Altın Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Altın Kitaplar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Eylül 2018 Pazartesi

Agatha Christie ""Örümcek Ağı"

Haziran 2018'de Altın Kitaplar birinci ve ikinci baskısını yapmış bu romanın, hoş. Örümcek Ağı, Agatha Christie'nin, KRALİÇEMİZİN tek mekanda geçen, hatta çok kısa bir zamanda geçen şu an anımsadığım kadarıyla iki romanından biri. Yanlışım varsa düzeltin. 

Örümcek Ağı, evlenip taşraya yerleşen Clarissa'nın bazen aldatmak için yapıyor gibi görünse de biraz zaman geçirmek, öte yandan aslında karşı taraf için de mevcut bir soruna çözüm bulmak ya da bir şekilde karşı tarafa da bir fayda sağlayacak şekilde "uydurduğu" küçük hikayeler, ortaya attığı iddialar, kurguladığı senaryolarla geçen günlerin bir gün yaşadığı kırılmayı anlatıyor. 

Çok kritik bir günde, kütüphanesinde bir ceset buluyor. Ve bu cesedin çok kısa bir süre içinde kimseye belli etmeden ortadan kaybedilmesi gerekiyor; kendisine yardımcı olması için de etrafında birkaç arkadaşı var. 

Biraz ceset kaybetmeli, ceset saklamalı başka türdeki eserlerin kurgularında da nedense komik bir yön illa ki oluyor bence, bu romanda da var. Örümcek Ağı'nda bir yandan, katilin kim olduğu, cesedin neden salonun ortasında olduğu gibi sorular okurun cevaplaması için bekliyor olsa da, bir yandan da komik de bir yönü var. Zaten Christie'nin başkarakteri sevimli bir tip, ona gülmenin haricinde cesetle uğraşmaya da gülüyorsunuz.

Bu arada Christie insaflı davranmış, Örümcek Ağı'nda katilin kim olduğunu bulmak için ortaya koyduğu ipuçları çoğu romanına göre neredeyse okurun gözüne sokuluyor. Cinayet sebebini de anlamak bu yüzden bir nebze olsun okur için kolay; diğer düğümler için biraz sonu beklemek gerekiyor gibi ama dediğim gibi, kurgu cidden insaflı, aman aman bir örümcek ağı en azından okur için yok. 

Bu arada ben bu romanı okumamışım, ya da okuyup unutmuşum, hatırlayamadım. Sanırım ilk kez okudum. Özür dilerim KRALİÇE. Bir eksikmiş.

26 Temmuz 2018 Perşembe

Dan Brown "Başlangıç"

Dan Brown'ın daha önce herhangi bir kitabı hakkında blog'da yazdım mı bilmiyorum ama daha önce birkaç kitabını okumuştum ve beğenmişti; insan-üstü biçimde neredeyse 24 saat içinde bir haftalık zihinsel ve fiziksel çabayı harcayan Robert Langdon'ın her durumdan sağ çıkması ve her sorunun çözülmesi. Konuları ilginç kılan da semboller, kodlar, tarih, saklı tarih, krizler vb... Yani gayet ilgi çekici ve çabuk okunan romanlar, Başlangıç da öyleydi. Ancak yazısını yazmak istememenin sebebi, son zamanlarda sıkça üzerinde düşündüğüm bir konuyla bağlantılı olması. Böyle kibar ifade etmiş oldum; üzerinde sıkça düşündüğüm diye. Küresel emperyalist yeni bir projeye ve kitabın konusu kesişiyor. Ben de okumamış olanlar için kabaca değinerek geçeyim, Başlangıç ne üzerine, ne anlatıyor diye.

Bilim ve din arasında bir çekişme var mı, biri birine engel midir, biri diğerine düşman mıdır sorusunu sormak yerine bu soru işlevsel midir diye düşünmek gerek aslında. Aydınlanma ve din üzerine hiçbir şey bilmeden fikir sahibi olanlar için bu tip sorulara cevap vermenin su içmekten daha kolay olduğu muhakkak, ancak kitaba döneyim, başka bir yazıya konu olacak nihayetinde bu.

Başlangıç, bir bilim insanının, bir fütüristin dünyayı derinden sarsacağı, dinler üzerinde yıkım yaratacağı iddiasındaki bir buluşunun dünya ile paylaşılmasından kısa süre öncesinden başlıyor. Popüler, adeta kendisine tapınanlar olan Edmond Kirsch, yeni buluşunu eskiden derslerini aldığı Robert Langdon'ın da katıldığı bir tanıtım toplantısı ile dünyaya tanıtmayı planlıyor. Burada işler karışıyor. Ötesinin olay akışını anlatmaya gerek yok. 

Dünyayı karıştıracak olan ne olabilir, dinleri ne yıkabilir? Başlangıç, Langdon'ın bu buluşun peşinde ilerlemesini, onu aslında yeniden keşfetmesini ve bu süreçte dahil olduğu pek zorlu olmasa da mücadeleyi anlatıyor. Katolik İspanya'da gerçekleştirilecek olan tanıtım sırasında yaşanan bir aksilik, işin içine kraliyeti, gelenekleri, kiliseyi, öte yandan bilimi, liberalleşme eğilimdeki yeni kilise anlayışını, kuşaklar arasındaki çatışmayı ve tüm bunlar arasında tahtın devredilmesi sırasında tüm bu zincir içinde ortaya çıkmasından korkulan politik bir gerilimi de hikayenin içine katıyor.

Bir yanda yaradılış inancı, diğer tarafta evrimin yeniden sorgusu. Başlangıç, başlangıcı sorgulamaya doğru giderken, işin içinde bir fütürist ve teknoloji dahisi olduğunu yeniden hatırlatmakta fayda var. Felsefe, ahlak ve din, bilime karşı bir konumlandırma içinde mi yoksa beraberinde zaten hareket etmekte mi, bunun sorgusuna da giren kitap, asıl olarak vurgulamak istediğim yerde ise bir kırılmayı yine bu noktalarda yaşıyor. Yapay zeka.

Yapay zeka, insanın yerini alabilir mi? Yapay zekanın insanın iyi kötü, doğru yanlış, güzel ve çirkin ayrımlarını insanı taklit ederek öğrenmesi mümkün müdür? Sentetik bir zihin tasarlamak, insan özelliklerini taklit yeteneği öğretilen bir yapay zekada nereye kadar işler? Yani, insanın cansızdan bir insan yaratması mümkün müdür gibi bir soru var aslında kitapta; ruha gerçekten ihtiyaç var mıdır sorusu da peşine kafanızda canlanabilir. İnsanı insan yapan hangi özelliğiydi?

Elbette kitap bunlara uzun uzun girmiyor. Ancak kabaca bir şeye değinmek istedim. Akıllı toplum, endüstri 4.0, yapay zeka, iOt, bulut teknolojisi gibi kavramlar siyasi partilerin seçim kampanyalarından/bildirgelerinden tutun da çocukların okula ilk başlayacağı okulu seçmek için panik halinde gezinen anne babaların okul seçmek için gözlerini alamadıkları okul kataloglarına kadar girdi. Yani, beş ya da altı yaşındaki bir çocuğa soyut düşünceden önce yapay zekayı nerede kullanabileceğinin anlatılmasını dert edinen hangi statü grubundan aileler varsa o aileler için geçerli bu yazdığım. Memleketimizde çocuğunun temel eğitim alması için şu süreci yaşamak her aile için mecburidir çıkarımı yapmaya gerek yok, umarım böyle aileler de azdır zaten. Bir çocuk için küresel üretim ağında bir "nesne"ye dönüşmenin projesindeki küçük bir ağa ne kadar erken dahil olacağının önemli olduğu tek durumunun bunun korkunç olduğunun idrak edilmesinde olduğunu düşünüyorum çünkü. 

Neyse, devam edelim. Akıllı toplum, endüstrinin yeni devrimi olarak çok sevilip bağra basılan insan ve makine arasındaki mesafeyi insanı makineleştirerek üretime dahil etme üzerinden ilerleten, ancak eşitlik, sınırların yokluğu, herkesin aynılığı (cinsiyet, dil, din vb farkları ortadan kalkacağı için herkes eşit köle) gibi sloganlarla ulus devletin yıkımını küresel üretim ağına dahil ettiğini söyleyip, üretim sürecine herkes eşit olarak katılacak diye pazarlamaya çalışan bu yeni sistemin yapay zeka vurgusunu Başlangıç da biraz böyle işlemiş. Mesela, geleceğin akıllı toplumlarında yapay zekanın insanı üretimden fırlatıp atması (post fordist üretim söverken robot üretim övmeye atlamak), dünyanın her yerinde yoksulluğu bitirmek, açlığın ortadan kalkması, susuzluğun bitmesi, savaşların yok olması gibi bir gelecek tasviri yapan bir fütüristimiz var. Ek olarak, tıpkı bu garip proje hakkında yazılanlara benzer şekilde, yeni bir dini de bilim etrafında yeniden örüyor ve teknoloji - dini gibi bir tanım yapıyor. Yalnız burada pozitivizm kilisesini falan anmayın, yani Comte'lar Spencer'lar yok, post-post-post-post bir yerlerdeyiz. Sanıyorum ki Comte yapay zekayla yönetilen bir devlet görse realist olurdu. 

Bu yüzden, Başlangıç, bir yandan bir fütürist üzerinden yapay zeka ve teknolojinin akıllı toplumlar, endüstri 4.0 gibi planlar üzerinden izleyeceği yolun güzellemesini bir kurgu üzerinden yaparken, öte yandan yapay zeka ve ahlak/insanı insan yapan nedir sorusunu okuyucu için sorulabilir halde saklamış aslında. Bunu, kitapta bir yandan bilim mi din mi diye düşünerek basit ve sanırım işlevsiz biçimde de ele alabilirsiniz ancak asıl yaklaşılması gereken noktanın, mesela ahlak/yurttaşlık, sorumluluk/devlet, küreselleşme/vatan vb gibi dikey olmayan eksenlerde de ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Zira bir kurgu olarak katolik kilisesi/dinler/reform/yaratılış vb ötesinde bilim/teknoloji/yapay zeka gibi kavramlarla yer yer karşıtlık yaratarak da olsa işlemeye çalıştığı ya da gündeme getirmeye çalıştığı konuyu daha geniş düşünmekte fayda görüyorum.

Ha evet, haricinde cidden sürükleyici kitap. 

26 Eylül 2014 Cuma

Henning Mankell "Huzursuz Adam"

Eskişehir'de okurken, evime yakın olduğu için sıklıkla uğradığım İnsancıl Kitabevi (Eskişehir'e dair anılarımda büyük yer kaplayan bir yerdir; Adalar'da yer alan bu sevimli yer sayesinde hafta sonları evde canım sıkıldıkça, okuyacak bir şey de bulamadıysam keyfime göre, soluğu İnsancıl'da alırdım.... Nostalji köşemiz şimdilik bitti) sayesinde tanıştığım yazarlardan biri Henning Mankell'di. "Ölümün Karanlık Yüzü" adlı kitabıyla tanıştığım yazar, şu an saplantı derecesinde sevdiğim yazarlardan biri haline gelmiş durumda. Her yıl kitaplarını tekrar tekrar okuyorum; dizisini tekrar tekrar izliyorum ve her zaman bu blog'da fırsat buldukça kendisini deli gibi övüyorum.

Dedektif Kurt Wallander serisinin kitaplarından biriydi Ölümün Karanlık Yüzü. Böylece Hercule Poirot kadar sevdiğim bir başka polisiye kahramanı ile tanışmış oldum. Sağlık sorunları olan, sorunlu bir evliliği ardında bırakmış olsa da eski karısını asla unutamamış olan Wallander, aralarında yer yer uçurumlar olsa da aslında birbirlerine çok benzedikleri için bir türlü anlaşamadığı kızı ile olan ilişkisi her daim sorunlu olan Wallander... Gittikçe agresifleşen ama çalıştığı işin üzerindeyken dikkatinden zerre bir şey kaçmayan Wallander... Babasıyla arasındaki mesafe ise asla kapanmayan Wallander...

Ben Wallander'a gerçekten hayranım. Mankell çok gerçekçi bir karakter yaratmış. Aşırı yediğinde midesi bozulan, uyku düzeni olmayan, çalışkan, depresif... Böyle yazınca sığ ve yetersiz geliyor anlatım ancak bu karakter ile tanıştığınızda beni anlayacaksınız.

Huzursuz Adam'a gelirsek.

Elbette - yine elbette diyerek - polisiye bir romanı katletmemek adına konuya dair pek az bir şey söyleyeceğim. Hatta söylemeyeceğim; kitabın arka kapağındaki yazıyı google'larsanız zaten yeteri kadar bilgiye ulaşırsınız.

Onun yerine üzücü bir şeyden bahsedeceğim.

Bu Wallander serisinin son romanı! Kurt Wallander artık 60 yaşında.

Altın Kitaplar tarafından yayınlandığı hafta edinmiş olmama rağmen 2014 Eylül ayına kadar okumamıştım bu kitabı. Çünkü Wallander'a veda etmek istemiyordum.

Normalde çok hızlı okumama rağmen kitabı okurken özellikle kendimi yavaş okumaya yönlendirmeye çalıştığım anlar oldu. Resmen sonunun gelmesini istemiyordum.

Hiçbir ipucu vermeden yazmaya çalıştım. Kitabın üzerimde uyandırdığı duyguları da es geçiyorum, hiçbir şekilde Wallander'ın son hikayesine dair bir şeyleri mahvetmek istemiyorum sizin gözünüzde.

Bitirmeden önce kısaca bir şey eklemek isterim: Konusu itibariyle kesinlikle diğer Wallander romanlarından çok çok farklı. Olayların sebebi ve sonucu tipik bir Wallander hikayesine benzemiyor. Bence yapısı ve konusu farklı, pek farklı. Kitabın derdi de çok farklı. Okuyunca göreceksiniz. 

2015'te yeniden tüm kitaplarını okuyacağım. Bu yılki Wallander Okuma Maratonu'nu bu ay tamamladım çünkü.

Huzursuz Adam'la gelmiş geçmiş en iyi polisiye yazarlarından birinin, gelmiş geçmiş en iyi polisiye kahramanlarından biriyle vedalaşmaya hazır olun. 

2 Aralık 2013 Pazartesi

Henning Mankell "Riga'nın Köpekleri"

Riga’nın Köpekleri, piyasada baskısı bulunmayan bir kitap. Fakat aylar önce tesadüfen Real’de bulma şansına erişmiş, buna da blog’da yer vermiştim, belki hatırlarsınız.

O günden beri kitabı okumaya kıyamadığım için “İskandinav Polisiye Stoğu” kategorisinde –kafamda- stokladığım kitaplar arasında, kötü günlerde okunmayı bekliyordu. Ben de bu yıl itibariyle her geçen gün berbatlaşan hayatımda yine kötü bir dönem yaşadığım, üzerine de işimden olduğumdan dolayı Riga’nın Köpekleri’ni okumayı uygun buldum.

Pek yerinde bir hareket olacak ki, klasik müzik eşliğinde okumak bana hayli iyi geldi. Kısacık not; bilen bilir, kitabın kahramanı dedektif Wallender da bir klasik müzik hayranı.

(Tesadüfi not: Bugün Maria Callas’ın doğum günü ve Riga’nın Köpekleri’nde Wallander, Maria Callas plakları dinliyor. Not düşmek istedim.)

Bu kitap, Henning Mankell’in Wallander serisinin ikinci kitabı. Aynı zamanda diğer kitaplarda (spoiler geliyor) sıkça adını duyduğumuz Baiba ile tanıştığı roman da yine bu kitap.

Wallander’ın bu kitapta 43 yaşında olması ve sağlık sorunlarının ufaktan baş göstermesi ise bir detay daha.

Kitabın diğer kitaplarda ayrılan özelliği, ağrılıklı olarak siyasi meseleler üzerine kurulmuş olması. Öyle ki İsveç’te başlayan hikaye Litvanya’nın başkenti Riga’da devam ediyor ve konu aslında Sovyetler’in yıkılması ve bağımsızlık mücadelesi veren bir ülkenin yoksulluk, özgürlük özlemi ve kendi içinde yaşadığı çatışmalar.

Genelde Wallander kitaplarında siyasi dokunuşlar olsa da hiçbiri bu kitap kadar yoğun olarak bu konuyu işlemiyor. Sanırım yazarın tarzında zamanla azıcık bir değişim olmuş zira bundan önceki sırada, yani Wallander serisinin ilk kitabı olan “Ölümün Karanlık Yüzü”nde de yine göçmenler konusunu ele almıştı. Diğer kitapları okursanız, aradaki farkı daha net görürsünüz diye düşünüyorum.

Hikaye nasıl başlıyor, nereye gidiyor anlatmayacağım. Bir polisiye kitabı anlatırken hiç sevmediğim bir şey bu, o yüzden pas geçiyorum. Kitabı edinebilirseniz okumanızı tavsiye etmekten başka söyleyecek son sözüm ise; hava da tam kitap okumalık!



29 Mayıs 2013 Çarşamba

Henning Mankell "Ölümün Karanlık Yüzü"


Bu aralar Henning Mankell adını sık anar oldum, o zaman blog’da bir kitabına daha yer vereyim dedim.

2008 yılında, okurken Eskişehir’den (İnsancıl Kitabevi) aldığım Ölümün Karanlık yüzü, aynı zamanda benim okuduğum ilk Henning Mankell kitabı. Aldığım yıl okumuştum, aldığım hafta sanırım. Hatta tatil için eve, İzmir’e gittiğimde okumuştum. Pek detay verdim, kitaba geçelim.

Geçen hafta hastaydım, evdeydim. Canım da pek bir şey okumak istemiyordu ama elbette Ölümün Karanlık Yüzü’nü tekrar okumama engel değildi bu heves yoksunluğu. Kitabı aldığım gibi koltuğa yapıştım, aynı gün de bitirdim. Öyle sürükleyici ki.

Wallander serisinin ilk kitabı bile olabilir bu kitap sanırım (niye kontrol etmiyorsam şu an?). Zira dedektifimiz Kurt Wallander eşinden henüz ayrılmış.  Ve henüz kırk iki yaşında. Son okuduğum kitabında kendisi ellisindeydi. Daha ileriki yaşları da diğer kitaplarda zaten.

Kitabın konusu kısacık, kısacık şöyle; kırsalda bir çiftlik evinde, yaşlı bir çift vahşice katledilir. Yaralı kurtulan kadın hastanede son nefesini vermeden ağzından “yabancılar” sözü çıkar, bundan başka hiç bir şey yoktur cinayetin ardından kalan. Ve bir de at. Evet, at. Cinayet gecesi “kişnemeyen” bir at.

Soruşturma ilerledikçe, İsveç’deki sığınmacıların durumu ortaya çıkar, mülteci kamplarına götüren ipuçları bizi de bu sorunların daha doğrusu 1990’ların başındaki İsveç’in toplumsal yapısı içinde bu gerçeğe götürür. Yabancılar, araştırılmaya başlanır.

İsveç toplumundaki ırkçılık, yabancı düşmanlığı sorgusunun yanısıra her zamanki gibi bir insan, bir baba, bir oğul olarak Kurt Wallander portresi de karşımıza sıklıkla çıkıyor. İnsani yönüyle hikaye içinde sıkça karşımıza çıkan Wallander, bir polis kimliği ardından gösterdiği/gösterildiği bu yönüyle –işte tam bu yüzden- bence Henning Mankell’in mükemmel dedektifi, mükemmel kahramanı olarak okuyucuyu buluyor. Diyorum ya, ben Wallander’ı çok seviyorum. Ona dair her bir detay içimde inceden bir acıma, neredeyse anaç duygular uyandırıyor. İlginç. Oysa ben anaç bir tip değilim. Her neyse.

Tekrar okumaktan asla sıkılmadığım bir kitaptır, tavsiye ederim, diyorum ve noktayı koyuyorum. 

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Agatha Christie "Bitmemiş Portre"


Agatha Christie’nin yeri bende apayrıdır. Kendisine yönelik ufaktan bir saplantım olduğunu da düşünüyorum. Keşke tanışabilseydik dediğim yazarların – ölmüş olanların – başında geliyor. Keşke tanışabilseydik listesinin başını şu an aslında Scarlett Thomas çekiyor ama bu başka bir yazının konusu olsun.

Bitmemiş Portre, Agatha Christie’nin Mary Westmacott adı altında yazdığı ve sıklıkla kendi hayatından belirgin izler taşıyan “diğer” romanlarından biri. Kitabın arkasında da belirtildiği üzere, benim de katıldığım bir görüş olarak, bu romanda yazarın kendisini “tamamen” görebiliyorsunuz. Çünkü burada konu başlı başına Celia adı altında karşımıza çıkan Agatha Christie.

Çocukluğundan başlayarak, anlatıcıya Celia tarafından aktarılan bir hayat ile hikaye anlatılmaya başlanıyor. Dönemin tipik bir İngiliz ailesi, aile yaşamı, toplumda kadının yeri gibi detayların etrafında örülen çocukluk anılarıyla karşımıza çıkan Celia, ne kadar duyarlı ve hassas bir çocuk olduğunu da bu dönemden itibaren yansıtmaya başlıyor. Çizilen karakterin öne çıkan özellikleri gerçekten bunlar; buna ek olarak hayatında “anne” önemi ve kırılganlığı, içe dönüklüğü ve geniş hayal gücü de görülebiliyor.

Dönemin geleneklerine ve eski değerlerine bağlı bir ailesinin etrafında geçtiğini de hesaba kattığınızda, sıklıkla toplumsal cinsiyet rollerinin keskin hatlarını da görmek size sürpriz olmuyor. Erkek egemen toplum içinde kadının kendisine “öğretilen” hareketler içinde yaşamasına, öğrenmesine vs bağlı değerler, günümüze baktığınızda uzak gerçekler gibi görünse de bir zamanlar, üstelik yakın bir zamanlar ne kadar baskındı, bunu görebiliyorsunuz.

Agatha Christie’nin biyografisinde de belirttiği gibi mutlu ve şanslı bir evlilik yapan annesi ve babası, “Grannie”, köpekleri ya da evcil hayvanların evdeki yeri, kızı ile arasındaki mesafeler... Her şey o kadar kendisine ait ki, bir itiraf özelliği taşıdığı bile söylenebilir. Belki içten içe kendisine dair bir sorgulamadır – olabilir. Neden işlerin o noktadan bu noktaya geldiğini işin içine kendisini de katarak, kurban olduğu durumlara rağmen kendisini de yargılayarak anlamaya çalışıyor olabilir.

Bir çocuğun zamanla bir kadına dönüşmesi süresince hayatındaki her bir önemli noktayı öğrenerek hikayede ilerlediğimizde, aslında kitabın arka kapağında da belirtilen bir sona yaklaşmakta olduğumuzun farkında oluyoruz.

Celia’nın aslında Agatha Christie olduğunu kabul ettiğiniz anda, özellikle de yazarın hayatına dair bir kitap olan “Agatha Christie’nin Kayıp On Bir Günü” adlı kitabı da okuduysanız, işin nereye varacağını biliyorsunuz demektir. Eğer bilmiyorsanız, okuyun derim. Yazarın karakterini kitaplardan ne kadar öğrenebiliyoruz bilmiyorum ama bahsettiğim kitap ve Bitmemiş Portre, kesinlikle daha belirgin hatlarla sunuyor hayatını bize.

Hüzün dolu bir bir hikaye, yeri geliyor anlamsızlığa ve haksızlığa siz de Celia gibi tepki veriyor, yeri geliyor onun sakinliğinin karşısında sizin içinizden ortalığı yıkıp dökmek geliyor. Bence gerçek hayatta uğradığı haksızlığın intikamını alış biçimi, yani İngiltere’yi ayağa kaldıran o kayıp on bir gün, polisiye romanlarında sıklıkla öne çıkan intikam hevesinin kendi hayatında da vücut bulmuş hali oluyor.

Çok hassas, hayal dünyasında yaşayan ve kendisine bu hayal dünyası içinde güvenli sınılar çizen bir insanın, aslında evlilikle gerçekliğin tam ortasına düşüşü ve ölümle yüzleştikçe daha da ağır gelen darbelere maruz kalışının karakteri üzerindeki etkilerini acı şekilde de olsa net biçimde görüyorsunuz.

Tarihte daha uzun yıllar adı zevkle ve saygıyla anılacak bir yazarın, hayatı, gözlerinizin önünde. Tüm detayları, yanlışları, doğruları ve sorgulamalarıyla.

22 Mayıs 2013 Çarşamba

Henning Mankell "Bir Adım Geriden"


Blog’da belki daha önceki yazılarımda denk gelmişsinizdir, ben Henning Mankell’i çok severim. Kurt Wallander’ı ise gerçekten yaşayan bir adam gibi düşünürüm, bana çok gerçekçi gelir nedense. Sanırım yazarın ustalığından ve başarılı bir karakter “yaratıcısı” olmasından kaynaklanıyor.

Dediğim gibi Henning Mankell’i çok seviyorum ancak bu sanırım blog’da yer verdiğim – tanıttığım ilk Henning Mankell kitabı olacak: Çünkü üzerine yazmayı bazen gereksiz buluyorum. Tıpkı çok sevdiğim Agatha Christie’nin kitaplarına da blog da pek yer vermemem gibi. Zira bu tip polisiye kitaplarda (aslında genelleme yapmak istemiyorum; bu saydığım iki isim benim için çok çok özel ve eşsizdir, Jo Nesbo’nun da dahil olduğu üçlü bir özel konuma sahiptir gözümde) olayı anlatmaya kalksanız tadı kaçar, karakterlerin üzerinden yürüseniz kitapta okumamış olanlar için merak unsurunu azaltacak bir hareket olabilir; bir filmi anlatmak kadar tatsız gelebilir yazıyı okuyanlara. O yüzden, uzatmamak gerekirse, polisiye kitaplar hakkında pek yazmak istemiyorum.

Yine de yazıyorum şu an!

Bir Adım Geriden’i kötü günlerde okumak için sakladığım kitap yığını arasından çıkardım, dayanamayıp okumaya başladım çünkü Henning Mankell’den başka bir şey okumamak konusunda inadım tutmuştu. Bu kitabı seçme nedenim de daha önceden BBC dizisi Wallander’ın bir bölümünde bu kitabın konusu aslında “izlemiş” olmamdı; bölüm, bu kitaptan uyarlamaydı. O yüzden yalnızca katilin “neden işlediğini” hatırlamıyor, katili ise detayları eksik biçimde de olsa az buçuk hatırlıyordum. Bu yüzden hakkında hiçbir fikrim olmayan bir Mankell kitabı yerine bunu seçtim.

Konuya gelirsek; Yaz Dönümü gecesinde ormanda piknik yapan, aslında kendilerince bir “yeniden canlandırma” yapan üç genç başlarından vurularak katledilir. Ancak olayların Kurt Wallander ve ekibine ulaşması bununla başlamış olsa da sebep “kayıp gençler” olarak ortaya çıkar ilk. Peşinden ise daha önceki kitaplardan hatırlayacağınız bir karakter, bir polis arkadaşları da bir cinayete kurban gidiyor ve hikaye başlıyor. Devamı, araştırma süreci, gençlerin başına neyin neden geldiği gibi polisiyenin tadının saklı olduğu asıl sorulara dair cevapları kitaptan başka bir yerde görmeniz kötülüğünü size yapmamak için şimdi susuyorum. Sadece çok ilginç bir sebep olduğunu söylemekle yetineceğim.

Bunun yerine, bence Wallender dizisinde mükemmel biçimde, kitaptaki anlatımla okuyucunun kafasında oluşan “şekle” uygun biçimde vücuda bürünmüş olan Kurt Wallander’ın bu kitapta ne alemde olduğundan biraz bahsetmek istiyorum. Henning Mankell’in gerçekçi ve normal karakterleri böylesine etkileyici biçimde yaratıp, polisiye içinde tadından yenmez şekilde sunması başarısının en belirgin noktası Wallander’ın gündelik hayatı ve durumu üzerine yazılanlarda ortaya çıkıyor bence. Kendisi bu kitapta elli yaşına pek yakın ve şimdi de karşısına şeker hastalığı çıkıyor. Tüm olan biten arasında, elini kolunu sallayarak gezen manyak bir katili arama çabaları arasında ustaca yerleştirilmiş “şeker hastalığını öğrenen ve nedense bundan utanan” dedektif Wallander’ı görüyoruz. Boşanmasının ardından gelen sancılı süreç ve bu sürecin izleri, kızı ile olan ilişkisi, babasına dair noktalar, şekerli yiyecekleri sevmesi ve uzak durma çabası, hayatını kaybeden eski arkadaşının bilgeliğini arar olması, sık sık içtiği maden suları ve yorgunluktan polis merkezindeki odasında yere uzanıvermesi… Wallender hakkındaki her detayı çok seviyorum nedense.

Yine Wallander’ı bilenler bilir, kendisi İsveç toplumunun “ne ara bu hale geldiği” konusunda da sık sık kafa yorar. Yine aynı sorgulamar içinde görüyoruz kendisini; üç zavallı gencin katledilmesi, polis arkadaşlarının evinde katledilmesi… Toplumun zamanla daha soğukkanlı ve daha katil ruhlu bir gidişatın içinde olması, sıklıkla, doğal olarak, hikayenin arka planında, satır aralarında işleniyor.

Okumaktan tam anlamıyla mutluluk duyduğum ender yazarlardan olan Henning Mankell’i ve yazdıklarını saatlerce övebilirim. Ama onun yerine kitabı okumanızı tavsiye etmek daha faydalı geliyor.

18 Mart 2013 Pazartesi

Henning Mankell "Riga'nın Köpekleri" 'nin İnanılmaz Keşfi

Başlık konusunda çok yaratıcıyım.
Mesleki deformasyon diyelim =)
Neyse. Eğer takip edeniniz varsa, biliyor musunuz bilmiyorum ama bende Henning Mankell saplantısı diyebileceğim, yer yer sapıklığa varan bir tutku var. Örnek olarak kitaplarına belirli aralıklar gidip uzun uzun bakmak, açıp açıp bakmak, tabii ki okumak ve özellikle yeni bir kitabı ne zaman çevrilir bilmediğim için yedekte iki kitabını tutmak gibi bir huyum var. Kendisinin, bu haftasonuna kadar Türkçe'ye çevrilmiş kitaplarından yalnızca iki tanesine sahip değildim. Bu sahip olmadığım iki kitap da baskısı olmadığı için uzun zamandır, hatta yıllardır bulamadığım iki kitabıydı. Riga'nın Köpekleri ve Beyaz Aslan.
Aslında Beyaz Aslan'ı bir sitede bulmuştum, bu ay almayı planlıyordum ama nedense almayı unuttum. (Hem sapığım mapığım diyip durdun hem de kitabı almayı unuttum diyorsun, ne ayaksın kızım sen, dediğinizi duyar gibiyim. Ama gerçekten her ay o kadar çok kitap alıyorum ki listeye bakmadan alışveriş ettiğimden arada kaynayanlar, tekrar aldıklarım bile oluyor. İşte böyle bir bilinç yumağıyım.)
Gittikçe uzayan bu yazıyı artık sonuca doğru götürsem iyi olacak.
Her şey cumartesi sabahı saç kurutma makinesi almak için Fulya'daki media markt'a gitmemizle başladı. Sonra hazır gelmişken real'den bir iki bir şey alıp dönelim dedik. Markette annem doğal olarak gördüğü kitaplara bakarken ben de avare avare etrafa bakıyordum, sonra dank etti Altın Kitaplar'ın kitapları 2.35 ya da 2.95 TL (şimdi tam hatırlamıyorum da 3 TL değildi yani) gibi bir fiyata satılıyordu; özellikle polisiye romanlar diziliydi rafta. Sonra kafamı kaldırınca galiba bir kaç saniye inme indi ve geçti, Riga'nın Köpekleri bana bakıyordu! Bir an sıfır bilinçle rafta duran üçünü de almaya yöneldim, sanki çay ya da bisküvi de yani 3 tanesi de ucuzsa 3ünü de alayım dercesine. O şok geçince geri kalan zamanı, kasada ödeme yapmayı, eve dönmeyi vs rüya gibi hatırlıyordum (ahahah) sadece çantamdaki kitabı düşündüm çünkü.
Yani, eğer o kitabı arayıp da bulamayanınız varsa en son 2 adeti daha rafta duruyordu.
Bilginize.

28 Ocak 2013 Pazartesi

Henning Mankell 'Kennedy'nin Beyni'

Kennedy’nin Beyni, Henning Mankell’in kitapları arasında en farklı olanı; belki de yazılış “derdi” tamamen farklı olanı. Burada, alışageldiğimiz baş karakter Dedektif Wallender’ın olmaması bir yana, polisiye bir roman yaratma amacından da aslında uzak bir kitap. Evet, kitabın sonuna kadar yine bir “katil” aranıyor, bir “cinayet” işleniyor ve işler karman çorman bir halde çözülmeyi bekliyor. Ancak dediğim gibi, bu kitabın bir polisiye roman olsun diye yazılmadığını düşünüyorum. Çünkü Kennedy’nin Beyni’nde sizi bekleyen hikaye aslında Afrika’nın büyük sorunu; siz açlık, yoksulluk deyin, ben de aslında Aids diyeyim.

Kitabın baş kahramanı Louise adlı bir arkeolog. Oğlunun, kendi evinde görünürden bir “intihar” ile hayatının son bulmasının ardından, inanmak istemediği ve inanmaması için bir çok sebep bulduğu bu intihar(!)ı, aslında cinayeti (bunun bir cinayet mi intihar mı olduğu elbette kitabın sonunda saklı) araştırmaya başlaması ve keşfettiği, oğluna ait ve aslında hiçbir şekilde haberdar olmadığı bir dünyayı tanımaya başlamasıyla başlıyor kitap. Oğlunu tanıdığını düşünürken, Henrik’in bambaşka bir hayatı olduğu gerçeğiyle yüzleşmeye ve bu hayatı anlamaya çalışıp, esrarı aydınlatmaya çalışırken, kendisini dünyanın bir ucundan bir ucuna sürekli bir yolculuk halinde buluyor.

Bu yolculuğun ana ekseninde ise Afrika var. Kitabın sonunda Henning Mankell’in bir sonsözü var ki bence kitabı yazmasının sebebi, kitabın tamamı orada aydınlanıyor. Mankell’in insanlığın içinde bulunduğu, acı veren Aids gerçeğine ve uluslar arası ilaç şirketlerinin deneylerine karşı içinde biriken duyguları, zamanında yaşadığı acı bir olayla okuyucuya özetlemeye çalıştığı bu bölüm, ölmekte olan bir Aids hastasının Mankell üzerinde bıraktığı iz tabanında şekillenmiş.

Kenndy’nin Beyni ismi, bu kitabın neresinde ve bağlantı ne derseniz bence o da sürpriz olsun, oldukça ilginç bir bilgi veriliyor bunun hakkında kitapta.

Oldukça sürükleyici, sürekli değişen mekan ve gelişen olaylarla gerçekten bir solukta okunabilecek bir kitap. Basımı var mı, kitap piyasada şu an var mı bilmiyorum ama denk gelirseniz okumanızı tavsiye ederim. Ama dediğim gibi, Wallander serisindeki gibi bir kitap beklemeyin, bu sefer çok farklı.

15 Kasım 2012 Perşembe

Agatha Christie "Gül Ve Porsukağacı"

Üstadın Mary Westmacott adı altında yazdığı seriden bir başka kitap daha; Gül Ve Porsukağacı.

Hiç beklenmedik ve aslında bazıları için hayalkırıklığı yaratacak şekilde sakatlanan savaş gazisi Hugh, kardeşi ve eşiyle beraber İngiltere kırsalında yeni bir yere taşınır. Bu bölge hala “soylular”, “asiller” ve “basit, sıradan insanlar” gibi kavramların egemenliğini sürdüğü bir 1945′in İngilteresi’nin görüntüsüdür, kanıtıdır; St. Loo kasabası.

Olayın başlangıcı, buraya geldikten sonra, kendisini siyasetin rüzgarına kapılmış, seçimlere hazırlanan insanların arasında bulur Hugh.

Bu sırada muhafazakarların adaya gösterdiği, kahraman, savaş gazisi ancak asil kandan(!) gelmeyen Gabriel ortaya çıkar. İşte tüm hikaye aslında Gabriel ve onun insanların hayatına verdiği şekil. Düşünceleri biçimlendiriş tarzı.

Yeri geliyor, gerçekten Hitler-vari bir hitabet yeteneği ile insanları etkisi altına alıyor, yeri geliyor gün içindeki yardımlarıyla basit gündelik bir sorun için kahramanca anılan bir adama dönüşüyor; fırsat kolluyor, fırsat yaratıyor ve şovunu sürdürüyor. Çünkü bir tamircinin oğlu olan Gabriel’in hayattaki hırsları önüne hiç bir şey geçemez; herkesin tepeden baktığı bir sınıfa mensup olması, hele ki Loo ailesinin egemenliği altında olan bir bölgede seçimlere aday olması onu daha da kamçılıyor. Gabriel bu seçimi kazanmak zorunda; iş artık bir seçimden çıkıp hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Bu sırada da kasaba kadınları arasında böylesine bir kahraman erkek imajına sahip, aslında çirkin ama son derece etkileyici bir erkek olan Gabriel ayrı bir konumda daha kendi içinde bir savaş veriyor.

Gabriel neredeyse tiksindiği soylu sınıfa karşı olan hıncını, İngiltere’nin o dönemdeki siyasi, sosyal yapısını ve her Agatha Christie romanında olduğu gibi küçük insanların karmaşık ruhsal yapısını, hırslarını bir ustalıkla anlatıyor Gül Ve Porsukağacı. Sınıflar arası farkın yarattığı nefretin nelere engel ve nelere sebep olabileceğini, paralel giden bir hikayede yıkılmaya çalışılan bir soylu sınıf algısını (bunu yıkmaya çalışan yine soylu sınıfa ait olmayan biri şeklinde) ustaca anlatıyor Agatha Christie. Aynı zamanda parlak, beklenen, berrak ve sorunsuz bir geleceğin, sebepleri asla kolayca anlaşılamayacak kadar apaçık olan bir sevgi yüzünden nasıl parçalanıp atıldığını, kimsenin anlam veremediği kaçışları ve vazgeçişleri görüyoruz.

Üstadın her zamanki gibi her satırı dolu bu romanı, derler ya, bir solukta okunacak bir kitap. İnsan psikolojisi için Agatha Christie’nin varlığının yine bir mucize olduğunu görmek de bu kitabın bir diğer yönü.

27 Ocak 2012 Cuma

Agatha Christie "Roger Ackyord Cinayeti"

1926, Büyük Britanya'da ilk kez basılan bu efsanevi Agatha Christie kitabı, yazara bir kez daha hayran kalmama sebep olmuş, üzerine bir kitap yazılmış bir romandır. (Bahsi geçen kitap "Roger Ackyord'u Kim Öldürdü?" isimli Pierre Bayard'ın bir kitabıdır. Kitaba dair bir yazıyı ilerleyen günlerde bu blogda bulabilirsiniz.) Olaylar ise Hercule Poirot'un emekli olduktan sonra "kabak yetiştirmek" için yerleştiği King's Abbot köyünde geçmektedir. Bir yasak aşk hikayesi; kocasını öldürdüğü iddia edilen bir kadın; yasak aşkın diğer tarafı olan Roger Ackyord'a yapılan şantaj... Akabinde Ackyord'un evinde, çalışma odasında öldürülmesi. Tüm bunlar her şeyin çabucak duyulduğu, gizlinin saklının aslında apaçık bilindiği küçük bir kasabada geçmektedir. Elbette Poirot'un dahil olmaması diye bir ihtimal bile yoktur; katilin kimliğini ortaya yine o çıkaracaktır. Fakat. Romanın konusu bir yana, bu kitabı okurken kesinlikle normal bir Agatha Christie kitabını okurkenki halinizden daha dikkatli bir halde okumak zorundasınız. Neden mi? Katili bulmak için, son sayfaya gelmeniz yetmeyecek. Katili öğrendikten sonra kitabı tekrar okumanız ve katilin neden "o" olduğunu anlamanız gerekecek. "Roger Ackyord'u Kim Öldürdü?" adlı kitaba dair hiçbir bilgiyi ise bu kitabı (Roger Ackyord Cinayeti'ni) okumadan okumayın, özellikle kaçının. Kitabı bir kez okuyun, katili öğrenince yine okuyun. Sonra biraz düşünün, alın elinize kalemi sorulara bulun, tekrar tekrar cevaplayın. Sonra, Pierre Bayard'ın "Roger Ackyord'u Kim Öldürdü?" kitabını arayın, bulun, gerekirse gidin orjinalini bulun ama sakın bu sondan kendinizi mahrum bırakmayın. Çünkü benzersiz bir roman, benzersiz bir "son" ve Agatha Christie'nin aslında, bence, espirili bir mirası bu kitap ve katil bize.

26 Ocak 2012 Perşembe

Agatha Christie "Nil'de Ölüm"

Okuduğum ikinci Agatha Christie kitabı. Yaş yine 12 iken, İzmir Kemeraltın'daki bir kitapçıdan almıştım. Sonra eve döner dönmez, kitaba yapışıp, sade nane şekeri ve su eşliğinde, çocukluğumun ve hayatımın büyük kısmının geçtiği odamdaki yatağa oturup okumaya başlamıştım. Daha sonra okuduğum onlarca Agatha Christie kitabı içn okuma "ayini" de böylece şekillenmişti; nane şekeri ve su! Sağlık, sağlık, sağlık diyorum. Az şeker yiyin ama asıl amaç kitap okumak, zorlamayın =) Kitap yine kin, nefret ve intikam gibi hayatımda her daim yer eden kavramlar üzerine kurulu. Bir önceki Agatha Christie kitabı hakkındaki yazılarda da benzer sözcükleri kullanmış olmam yanıltmasın, bunlar bu dahi yazarın bahsettiği yegane konular değil. Kıskançlık, para, hırs, zevk, yanılgı gibi bir çok sebepten ötürü işlenen cinayetleri bulabilirsiniz kitaplarında. Kin, nefret ve intikamın tarafımca sıklıkla anılması ve özellikle bu kitaplara air yazılar yazmam ise benimle ilgili bir durum. Devam edersek. Yakın arkadaşının erkek arkadaşını çalıp evlenen zengin bir genç kadın, Mısır'da, Nil'de bir seyahate çıkar. Olayların başlangıçtan sonra geçtiği coğrafya da Mısır'dır. Kitaptan bahsetmeyeceğim, çünkü bu kitabı okumamış ama bu yazıya denk gelmiş birine yapabileceğim büyük bir kötülük bence. Agatha Christie'ye duyduğum derin saygı da var tabi sebeplerimiz arasında. Ek olarak, Nil'de Ölüm adlı bir albüm için "Ridgeway" isimli bir parça kaydetmiştim. Albüm hiç yayınlanmadı, şarkı da öyle. Gün gelir de tamamlarsam, eminim Noel'de Cinayet için bir albüm hazırlığını da peşinden getirecek kadar gaz verecek bana =)

31 Ekim 2011 Pazartesi

Agatha Christie "Sensiz Bir İlkbahar"

Altın Kitaplar, Agatha Christie’nin polisiye romanlarının sanıyorum ki tamamını yayınladıktan sonra, şimdi de üstadın Mary Westmacott’un takma adını kullanarak yazdığı romantik eserli yayınlamaya başladı. Bu yayın dizisinin ilk eseri de “Sensiz Bir İlkbahar”. Bilen bilir, Agatha Christie benim için eşsiz bir konumda olan, dahi bir insandır ve tüm kitaplarını okumuş biri olarak her zaman “Agatha Christie’nin yeni romanı çıktı” haberlerini görüp, ya da bu haberleri bekleyip, bu mükemmel yazarın yeni bir eserini okuma şansımın olmaması bende bir acıdır. Sensiz Bir İlkbahar ise... Nil’de Ölüm ve Noel’de Cinayet başta olmak üzere insan psikolojisinden ne kadar iyi anladığını bana çocuk yaşımda anlatmayı başaran ve kimliğime bambaşka bir boyutun iyice sinmesine neden olan bu efsane yazar, Sensiz Bir İlkbahar’da yeniden “insan”a dair gözlemlerinin derinliğini yazıya döküyor. Hikayenin akışından uzun uzun bahsetmeyeceğim ancak kısaca özetlemek istiyorum; kızının yanından İngiltere’ye dönmekte olan kahramanımız kadın, Türkiye-Suriye sınırında mahsur kalır ve bir haftasını bir aşçı, bir uşak ve bir çocuktan oluşan ekibe sahip bir pansiyonda geçirmek zorunda kalır. Muazzam bir çöl tasvirinin yapıldığı romanda, çölde düşünceleriyle başbaşa kalan bir kadın görürüz: Mutlu ve intizamlı bir hayatın içinde olduğunu düşünen kadın, kıyıda köşede kalmış ve görmektense görmemeyi tercih ettiği detayların herbiriyle yüzleştikçe, acı bir tablonun tutsağı olarak başka bir hayatın içinde yaşadığını her geçen gün daha kötü biçimde farkeder. Üç çocuğuyla ve eşiyle mükemmel bir hayat sürdüğünü sanarken, çölün uçsuz bucaksızlığına yayılan sonsuz düşünceleri ve kurcaladığı geçmişle yapayalnız, baş başa kalır. Yine insanın içini acıtan, gerçekçi bir yaklaşımla yazmış üstad romanı. Agatha Christie’nin hemen her romanında olan klasik İngiliz aile yapısı ve İngiliz kadınının olaylara ve yaşama karşı bakışını ve tepkilerini, kendisinden beklenen ve aslında yapmak istediği arasındaki çelişkiyi, kurallara bağlı ve düzenli hayatlar oluşturmaya çalışırken feda edilen ve telafi edilmesi güç hayatları çok güzel anlatmış. En azından ben bunu anladım. Kesinlikle acı dolu, keder dolu bir roman. İnsanı üzüyor, kalbinizde bir daralmaya sebep verebilir.