3 Eylül 2018 Pazartesi
Agatha Christie ""Örümcek Ağı"
26 Temmuz 2018 Perşembe
Dan Brown "Başlangıç"
26 Eylül 2014 Cuma
Henning Mankell "Huzursuz Adam"
2 Aralık 2013 Pazartesi
Henning Mankell "Riga'nın Köpekleri"
29 Mayıs 2013 Çarşamba
Henning Mankell "Ölümün Karanlık Yüzü"
27 Mayıs 2013 Pazartesi
Agatha Christie "Bitmemiş Portre"
22 Mayıs 2013 Çarşamba
Henning Mankell "Bir Adım Geriden"
18 Mart 2013 Pazartesi
Henning Mankell "Riga'nın Köpekleri" 'nin İnanılmaz Keşfi
Mesleki deformasyon diyelim =)
Neyse. Eğer takip edeniniz varsa, biliyor musunuz bilmiyorum ama bende Henning Mankell saplantısı diyebileceğim, yer yer sapıklığa varan bir tutku var. Örnek olarak kitaplarına belirli aralıklar gidip uzun uzun bakmak, açıp açıp bakmak, tabii ki okumak ve özellikle yeni bir kitabı ne zaman çevrilir bilmediğim için yedekte iki kitabını tutmak gibi bir huyum var. Kendisinin, bu haftasonuna kadar Türkçe'ye çevrilmiş kitaplarından yalnızca iki tanesine sahip değildim. Bu sahip olmadığım iki kitap da baskısı olmadığı için uzun zamandır, hatta yıllardır bulamadığım iki kitabıydı. Riga'nın Köpekleri ve Beyaz Aslan.
Aslında Beyaz Aslan'ı bir sitede bulmuştum, bu ay almayı planlıyordum ama nedense almayı unuttum. (Hem sapığım mapığım diyip durdun hem de kitabı almayı unuttum diyorsun, ne ayaksın kızım sen, dediğinizi duyar gibiyim. Ama gerçekten her ay o kadar çok kitap alıyorum ki listeye bakmadan alışveriş ettiğimden arada kaynayanlar, tekrar aldıklarım bile oluyor. İşte böyle bir bilinç yumağıyım.)
Gittikçe uzayan bu yazıyı artık sonuca doğru götürsem iyi olacak.
Her şey cumartesi sabahı saç kurutma makinesi almak için Fulya'daki media markt'a gitmemizle başladı. Sonra hazır gelmişken real'den bir iki bir şey alıp dönelim dedik. Markette annem doğal olarak gördüğü kitaplara bakarken ben de avare avare etrafa bakıyordum, sonra dank etti Altın Kitaplar'ın kitapları 2.35 ya da 2.95 TL (şimdi tam hatırlamıyorum da 3 TL değildi yani) gibi bir fiyata satılıyordu; özellikle polisiye romanlar diziliydi rafta. Sonra kafamı kaldırınca galiba bir kaç saniye inme indi ve geçti, Riga'nın Köpekleri bana bakıyordu! Bir an sıfır bilinçle rafta duran üçünü de almaya yöneldim, sanki çay ya da bisküvi de yani 3 tanesi de ucuzsa 3ünü de alayım dercesine. O şok geçince geri kalan zamanı, kasada ödeme yapmayı, eve dönmeyi vs rüya gibi hatırlıyordum (ahahah) sadece çantamdaki kitabı düşündüm çünkü.
Yani, eğer o kitabı arayıp da bulamayanınız varsa en son 2 adeti daha rafta duruyordu.
Bilginize.
28 Ocak 2013 Pazartesi
Henning Mankell 'Kennedy'nin Beyni'
Kennedy’nin Beyni, Henning Mankell’in kitapları arasında en farklı olanı; belki de yazılış “derdi” tamamen farklı olanı. Burada, alışageldiğimiz baş karakter Dedektif Wallender’ın olmaması bir yana, polisiye bir roman yaratma amacından da aslında uzak bir kitap. Evet, kitabın sonuna kadar yine bir “katil” aranıyor, bir “cinayet” işleniyor ve işler karman çorman bir halde çözülmeyi bekliyor. Ancak dediğim gibi, bu kitabın bir polisiye roman olsun diye yazılmadığını düşünüyorum. Çünkü Kennedy’nin Beyni’nde sizi bekleyen hikaye aslında Afrika’nın büyük sorunu; siz açlık, yoksulluk deyin, ben de aslında Aids diyeyim.
Kitabın baş kahramanı Louise adlı bir arkeolog. Oğlunun, kendi evinde görünürden bir “intihar” ile hayatının son bulmasının ardından, inanmak istemediği ve inanmaması için bir çok sebep bulduğu bu intihar(!)ı, aslında cinayeti (bunun bir cinayet mi intihar mı olduğu elbette kitabın sonunda saklı) araştırmaya başlaması ve keşfettiği, oğluna ait ve aslında hiçbir şekilde haberdar olmadığı bir dünyayı tanımaya başlamasıyla başlıyor kitap. Oğlunu tanıdığını düşünürken, Henrik’in bambaşka bir hayatı olduğu gerçeğiyle yüzleşmeye ve bu hayatı anlamaya çalışıp, esrarı aydınlatmaya çalışırken, kendisini dünyanın bir ucundan bir ucuna sürekli bir yolculuk halinde buluyor.
Bu yolculuğun ana ekseninde ise Afrika var. Kitabın sonunda Henning Mankell’in bir sonsözü var ki bence kitabı yazmasının sebebi, kitabın tamamı orada aydınlanıyor. Mankell’in insanlığın içinde bulunduğu, acı veren Aids gerçeğine ve uluslar arası ilaç şirketlerinin deneylerine karşı içinde biriken duyguları, zamanında yaşadığı acı bir olayla okuyucuya özetlemeye çalıştığı bu bölüm, ölmekte olan bir Aids hastasının Mankell üzerinde bıraktığı iz tabanında şekillenmiş.
Kenndy’nin Beyni ismi, bu kitabın neresinde ve bağlantı ne derseniz bence o da sürpriz olsun, oldukça ilginç bir bilgi veriliyor bunun hakkında kitapta.
Oldukça sürükleyici, sürekli değişen mekan ve gelişen olaylarla gerçekten bir solukta okunabilecek bir kitap. Basımı var mı, kitap piyasada şu an var mı bilmiyorum ama denk gelirseniz okumanızı tavsiye ederim. Ama dediğim gibi, Wallander serisindeki gibi bir kitap beklemeyin, bu sefer çok farklı.
15 Kasım 2012 Perşembe
Agatha Christie "Gül Ve Porsukağacı"
Üstadın Mary Westmacott adı altında yazdığı seriden bir başka kitap daha; Gül Ve Porsukağacı.
Hiç beklenmedik ve aslında bazıları için hayalkırıklığı yaratacak şekilde sakatlanan savaş gazisi Hugh, kardeşi ve eşiyle beraber İngiltere kırsalında yeni bir yere taşınır. Bu bölge hala “soylular”, “asiller” ve “basit, sıradan insanlar” gibi kavramların egemenliğini sürdüğü bir 1945′in İngilteresi’nin görüntüsüdür, kanıtıdır; St. Loo kasabası.
Olayın başlangıcı, buraya geldikten sonra, kendisini siyasetin rüzgarına kapılmış, seçimlere hazırlanan insanların arasında bulur Hugh.
Bu sırada muhafazakarların adaya gösterdiği, kahraman, savaş gazisi ancak asil kandan(!) gelmeyen Gabriel ortaya çıkar. İşte tüm hikaye aslında Gabriel ve onun insanların hayatına verdiği şekil. Düşünceleri biçimlendiriş tarzı.
Yeri geliyor, gerçekten Hitler-vari bir hitabet yeteneği ile insanları etkisi altına alıyor, yeri geliyor gün içindeki yardımlarıyla basit gündelik bir sorun için kahramanca anılan bir adama dönüşüyor; fırsat kolluyor, fırsat yaratıyor ve şovunu sürdürüyor. Çünkü bir tamircinin oğlu olan Gabriel’in hayattaki hırsları önüne hiç bir şey geçemez; herkesin tepeden baktığı bir sınıfa mensup olması, hele ki Loo ailesinin egemenliği altında olan bir bölgede seçimlere aday olması onu daha da kamçılıyor. Gabriel bu seçimi kazanmak zorunda; iş artık bir seçimden çıkıp hayatta kalma mücadelesine dönüşüyor. Bu sırada da kasaba kadınları arasında böylesine bir kahraman erkek imajına sahip, aslında çirkin ama son derece etkileyici bir erkek olan Gabriel ayrı bir konumda daha kendi içinde bir savaş veriyor.
Gabriel neredeyse tiksindiği soylu sınıfa karşı olan hıncını, İngiltere’nin o dönemdeki siyasi, sosyal yapısını ve her Agatha Christie romanında olduğu gibi küçük insanların karmaşık ruhsal yapısını, hırslarını bir ustalıkla anlatıyor Gül Ve Porsukağacı. Sınıflar arası farkın yarattığı nefretin nelere engel ve nelere sebep olabileceğini, paralel giden bir hikayede yıkılmaya çalışılan bir soylu sınıf algısını (bunu yıkmaya çalışan yine soylu sınıfa ait olmayan biri şeklinde) ustaca anlatıyor Agatha Christie. Aynı zamanda parlak, beklenen, berrak ve sorunsuz bir geleceğin, sebepleri asla kolayca anlaşılamayacak kadar apaçık olan bir sevgi yüzünden nasıl parçalanıp atıldığını, kimsenin anlam veremediği kaçışları ve vazgeçişleri görüyoruz.
Üstadın her zamanki gibi her satırı dolu bu romanı, derler ya, bir solukta okunacak bir kitap. İnsan psikolojisi için Agatha Christie’nin varlığının yine bir mucize olduğunu görmek de bu kitabın bir diğer yönü.


