Immanuel Wallerstein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Immanuel Wallerstein etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Şubat 2018 Çarşamba

Immanuel Wallerstein "Avrupa Evrenselciliği - Gücün Retoriği"

"Bugün önümüzdeki mesele şudur: Halihazırdaki dünya düzeninin son sapkın haklılaştırılması olan Avrupa evrenselciliğinin ötesine nasıl geçebiliriz?" 
Wallerstein

William Blum, "Killing Hope: US Military & CIA Interventions Since World War II" adlı kitabının bir bölümünde Amerikan dış politikasının Amerikan karşıtı terör gruplarının yaratılması ve yayılmasını içeren stratejilerinden kısaca bahsetmektedir. Batı'ya karşı konumlandırılan Doğu'da yaratılan düşmanın çıktığı laboratuvar olarak Amerika'yı işaret etmektedir. 

Amerika'nın 11 Eylül sonrasında "terörizme karşı savaş" adı altında giriştiği işgallerin, evrensel değerleri koruma ve yayma amaçlarının altına saklaması gibi evrenselcilik iddialarını"Avrupa evrenselciliği" olarak tanımlayan Wallerstein, sapkınlaşmış bir evrenselcilik derken bundan bahsetmekte. Bu evrenselcilik, demokrasi götürmek için giriştiği işgalin kısa vadedeki katliam ve zulmünü uzun vadede "evrensel bir kazanımın bedeli" gibi göstermeye çalışan emperyalist, haince bir stratejinin gerçek evrensel değerlerin yok edilmesi ardından içine tıkıldığı yeni kılıfla Batı'nın ya da Atlantik'in sunuş şeklinden başka bir şey değil. 

Benim "demokrasi", "insan hakları", "barış", "özgürlük", "bilmem ne kazanacak", "eşitlik", "eşit bir şeyler" gibi Soros kelime haznesinden fırlamış yeni "evrensel değerler" ifadeleri görünce girdiğim buhran, Wallerstein'ın "Gücün Retoriği - Avrupa Evrenselciliği" adlı kitabının konusu aslında. 

Wallerstein, Batı'nın sömürge, işgal politikalarında, açıkça katliamlarında aslında bunun her daim görüldüğünü, ilk bölümde Amerika'ya ilk kez ayak basan İspanyollar'ın Amerika'daki yerlilere karşı giriştikleri savaşın "evrensel" zemine oturtulmaya çalışılmasında öne sürülen argümanlarla şu an karşımıza çıkan Batı'nın işgal politikalarındaki evrensel değerler iddialarının aynı noktalardaki kesişimleri üzerinden örnekliyor. Modern dünyadan giden İspanyollar'ın medeni olmayan Amerika'daki yerlilere medeniyet götürdüklerini iddia etmeleri gibi müdahalelerini haklılaştırma sebeplerini, ilerleyen yüzyıllarda da öne sürülen, bir müdahaleyi (işgali) haklılaştırıcı nedenlerle dört noktada buluşturuyor: "onlar barbar", "evrensel değerleri yok sayan uygulamalara sahipler", "aralarında kalan masumları korumak gerekiyor, "evrensel değerlerin burada da yayılması gerekiyor". Bu dört gerekçe, İspanyollar'ın ritülleri sırasında çocuk kurban ediyor olmaları ya da Hristiyan olmamaları sebebiyle Amerika'daki yerli halk arasında katliam yapmalarını, onları köleleştirmelerini, madenlerde çalıştırmalarını, zamanla etnik temizliğe gidecek yolun ilk adımlarını atmalarını, onları alıp satmalarını, topraklarına el koymalarını.... haklı göstermek için öne sürdükleri gerekçeler. İşgalin gerekçeleri. 

Cadı avının "evrensel değerler beşiği" Batı'da olduğundan ya da herhangi bir toplumda herhangi bir sapmadan zaten bahsedilebileceğinden ya da kültürel farkların farklı uygulamalarla uç ritüellerde kendisini gösterebileceğinden habersiz miydi peki İspanyollar? Irak'a giren Amerika'nın evrensel değerleri götürmesi yolundaki adımlarıyla üstteki gerekçeleri yan yana koyunca İspanyollara dair verdiğiniz cevap Wallerstein'ın da bizim de derdimizi özetliyor zaten. Batı'nın evrenselciliğinin dışında kalındığı an, evrensel değerleri size sizi yok ederek sunmak Batı'nın tüm dünyaya en büyük lütfudur herhalde. Keşke kiliseyle olan yakın temaslar bir noktada ölümcül günahları benimsetme işlevi görseydi ve bu kibir bir nebze törpülenseydi, 500 yıl öncesiyle aynı işgal dürtüsü aynı emperyalist açlık dünyanın kana bulanmadık tek bir karışı bile bırakmamaya yemin etmişçesine açlık çekmezdi belki.

Wallerstein, Batı'nın kendisini konumlandırdığı merkezi konumun, Şarkiyatçılıkta da kendisini gösterdiğine değiniyor. Şarkiyatçılığa karşı konumlanma noktasının da yine Batıcılık, daha doğrusu yine Avrupa merkezli bakışı destekleyecek bir konum olduğunu vurgulayarak, burada evrenselcilik iddialarıyla etnik merkezciliğin aslında tikelciliğe çıkmaktan başka bir şey olmadığını söylüyor. Yani ikili her konumlamada merkez bu örnekte Avrupa diyelim; merkezi Avrupa'dan çekip ona karşı durduğunuzda yine etnik merkezci bir konum alıp yine evrenselcilik iddiasına ona göre kurgularsanız yine tikelciliğe düşersiniz ki en başta "Batıcılık tikelciliktir bu yüzden evrenselcilik iddiası yanlıştır"ı savunduğunuz için bunu söylüyorsanız, bu çelişkidir - buna geliyor. Bu yüzden, tikel ve evrensel arasında yine bir bağ kurulması zorunluğu var, konumlandırmayı "ya biri ya biri" diye düşünmekten ziyade birbirine bağlamak üzerine kurmak ancak bu tikelci evrenselcilikle mücadele etme yöntemidir ve bilimsel evrenselcilik için bir yoldur, Wallerstein da sonunda buna bağlıyor. Zira evrensel olan nedir, bu nasıl tanımlanır, bunların da bir ihtiyaç olduğunu zaten ifade ediyor; yani her "evrensel değer" ifadesine karşı konumlanmanın ötesinde buradaki tanımın bilimsel olup olmadığına değiniyor. Elbet burada değerden arınmışlık sorunu karşımıza çıkar. Ki Wallerstein da değiniyor. Bunun aslında mümkün olup olmadığı tartışmasına giriyor hatta bilimde değerden arınmışlık denilince akla gelen ilk ismin bu konuya dair giriştiği çabayı "şizofrenik" buluyor; Max Weber. Weber değerden arınmış bilimi şart koyuyor ancak Wallerstein'a göre bu mümkün değil; tam da bu noktada bilim insanları ya da aydınlar için bu "evrensel olan nedir"in tanımlanması konusunda nasıl bir yol olabileceğinin anlatıyor kısaca. Akademinin gittikçe uzmanlaşmasının ve bilimsel bir taraflaşmanın bu konudaki rolüne de bir bölüm ayırmış ayrıca.

Wallerstein umutsuz kapatmamış metni; gittikçe zayıflayan bir güç karşısında çıkış yolu aradığını düşünebilirsiniz okurken. Bir şeyi tanıdıkça onun açıklarını bulmak mümkün olur; Wallerstein'ın da anlatmaya çalıştığı bir bakıma bu. 


27 Kasım 2016 Pazar

Immanuel Wallerstein “Tarihsel Kapitalizm ve Kapitalist Uygarlık”

Wallerstein birikmiş zenginlik anlamına gelen sermayenin ana ögesi olduğu kapitalizmi tarihsel bir toplumsal sistem olarak belirtip, bu sistemin ayırt edici özelliği olarak sermayenin kendisini büyütmesi amacıyla bu sisteme dahil olmasının onun özel bir yönü olduğunu vurguluyor. Zita daha önceki toplumsal sistemlerde sermaye karşımıza yeterince metalaştırılmamış bir biçimde çıkmaktadır ve bu noktadaki ayrışma ile kapitalizm, takas yöntemi haricinde birçok farklı yolla kendisini genişleten bir metalaşma süreci izlemiştir. Takiben doğurduğu sonuç ise toplumsal süreçlerin metalaşmasının ötesinde, tüm üretim süreçleri oluşan metalaşma sürecinin parçası haline getirerek kendi içerisinde bir meta zinciri haline getirmesi olmuştur. Yazarın metin boyunca karşı çıktığı bir noktayı da belirmekte fayda var: Wallerstein bazı savunucularının aksine kapitalizmin doğal bir sistem olmadığını, hatta açıkça saçma bir sistem olduğunu, sermayenin sermaye üretmek için var oluşu ile açıklıyor.
Kapitalizmin beraberinde getirdiği ve diğer toplumsal sistemlerden onu farklılaştıran bir nokta olarak Wallerstein, işbölümü ve emeğin değerlendirilmesi arasında kurumsallaşan cinsiyetçi bir ayrımın varlığına dikkat çekiyor. Bu durumun doğal sonucu olarak kamusal – özel alandaki cinsiyetçi ayrımın beslenmesi ve düzenin kendi denetimi ve sürekliliğinin garantileme yolu kapsamında kadının “ev kadını” ve erkeğin “ekmek parası kazanan” olarak konumlandırılması karşımıza çıkıyor. Cinsiyetçi ayrım üzerinden ilerleyen ücretli emek sömürüsünün hem yarattığı hem de muhtaç olduğu bu durum, işgücü piyasasında etkin olan ve olmayan arasındaki ayrımda cinsiyeti keskin bir çizgi haline getiriyor.
Wallerstein’ın kapitalist sistemin uzun süredir varlığını devam ettiren bir toplumsal sistem olmasına rağmen proleterleşmiş işçilerin oranının yüzde elliye bile ulaşamadığını belirtmesi önemli bir nokta. En düşük ücret eşiği olarak belirttiği ve proleter hanenin yine kapitalist sistem içerisinde sömürülmek için sistem tarafından “hayatta tutulmasının”, yeniden üretimin sürekliliği için en temel ihtiyaçlarını karşılayabilir halde ücretlendirilmesi şeklinde özetlenebilir. Yazar bu durumu, gelirini “en düşük ücret” üzerine çıkarmak isteyen işçinin, başka bir ücretli işte yine en düşük işe razı gelerek, kapitalizmin maliyet düşürme ve kar marjını artırma amacı doğrultusunda yine başka bir ücretli emek sömürüsünün kurbanı oluşu ile de bağlantılı olarak ele alıyor. Bağlantılı olarak vurguladığı bir diğer nokta ise kapitalist sistemin kendisine sürekli yeni alanlar açtığı dünya ekonomisinde, kapsamına giren her yeni bölgenin “dünya sisteminin ücret düzeyi hiyerarşisinde en altta yer alan reel ücret düzeylerini” peşinden sürüklemesi, sömürge devletlerinin proleterleşmemiş işgücünü yarı – proleterleşmiş seviyede sömürmesi oluyor. Çünkü yayıldığı alanda maksimum kar elde etmek için en düşük ücret düzeyinde işçinin yaratılması, sermayenin birikimini kolaylaştırmaktadır.
Sistem içi bir çelişki olarak bir yandan emekçinin karşısında her zaman sermayenin artması için sınıf dayanışmasına girmiş sermayedarlar olmasına rağmen, kendi içlerinde de daha fazlası için bir rekabet içinde oluşuna işaret ediyor Wallerstein. İlgili olarak, sermayedar ve devlet mekanizmasının işçilerin hayatlarına, “daha fazlası için” müdahale etmesinin yoğunlaşmasını da ekleyebiliriz.
Sistem karşıtı hareketlerinde de evrenselcilik çelişkisi yaşadığını vurgulayan Wallerstein, evrenselciliği de tarihsel kapitalizmin yarattığı bir ideoloji olarak görüyor. Bu yüzden, sistem karşıtı hareketlerin Aydınlanma’nın ideolojisine büründüğü ve kendisini evrensel olarak tanımladığı an tuzağa düşmüş olduğunu söylüyor. Aynı şekilde ilerleme fikrini de eleştiren yazar, ilerlemenin sosyalizme haklılık kazandırdığı kadar kapitalizme de haklılık kazandırdığını belirtiyor. Ancak Wallerstein bu noktada ilerlemenin kaçınılmaz olmadığını ekleyerek, kapitalizmin ilerlemeyi kesinlikle temsil etmediğini ifade ediyor.
Kapitalist sistemin beraberinde getirdiği eşitsiz biçimde dağılmış olan refaha değinen yazar, uçurumun gittikçe arttığı bu eşitsizlik içerisinde payı daha yüksek almış olanın ise tarihin daha önceki dönemlerinde elde etme şansı bulamayacağı bir paya sahip olduğunu belirtiyor. Bunu bir kapitalizm övgüsü olarak görmemek lazım çünkü Wallerstein, bireyin ve toplumun korunmasına yönelik girişimleri de kapsayan bu sistemin öte yandan yarattığı çevresel değişiklikler ile oluşturduğu yıkıma da işaret ediyor. Ozon tabakasına verilen zarar, doğal kaynakların yağmalanması gibi… Daha uzun yaşamak mümkün ancak yaşlı olmanın işgücü piyasasından itilme sorununu doğurması, yaşlıların dezavantajlı gruplar olarak oluşmaya başlaması buna örnek olarak gösterilebilir. Bunun haricinde iç savaşları da kapitalist sistemin bir ürünü olarak gören Wallerstein, iç savaşları işgücünün etnikleştirilmesi ve kapitalizmin yayılmacılığıyla beraber ilerleyen süreç kapsamında değerlendiriyor.
Evrenselcilik ve demokrasi kavramlarını sunar gibi görünen ancak insan hakları ihlallerinin de nereden bakılsa görülebilir olduğu Wallerstein’ın değindiği bir nokta olarak karşımıza çıkıyor. Oysa bu kavramları kapitalizm adeta hediye eder gibi sunmaktadır. Dünya sistemleri içerisinde de aralarında uçurum bulunan insan hakları konusunu güçlü devlet – sömürge devlet çerçevesinde de görmek mümkün.
Değişimin tarihsel olarak gelecek olduğunu belirten Wallerstein, kitabın son satırlarında değişimin gerçekleşeceği yönün ihtimallerini gösteriyor.

10 Kasım 2016 Perşembe

Arrighi, Hopkins, Wallerstein "Sistem Karşıtı Hareketler"

Sistem karşıtı hareketlerin yapısını göstermek adına, sınıf ve statü kavramlarını dünya sistemleri kapsamında yeniden ele alarak girişi yapan yazarlar, ikilik saplantısının ve ulus - devlet üzerinden ilerleyen tartışmaların değerlendirmesine de böylece başlamış oluyor.

Ulus - devletler üzerinden somutlaşan iktidarın dünya ekonomisi için kapitalist bir tutum izlemesi ve ulusal mücadele için de bir savunma aracı olarak eşzamanlı biçimde kullanılabileceğini vurgulayan yazarlar, sistem karşıtı hareketler olarak gelişen milliyetçi - antiemperyalist ve proleter anti - kapitalist niteliklerden biriyle kendilerini görünür kılmaya çalışan hareketlerin gittikçe "ulusal kurtuluş hareketleri"ne dönüşmeye başladıklarının altını çiziyor. Bu noktada Marx'tan bir anlamda ayrışma da mevcut demek mümkün hale geliyor; Marx'ın işçi sınıfına yüklediği görev içerisinde birleştirici nokta işçi olmaları iken burada karşımıza çıkan, işçi oluşun niteliğinden fazlası oluyor. Üstelik  sınıfın yapısı da ikiliğin sınırlarından artık daha uzak ve yapıları arasındaki fark daha belirgin. Yazarlar, bahsi geçen farklı niteliklerin herhangi birinde gerçekleştiğinden bağımsız olarak da bu hareketlerin, her ne kadar sermayenin merkezden uzaklaştırılmasına yönelik ulusal girişimler yapılıyor olsa da, devletler arasındaki sistemlerdeki işleyiş yüzünden önlerinde aşılması güç bir setin de çekili olduğunu belirtiyorlar.  

Sistem karşıtı hareketlerin on dokuzuncu yüzyıl boyunca "toplumsal hareket" ve "ulusal hareket" olarak görüldüğünü belirten yazarlar, toplumsal hareketi toplum içerisinde işçi sınıfı üzerinde olan baskıyı ve sömürüyü tanımlarken, ulusal hareketi ise etnik gruplar arasındaki baskı olarak tanımlıyor. Her iki hareketin de modern dünyanın temel politik yapısı olarak devleti görüyor oluşu önemli bir nokta; yazarların da devamında işaret ettiği üzere devlet iktidarı ile bu hareketler arasındaki ilişki, öncelikle devleti tanımalarından geçen bir ilişki. Bu yüzden, Marx'ın dünyadaki tüm işçilerden beklediği hareket kapsamında dahi gerçekleşecek olan tüm hareketler, yapıları bakımından ulusal bir nitelikte olmak zorundadır. 

Yazarların ulusal kurtuluş mücadelesine olan vurguları da bu bağlamda yeniden metinde karşımıza çıkıyor; ulusal kurtuluşu "modern dünya sistemleri arasındaki eşitsiz ilişkilerden ulusal kurtuluş" olarak belirterek, merkezin çevreye olan gaspının altında kalmamak adına, emperyalizmin tüm kollarıyla çevreye saldırmasından kurtulmak adına, ekonominin bağımsızlığını yitirmemek adına, politikanın hiçbir yerler zinciri kalmaması adına ulusal kurtuluşun önemini hala inatla anlamayanlara anlatmaya çalışıyor.  Konuyla ilgili olarak, Ekim Devrimi'nde "desteğin çoğunlukla burjuvaziye karşı mücadele veren proleterlerden gelmesine karşın, Bolşeviklere verilen desteğin öğesinin ulusal kurtuluş dürtüsü biçimini almış olması"nı örnek gösteriyorlar.

Kapitalist gelişmenin yarattığı eşitsizliğin zenginliği besleme ve daha dar bir alanda yoğunlaştırma eğiliminin olduğu durumlarda, halkçı hareketleri ortadan kaldırmaya olan eğiliminin de varlığı da bununla ilgili. Sermayenin merkezileşmesi ve çevredeki devletlerin her yönden sömürü ve yıkımına sebep olması gibi.

Kapitalist bir dünya ekonomisi olduğu sürece sınıf mücadelesinin her zaman var olacağı, metinde saf bir gerçek olarak sürekli karşımıza çıkıyor. Bu mücadelenin alanı olarak da sınırı, devletler arası ya da devlet içerisinde fark etmeksizin çiziyorlar. Ancak sınıfı mücadelesi için genişlemiş ve tanınabilir bir protesto modeli, protestonun amacı ve mücadelenin araçlarıyla farklı ilişkileri olan gruplar arasında bir karşı konumlanışı zorunlu unsurlar olarak görüyorlar.
Bu zorunlu unsurlardan birini ayırmak ne derece sağlıklı olacak bilmiyorum ancak güncel konularımıza bakarsak amacının net tanımlanmadığı ve mücadele safının ne olduğu, neyle ne amaçla mücadele ettiği bilinmeyen hobi hareketlerinin neden sistem karşıtı bir nitelik taşımadığını görmek Sistem Karşıtı Hareketler'i okurken sıkça akla geliyor. Hareketin tanımsız alanı ve sabit duramayan söylemleriyle bir hareket içinde olduğunu iddia eden herhangi bir grup için, ortaya çıkan manzaranın sadece ulus - devlet karşıtı zararlı faaliyetlerden oluşması ve çarpıtılan teorinin ikili yapısının ardına sığındığı halde, ikili yapının (burjuva - proleter) uzağındaki yeni oluşan farklı sınıflar üzerinden (etnik kimlik üzerinden giden sınıf tanımı, örneğin) hareketine taban bulmaya çalışması oldukça rezil bir tablo çiziyor.  


Son olarak, 1968 sonrasına değinen yazarlar, bu dönem sonrasında küresel dünyada merkez devletler arasındaki çekişmenin ötesinde her iki güç odağı için de denetleme eksikliği olduğunu belirtiyor. ABD'nin hegemonyasının aşınmaya başlamasını da bu kapsamda değerlendiriyorlar. Aynı şekilde merkez - çevre üzerinden ve ulusal nitelikte sermayenin hala merkezileşme eğilimi taşıyor olmasının ise karşımıza hala devam eden ve devam etmekte olacak olan emek - sermaye çelişkisini çıkaracağını belirtiyorlar. Öte yandan değindikleri bir diğer nokta da süregelen eşitsizlik biçimlerine ek olarak cinsiyet, etnik kimlik, kuşak gibi farklı gruplaşmalar üzerinden de farklı taleplerin daha güçlü ifade alanı bulabileceği.