaklaşan bir fırtına yüzünden tesisteki çalışanların nakledilmesinden bir önceki gece başlayan hikayede ise gördüğümüz bir sahne, Ottoway'in dünyanın bu ücra köşesinde neden bulunduğuna dair bir fikir elde ederiz: Ottoway ağzına tüfeğini dayar, hayatına son vermek istemektedir.
Ancak nakil sırasında uçağa binenler arasında Ottoway de vardır. Bir uçak dolusu işçi, başlarına gelecek felaketten habersiz havalanır. Fakat bir süre sonra uçak düşer; yedi sağ vardır ve sonsuzluğun içindeymişçesine, kimsenin bulamayacakları ücra bir yere çakılıp kalmışlardır. Faciadan sağ kurtulanların açlık ve barınma ihtiyacının yanında, kendilerini sürekli saldırmaya hazır bulunan kurtlardan da korumaları gerekmektedir.
The Grey'deki hikaye bu şekilde başlıyor ve ilerliyor. Yedi kişinin, ellerinde hiç bir patlayıcı silah olmadan yardım bulmak ve kendilerini savunmak zorunda oldukları yolculuğu izliyoruz.
Hikayenin ana hatları, karakterler ve dialoglar, ortada beliriveren sorunlar perdeye daha önce yansıtılmamış konular olmadığı gibi, farklı bir bakış da sunmuyor. Sürükleyicilikten yoksun olmakla suçlamak bu film için haksız bir eleştiri olur ancak temposunun sürekli yüksek olmadığı da bir gerçek. Film boyunca devam eden kurt tehdidine rağmen karakterler arasında ya da karakterlerde bir aksiyon söz konusu değil. (Tamam, yok değil ama akıcılık ve heyecandan fazla da nasiplenmemiş diyebiliriz.)
Filmde Ottoway'in öldürmekten para kazandığı kurtların, kendi hayatı için en büyük tehdide dönüşmesi, bir şekilde av ve avcının yer değiştirmesi şeklinde görülebilir. Elbette, hayatta kalmak için çaba harcayan Ottoway'in, bir gece öncesine kadar ölmek isteyen bir adam oluşu da ayrı bir tezat oluşturuyor. Ölümü kendi elinden getirmeye çalışan bir adam, ertesi gün kendi iradesi dışında karşılaştığı ölümden kurtulur ve devamında da ölüme/doğaya meydan okumaya çalışır. Artık hayatta kalmak istemektedir.
Joe Carnahan'ın 2011 yapımı filmi The Grey'de başroldeki isim Liam Nesson ise filmi izletebilen etkenlerden biri olarak karşımıza çıkıyor.
Etiketler:
2011,
Film,
Gri Kurt,
Joe Carnahan,
Liam Nesson,
The Grey
26 Mart 2012 Pazartesi
Twelve And Holding (2005)
Mahalledeki çocukların kavgasının, "cinayetle" sonuçlanacağını hiç biri bilemezdi.
İkiz kardeşler Jacob(yüzündeki doğum lekesi bulunan ve bu yüzden doğumgününde kendisine bir maske isteyen kardeş) ve Rudy(gözü kara olan kardeş), ağaç evlerine gelip kendilerini tartaklamaya çalışan çocukların kafasından aşağı Rudy'nin biriktirdiği idrarı dökerler. Elbette intikam acı olacaktır; çocuklar gece yarısı gelip ağaç evi yakmaya karar verirler. Ancak molotofları attıkları anda farkettikleri acı gerçek ise, Rudy ve arkadaşı Leonard'ın da içeride olduğudur.
Kurtulmaya çalışan Leonard ağaç evden yere düşerek başından yaralanır, maalesef Rudy hayatını kaybeder.
Artık ailenin yüzü lekeli(!) çocuğu hayattadır; film boyunca hissettiğimiz, Jacob'la beraber hissettiğimiz hava da bize şuu söyler; tercih edilecek olsaydı, kaybedilen çocuk Jacob olabilirdi. Ailesi, tek bir oğulları varmış ve artık onu kaybettikten sonra ellerinde hiç bir şey kalmamış gibi bir ruh hali içindedir; diğer çocukları sanki hiç varolmamış gibi.
Aynı gece ağaçtan düşen Leonard ise, düşmeden önce obez ve tüm ailesi gibi yemek yemek için yaşayan bir çocukken, kazadan sonra tat alma duyusunu kaybeder. Ve bu kayıp, onun yalnızca yiyeceklerle arasında bir mesafe koymaz; artık ortak paydaları yemek yemek olan ailesinden de uzaklaşmaya başlamıştır. Kilo verdikçe ve spor yaptıkça aslında önceki hayatının ne denli zararlı olduğunu görür. Ve annesini kurtarmaya çalışır; ilginç bir yöntemle.
Son olarak ikiz kardeşlerin ve Leonard'ın diğer arkadaşı olan Malee ise babası tarafından terk edilmiş ve annesiyle yaşayan, muhtemelen hayatındaki bu eksiklikten dolayı bir yalnızlık içinde olan on iki yaşında bir kızdır. Tüm bunların yanında psikolog olan annesinin hastalarından birine aşık olur; onların artık tuh eşi olduğuna gönülden inanmaktadır.
İntikam hırsıyla yanan annesinin, kafası allak bullak babasının yanında kendisini hiçliğe sürükleyen o saldırıyı yapan çocuklardan intikam almak isteyen Jacob, birer yıl ıslah evi cezası almış olan çocukları ziyarete gitmeye başlar. İçindeki nefreti yüzlerine kusmak için.
Ve Jacob, yalnıza ikiz kardeşini değil, anne ve babasının kendisini olan sevgisinin acı boyutunu da gördüğü için, artık "hayatını" da kaybetmiştir.
On iki yaşında ve yapayalnız, mutsuz çocuklar.
Michael Cuesta'nın yazıp yönettiği 2005 yapımı Twelve And Holding'de başrollerde Conor Donovan (her iki ikiz kardeş rolünde), Jesse Camacho ve Zoe Weizenbaum'u görüyoruz.
Etiketler:
2005,
Film,
Michael Cuesta,
Twelve And Holding,
Yaş 12
12 Mart 2012 Pazartesi
Perfect Sense (2011)
28 Days Later’ın adını tek kaynakmış gibi gösterip, “salgın” filmlerinin genelinde işlenen “kalan son kişiler arasındaki duygusal yakınlık ve bu yakınlıkla beraber olayların üstesinden gelme gücüne sahip olma” hikayelerinden farklı olarak, Perfect Sense, salgınla canavara dönüşüp çocuğunu yiyen annelerden gibi klişelerden bir kaç noktayla ayrılıyor.
Evet, burda da kadın erkek ilişkisi etrafında izliyoruz ama!
Perfect Sense; dünyada farklı coğrafyalarda yakın zamanlarda ve aynı şikayetlere sahip insanlar tespit edilir. Ani değişen ruh hali; umutsuzluk. İnsanlar aniden umutsuzluğa kapılmaya, kederle ağlamaya başlar. Ardından ise koku alma duyuları yiter. Bu, ilk evredir. Salgın hızla yayılmaktadır; insanları yoğun yaşadıkları duygusal krizlerden geçirerek ve duyularını katlederek yayılmaya devam etmektedir. Elbette bilimadamları gidişatın ve hızla yaklaşan sonun acı gerçekliğinin farkındadır. Susan gibi.
Salgın insanın “duygularını” yok etmeye başlarken, tipik romantik film gerçeğiyle; bağlanma sorunu olan erkek ve kadının tam da insanın insanlığından yitirmeye başladığı bir dönemde birbirini bulmasını işliyor Perfect Sense.
Michael ve Susan’ın insanların ruhani patlamalar ardından, her bir patlamanın devamında duyularını birerer birer kaybederken, ellerinde kalan son duygu parçalarıyla bir ilişkiye başlar. Traş köpüğü yenebilen, kokudan uzak, yalnızca dokunduğunuzu hissederek ve gerçekten sonun çok yakın olduğunu bilerek devam edilen bir romantik ilişki.
Eva Green ve Ewan McGregor’ın bence çok yakıştığı bir film olmuş. Zira bu filmden bir süre sonra izlediğim Womb’da da çoğunlukla aynı mimikleri kullanan Eva Green, en azından bu filmde duruma ve hikayedeki geçmişine uygun ruh halini gayet güzel yansıtıyor.
Ewan McGregor elbette her zamanki gibi – yine bence.
David Mackenzie’nin yönettiği 2011 yapımı Perfect Sense, yalnızken izleyip ağlamaklı bir son karşılamak ve peşinden sigaraydı alkoldü, gün içinde durduk yere bunalımdan bunalıma koşmalık bir dram.
Mutluluğu bulduğu gibi kaybetmek’i ne güzel anlatmış!
Etiketler:
2011,
David Mackenzie,
Eva Green,
Ewan McGregor,
Film,
Perfect Sense,
Yeryüzündeki Son Aşk
27 Şubat 2012 Pazartesi
Occupant (2011)
Danny Hill, pek görüşmediği anneannesinin ölümünün ardından, yaşlı kadının oturmakta olduğu apartmana gider. Amacı, cesedi teşhis etmektir. Anladığımıza göre yaşlı kadının tek akrabası da torunudur.
Manhattan’da bir bloğu kaplayan koca bir apartmandadır daire; 1003 numaralı dairede ani kalp krizi sonucu hayatını kaybetmiştir Danny’nin anneannesi.
Danny, eve gittiğinde, oldukça geniş bu evden etkilenir ancak eve yerleşmek gibi bir niyeti en başta yoktur. Ancak kendisine hemen her gördüğü insanın söylediği üzere, 10.000 dolar civarı bir kira ederi olan bu daire, eğer Danny de işbirliği yaparsa, 675 dolarlık bir kira ile Danny’nin olabilecektir. Bunun için, avukatın ve kapıcının da sürekli söylediği gibi, 12 gün boyunca evden asla çıkmamalıdır. Zira 12 günün sonunda mahkeme kararını alacağının ve Danny’den bu evi “kimsenin alamayacağının” garantisini vermiştir avukat. Danny işbirliğini kabul eder ve kedisi Ziggy ile beraber daireye taşınır.
Hikaye bundan sonra başlar. Gün gün Danny Hill’in eve sahip olmak için büyük bir sabırla beklediğini ve yalnız 12 gün içinde bir kişinin “ev benim olsa da olur olmasa da olur, ama e olsun bakalım” dan “bu evi hiç kimse benden alamaz” a uzanan dönüşümünü izleriz. Bir kiracı olarak tüm haklarının farkında olan Danny’nin evine duyduğu saplantının oluşumunu izleriz.
Ancak, Occupant’da gerilimi yaratan bu bitmek bilmeyen 12 gün değil, evde olan biten garipliklerdir. Eşyaların yeri değiştirilmekte ve evin içinde sanki “başka birinin varlığı” hissedilmektedir.
Henry Miller’ın yönettiği 2011 yapımı Occupant, imdb’de aldığı 4.3’lük rating’den çok daha fazlasını hakediyor bence. Ayrıca inceden bir Rosemary’s Baby de estirdi izlerken, bu da tamamen her “apartman” hikayesinde Rosemary’s Baby anımsaması yaşamamdan kaynaklı, bana özel bir durum olabilir.
Etiketler:
2011,
Film,
Henry Miller,
Occupant
15 Şubat 2012 Çarşamba
Womb (2010)
Bir çocukluk aşkına yıllar sonra kavuşma ve kavuştuğu gibi kaybetme hikayesinin olabilecek en ilginç sonlarından biri Womb'da anlatılan.
2010 yapımı filmin yönetmeni Benedek Fliegauf.
Rebecca, küçük bir çocukken, dedesinin evinde kaldığı sürede tanıştığı Tommy'ye, Tommy'de Rebecca'ya bağlanmıştır. Bu bağlılığın en sevimli gösterimi ise kibrit kutusundan çıkacak olan sümüklü böcek ya da salyangoz, her ne ise.
Rebecca annesinin işi nedeniyle Japonya'ya taşındıktan on iki yıl sonra geri döner ve Tommy'yi görmeye gider; Rebecca'nın dedesi bu süre içinde ölmüştür ancak görünen odur ki iki küçük çocuk arasındaki bağ hala yaşamaktadır.
Ve.
Rebecca'nın "çişi" yüzünden duran arabadan inmek isteyen Tommy bir trafik kazasından ölür.
Ancak Tommy'yi yeniden "yaşatmanın" bir yolu vardır; onu yeniden yaratmak.
Hikaye bundan sonra başlıyor.
İnsan kopyalama.
Ölen sevgiliyi çocuğu olarak dünyaya getirme.
Oğlun sevgiliye, sevgilinin oğla dönüşmesi.
Womb bir sahil kasabasında geçiyor ve izlerken her bir kareyi dondurup fotoğrafmışçasına bağrınıza basabilirsiniz. Dialogların fazla olmadığı sahnelerde hiç sıkılmadan, o durgunluğa dalıp gidebilirsiniz.
En son "Perfect Sense" 'de izlediğim Eva Green ve geçtiğimiz günlerde "Christopher And His Kind" 'da izlediğim Matt Smith başrollerde.
Son olarak, Womb'da Thomas'ın küçüklüğünü canlandıran Tristan Christopher'ın mükemmel bir oyuncu olduğunu belirtmek isterim. Tam bir "British" çocukcuk!
Etiketler:
2010,
Bedek Fliegauf,
Eva Green,
Film,
Matt Smith,
Womb
14 Şubat 2012 Salı
Persona (1966)
Aktris Elizabeth Vogler, konuşmamaktadır. Sahnede, sessizliğine sarılmadan önce kahkahalar atmış ve susmuştur.
Elisabeth tiyatroda, sahnedeyken bir gün, aniden sessizliğe bürünmesiyle başlayan süreci, Elisabeth'in hastane odasından sonraki haliyle izlemeye başlarız.
Kendisine bakan hemşire ise, aynı zamanda kendisinin bir hayranı olan Alma'dır.
Elisabeth ve Alma, doktorun yazlığına gider; tedavi burada devam edecektir, aslında Elisabeth'in artık tedavi görmesi için bir sebep de yoktur zira fiziksel ya da zihinsel herhangi bir sorunu yoktur.
Deniz kenarındaki bu yazlıkta, Alma kendisine bir dinleyici bulmuştur ve hastasına içini dökmeye başlar. Elisabeth yalnızca dinler, yargılamayan bakışları ve sevecenliğiyle adeta içini dökmesi için teşvik etmektedir Alma'yı.
Alma içindeki saklıları döker.
Artık bir yüzleşme başlamıştır. İçini döktükçe, gizli "utançlarını" kelimelere vurmaya başlamıştır.
Elisabeth yargılamaz. Sadece dinler.
Kendisini ilk kez dinleyen birini bulan Alma ise sadece anlatır. Zira Elizabeth'in sessizliği hala kırılmamıştır; kendi rolü konuşmak ve Elizabeth'e anlatmaktır.
Bir kırılma noktası.
Hasta ve hasta bakıcı rolü değişmeye, iyileşme ihtiyacı olan değişmeye ve duyulmaya ihtiyacı olan, sessizliğinde sakladıklarıyla acı çeken aslında konuşabilen ve yalnızlık çekendir.
Alma Elizabeth, Elizabeth ise Alma.
Alma, Elizabeth'e olan hayranlığıyla, onun gibi olabilme, kendi gözlerindeki kusursuz Elizabeth'e doğru gidebilme arzusundayken, kendisini dosdoğru tanımlamaya ve aktrise yaklaşmaya çalışırken yalın hayatındaki acılarını/pişmanlıklarını/vicdan azaplarını ona anlatmaya başlamıştır.
Ve sonunda Elizabeth'e olan kıskançlığı, "o" olabilmek isteği ve iki kadının zihinleri birbirine geçmeye başlar.
Geçmiş.
Ve geçmişten asla kaçamama. Susarak ya da konuşarak.
Ingmar Bergman'ın senaryosunu yazdığı ve yönettiği, kült filmler arasında sayılan Persona, insan benliğinin bastırılmış kısımlarının, nasıl dışarı "patladığını" anlatan bir film.
Etiketler:
1966,
Film,
Ingmar Bergman,
Persona,
Sweden
10 Şubat 2012 Cuma
Angel (1999 - 2004)
Sene eskilerde, gerilerde kalmış bir yıl.
Liseye yeni başlamıştım.
Buffy The Vampire Slayer'ı ayılıp bayılmadan, sırf evde Digitürk olmasına, para veriyoruz o zaman her diziyi izlemem lazım galiba, mantığının da etkisiyle öylesine izlerdiğim zamanlardı. Abarttım evet.
Öylesine izlemediğim anlar ise Angel'ın olduğu sahnelerdi; her nedense Angel'da her daim beni güldüren bir taraf olduğu için.
1999 ve 2004 yılları arasında, bir dönemin "vampir" anlayışını Buffy ile şekillendiren popüler kültürün yegane parçalarından biriydi Angel. Buffy yegane değildi, Angel yeganeydi, belirtmek isterim.
Amerika'nın güneşli Los Angeles'ında, güneşin yüzünü ara sıra gördüğümüz, ne kadar parlak ya da cazibeli olursa olsun aslında bize sadece lağımları vasıtasıyla gezebilen baş karakter veren Angel, iyi-kötü, güzel-çirkin (Lorne mesela!), kalp - kalpsizlik, aydınlık-karanlık ve elbette ölüm ve ölümsüzlük gibi zıtlıkların içinde, benzeri bir daha yapılamayacak kadar güzel bir dünya vermişti.
Laneti yüzünden fazla "mutlu" olmaya gelemeyen vampirle, doom metal tripleri, sevmek ve sevmemek zorunda olmak arasındaki gel-gitleri gibi noktalarla abartılmamış bir "aşk" işlenirken, bir yandan da her bir bölümde yeni ve gerçekten sürükleyici "yeni macera" sunulmuştu. Ebedi sorunu Darla ve onun yüzünden vicdan azabı çeken, kalbi olan bir vampir, döktüğü kan için bir nevi "My Name Is Earl" mantığıyla, ve biraz da pazarlama teknikleri ile kendisini "yardıma" adamıştı. Arayın, gelelim, sizi vampirlerden, demonlardan kurtaralım.
Her bölümde, özellikle Lorne'un barında, acaba bu sefer ne kadar çirkin olacak o güzel iblisler, diye bekletmeyi bile başarmıştı. Ağzından boynuz çıkan, kuyruklu, pençeli iblisleri bir kareoke barında, büyünün etkisiyle uslu uslu oturmuş içkileri içip şarkılara eşlik ederken ya da mikrofonu ellerine almış, mesela bir "I Will Surivive" söylerken göstermek, sorarım size, Angel'dan başka nerede karşınıza çıkabilirdi? Ha çıksa da çıkmasa da bir, diyorsanız, ne diyim.
O zamanlar vampir dizilerinin bu kadar suyu çıkmamıştı, ya da vampirler sığ ve uzun bakışmalardan ve ağzını şapırdatıp "ııııı"layarak konuşan sümsük kızların sümsük ilişkilerindeki ilginç aktörler olmaktan daha uzaktı. (Bizim zamanımızda vampirin bile bir edebi, bir saygınlığı vardı yahu evladım!)
Spike vardı, ne efendi, ne eğlenceli bir düşmandı kendisi. Bundan sebepledir ki Angel'la Spike'ın karşılaştığı sahnelerde -bence- ve yine eğlenceliydi. İnce espirilerle karşılaşan iki düşman.
O zamanlar dünya Alacakaranlık adlı rezaletten uzak yılları yaşamaktaydı. Ve nice ucuz vampir paçavralarının...
1999 yılında, sonunda Angel paçayı hem Buffy uyuzundan (berbat bir oyunculuk yüzünden bu denli itici olduğu konusunda hala ısrarcıyım) paçayı kurtarıp, kendisi ve paçayı kurtardıktan sonra gözümde çok sevimli hale gelen arkadaşlarını da toparlayıp kendi "krallığını" kurdu. Böylece televizyonu sevmek için, televizyon dizisi izlemek için yeniden bir sebep çıktı. Bana ve belki size. Sadece bana bile çıksa olurmuş aslında. Neyse.
Beş sezon süren dizinin, en etkileyici sezonu ise birinci sezondu, ikincisi de ayrı bir efsaneydi. Yine de Connor'ın dahil olmasıyla, Cordelia'nın bambaşka bir "şeye" dönüşmesiyle, Cordelia-Angel arasında televizyon dizilerine yakışır, aslında kısmen ne gerek vardı şeklinde bir aşkın patlak vermesiyle, Darla'nın gelişi - doğuruşu ve ayrılışıyla, aradaki sezonlar da sürükleyici bölümler vardı ama hiçbiri, ilk iki sezondaki karanlık, yalnız ama espirili hava kadar etkileyici değildi.
David Boreanaz'ın odun gibi bir oyuncu olmayışı, Angel'a dram-komedi-fantastik gibi uzayıp gidebilen sıfatları yakıştırabilmeyi sağlayan artılarla diziye "katma-değer" katmıştı diye düşünüyorum. Zira depresif, acıların çocuğu vampirimiz, her ne kadar siyahlar içinde bir lağım faresi kadar karanlığa hapis bir ruh ve bedene sahip olsa da, onun yüzünde sıklıkla muzip, komik ifadeleri de izlemiştik. Yalansa söyleyin, yalan diyin arkadaşım.
Bir vampirin dans etmekten korkmasına, izleyiciyi güldürmeyi başarmak da bir şeydir mesela..
Angel'ın Lorne'un annesinin evine gittiğinde, ilk sezonda, hatırlar mısınız Lorne'un kuzeni "mutluluk dansı" yapmıştı, aynı bölümde Angel'in Lorne'un babası olarak dinlemekte olduğu kişinin "annesi" olduğunu öğrendiği an... Bunlar komedi değil de neydi, komediydi ,) Hala izlerken gülebilmekteyim.
Dağınık bir yazı.
Saygı niteliğinde yazmaya başlamış olduğumdan, daha saygın bir görünümde, daha çarpıcı cümleler ve özenli bir akışla yazabilirdim halbuki. Nedense, Angel sevimli bir diziydi, sevimli olduğundan dram yazılarının ardından serbest kalası geldi yorumlarımın.
Hala mp3 çalarda, tema müziği durmakta, hala her dinlediğimde diziyi de, o diziyi izlediğim günleri de maalesef, yaşlanmamın bir belirtisi olarak, gerçekten, nostalji serisinin bir çekme kaseti hissiyle dolup taşarak anıyorum.
NOT: Yer yer yazıda düzeltmeler ve eklemeler yapılabilir ,)
Etiketler:
1999,
Angel,
Buffy The Vampire Slayer,
Dizi,
Tv
30 Ocak 2012 Pazartesi
Dean R. Koontz "Kükreyen Mağara"
Dean Koontz'a "False Memory" (Yanlış Hafıza) adlı, bitmek bilmeyecekmiş gibi görünen uzunluktaki kitabı ile (ki kitabı iki gün içinde bitirmiştim) başlamıştım. Okumak konusunda da, müzik konusunda olduğum gibi bağnazlığım doruklarda gezdiğinden, son bir yıl içinde Dean Koontz'u okuma sayım adeta "görenleri şaşırtmakta", hehe.
Kükreyen Mağara (The House Of Thunder), genel olarak Dean Koontz kitaplarında şu ana kadar sıkça rastladığım, insan psikolojisi, beynin bize olan oyunları, beynin bize olan oyunlarının başkaları tarafından planlanması gibi örnekler barındıran bir başka kitabı. Susan Thorton adlı baş kahramanımız, tatil sırasında otomobili ile bir kaza geçirir. Yaklaşık yirmi gün yoğun bakımda kaldıktan sonra kendisine gelir. Hastanede gözlerini açmasıyla başlayan romanda, Susan geçmişini yavaş yavaş hatırlamaya başlar ancak bazı bölümler tamamıyla gitmiştir. Evini hatırlayabilmesine rağmen, evinden çıkıp işe gittiğini son günü hatırlayabilmesine rağmen, işine dair tek bir anı bile yoktur zihninde.
Geçmişinde, üniversitedeki sevgilisinin "Kükreyen Mağara"da gözlerinin önünde öldürülüşüne tanık olmuştur; ve hastanede kaldığı iyileşme sürecinde sevgilisi öldürenleri, yıllar önceki halleriyle ancak farklı isimler altında görmeye başlar.
Otuzlu yaşlarında olması gereken insanlar cinayet günündeki yaşlarında görünmektedir, ancak isimleri farklıdır.
Hastanede garip olaylar yaşamaya başlar.
Zihninin kendisine oyunlar oynadığı fikrinin anlatılmasına ve yaşadığı ona anlatılmaya çalışılsa bile, Susan olanların tamamen gerçek olduğuna inanmaktadır.
Etiketler:
Dean R. Koontz,
Kitap,
Kükreyen Mağara,
The House Of Thunder
27 Ocak 2012 Cuma
La Pianiste
Michael Haneke'yi izlemek benim için kısmi işkencedir. Kusura bakmayın sevenleri. Ama La Pianiste'i severim. Kusura bakmayın sevmeyenleri.
2001 yapımı olan film, baş roldeki karakteri olan Erika'yı, ilk sahnesiyle kızı üzerinde manyakça bir baskısı ve (kırklı yaşlarındaki kızının da buna göz yumduğunu görmemizle beraber) etkisi olan bir annenin yönetiminde yaşayan bir kadın olarak tanımlıyor bizlere.
Manyakçasına devam ettirdiği bu işkence gibi hayatının da etkisinden olsa gerek, buz gibi, mimiksiz, kendisini beğenmiş (bu histe annesinin etkisi olduğu anlaşılabilir), piyanosu ve işinden (zaten kendisi bir piyano hocasıdır) başka herhangi bir hayatı olmadığını görüyoruz Erika'nın.
Kendini beğenmişliği yüzünden yanlış hatırlamıyorsam yıl sonu konserinde çalacak olan öğrencisini kıskanır ve kızın elini parçalamasına sebep olacak çılgınca bir şey yapar. Böylece konserde öğrencisinin yerini kendisi alcaktır.
Yaşına rağmen bir evcil hayvandan daha fazla tutsak edilmiş olan Erika'nın elbette normal bir hayatı olamayacaktır; bu yüzden sapkın bir cinselliğin içindedir kendisi; örneğin bir sahnede evden annesini kandırarak çıkarak, arabalı sinemalarda onu bunu gözetlemesi ve bundan anormal bir zevk ve acı duyması.
Çaldığı özel bir resitalde tanıştığı Walter Klemmer adlı genç, mimarlık eğitimi almasına karşın Erika'ya resitalde aşık olması sonucunda, onun uğruna eğitimini bırakır ve Erika'nın öğrencisi olabilmek için konservatuvar sınavına girer.
Artık Erika'nın kendisine aşık bir öğrencisi vardır. Ancak Erika'nın hayatında en ufak bir duygu kırıntısı kendisine yer bulabilmişse bile, yanlış ve sapkınca bir yerdir bu. Genç Walter'dan beklentisi ise ona vurması, ağzını burnunu parçalamasıdır (ben böyle dosdoğru anlatmayı seçtim, siz mazoşizmle özetleyebilirsiniz aslında).
Karşısında bir an mazoşist ve hasta bir kadın bulan Walter ise tek kelimeyle Erika'dan "tiksinmiştir".
Devamını yazmayım, sonunu bilerek izlemektense "acaba" diyerek izlemek daha güzel. Zira Walter'ın tiksintisi filmin sonunu vermiyor bize, bence.
Hastalıklı bir aile, manyak bir anne, deli bir kız, dışardaki normal dünyadan kopuk, izole bir hayat ve içindeki benzersiz zihinsel hasarlar.
Tüm bunlara rağmen mükemmel bir piyanist.
Ondskan (2003)
2003, İsviçre - Danimarka yapımı olan, yönetmenliğini Mikael Hafström'ün yaptığı Ondskan (Evil), oldukça yalın anlatıma sahip, gerçekçi bi film.
Filmin kahramanı Erik Ponti adında, 17 yaşındaki bir lise öğrencisidir. Erik, filmin başında gördüğümüz üzere sadist bir üvey babaya ve olan bitene ses çıkaramayan bir anneye sahiptir. Filmin ilk beş dakikası içinde suratınıza yumruk yemiş gibi olabilirsiniz, sebebi ise gayet somut, yani yalın bir acı değil bizzat burnunuzun ortasına bir yumruk, karnınıza tekme ya da sırtınıza indirilen kemerin tokasının dayanılmaz "hafifliği"!
Okulda ağız burun girişerek bir arkadaşını enkaza çevirmesinin sonucunda, okuldan atılır. Erik artık hiç bir devlet okuluna kabul edilmeyecektir.
Oğlunun üvey baba dayağı karşısında yapabildiği tek şey piyanosuna sarılarak (e arkadaş gidip çocuğunu kurtarsana, demek istiyorum sana ey ana kadın!) işkenceye eşlik etmek olsa da, Erik'in annesi oğluna iyi bir gelecek yaratabilmek için seferber olur (evden satılan tablolar vs vs vs) ve Erik'i özel bir okula yazdırır. Oğlu burada hır gür çıkarmaz ve mezun olmak zorundadır zira ikinci bir şansı olmayacaktır.
Sadece haftasonları eve gelebilecek olan Erik, bu yatılı 0kula gider.
Görünürde "elit"(!) çocukların okuduğu bu okulda, öğrenciler arasında, okul yönetiminin görmezden geldiği bir başka "okul yönetimi" mevcuttur. Üvey babasının kapalı kapılar ardındaki sadistliğini aratmayacak görüntülerle burada, öğretmenlerin hemen yanı başında uygulanan "öğrenci kuralları" ile karşılaşır Erik.
Bu garip düzene ses çıkarsa bir türlü, çıkarmasa bir türlüdür.
Ya okuldan atılmayı ve annesini hayal kırıklığına uğratmayı ve almak istediği hukuk eğitiminden vazgeçmeyi göze alarak bu düzen içinde karşı olduğunu her yoldan gösterecek ya da kendisine ve okuldaki diğer öğrencilere uygulana vahşete göz yumacaktır.
Kötü ve kötülük üzerine, beni etkileyen bir film.
Agatha Christie "Sevimli Örümcek"
Janie Cox.
Papazın dul karısı, kendisine miras kalmış, yoksul bir mahalledeki, yine yoksul bir evde oturmaktadır. Misyoner olarak gittikleri diyardan dönüp, yeniden İngiltere'ye gelmiştir.
Papazın dul karısı, iş aramış, ancak bulamamıştır. Durum öyle görünmektedir ki, bulamayacaktır da.
Ona da şans verilseydi, ona da ta en başında şans verilseydi...
Anılarından başka hatırlayacak ya da yaşayacak güzel bir şeyi olmayan papazın genç ve dul karısı, çocukluk yıllarına, okul yıllarına döner. Hatırladığı bir arkadaşı, bu arkadaşıyla yazışmalarından kalan mektuplar ve mektuplarda saklı kalan yılları anımsar.
Gazetede bir haber vardır. Nelere sebep olacaktır.
Papazın dul karısı, yoksul semtinden ayrılır ve okul arkadaşını, hatta hayattaki tek arkadaşını ziyaret etmeye karar verir.
Janie Cox, Florance Bravo'yu ziyaret etmeye karar verir.
Kitabın sonunda, katilin kim olduğunu öğrenmekten başka bir süpriz daha var. Onu da kitap hakkında pek fikri olanlar alırsa eğer diye, söylemiyorum.
Agatha Christie yine dahiliğini ispatlıyor, insan ruhunun derinlerinde saklı en çirkin, en çıkarcı duyguları yüzünüze vuruyor. İnsan olmanın doğasının asla masumiyetten ve iyilikten oluşmadığını düşünenlere, yeni fırsatlar veriyor bu fikirlerini güçlendirmek için.
Sevimli Örümcek'de sinsiliğin, çıkarcılığın, aç gözlülüğün neler yaptırabileceğini görüyorsunuz.
Pişmanlığın, umutsuzluğun azabını da duyuyorsunuz.
Boşa geçen hayatların, telafisiz yılların, nasıl can acıtarak kendilerini sürekli anımsatmaya başladığını, "başkalarının" müdahalesiyle boşa harcanmış olduğu iddiasıyla kişinin nasıl kendisini rahatlatmaya (ama sonucu değiştirmeyen bu gerçeğin yalın acısını yine hissederek) çalıştığını görüyorsunuz satırlarda.
Telafi edilecek bir hayat için yanlış zaman, yanlış insanlar ve yanlış yöntem.
Aslında yanlış düşünmeye başlamanın, çözüm üretme umuduyla çırpınmanın en başında; bir şeyler için artık geç olduğunu fark etmek en büyük kurtuluştur.
Etiketler:
Agatha Christie,
Kitap,
Sevimli Örümcek
Agatha Christie "Roger Ackyord Cinayeti"
1926, Büyük Britanya'da ilk kez basılan bu efsanevi Agatha Christie kitabı, yazara bir kez daha hayran kalmama sebep olmuş, üzerine bir kitap yazılmış bir romandır. (Bahsi geçen kitap "Roger Ackyord'u Kim Öldürdü?" isimli Pierre Bayard'ın bir kitabıdır. Kitaba dair bir yazıyı ilerleyen günlerde bu blogda bulabilirsiniz.)
Olaylar ise Hercule Poirot'un emekli olduktan sonra "kabak yetiştirmek" için yerleştiği King's Abbot köyünde geçmektedir.
Bir yasak aşk hikayesi; kocasını öldürdüğü iddia edilen bir kadın; yasak aşkın diğer tarafı olan Roger Ackyord'a yapılan şantaj... Akabinde Ackyord'un evinde, çalışma odasında öldürülmesi.
Tüm bunlar her şeyin çabucak duyulduğu, gizlinin saklının aslında apaçık bilindiği küçük bir kasabada geçmektedir. Elbette Poirot'un dahil olmaması diye bir ihtimal bile yoktur; katilin kimliğini ortaya yine o çıkaracaktır.
Fakat.
Romanın konusu bir yana, bu kitabı okurken kesinlikle normal bir Agatha Christie kitabını okurkenki halinizden daha dikkatli bir halde okumak zorundasınız. Neden mi? Katili bulmak için, son sayfaya gelmeniz yetmeyecek. Katili öğrendikten sonra kitabı tekrar okumanız ve katilin neden "o" olduğunu anlamanız gerekecek.
"Roger Ackyord'u Kim Öldürdü?" adlı kitaba dair hiçbir bilgiyi ise bu kitabı (Roger Ackyord Cinayeti'ni) okumadan okumayın, özellikle kaçının. Kitabı bir kez okuyun, katili öğrenince yine okuyun. Sonra biraz düşünün, alın elinize kalemi sorulara bulun, tekrar tekrar cevaplayın.
Sonra, Pierre Bayard'ın "Roger Ackyord'u Kim Öldürdü?" kitabını arayın, bulun, gerekirse gidin orjinalini bulun ama sakın bu sondan kendinizi mahrum bırakmayın.
Çünkü benzersiz bir roman, benzersiz bir "son" ve Agatha Christie'nin aslında, bence, espirili bir mirası bu kitap ve katil bize.
Etiketler:
Agatha Christie,
Altın Kitaplar,
Kitap,
Roger Ackyord Cinayeti
26 Ocak 2012 Perşembe
Agatha Christie "Nil'de Ölüm"
Okuduğum ikinci Agatha Christie kitabı. Yaş yine 12 iken, İzmir Kemeraltın'daki bir kitapçıdan almıştım. Sonra eve döner dönmez, kitaba yapışıp, sade nane şekeri ve su eşliğinde, çocukluğumun ve hayatımın büyük kısmının geçtiği odamdaki yatağa oturup okumaya başlamıştım. Daha sonra okuduğum onlarca Agatha Christie kitabı içn okuma "ayini" de böylece şekillenmişti; nane şekeri ve su! Sağlık, sağlık, sağlık diyorum. Az şeker yiyin ama asıl amaç kitap okumak, zorlamayın =)
Kitap yine kin, nefret ve intikam gibi hayatımda her daim yer eden kavramlar üzerine kurulu. Bir önceki Agatha Christie kitabı hakkındaki yazılarda da benzer sözcükleri kullanmış olmam yanıltmasın, bunlar bu dahi yazarın bahsettiği yegane konular değil. Kıskançlık, para, hırs, zevk, yanılgı gibi bir çok sebepten ötürü işlenen cinayetleri bulabilirsiniz kitaplarında. Kin, nefret ve intikamın tarafımca sıklıkla anılması ve özellikle bu kitaplara air yazılar yazmam ise benimle ilgili bir durum.
Devam edersek.
Yakın arkadaşının erkek arkadaşını çalıp evlenen zengin bir genç kadın, Mısır'da, Nil'de bir seyahate çıkar. Olayların başlangıçtan sonra geçtiği coğrafya da Mısır'dır.
Kitaptan bahsetmeyeceğim, çünkü bu kitabı okumamış ama bu yazıya denk gelmiş birine yapabileceğim büyük bir kötülük bence.
Agatha Christie'ye duyduğum derin saygı da var tabi sebeplerimiz arasında.
Ek olarak, Nil'de Ölüm adlı bir albüm için "Ridgeway" isimli bir parça kaydetmiştim. Albüm hiç yayınlanmadı, şarkı da öyle. Gün gelir de tamamlarsam, eminim Noel'de Cinayet için bir albüm hazırlığını da peşinden getirecek kadar gaz verecek bana =)
Etiketler:
Agatha Christie,
Altın Kitaplar,
Kitap
31 Ekim 2011 Pazartesi
Agatha Christie "Sensiz Bir İlkbahar"
Altın Kitaplar, Agatha Christie’nin polisiye romanlarının sanıyorum ki tamamını yayınladıktan sonra, şimdi de üstadın Mary Westmacott’un takma adını kullanarak yazdığı romantik eserli yayınlamaya başladı.
Bu yayın dizisinin ilk eseri de “Sensiz Bir İlkbahar”.
Bilen bilir, Agatha Christie benim için eşsiz bir konumda olan, dahi bir insandır ve tüm kitaplarını okumuş biri olarak her zaman “Agatha Christie’nin yeni romanı çıktı” haberlerini görüp, ya da bu haberleri bekleyip, bu mükemmel yazarın yeni bir eserini okuma şansımın olmaması bende bir acıdır.
Sensiz Bir İlkbahar ise...
Nil’de Ölüm ve Noel’de Cinayet başta olmak üzere insan psikolojisinden ne kadar iyi anladığını bana çocuk yaşımda anlatmayı başaran ve kimliğime bambaşka bir boyutun iyice sinmesine neden olan bu efsane yazar, Sensiz Bir İlkbahar’da yeniden “insan”a dair gözlemlerinin derinliğini yazıya döküyor.
Hikayenin akışından uzun uzun bahsetmeyeceğim ancak kısaca özetlemek istiyorum; kızının yanından İngiltere’ye dönmekte olan kahramanımız kadın, Türkiye-Suriye sınırında mahsur kalır ve bir haftasını bir aşçı, bir uşak ve bir çocuktan oluşan ekibe sahip bir pansiyonda geçirmek zorunda kalır. Muazzam bir çöl tasvirinin yapıldığı romanda, çölde düşünceleriyle başbaşa kalan bir kadın görürüz: Mutlu ve intizamlı bir hayatın içinde olduğunu düşünen kadın, kıyıda köşede kalmış ve görmektense görmemeyi tercih ettiği detayların herbiriyle yüzleştikçe, acı bir tablonun tutsağı olarak başka bir hayatın içinde yaşadığını her geçen gün daha kötü biçimde farkeder. Üç çocuğuyla ve eşiyle mükemmel bir hayat sürdüğünü sanarken, çölün uçsuz bucaksızlığına yayılan sonsuz düşünceleri ve kurcaladığı geçmişle yapayalnız, baş başa kalır.
Yine insanın içini acıtan, gerçekçi bir yaklaşımla yazmış üstad romanı. Agatha Christie’nin hemen her romanında olan klasik İngiliz aile yapısı ve İngiliz kadınının olaylara ve yaşama karşı bakışını ve tepkilerini, kendisinden beklenen ve aslında yapmak istediği arasındaki çelişkiyi, kurallara bağlı ve düzenli hayatlar oluşturmaya çalışırken feda edilen ve telafi edilmesi güç hayatları çok güzel anlatmış.
En azından ben bunu anladım.
Kesinlikle acı dolu, keder dolu bir roman. İnsanı üzüyor, kalbinizde bir daralmaya sebep verebilir.
Etiketler:
Agatha Christie,
Altın Kitaplar,
Mary Westmacott,
Sensiz Bir İlkbahar
29 Ekim 2011 Cumartesi
Behzat Ç. "Seni Kalbime Gömdüm": Gala
Cinayet Buro by *metusatrox on deviantART Tüm bir yılı "harun'un dedesi gandalf", "csi:dikmen" şeklinde tepinerek geçirdikten sonra, şans eseri işim vesilesiyle de Behzat Ç.nin İstanbul'daki galasındaydım. Malum, memlekette yaşanan felaket üstüne felaketin de etkisiyle, çok "coşkulu" "eğlenceli" bir hava yoktu hatta bariz bir durgunluk vardı gördüğüm kadarıyla. Lakin bu film öncesi kokteylde de ekip tarafından belirtildi. İstinye Park'da 19:30 gibi başlayan gecede, toplu fotograflar vs verildikten sonra ÇARŞI'grubu platforma çıkıp pankart açtı. Yanlış hatırlamıyorsam "Şehitler ölmez, vatan bölünmez" yazıyordu. Yanlışım varsa düzeltin. Olay yaşanmadı, olay çıkmadı, insanlar alkışladı. Akabinde gerçekten peygamber sabrı olarak nitelendirdiğim bir sabır örneği gösteren ekip, hiç kimseyi kırmadan rica eden herkesle fotoğraf çektirdi. Yazıya başlarken tam olarak ne yazmak için başladığımı unuttum. Filmİ başka bir yazının konusu olarak geçiyorum ve film sonrasına atlıyorum. (Film hakkında çok yazacam çünkü kimse beni tutamaz.) Şansıma bir sıra önümde ekip oturmaktaydı, aynı salonda izledik. Sonrasında yine kameralar, tebrikler ve başta Erdal Beşikçioğlu üzere tüm oyuncuların takdir edilesi mütevazi ve samimi tavırları arasında gece bitti. Neden Behzat Ç.'yi izlediğimi, neden hayatımda İkinci Bahar'dan sonra manyak gibi izlediğim tek dizi olduğunu bu insanlarla en azından aynı ortam bir kaç saat geçirince daha iyi anladım. Adamlar, oynadıkları karakterler ne kadar doğalsa, onlar da o kadar doğal ve gerçek. Burnu havada ün manyağı, üç günlük oyuncu bozması züppelerin yanında, tavırlarıyla tüm alkışları ne kadar hak ettiklerini gördüm. Fotoğraf çekmek, filmi izlemekten sonraki ikinci önemli amacım olmasına rağmen çok az kareyle dönebildim. Bir; iş çıkışı gitmiştim ve yorgundum. İki; artık o fotoğraf makinesine duyduğum obsesyondan kurtularak yeni ve mantıklı bir ufka açılmam gerektiğinin dayanılmaz gerçekliği. Sabırlarından ve ilgilerinden/yardımlarından dolayı Berkan Şal ve Erdal Beşikçioğlu başta olmak üzere tüm ekibe selamlar, tebrikler göndereyim. *Alkol %4,6 Bomonti'lerin kapakları cebimde, döndüm evime. Çantada yer olsaydı da şişeleri de atsaydım. Olsun, demek de zor artık...
Etiketler:
Behzat Ç,
Berkan Şal,
Erdal Beşikçioğlu,
gala,
İstanbul,
Seni Kalbime Gömdüm
7 Mayıs 2010 Cuma
The Crow : Eternal Love

Yönetmen : Alex Proyas
Senaryo : James O'Barr, David J. Schow
Yıl : 1994
The Crow – Eternal Love, The Crow isimli çizgi romandan filme uyarlanan serinin ilk filmi. Çizgi roman yazarı James O’Barr’ın,nişanlısının sarhoş bir sürücünün arabasının altında kalmasından sonra girdiği yalnızlık ve bunalım dolu günlerde,Almanya’nın Berlin kentinde The Crow için ilk çalışmalarına başlamış,filmdeki karakterleri de kendi hayatından,gazetelerde,televizyonlarda gördüğü olaylardan etkilenerek oluşturmuştur.
Yapımcı Jeff Most, seksenli yılların sonunda yazara,çizgi romanının filme çekilmesi için 1500$ gibi komik bir ücret önermiştir. Yönetmenliğini Alex Proyas’ın,başrolünü ise efsanevi karate filmleri yıldızı Bruce Lee’nin oğlu Brandon Lee’nin üstlenmesi fakat bu mükemmel oyuncunun çekimlerin bitmesini sekiz gün kala trajik biçimde,yanlış doldurulmuş bir silah yüzünden gerçek kurşunların hedefi olması sonucu ölmesiyle efsaneleşmiştir.
Çoğu listede beyaz perdeye en iyi uyarlanan film olarak gösterilen The Crow,farklı yönetmenlerin çektiği,farklı oyuncuların oynadığı ve farklı konuların (fakat yine aşk,intikam ve nefret üzerine) işlendiği dört filmlik bir seridir. Bu filmler; düğün gecelerinden bir gün önce,cadılar bayramında öldürülen Eric Draven ve Shelly Webster çiftinin,öldürülen aşkının intikamını almak için bir yıl sonra uyanan Eric Draven’ın intikam yolculuğunun anlatıldığı The Crow – Eternal Love; yanlışlıkla tanık oldukları bir cinayet yüzünden öldürülen baba ve oğulun,yine intikam için bir yıl sonra uyanan babanın hesap sorduğu The Crow – City Of Angels; kız arkadaşını öldürmekten suçlanan ve idam edilen gencin,bir karga tarafından geri döndürülüşünün anlatıldığı The Crow – Salvation; son olarak ise, satanist liderin kurban ettiği genç çiftten erkek olanının,yine karga yardımıyla intikam için geri dönüşünün anlatıldığı The Crow – Wicked Prayer’dır.
The Crow – Eternal Love’a dönecek olursak… Karanlık bir atmosferi olan ve nefretin iskeletini oluşturduğu filmin en önemli unsuru,hiç kuşkusuz filme ismini veren karga. Karganın filmdeki misyonunu,iki dünya arasında intikam ve acı yüzünden sıkışmış olan ruhların,dünyada yarım kalan işlerini – intikam almak – bitirmeleri ve diğer tarafa geçerek,bu acıdan kurtulmaları. Mitolojide de ölülerin ruhlarını diğer tarafa geçirme misyonu,karganındır,hatırlatmakta fayda var. Karga,filmde Eric Draven’ı ölümünden tam bir yıl sonra onu uyandırıyor ve ona yol göstererek intikamını almasına yardım ediyor. Böylece ruhu iki dünya arasında sıkışan Draven,ölümden sonra ulaşması gereken yere iç rahatlığıyla ulaşacak! Eric Draven’ın mezarından acı içinde çıktığı sahnede,karganın sürekli izleyiciye gösterilmesi ile karganın yol gösterici rolünün anlatımına başlanıyor. Takiben gördüğümüz şey ise,karganın mezardan çıkan Eric Draven için yanına konarak işaret ettiği botlar. Draven’ın bu botları fark etmesi için karga onların yanına konar ve ötmeye başlar,Draven da botları giyer. Daha sonra uçarak,adeta kendisini takip ettirir ve Draven’ın nişanlısı Shelly Webster ile ölmeden önce yaşadıkları eve kadar götürür. Merdivenin tırabzanlarında kapıyı işaret edercesine durur ve öter karga.
Karga,aynı zamanda Draven’ın gözüdür. Karganın gözünden gören Eric Draven,ilk kurbanı,Shelly’ye tecavüz edenlerden biri olan ve ölümünde payı olan Tin-Tin’i yine karganın gözünden görür ve onu bulur. Karga,bir diğer sahnede ise aynı şekilde,otel odasındaki diğer çete üyesini Draven için görür. Filmin sonlarına doğru gördüğümüz kilisedeki sahnede ise,karga yaralanır,vurulur. Draven’ın hayatının kargayla bağlantılı olduğu,karga yaşamazsa,onun da ölümsüzlüğünün gideceği çete liderinin kız kardeşi tarafından fark edilmiştir ve sonucunda,karga onlar tarafından yakalanıp,yaralanır. Filmin sonlarına doğru artan aksiyon sahneleri bir yana,karganın vurulma anının yarattığı gerilim bir yana! Karanlıklar diyarında yol göstericisini yitiren Draven peki şimdi ne yapacak?
Filmde dikkat çeken en önemli noktalardan birisi elbette filmin geneline hakim olan karanlık. Daha ilk karede bizlere gösterilen gotik,karanlık ve korkutucu bir şehir. Gecenin karanlığına,tehlikenin sindiği bir şehir. Bu yüzden,olabilecek en karanlık atmosfer yakalanıyor. Karanlık ,bazen sadece mumların ya da kısık ışıkların aydınlattığı iç mekanlar;gölgelerle dolu,karanlık sokaklar…Kin,nefret,intikam ve aşkın işlendiği bu filmde,elbette karanlığın kullanımı oldukça önemli ve bu önemli noktanın altından başarıyla kalkılmış olması,film için büyük bir avantaj. Bir çok filmde,bu tip bir ‘’karanlık şehir’’ yaratılmak istendiğinde nedense ekrana yansıyan bir bilgisayar oyunundan fırlamış,kötü bir görüntü gibi durur. Oysa,The Crow’da,her şey gerçekçi;karanlık ve ruhu görülebiliyor!
Yaratılan karanlık atmosferi desteklemekte elbette Draven’ın makyajı ve kıyafeti önemli bir paya sahip. Ceset makyajı olarak tabir edilen bu makyaj,kin ve nefreti yansıtmak için gereken en iyi surat ifadesini,Brandon Lee’nin mükemmel bakışlarıyla birlikte yaratıyor.
Filmde kullanılan parçaların kalitesi,filmle özdeşleşecek kadar,yıllar sonra bile duyulduğunda izleyicinin aklına The Crow’u getirecek kadar başarılı olması,dikkatten kaçması mümkün olmayan diğer nokta. The Cure gibi efsanevi bir grubun Burn isimli parçası çalarken,mezardan çıkıp evine dönen Eric Draven’ın makyaj yaptığı,intikam için hazırlanmasının başladığını görürüz. Müzik kullanımıyla ilgili olarak yönetmenin doğu kültürüne ilgisi olduğunu anlamımıza sağlayan bir noktaya değinmek gerekir ayrıca. Daha filmin başında,duyduğumuz ilk enstrüman,Ermeni toplumuna ait olan duduğun sesi. Gotik makamda duyduğumuz duduk sesleri,film boyunca bir çok ölümsüz sahnede karşımıza çıkıyor. Örneğin Eric Draven’ın mezarından çıktığı sahnede…Müziklere dair ilginç bir nokta ise, fark eden hemen herkesin,böyle bir filmde duymaktan dolayı garipsediği bir parçanın varlığı. Bir şeyler almaya/çalmaya/yağmalamaya giren çete üyelerinden birinin girdiği markette,fondan gelen ‘’ Oy Oy Eminem’’ melodisini duymamak mümkün değil. Yönetmen burada belki de mekanın Türk bir göçmenin işlettiği market olduğunun mesajını veriyor. Bundan emin olmak elbette imkansız,belki de müziğe meraklı market sahibi yüzündendir. Devam edecek olursak,elbette gitar müziğinin ağırlığı filmde hiçbir zaman kaybolmuyor. Çetenin merkez üssü sayılacak mekanın bir bar olduğunu ve hemen her durumda orda rock müzik yapıldığını görüyoruz. Filmin karanlığına,sertliğine uygun olduğunu düşünüyorum. Ayrıca ölümünden önce Eric Draven’ın bir rock grubu olduğunun bilinmesi,filmde kullanılan müziklerin alakasız olmadığının göstergesi. Bununla bağlantılı olarak Eric Draven,yine filmin unutulmaz sahnelerinden birinde,karanlık şehir manzarasını karşısına almış,binanın tepesinde gergin ve sinirli biçimde gitar çalmaktadır. Daha sonra gitarı parçalar. Olan bitene duyduğu nefretin ve hala taze olan acısının bir patlamasıdır bu.
Yapılan genel çekimlerin etkileyiciliği,müzik,karanlık ve diyaloglarla güçlendirilmiş. Filmin başlarında,olaydan bir yıl sonra olduğunu anladığımız sahne,karganın bir binanın tepesindeki haça gelip konmasıyla başlıyor. Yapılan yakın çekim,karganın önemini ve başlatıcı rolünü gösteriyor izleyiciye. Daha sonra yüksek binanın tepesinden,aşağı doğru görüntü iniyor. Bu sırada Sarah,filmin unutulmaz repliklerinden birini söylüyor. The Crow’un sadece gotik bir intikam filmi değil,bir aşk filmi olduğunun da unutulmaması gerektiğini söylüyor adeta. ‘’ Bir bina zarar gördü. Geriye kalan sadece küller. Her şeyin doğru olduğuna inanırdım. Aileler,arkadaşlar,duygular…Ama artık biliyorum. Bazen,eğer sevgi gerçekse ve iki insan beraber olmak istiyorsa,kimse onları ayıramaz.’’. Sarah’nın bu sözleri,yaşarken birlikte olan Shelly ve Eric’in ölümden sonra,Eric’in acısından dolayı diğer tarafa ruhunun geçememesi ve bu yüzden bir araya gelemeyişlerini anlatıyor sanki. Yapılan genel çekimin karanlığına ve atmosferine uyan,oldukça anlamlı sözler.
Karganın uyandırdığı Eric Draven’ın mezardan çıkması,mezardan çıkarken çalan duduk kullanılarak da kederi desteklenmiş müzik,yapılan yakın çekimlerle görülen Draven’ın şaşkınlık ve acı dolu suratı,dirilişin karanlığını yansıtıyor. Genel çekimde,şehrin karanlık ve korku dolu atmosferi içinde Draven’ın evine doğru,karga önderliğinde yürümesi ve karganın görevinin yapılan yakın çekimlerle anlatılması,oldukça güzel.
Yapılan bir diğer yakın çekim ise,karga ambleminin çete üyelerinin arabalarının önünde olması. Onlara ölümü ve katillerini taşıyacak olan karganın…
Ruhunda aşkı ve nefreti kendisi için yaşam sebebi sayacak kadar önemli bir yerde muhafaza edenlerin,karanlığın gözle görülmeyen bir şey olduğunu bilenlerin ve intikam için gözünü bürüyen kinden güç alanların izlemeye doyamayacakları bir film The Crow – Eternal Love. Son olarak eklemek istediğim şey ise,bu filmin gelmiş geçmiş en güzel aşk filmi olduğudur.
Etiketler:
Çözümleme,
Film,
The Crow,
Umut Babilon
5 Mayıs 2010 Çarşamba
Haute Tension
Yönetmen : Alexandre Aja
Senaryo : Alexandre Aja, Grégory Levasseur
Yıl : 2003
Bir alttaki film için muhtemelen adını anmış olduğum "top 5" filmle ilgili sıralamama dahil olan bir diğer film, anlatamayacağım kadar sevdiğim, yer yer kıskandıracak güzelliğe erişen sahneleriyle onlarca kez izlediğim bir film Haute Tension. Aynı zamanda Alexandre Aja hakkındaki fikirlerimi de kökünden sarsmıştır, artık her lafı açıldığında aslanlar gibi kendisini savunur bir hale gelmişimdir muhteremin bu filmi sayesinde. (Alexandre Aja ve yazarın değişen görüşleri konulu bir yazının da ipucunu vermiş bulundu yazar burada)
Haute Tension'da Identity gibi gizli saklı cümleleri, sahneleri olan ve neden olmadığını izlerken düşünemediğimiz ama film bitince neden olmadığını anladığımız eksiklikleri ve sahneleriyle, ipuçlarını barındıran bir film. Dikkatli izlendiğinde akıllara gelen bir kaç soru işareti aslında filmin sonunda görüleceklere dair bilgiyi inceden inceden izleyiciye veriyor. Mesela, neden... diye sık sık sorulduğunda bir şeyleri yakalamak mümkün. Ancak ilk izleyişte, film kendisine öyle bir bağlıyor ki izleyiciyi, bu bahsi geçen "neden"leri sormak ve üzerlerinde düşünmek için sonraki izlemeler daha uygundur sanırım, ilk izleyişte durup düşünüp yorumlayıp çıkarımlar yapacak kadar zaman tanımıyor film size. Filmi aynı anda izleyip aynı anda üzerinde derin derin düşünmek hayli zor, temposu, merak duygusu bir türlü yatışmıyor, aynı zamanda üperten bir korku da yatışmıyor.
Fransa'nın İçerde, Sınılar gibi filmlerle atağa geçmesinin, korku filmi seçiminde son bir iki yıldır bu memleketten çıkıp çıkmadığına bakarak belki de izleme kararını birilerine verdirilebilmesinin başlıca sebebi Aja'nın Haute Tension adlı yapıtı. Boşuna 143 ülkede yasaklanmadığı izlerken açıkça gözler önüne serilen film, tipik kan revan korku filmlerinin yapaylık ve eksikliğinden uzak. Belki kimileri için pek de süpriz olmayan bir sonu var filmin, ancak özellikle belirtmek isterim ki her ne kadar klişe ya da beklendik durum varsa filmde, ya da kan varsa bol bol, bu kesinlikle bayağı, basit ve sahneden gözleri kaçırtan bir çiğlikte değil.
Ricchi&Poveri'nin Sara Perche Ti Amo isimli, bir filme bu kadar yakışan kaç şarkı vardır'ı yeniden hesaplatmaya başlatan şarkısı eşliğinde, iki kız arkadaş bir diğerinin kırsaldaki evine doğru yol tepmektedir. Ders çalışmak, sakinklikte bir nevi kafa dağıtmak için yol alırlar.
Tabi devamından bahsetmek istemiyorum yazdıkça yazıyorum, filmi hiç izlememiş olan birisini tesadüfen bu yazıyı okuyup sonra izlemeye başlarsa, beddualarının hedefi olmak istemiyorum.
Etiketler:
Film,
Haute Tension,
Umut Babilon,
Yüksek Tansiyon
3 Mayıs 2010 Pazartesi
Identity

Yönetmen : James Mnagold
Senaryo : Michael Cooney
Yıl : 2003
Bu filme dair edilecek tüm yorumların başında şunu söylemek gerekir; yok böyle bir film. Senaryoyu ben yazmış olsaydım hayatımın sonuna kadar kasım kasım gezerdim, "keşke ben yapmış olsaydım bu filmi" listemdeki beş filmden biridir Identity.
Filme gelirsek... Yağmurlu bir gecede, hava şartları, bozulan arabalar, bozulan yollar, kazalar vs yüzünden bir motelde geceyi geçirmek zorunda kalan birbirinden alakasız insanlar arasında geçiyor Identity. Olay akşını anlatmak istemiyorum lakin böylesine güzel bir filmi kelimelere dökerek olayların etkisini sınırlandırmak istemem.
Filmi anlamak bazen güçleşebiliyor ancak çok dikkatli izlenirse en azından aralarındaki "bağlantısızlığ" rağmen bir araya gelmiş, gelmek zorunda kalmış bu insanların konuşmalarından filme dair önemli ipuçları çıkarmak mümkün. Bunu da farketmek için on kere falan izlemişimdir. Her izleyişimde yeni bir ipucu buluyor olmam benim geç anlamam da olabilir, filmin anlaşılmasının zor olduğunun bir göstergesi de olabilir. Takdir ilahi.
Agatha Christie (bu kadından başka hiç bir yazarı böylesine sevmem mümkün değildir)'nin On Küçük Zenci romanının adı sık sık bu filme dair yapılan yazılarda geçmekte. Idedntity ve Agatha Christie ile kafayı bozmuş bir insan olarak söyleyebilirim ki aslında buna lüzum yok. Mükemmel yazar Agatha Christie'nin kafasının işleyişi Identity'deki konuya yaklaşamaz bile. Ya da diğeri diğerine yaklaşamaz. Bu yüzden rahatlıkla zihni serbest bırakmak lazım.
Filmin sonu ise çok ilginç, tek bir cümleyle, ki bu cümle biraz kafa karıştırıcı olsa da, özetlenebilecek bir sona sahip. Açıkçası benzerini izlemiş miyim diye düşündüğümde kıyaslayacak bir film bile aklıma gelmiyor, böylesine ince işlenmiş ve resmen "şık" bir film hatırlamıyorum aynı konu ve işleyiş tarzına ait. Böylesine çetrefilli ancak (belki şimdi kullanabiliriz adını) Agatha Christie gibi hikayenin sonuna/süprizine dair cümleleri tekrarki izlemeler sonucu görebilmenin mümkün olduğu başka bir korku/gerilim filmi hatırlamıyorum.
Ya şimdilik ya da hiç.
22 Nisan 2010 Perşembe
The Box
Yönetmen : Richard Kelly
Senaryo : Richard Kelly
(Richard Matheson'ın "Button, Button" adlı kısa hikayesinden yola çıkılarak yazılmıştır)
Yıl : 2010
En son Domino'daki felaketiyle beni sinir krizlerine sokmuş olan, Donnie Darko isimli gelmiş geçmiş en en en en en en en herşey filmlerden birine imzasını atmış olan sevdiğimiz yönetmen Richard Kelly, The Box ile yeniden Donnie Darko'yla yarattığı atmosfere ve eşsizliğe dönmüş. İyi ki de şu filmi bir an önce izledim, yoksa hala Domino'ya küfredip, Donnie'ye iç çeke çeke bakmaya devam edecektim.(Donnie'ye bakış:eski güzel günler ah şimdi nerede Richard yakarışı sendromu).
The Box, adı gibi, bir kutunun kapılarının önüne bırakılması sonucu, kutunun butonuna basılıp basılmayacağı durumun seçimi ve seçimin sonuçlarına katlanmayı göze alabilen, hırs ve -filme göre- kötülüğün/bencilliğin sonucunda ödenmesi gereken bedel üzerine bir "ders" alan, kendi halinde bir aile içinde geçiyor. (Kendi halinde dediğim bu ailedeki baba Nasa'da çalışıyor. Sanki Nasa lojmanlarında oturuyorum, her gün Nasa'daki elemanları görüyorum eve girip çıkarken gibi bir durum oldu, benim için Nasa ve çalışanlarını görmek aslında "sıradan" bir durum değil tabi).
İnsanoğlunun kendi devamlılığını ya da kendi sonunu yazabilecek bir durumda olduğu, felaketin ya da kıyametin insan elinden geleceği, egoizmin kişiye kendi sonunu yazdırtabileceği ve dünyada yaşamayı aslında "elenenler" sonunda kalacak olan "iyiler"in hakettiğini söylerken de, filmin sanırım mesajı giriyor beyinlere.
Gerçekten yine Richard Kelly diye onun bunun kafasını ütüleme günlerine döndürdü bu film beni, patlayasıca adam.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)