Metis Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Metis Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Mart 2017 Salı

David Harvey "Sosyal Adalet ve Şehir"

Bu haftaki ikinci David Harvey kitabı olsun Sosyal Adalet ve Şehir. 

Dört bir yandan talan edilmekte olan kentte Harvey, sosyal adaletin mümkün olabileceğine inancını metnin tamamına yansıtıyor. Bunu başta belirtmekte fayda var, zira zaman zaman farklı bölümlerde karamsar bir tablonun okurun gözünde oluşması mümkün. Bu noktada aslında ilk hatırlanması gereken Harvey'nin bir Marksist oluşu ve mekanın, Marksizm ile giriştiği ortaklıktan sunduğu çözümün kent için anahtar önemde olması.

Dediğim gibi, umutlarınızı bir kenara bırakmadan ve kentin sıkıştığı adaletsizliğin karşısında hala adil bir dağıtımın mümkün olduğunu, adil bir yaşamın, kent planlamasının, hayatın mümkün olduğunu ve kamusal alanın ifade için, hareket için nasıl bir önem teşkil ettiğini asla unutmadan okumakta fayda var. Başka bir okumanın, okuma olarak işlevsiz olacağı ise kesin.

Kapitalizmin kenti kendi çıkarları için eğip bükmesi, planlaması, yönetmesi, şekillendirmesi, yıkması, geri kazanma adına geri kazanmamak üzere bir kısmını hayattan söküp atması gibi gerçekleri vurgulayan Harvey, kent yapısı içerisindeki güç dağılımın bu noktada nasıl bir merkez - çevre yarattığını da gösteriyor. Kentin merkezinden çevreye yayılanın bir yandan gücün nereden nereye kimi yığmak - yerleştirmek istediğinin de planlamasını içerdiğini ifade eden Harvey, bu adaletsiz düzen içerisinde etken olanın güç, edilgen konumda olanın ise kurban, bizim kente bakıp gördüğümüz haliyle en net biçimde ifade etmek gerekirse yoksullar olduğunu söylüyor.

Kent içerisinde planlamanın toplumsal yapıyı ve ilişkileri doğrudan etkilemesi üzerinde özellikle durarak planlamanın bir mühendislik sıkıntısından ziyade sosyolojik boyutuna değinen Harvey, insan ilişkilerinin yaşadığını dönüşüme dikkat çekiyor. Kent planlamasının imkanlara erişim hususunda her daim bir sorun ya da sıkıntı yaratacaksa bunun yoksul için ortaya çıktığını söylüyor. Öyle ki, eğitim ya da sağlık hizmetleri gibi temel hizmetlere dahi ulaşmakta zorluk çeken toplulukların, bireylerin, kentsel planlamanın kurbanı olarak adil bir düzenlemeden yoksun kalmaları sonucunda mekansal anlamda hayatlarında oluşan mesafe kadar oluşan psikolojik mesafenin varlığına da yine dikkat çekiyor. İnsanlar arası ilişkilerin sınırlandırılması, tasarlanması, belirlenmesi ya da genişletilmesi noktasında planlamanın nasıl sinsi bir işlevi olabileceğini vurgulayarak, kentsel adil dağıtımın, insan faktörü gözardı edildiğinde yaratabileceği sorunları okura sunuyor.

Kentin egemen olan gücün elinde nasıl bir araca, sermayenin nasıl bir aracına dönüşebileceğini, adil bir dağıtımın olmadığı bu düzen içerisinden çıkış yolunu da sunarak irdeleyen Harvey, Sosyal Adalet ve Şehir'de her şeyin hala düzeltilebileceğini ve bunun da yine kent içerisinde yapılabileceğinin altını ısrarla çiziyor. 

2 Mart 2017 Perşembe

David Harvey "Asi Şehirler"

David Harvey, Sermayenin Mekanları adlı çalışmasında Marx'ın çalışmalarında sermaye birikiminin özgün coğrafi yapılar yarattığını ortaya koyduğunu belirtmektedir. Harvey, Marx'ın bu konumsal analizlerinin birikim teorisi ve emperyalizm teorisi arasında önemli bir bağ olduğunu söylemektedir. Çünkü sürekli genişleme ve kendisini garantileme ihtiyacı duyan bir üretim ilişkileri içerisinde, gelişen ulaşım ilişkileri ve açıldığı yeni pazarlar ile kapitalizm, kendisine coğrafi olarak birikimi için yeni alanlar da açabilmektedir. Gelişen ulaşım ve iletişim imkanları ile beraber sermayenin birikimi için birçok yeni alanın açılması mümkün hale gelmektedir. Kapitalizm için malın dolaşım süresindeki kısalma da birikim sürecini güçlendirecek bir nokta olduğu için, günümüzün gelişen teknolojisi ile sermayenin birikim süreci yeni coğrafi konumlarda gittikçe daha hızlı ve kolay yayılır hale gelmiştir. Merkez ve çevre arasındaki ilişki yoğunlaşmaya başlamış, büyük kentsel merkezlerde gözlemlenen yığılmalar üretimin yoğunlaştığı noktalarda artmaya başlamıştır.
Harvey'ye göre şehirler bir artı ürünün toplumsal ve coğrafi olarak yoğunlaşmasından doğmuştur. Bu yüzden de kentleşme daima sınıfsal bir olgudur çünkü artı ürünün nasıl kullanılacağının denetimi de daima küçük bir grubun elinde olmuştur. Üretim ilişkilerinden bağımsız biçimde kente yaklaşmadığı için Harvey'in gözünden ilerlendiğinde de kente bakıldığında, kapitalist üretimin zamanla aldığı yol ve dünya nüfusunun kentleşmesi grafiği açısından bir paralellik görülebilmektedir.

Harvey, kentsel dönüşüm konusuna da değinmektedir. Kentsel dönüşüm aracılığıyla sermayenin çıkarlarına hizmet edildiğini belirten Harvey, bu konuda Engels'in Kent Sorunu adlı çalışmasına da değinmektedir. Engels'in bu çalışmada vurgu yaptığı nokta, şehirdeki çarpık yapılaşma sorunun çözülmek yerine adeta burjuvanın göz zevki için bir yerden başka bir yere taşınmasıdır. Varoşların ya da rezil sokakların ortaya çıkmasını yaratan iktisadi düzenin, sorunu düzeltmek yerine sorunu başka bir yerde var olmaya devam etmek üzere şehrin başka bir yerine taşıması üzerine Engels'in sert eleştiriler yönelttiği bölüme Harvey değiniyor. Harvey, yaratıcı yıkım yöntemiyle ilerleyen kentsel dönüşüm süreçlerinden en çok ve ilk etkilenen kesimin her zaman yoksullar olduğuna dikkat çekmektedir.

Bu noktada Engels ile Harvey'in aynı pencereden baktıklarını görmek de mümkün olmaktadır. Her ikisi de sermayenin çıkarları için atılan adımların altında ezilenlerin yoksullar olduğunu ve adımların hiçbirinin aslında kent için ya da kentin yoksulları için yapılmadığının vurgusunu yapmaktadır.

Harvey bu süreci şöyle özetlemektedir; "mülksüzleştirme ve yerinden etme süreci, kapitalist kentsel süreçlerin çekirdeğini oluşturur. Sermayenin kentsel yenilenme aracılığıyla soğurulmasının aksetmesidir bu." Çünkü şehir hakkı, kısıtlı bir alana sıkışmış biçimdedir ve bu alanda söz sahibi olanlar Harvey'ye göre şehri kendi ihtiyaçları ve çıkarları doğrultusunda şekillendirme gücüne sahip olan küçük bir siyasi ve iktisadi elittir (Harvey, 2015:67). Bu da sermayenin yeniden üretimi sırasında kentleşmesi ile ilgilidir. Sermaye, çeşitli şekillerde kentleşme sürecinden geçer. Buradaki varsayım ise, kapitalist sınıf güçlerinin kentleşmeye hakim olma kapasitesinin artması durumudur. Bunun gerçekleştiği durumlarda artık sermayedar sınıf yalnızca devlet aygıtları üzerinde değil, artık nüfus üzerinde de hakimiyet kurabilir haldedir. Böyle bir egemenliği elde etmek ise hiç kolay değildir, diye belirtmektedir Harvey. Tam da bu yüzden şehir ve onu meydana getiren kentsel süreçler bu nedenle toplumsal ve sınıfsal mücadelelerin başlıca sahasını oluşturmaktadır.

Harvey, son zamanlarda kentin egemen sınıfın çıkarlarına daha doğrusu kapitalistlerin çıkarlarına uygun biçimde yeni kentsel süreçlerden geçtiğini vurgulamaktadır. Bu süreçler de kendi toplumsal ilişki biçimlerini geliştirmektedirler. Örneğin, üst gelir sınıfına ait insanlar kendilerine kentin varoşlarından ve karmaşasından uzak biçimde, daha sakin, daha güvenli ve daha "yaşanılabilir" alanlarda yaşam alanları oluşturmakta ve kendilerini buralarda adeta yalıtmaktadırlar. Bir yandan kendilerine denetimli giriş çıkışları olan bu tip yalıtılmış alanlar oluştururken, bir yandan da bu alanlarını bir şekilde "köy"lere benzetecek şekilde reklamlarını da yapmaktadırlar. Harvey bunu züppece bulmaktadır, ben yanlış bir çıkarımda bulunmuyorsam kitaptan. Eğer Harvey'den bunu yanlış anlıyorsam, kendi fikrim olarak bunun yine de züppece olduğunu belirtmek isterim, o ayrı.

Harvey, kamusal ve özel mekan ayrımına da değinmektedir. Kentleşme tarihi boyunca kamusal mekanların ve kamu yararının sağlanmasının, ister devlet ister özel şirketler eliyle olsun kapitalizm için vazgeçilmez olduğunu belirtmektedir. Çünkü şehirlerin sınıfsal çatışmalara ev sahipliği yapmasıyla doğru orantılı olarak kent yönetimlerinin kentlileşmiş işçi sınıfına kamusal mal ve hizmet temin etmesinin mecbur kalmasının arttığını ifade etmektedir Harvey. Bu noktada Harvey, bu hizmetlerden faydalanmanın, ortak bir siyasal hareketlilik gerektirdiğinin de altını çizmektedir.

Örneğin sokaktaki hareketler gibi. Çünkü sokak, tarihte pek çok kez toplumsal hareketler aracılığıyla devrimci hareketlerin ortak alanlarına dönüştürüldüğü gibi, kanlı bastırma harekatlarına da sahne olmuş kamusal bir mekandır. Kamusal mekanın üretiminin, bu mekana ve kamusal hizmetlere erişiminin ne yoldan, kim tarafından ve kimin çıkarları doğrultusunda denetleneceğine dair bir mücadele ise her zaman vardır.
Kentteki ortak alana dair Harvey, ortak alanın bir meta olmasa bile her zaman ticaret için bir zemin sağlayabilecek konumda oluşuna da değinmektedir. Örneğin bir şehrin atmosferi ve cazibesi, şehirde yaşayanlar tarafından ortak olarak üretilen bir şeydir. Fakat turistik ticaret bu ortak alandan kendisine pay çıkararak rant elde edebilmektedir. Çünkü bireylerin ve toplumsal grupların gündelik faaliyetleri ve mücadeleleri şehrin toplumsal hayatını yaratmaktadır. Böylelikle de herkesin içinde yaşayabileceği müşterek bir çerçeve meydana gelmektedir. Bu çerçeve de kültürel açıdan yaratıcı bir yöne sahiptir. Aşırı kullanım ile tahrip edilemeyecek olan bu yön, aşırı istismar edildiğinde ise niteliğini yitirme tehlikesi ile karşılaşabilmektedir. Örneğin; trafik yüzünden kilitlenen caddeleriyle trafik sorununa boğulan cazibe merkezi bir kent, gibi.
Kapitalist kentleşmenin toplumsal, siyasal, yaşamaya elverişli bir müşterek alan olan şehri sürekli tahrip ettiğini vurgulayan Harvey, kentleşmenin kentsel bir ortak alanın hiç durmadan üretilmesi ve özel çıkarların buna hiç durmadan el koyması ve bunu yok etmesi süreci olduğunu belirtmektedir. Bazı durumlarda bir şehrin başarıyla bir markaya dönüştürülmesi için akıllardaki o marka imajına uymayan herkesin ve her şeyin ise adeta ihraç edilmesinin ve kökünün kazınmasının gerekliliğinin de olduğu bir düzenin varlığının da altını çizmektedir.
David Harvey, kentin kapitalizmle mücadele bağlamında nasıl örgütlenmesi gerektiğini konusunda net bir şey söylememekle beraber tüm metinlerinde aslında açıkça ifade etmektedir ki bu, antikapitalist bir örgütlenme biçimi olacaktır. Kitabın son bölümlerinde kentsel örgütlenmenin kapitalist bürokrasi çerçevesine hapsedildiğini vurgulayan Harvey, bunun antikapitalist bir siyasetle uzaktan yakından ilgisi olmadığını belirtmektedir. Öte yandan, aslında Harvey umutsuz değildir. Kent konusundaki tespitlerinin tamamı örgütlenmenin mekanla olan ilişkisi içerisinde çaresiz kalmadığını göstermektedir. Bir yanda kent içerisindeki rantın gerek emlakçılar gerek bürokrasi gerek siyaset ile sarıldığı hali tasvir ederken, öte yandan mekanın kullanımın kentsel devrim için aslında umutsuz bir tablo çizmediğini yakın dönem kentsel hareketler üzerinden de örnekleyerek anlatmaktadır. İdarenin kapitalist oluşunun karşısında antikapitalist hareket sahasının da yine kent içerisinde mevcut olduğunu ifade etmektedir Harvey. 

27 Kasım 2016 Pazar

Immanuel Wallerstein “Tarihsel Kapitalizm ve Kapitalist Uygarlık”

Wallerstein birikmiş zenginlik anlamına gelen sermayenin ana ögesi olduğu kapitalizmi tarihsel bir toplumsal sistem olarak belirtip, bu sistemin ayırt edici özelliği olarak sermayenin kendisini büyütmesi amacıyla bu sisteme dahil olmasının onun özel bir yönü olduğunu vurguluyor. Zita daha önceki toplumsal sistemlerde sermaye karşımıza yeterince metalaştırılmamış bir biçimde çıkmaktadır ve bu noktadaki ayrışma ile kapitalizm, takas yöntemi haricinde birçok farklı yolla kendisini genişleten bir metalaşma süreci izlemiştir. Takiben doğurduğu sonuç ise toplumsal süreçlerin metalaşmasının ötesinde, tüm üretim süreçleri oluşan metalaşma sürecinin parçası haline getirerek kendi içerisinde bir meta zinciri haline getirmesi olmuştur. Yazarın metin boyunca karşı çıktığı bir noktayı da belirmekte fayda var: Wallerstein bazı savunucularının aksine kapitalizmin doğal bir sistem olmadığını, hatta açıkça saçma bir sistem olduğunu, sermayenin sermaye üretmek için var oluşu ile açıklıyor.
Kapitalizmin beraberinde getirdiği ve diğer toplumsal sistemlerden onu farklılaştıran bir nokta olarak Wallerstein, işbölümü ve emeğin değerlendirilmesi arasında kurumsallaşan cinsiyetçi bir ayrımın varlığına dikkat çekiyor. Bu durumun doğal sonucu olarak kamusal – özel alandaki cinsiyetçi ayrımın beslenmesi ve düzenin kendi denetimi ve sürekliliğinin garantileme yolu kapsamında kadının “ev kadını” ve erkeğin “ekmek parası kazanan” olarak konumlandırılması karşımıza çıkıyor. Cinsiyetçi ayrım üzerinden ilerleyen ücretli emek sömürüsünün hem yarattığı hem de muhtaç olduğu bu durum, işgücü piyasasında etkin olan ve olmayan arasındaki ayrımda cinsiyeti keskin bir çizgi haline getiriyor.
Wallerstein’ın kapitalist sistemin uzun süredir varlığını devam ettiren bir toplumsal sistem olmasına rağmen proleterleşmiş işçilerin oranının yüzde elliye bile ulaşamadığını belirtmesi önemli bir nokta. En düşük ücret eşiği olarak belirttiği ve proleter hanenin yine kapitalist sistem içerisinde sömürülmek için sistem tarafından “hayatta tutulmasının”, yeniden üretimin sürekliliği için en temel ihtiyaçlarını karşılayabilir halde ücretlendirilmesi şeklinde özetlenebilir. Yazar bu durumu, gelirini “en düşük ücret” üzerine çıkarmak isteyen işçinin, başka bir ücretli işte yine en düşük işe razı gelerek, kapitalizmin maliyet düşürme ve kar marjını artırma amacı doğrultusunda yine başka bir ücretli emek sömürüsünün kurbanı oluşu ile de bağlantılı olarak ele alıyor. Bağlantılı olarak vurguladığı bir diğer nokta ise kapitalist sistemin kendisine sürekli yeni alanlar açtığı dünya ekonomisinde, kapsamına giren her yeni bölgenin “dünya sisteminin ücret düzeyi hiyerarşisinde en altta yer alan reel ücret düzeylerini” peşinden sürüklemesi, sömürge devletlerinin proleterleşmemiş işgücünü yarı – proleterleşmiş seviyede sömürmesi oluyor. Çünkü yayıldığı alanda maksimum kar elde etmek için en düşük ücret düzeyinde işçinin yaratılması, sermayenin birikimini kolaylaştırmaktadır.
Sistem içi bir çelişki olarak bir yandan emekçinin karşısında her zaman sermayenin artması için sınıf dayanışmasına girmiş sermayedarlar olmasına rağmen, kendi içlerinde de daha fazlası için bir rekabet içinde oluşuna işaret ediyor Wallerstein. İlgili olarak, sermayedar ve devlet mekanizmasının işçilerin hayatlarına, “daha fazlası için” müdahale etmesinin yoğunlaşmasını da ekleyebiliriz.
Sistem karşıtı hareketlerinde de evrenselcilik çelişkisi yaşadığını vurgulayan Wallerstein, evrenselciliği de tarihsel kapitalizmin yarattığı bir ideoloji olarak görüyor. Bu yüzden, sistem karşıtı hareketlerin Aydınlanma’nın ideolojisine büründüğü ve kendisini evrensel olarak tanımladığı an tuzağa düşmüş olduğunu söylüyor. Aynı şekilde ilerleme fikrini de eleştiren yazar, ilerlemenin sosyalizme haklılık kazandırdığı kadar kapitalizme de haklılık kazandırdığını belirtiyor. Ancak Wallerstein bu noktada ilerlemenin kaçınılmaz olmadığını ekleyerek, kapitalizmin ilerlemeyi kesinlikle temsil etmediğini ifade ediyor.
Kapitalist sistemin beraberinde getirdiği eşitsiz biçimde dağılmış olan refaha değinen yazar, uçurumun gittikçe arttığı bu eşitsizlik içerisinde payı daha yüksek almış olanın ise tarihin daha önceki dönemlerinde elde etme şansı bulamayacağı bir paya sahip olduğunu belirtiyor. Bunu bir kapitalizm övgüsü olarak görmemek lazım çünkü Wallerstein, bireyin ve toplumun korunmasına yönelik girişimleri de kapsayan bu sistemin öte yandan yarattığı çevresel değişiklikler ile oluşturduğu yıkıma da işaret ediyor. Ozon tabakasına verilen zarar, doğal kaynakların yağmalanması gibi… Daha uzun yaşamak mümkün ancak yaşlı olmanın işgücü piyasasından itilme sorununu doğurması, yaşlıların dezavantajlı gruplar olarak oluşmaya başlaması buna örnek olarak gösterilebilir. Bunun haricinde iç savaşları da kapitalist sistemin bir ürünü olarak gören Wallerstein, iç savaşları işgücünün etnikleştirilmesi ve kapitalizmin yayılmacılığıyla beraber ilerleyen süreç kapsamında değerlendiriyor.
Evrenselcilik ve demokrasi kavramlarını sunar gibi görünen ancak insan hakları ihlallerinin de nereden bakılsa görülebilir olduğu Wallerstein’ın değindiği bir nokta olarak karşımıza çıkıyor. Oysa bu kavramları kapitalizm adeta hediye eder gibi sunmaktadır. Dünya sistemleri içerisinde de aralarında uçurum bulunan insan hakları konusunu güçlü devlet – sömürge devlet çerçevesinde de görmek mümkün.
Değişimin tarihsel olarak gelecek olduğunu belirten Wallerstein, kitabın son satırlarında değişimin gerçekleşeceği yönün ihtimallerini gösteriyor.

10 Kasım 2016 Perşembe

Arrighi, Hopkins, Wallerstein "Sistem Karşıtı Hareketler"

Sistem karşıtı hareketlerin yapısını göstermek adına, sınıf ve statü kavramlarını dünya sistemleri kapsamında yeniden ele alarak girişi yapan yazarlar, ikilik saplantısının ve ulus - devlet üzerinden ilerleyen tartışmaların değerlendirmesine de böylece başlamış oluyor.

Ulus - devletler üzerinden somutlaşan iktidarın dünya ekonomisi için kapitalist bir tutum izlemesi ve ulusal mücadele için de bir savunma aracı olarak eşzamanlı biçimde kullanılabileceğini vurgulayan yazarlar, sistem karşıtı hareketler olarak gelişen milliyetçi - antiemperyalist ve proleter anti - kapitalist niteliklerden biriyle kendilerini görünür kılmaya çalışan hareketlerin gittikçe "ulusal kurtuluş hareketleri"ne dönüşmeye başladıklarının altını çiziyor. Bu noktada Marx'tan bir anlamda ayrışma da mevcut demek mümkün hale geliyor; Marx'ın işçi sınıfına yüklediği görev içerisinde birleştirici nokta işçi olmaları iken burada karşımıza çıkan, işçi oluşun niteliğinden fazlası oluyor. Üstelik  sınıfın yapısı da ikiliğin sınırlarından artık daha uzak ve yapıları arasındaki fark daha belirgin. Yazarlar, bahsi geçen farklı niteliklerin herhangi birinde gerçekleştiğinden bağımsız olarak da bu hareketlerin, her ne kadar sermayenin merkezden uzaklaştırılmasına yönelik ulusal girişimler yapılıyor olsa da, devletler arasındaki sistemlerdeki işleyiş yüzünden önlerinde aşılması güç bir setin de çekili olduğunu belirtiyorlar.  

Sistem karşıtı hareketlerin on dokuzuncu yüzyıl boyunca "toplumsal hareket" ve "ulusal hareket" olarak görüldüğünü belirten yazarlar, toplumsal hareketi toplum içerisinde işçi sınıfı üzerinde olan baskıyı ve sömürüyü tanımlarken, ulusal hareketi ise etnik gruplar arasındaki baskı olarak tanımlıyor. Her iki hareketin de modern dünyanın temel politik yapısı olarak devleti görüyor oluşu önemli bir nokta; yazarların da devamında işaret ettiği üzere devlet iktidarı ile bu hareketler arasındaki ilişki, öncelikle devleti tanımalarından geçen bir ilişki. Bu yüzden, Marx'ın dünyadaki tüm işçilerden beklediği hareket kapsamında dahi gerçekleşecek olan tüm hareketler, yapıları bakımından ulusal bir nitelikte olmak zorundadır. 

Yazarların ulusal kurtuluş mücadelesine olan vurguları da bu bağlamda yeniden metinde karşımıza çıkıyor; ulusal kurtuluşu "modern dünya sistemleri arasındaki eşitsiz ilişkilerden ulusal kurtuluş" olarak belirterek, merkezin çevreye olan gaspının altında kalmamak adına, emperyalizmin tüm kollarıyla çevreye saldırmasından kurtulmak adına, ekonominin bağımsızlığını yitirmemek adına, politikanın hiçbir yerler zinciri kalmaması adına ulusal kurtuluşun önemini hala inatla anlamayanlara anlatmaya çalışıyor.  Konuyla ilgili olarak, Ekim Devrimi'nde "desteğin çoğunlukla burjuvaziye karşı mücadele veren proleterlerden gelmesine karşın, Bolşeviklere verilen desteğin öğesinin ulusal kurtuluş dürtüsü biçimini almış olması"nı örnek gösteriyorlar.

Kapitalist gelişmenin yarattığı eşitsizliğin zenginliği besleme ve daha dar bir alanda yoğunlaştırma eğiliminin olduğu durumlarda, halkçı hareketleri ortadan kaldırmaya olan eğiliminin de varlığı da bununla ilgili. Sermayenin merkezileşmesi ve çevredeki devletlerin her yönden sömürü ve yıkımına sebep olması gibi.

Kapitalist bir dünya ekonomisi olduğu sürece sınıf mücadelesinin her zaman var olacağı, metinde saf bir gerçek olarak sürekli karşımıza çıkıyor. Bu mücadelenin alanı olarak da sınırı, devletler arası ya da devlet içerisinde fark etmeksizin çiziyorlar. Ancak sınıfı mücadelesi için genişlemiş ve tanınabilir bir protesto modeli, protestonun amacı ve mücadelenin araçlarıyla farklı ilişkileri olan gruplar arasında bir karşı konumlanışı zorunlu unsurlar olarak görüyorlar.
Bu zorunlu unsurlardan birini ayırmak ne derece sağlıklı olacak bilmiyorum ancak güncel konularımıza bakarsak amacının net tanımlanmadığı ve mücadele safının ne olduğu, neyle ne amaçla mücadele ettiği bilinmeyen hobi hareketlerinin neden sistem karşıtı bir nitelik taşımadığını görmek Sistem Karşıtı Hareketler'i okurken sıkça akla geliyor. Hareketin tanımsız alanı ve sabit duramayan söylemleriyle bir hareket içinde olduğunu iddia eden herhangi bir grup için, ortaya çıkan manzaranın sadece ulus - devlet karşıtı zararlı faaliyetlerden oluşması ve çarpıtılan teorinin ikili yapısının ardına sığındığı halde, ikili yapının (burjuva - proleter) uzağındaki yeni oluşan farklı sınıflar üzerinden (etnik kimlik üzerinden giden sınıf tanımı, örneğin) hareketine taban bulmaya çalışması oldukça rezil bir tablo çiziyor.  


Son olarak, 1968 sonrasına değinen yazarlar, bu dönem sonrasında küresel dünyada merkez devletler arasındaki çekişmenin ötesinde her iki güç odağı için de denetleme eksikliği olduğunu belirtiyor. ABD'nin hegemonyasının aşınmaya başlamasını da bu kapsamda değerlendiriyorlar. Aynı şekilde merkez - çevre üzerinden ve ulusal nitelikte sermayenin hala merkezileşme eğilimi taşıyor olmasının ise karşımıza hala devam eden ve devam etmekte olacak olan emek - sermaye çelişkisini çıkaracağını belirtiyorlar. Öte yandan değindikleri bir diğer nokta da süregelen eşitsizlik biçimlerine ek olarak cinsiyet, etnik kimlik, kuşak gibi farklı gruplaşmalar üzerinden de farklı taleplerin daha güçlü ifade alanı bulabileceği. 

16 Haziran 2015 Salı

Anthony Giddens "Siyaset, Sosyoloji ve Toplumsal Teori"

Bu kitaba bir başladım, bir bölüm okudum, bir kenara koydum. Başka kitaplar okudum. Bir gün bir daha açtım, az daha okudum, okurken aklıma gelen bir konu için gidip başka bir kitap okudum. Sonunda aşırı sıcaklarla cebelleşirken kitabı bitirdim. Bu kadar uzun sürede bitirmem yanıltmasın, çok güzel bir kitap, dediğim gibi kitap içinde aklınıza takılan, merak ettiğiniz konular çıktıkça araya başka kitapların karışması normal, bu da öyle bir süreçti diyebilirim. Yoksa adında "siyaset", "sosyoloji", "toplumsal teori" kelimelerinin geçtiği bir kitabın ilgimi çekmeme ihtimali yok.

Tuncay Birkan'ın çevirisiyle Metis Yayınları'nca basılan "Siyaset, Sosyoloji ve Toplumsal Teori" adlı kitabında Anthony Giddens, toplumbilimin en çok öne çıkan kuramcıları arasında olan birkaç ismin görüşlerini irdeliyor; katıldığı, katılmadığı, çelişkili bulduğu ya da eksik gördüğü noktaların üzerinde duruyor.

Max Weber'de siyaset ve sosyolojiyi işlediği bir bölümle kitabın açılışını yapan Giddens, yaşadığı coğrafyanın yakın geçmişi üzerine şekillenen fikirleri çerçevesinde Weber'in işlediği ana konular üzerinden ilerliyor. Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı kitabında da işlediği üzere Weber'in yönetim ve yönetilen, iktidar ve toplum arasındaki ilişki arasında kurduğu bağlar, Giddens tarafından detaylı biçimde okura sunuluyor.

Karl Marx ve Weber'in kapitalizmin gelimi üzerine görüşlerinin bir ve ayrı olduğu noktaları işleyen yazar, Weber'in bürokrasi kavramının aynı zamanda Weber tarafından insanlığın gittikçe daha da derinine batacağı bir bataklık olarak gördüğüne de değiniyor. Bu noktada, her iki ismin de aslında kapitalizme bakışında ortaklaştığı noktanın yıkıcı kısım olduğunu söyleyebiliriz sanırım.

Emile Durkheim'ın toplumsal işbölümü kavramının ağırlıkla işlendiği metinde Giddens, Durkheim'ın çağdaş toplumların en büyük özelliği olarak organik ve mekanik işbölümünü ortaya koyduğu sonucunu paylaşıyor. Aynı zamanda yazar, Durkheim'ın bu düzen içinde sınıfların ortadan kalkacağı bir toplum hayalini tıpkı Marx gibi hayal ettiğine değiniyor.

Durkheim diyince akıllara gelen bir diğer kavram olan intihar, Giddens tarafından Durkheim'ın kavrama toplumsal ve bireysel olarak yaklaştığı iki boyutu da kapsar şekilde ele alınıyor. Toplumdaki bireyi toplum içinde pasif değil, aktif ve toplumun bir yansıması olarak görüyor Giddens ve bu noktadan uzaklaştığı dönem için Durkheim'ı eleştiriyor.

Pozitivist felsefe ve pozitivizm içinde, sosyal bilimler ve fen bilimleri arasındaki durumu, düşünce akımının öne çıkan isimleri Auguste Comte ve Karl Popper'ın ağırlıklı olarak işlendiği bir bölümde aktaran Giddens, bilimsel düşünce ve bilimin pozitivizm içinde nasıl tanımlandığını aktarıyor.

Talcott Parsons'daki iktidar kavramını ve iktidar - güç arasındaki ilişkiyi inceleyen yazar, otoritenin iktidarla olan ilişkine de değiniyor. Bu durumda rıza, sorumluluk, seçme, yönetme gibi konular da ön plana çıkıyor.

Marcuse, Garfinkel, Habermas ve son olarak Foucault, Nietszche ve Marx'ın fikirlerine değinen Giddens, Foucault'nun iktidar teorisinin cinsellik ile olan ilişkisine değiniyor. Siyasi bir anlam yüklenen cinsellik üzerinden oluşturulan otoriteyle beraber aynı zamanda yazar, Foucault'nun hapishane ve akıl hastanelerini modern çağı örnekleyen unsurlar olarak sunan görüşlerine de değiniyor. Marx'ın üretim yerleri ve fabrikalar olarak işaret ettiği modern çağ sembollerinde Foucault'un hapishane ve akıl hastanelerini koymasının  Foucault'nun 19.yy ile beraber halkın gözü önünde fiziksel acı ve şovla beraber yapılan cezalandırma işleminin artık ıslah olarak değiştirildiğini belirtmesiyle olan ilgisini de vurguluyor. 

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Anne Phillips "Demokrasinin Cinsiyeti"

Biliyorsunuz, seçimlere çok az bir zaman kaldı. Aday listeleri belirlendikten sonra memnuniyetsizlikler ya da hoşnutluklar doğdu. Elbette benim de bir siyasi görüşüm, oy vereceğim bir parti var fakat (herhangi bir partiyi ima etmiyorum) aday listelerinde "kadın aday" sayısı verme durumu, sanki erkekler "lütfetmiş de kadınların siyaset yapmalarına olanak vermiş" gibi sunulmuyor mu? 

Listeler açıklanırken ya da hazırlanırken sürekli erkek egemen siyasetin içinde kadınlara "yüzde bilmem kaç kadın" kontenjanı açmakla iş biter mi sizce? Seçme ve seçilme, eşit olarak tüm vatandaşlarımıza verilen bir hak ancak kadın ve erkeğin seçilme hakkının pratikteki durumu hakkında düşünmeden geçemiyorum. 

Toplumsal cinsiyet rollerinin bireyler üzerine yüklediği, kamusal hariç özel alanda özellikle kendisini gösteren, açıkça ifade etmek gerekirse hanedeki iş yükünün kadın üzerinde daha fazla toplandığını vs. düşünürsek; işten çıkar çıkmaz koştura koştura eve gelip de okuldan gelen çocuğuna, işten gelen kocasına yemek hazırlamak için çırpınan kadın hangi ara ne yapsın? gibi... Aslında şu yazdığım, çoğunluğun aşina olduğu tablonun bile daha insani kalabileceği ne çileler çekiyor insanlar....

Siyaset ve toplumsal cinsiyet teorisi profesörü olan Anne Phillips "Demokrasinin Cinsiyeti" adlı kitabında her bir kurum ve topluluğuna sinmiş bulunan ataerkil düzenin siyaset içinde kadınları nasıl görmezden geldiğini, bu duruma karşı kadın çalışmalarının getirdiği eleştiriler ve öneriler eşliğinde irdeliyor.

Feminizm ve demokrasinin çatışan noktalarıyla beraber aynı çizgiye en çok yaklaştıkları farklı noktaları açıklayarak açılışını yaptığı metinde Phillips, politikanın ana sorununu her iki cinsiyeti de eşit olarak gözetmeden, erkek egemen ve erkek temelli bir biçimde oluşturmuş olması olarak açıklıyor ve sorunun çözümü için birinci adımı, "toplumsal cinsiyetin kör bir nokta olarak kalmadığı" yeni bir politika tanımı yapma gerekliliğini sunuyor. Bunu, politikaya sayıca daha fazla kadın dahil etmenin ötesinde bir adım olarak düşünmek burada önceliğimiz olmalı, ki yazar da buna değiniyor, zira en başta benim de belirttiğim gibi kadın sorunlarını erkekler - erkek odaklı politika çözemez belki ancak bunu yalnızca kadınlardan ibaret bir oluşumla da çözülemeyeceği muhakkak. Bir bilinç, farkındalık, gereklilik, sorumluluk... Her nasıl tanımlarsanız tanımlayın siyaseti erkek egemenliğinden ve kadını görmezden gelen bir halden çıkarmak için toplumun her kesimi el ele vermelidir.

Kadının özel alana ait, erkeğin kamusal alana ait olarak görünmesi, toplumsal cinsiyete dayalı mekansal ayrışmanın sorunun kökeninde yatan en etkili sebeplerden biri olduğu vurgusunu yazar kitaptaki her bölümde yapıyor.

Yazarın demokrasinin sorunları olarak tanımladığı noktalarda öne çıkan durumlardan biri de kadınların demokrasi içinde pasif kalmaya mahkum edilmesi ve bunun asında kamusal ve özel ayrımından da beslenen, kadın ve erkeği mekansal olarak ayıran ve buna da farklı yükümlülükler getiren -yine- ataerkil bakış açısı olarak karşımıza çıkıyor.

Farklı demokrasi modellerini kadın sorunları ile beraber ele alan yazar, liberal demokrasinin kamusal - özel ayrımına (politik olan ve toplumsal olan) dikkat çekiyor. Kitapta yazarın, farklı feministlerce tekrar tekrar vurgulandığı üzere liberalizmle ilgili ortaya koyduğu sorunlardan biri de liberalizmin erilliğinin her yana sinmiş olması. Katılımcı demokrasinin öne çıkan noktasının ise demokrasiye devlette verilen/devlete yüklenilen öneminin, toplumsal hayatın tamamında olması gerektiği vurgusu üzerinde topluyor.

Kadınların temsil haklarını kazanımları yolunda, kadın çalışmalarının belirmeye başladığı ilk dönemlerden başlayarak sürecin genelini, siyasi sistemler içindeki durumları ile beraber incelemeye devam eden yazar, farklı coğrafyalardaki kadın hareketlerinin başarılarına da sayısal veriler ile kitapta yer veriyor. Şaşırmayacağımız bir bilgi olarak İskandinav ülkelerinde kadınların temsil oranının yüksekliği dikkat çekiyor.

Demokratik eşitliği artırmak için yapılan girişimleri, bilinç yükseltmeden kadın toplantılarına, siyasi partiler içinde kadınların yer almalarına, toplumsal hayatın (kamusal ve özel ayrımına özellikle dikkat çekerek, bu soruna ısrarla değinerek) yeniden düzenlenmesi gereken hususlarına dek Anne Phillips, demokrasinin cinsiyetini göstererek, düşünmeye davet ediyor. 

5 Ocak 2015 Pazartesi

Judith Butler "Cinsiyet Belası"

2015'in ilk yazısı Judith Butler'ın olsun istedim. O yüzden hem 2014'ün son günlerinden okuduğum "Cinsiyet Belası" adlı kitabının yorumunu, hem de "Taklit ve Toplumsal Cinsiyete Karşı Durma" kitabının yazılarını yazmak için bilgisayarın karşısına geçtim.
Bu yazı, gördüğünüz üzere "Cinsiyet Belası" kitabı hakkında.

Feminizm hakkında okuma yapmayı isteyen herkesin karşına çıkan ilk isimlerden biri olan Judith Butler, Amerikalı bir filozof. Ağırlıklı olarak Sigmund Freud, Simone de Beauvor, Julia Kristeva, Jacques Lacan, Luce Irigaray, Michel Foucault ve Monique Wittig'in metinleri üzerinden çıkarımla ilerleyen metinde Butler, kadın ve erkek kimliğinin oluşumu ve sürüdürülüp, yeniden üretilmesi üzerine beni çoğunlukla "nasıl olur da bunu bu zamana kadar göremeyiz"e yönlendiren bir çok fikrini paylaşıyor.

Toplumsal cinsiyetin siyaset ve dil ile oluşturulup sürekliliğinin sağlandığına dikkat çekerek konuyu irdelemeye başlayan yazar, toplumun cinsel rolleri yaratma üzerindeki etkisini ele alıyor. İktidar alanındaki ataerkilliği eleştirirken, feminist kimliğin siyasi hareketle birlikteliğinde "temsil"i, feminist özne kimliğinden ayırarak ele almayı öneriyor.

Bedenin mi toplumsal cinsiyeti yarattığını yoksa toplumun mu toplumsal cinsiyeti yarattığı konusunu inceleyerek devam eden Butler, bu cinsel rollerin yaratımında tarih ve kültürün etkisine de vurgu yapıyor.

Kadınların toplum içinde "eril" olanın "ötekisi" olarak, dışlanarak ifade edilmesinin acı gerçeğine değinen yazar, toplumun algısı içinde "kişi"nin yalnız ve ancak "erkek" olduğunu, dişil olanın ise toplumsal cinsiyetin yegane unsuru olduğunu öne sürüyor. Ki bu konuda kendisine katılmamak mümkün değil.

Kamusal alanda ancak "erilleşerek" varlığını sürdürebileceği yanlış yönlendirmesiyle boğuşan dişi kimliğin, bu sorunla mücadele etme gerekliliğini vurgulayan metinde aynı zamanda farklı cinsel kimliklerin farklı görüşlerce ortaya atılan tanım farklılıklarına da değiniliyor.

Toplumun arzu nesnelerini, cinsel rolleri nasıl ve ne amaçla yarattığını sorgulamaya iten Cinsiyet Belası'da "cinsiyetin" ne olduğunu oturup düşüneceğinizden eminim.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Cyril M. Kornbluth "Teşkilat"


Teşkilat, “gelecekte” geçen ve dünyanın nasıl kutuplara bölündüğünü, aralarındaki ahlaki değerlerin nasıl kesin çizgilerle tanımlanabilecek kadar farklılaştığını, bir bilim kurgu – macera tadında sunan bir roman.

Yazarı Cyril M. Kornbluth, genç yaşında (34 yaşında) hayatını kaybetmiş, ölümü “bilim kurgu dünyası için büyük bir kayıp” olarak nitelendirilmiş bir yazar. Ne zamandır adını görüp, yazdıklarını merak ediyordum, okumaya da Teşkilat ile başlamış oldum.

Şöyle bir dünya düşünün; Teşkilat, Hükümet ve Çete olarak kutuplaşmış. Şu an Amerika’nın olduğu yer Teşkilat’ın egemenliği altında ve hükümet ve kavramlarından herhangi birini barındıracak bir tanımlamaya uzaklar, uzak kalmak da amaçları. Ahlaki açıdan şimdinin ötesinde ve aslında “yozlaşmış” bir tablo çiziyor Teşkilat. Kumar, çok eşlilik, rüşvet neredeyse onun benliğini oluşturan önemli detaylar arasında. Teşkilat’ın gelir kaynağı topladığı bir tür “haraçlar”. “Bırakınız yapsınlar” politikasının gelişmiş bir hali, ulaşabileceği zirve gibi geldi açıkçası bana.

Hükümet ise okyanusun diğer yakasında, İzlanda’da merkezleşmiş, Avrupa’daki halkı katlederek kendisine yer edinmiş bir taraf. Öyle ki Avrupa kıyılarından içeri kaçabilen ve canlarını kurtarmış olan halk yeniden Orta Çağ’a dönmüş gibidir; teknolojiden uzak, neredeyse ilkel bir hayata mahkum bırakılmıştır. Hükümet, aynı zamanda kendi içinde çıkar çatışmaları yaşamaktadır. Yine de karşı olduğu nefret ettiği Teşkilat konusunda tüm birimleri hemfikirdir.

Çete ise yer yer Hükümet ile ortaklaşa çalışmakta, aslında ise ayrı bir güçtür.

Tüm bunları yakından tanımaya ise Teşkilat’ın önemli isimlerinden birinin koruması altında olan, bir polo oyuncusu olmasıyla tanınan Charles Orsino’nun gittiği bir tiyatroda kendi korumaları arasına sızmış Hükümet’in adamı tarafından saldırıya uğramasıdır. Saldırıyı yara almadan atlatan Orsino, Teşkilat’ın verdiği karar doğrultusunda Hükümet’in içine sızması için yetiştirilmeye, daha doğru beyni bu doğrultuda yeniden düzenlenmeye başlanır. Amaç, kendilerini yıkmaya niyetlenen ve bulundukları düzeni kaptırmayı asla istemedikleri Hükümet’in iç yapısını anlamak ve aslında onu içten yıkabilmek için nelere gerektiğini gözlemlemektir.

Psikoloji konusunda isim yapmış bir aileden gelen Lee Falcaro ile yeni kimliğini kazanması doğrultusunda çalışmaya başlar ve bir süre sonra Max Wyman karakteri olarak karşımıza çıkar. Ayyaştır, berduştur, zira diğer benliği tamamen silinmiştir. Artık Hükümet’in arasına sızmayı beklemekten başka yapabileceği bir şey yoktur.

Kutuplar arası çekişmeler, bir düzeni alt etmeye kararlı tarafların bakışından her oluşumun görünüşü bir çok ahlaki irdeleme ile beraber okuyucuya sunuluyor. 

Kendisini hızla okutan bir kitap. Sürekli bir aksiyon içinde kalıyor okuyucu. Benim okumam bir gün sürdü ve bittiğinde yine bir film izlemiş gibiydim. Tasvirler; bir yanda Teşkilat’ın ya da Hükümet’in teknolojisi, diğer yanda İrlanda’nın iç kesimlerinde ilkel dönemleri yeniden yaşmaya başlamış halkın teknolojisi öyle güzel tasvir edilmiş ki, bir film izliyor hissine kapılmanız normal kaçıyor.

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Robert A. Heinlein "Uzay Elbisemle Yolculuğa Hazırım"

Uzay Elbisemle Yolculuğa Hazırım gibi süper bir ismi olan bu kitap vesilesiyle ilk kez Robert A. Heinlein okumuş oldum. Yine bu kitap sayesinde, yazarın diğer kitaplarını da edinmeye karar verdim.

Bir şekilde Ay’a gitmeyi kafasına koyan lise son sınıf öğrencisi Kip, en sonunda bir sabun firmasının açtığı, marka için bir başlık bulmanın gerektiği yarışmaya binlerce başlık yazıp göndererek katılır. Zira ödül büyüktür; seçilen başlığı sahibi Ay’a gönderilecektir. Ancak şans ve şanssızlığın aynı anda gerçekleşmesi sebebiyle Kip’in Ay’a gitme şansı kaçar; onun yerine, kendisinin bir süre sonra Oscar adı ile anacağı ve bazen karşılıklı konuşmalara (!) gireceği uzay elbisesi kendisine gönderilir.

Oscar’ın kitapçığından ve ortalama bir liseliden daha fazla şey biliyor olmasından, uzay ve uzayla ilgili şeylere duyduğu ilgiden olsa gerek, Kip Oscar’la zaman geçirmeye başlar. Onu tamir eder, şurası şöyle, burasını böyle yapar, anlar, kullanımını çözer vs... Ve bir gün, erken kalktığı bir sabah Oscar’ı giyerek yürüyüşe çıkar. Oscar içindeki radyodan yaptığı tesadüfi çağırlara beklenmedik bir cevap alır ve tepesinde bir uzay mekiği dikilir.

Devamı ise, önce Ay’a, ardından Satürn’e, oradan Vega 5 adlı bir gezegene kadar sürecek bir yolculuktur.

Merakı ve her şeye atlaması yüzünden Ay’daki yolculuğunu bir tür uzay korsanı olan ve “Solucansuratlılar” olarak kitapta kendine yer edinen yaratıklar tarafından kaçırılan 11 yaşındaki Pewee ve aslında bir polis olan “Anaç Şey” ile uzaydaki yolculukları boyunca kelimenin tam anlamıyla maceradan maceraya koşarlar. Sürekli bir kovalama ve kaçış halindedirler.

Tüm bu hikaye boyunca ise öne çıkan noktaların başında teknik konulardaki, özellikle astronomik konulardaki detaylı bilgileri es geçmek olmaz. Yazarın detayları okuyucuya vererek bilimkurgunun yarattığı uzaklık hissini bir temelde sunmaya ve okuyana bunu bir mantık bağlamında anlatmaya çalışması olarak yorumladım biraz bunu. İnsanın okuduğu konuya yabancılık çekmesine bir son vermek ve evrensel bilgileri ileterek olan biten ve okuyan arasındaki mesafeyi azaltma çabası olarak düşündüm. Tabi bunları hikaye içinde öylesine yedirmiş biçimdeki, elbette bir dipnot havası yok. Ancak bazı satırlarda gerçekten bir şey anlamadığımı itiraf etmeliyim. Belki çoğu çocuk gibi küçükken astronot olmak isteyen, ilerleyen zamanlarda bunun devamını getirip astronomi okumak isteyen ben bile aradan geçen zaman içinde beynimin sanki erimiş olduğunun kanıtı gibi, bazı satırlarda tek bir kelime bile anlamadım.

Bir uzay elbisesi hakkında, özellikle kullanımı konusunda o kadar detay var ki, siz de sanki Oscar’ı giymiş gibi hissediyorsunuz ve bir süre sonra neyin nerede olduğu konusunda siz de bilgi sahibi oluyorsunuz.

Güzel bir bilimkurgu izlemenin keyfine benzer bir okuma keyfi sunan Uzay Elbisemle Yolculuğa Hazırım, sonunda bir “yargılamaya” götürüyor okuyucuyu ve burada insan ırkının ne denli zararlı olup olmadığına dair bir sorgulama yapılıyor. Kendi ırkından, kendi soyundan olana karşı sergilediği tavrın bir özeti sunulduğunda, uzayda yaşayan diğer ırklarında ne kadar tehdit altında olabileceğine dair sorgulamalara varan bir “tehdit” tablosu çizecek kadar tehlikeli görünüyor. Yazarın burada insanlığın sonunun kendi elinden gelebileceğine dair (ya da geleceğine dair) böyle bir çıkarımda bulunduğunu düşünüyorum.

Bir gün içinde bitirebileceğiniz, sürükleyici bir kitap. Hatta sevimli geldi bana. 

Son olarak bir not; kitapta geçen zaman, yani Dünya süresi ile geçen zaman, aslında bir gün içindeki bir kaç saat. Ve olayların geçtiği günde tarih 1 Mayıs'ı gösteriyor. Bu da tesadüfen benim kitabı okuduğum tarihle aynı güne denk geliyor. Böyle bir küçük detay var, eklemek istedim.


29 Nisan 2013 Pazartesi

Ketil Bjornstad "Düşüş"


Okuduğum ikinci Ketil Bjornstad romanı ve kesinlikle söyleyebilirim ki Türkçe’ye çevrilmeyen her eseri bizim için bir kayıp. İlk kez 2006 yılında, Eskişehir’de okurken “Müzik Uğruna” adlı şahaserini (evet, aynen böyle çünkü) okumuştum, sonrasında arayıp da bulamadığım Düşüş’ü okumam ise yedi yıl sonrayı buldu. (internetten kitap alışverişi yapmaya bir yıl önce başladım çünkü)

Büyük bir sanatçı olduğunda sanırım dünyanın geri kalanı ile hemfikir olduğum Bjornstad’ın Düşüş’ünde, soyadı da kitaba adını veren (Norveç dilinde de Fall, düşüş anlamına geliyormuş zira) Erling Fall ile tanışıyoruz. On dört yılını beraber geçirdiği eşi Merete Bover’in kendisini bir başka erkek, üstelik Fall gibi bir yargıcın yanında – Fall’ın gözünden bakarsak – lafı bile edilemeyecek olan bir gitarist için boşaması ardından, kendisini, hayatını ve evliliğini gözden geçirmeye başlayan Fall, kelimenin tam anlamıyla bir düşüş yaşıyor, hem de öyle böyle değil. Karısını bir türlü unutamayan, her anında onu düşünen, bu terk ediliş akabinde tüm evliliğinin her saniyesini acıyla anımsayan Fall, karısını taciz etmekle de suçlandığını öğreniyor. Sonu gelmeyen telefon aramalarından rahatsız olan Merete Bover, Fall’dan şikayetçi oluyor.

Erling Fall, hayatı boyunca adil davranmaya, doğruya karar vermeye ve adaleti sağlama yükümlülüğünü hakkıyla icra etmeye çalışan bir adam olarak, uğradığı adaletsizliğin ardından bir çıkmaza giriyor. Tam da bu sırada işinden izin alıyor ve yolu okul arkadaşı, milyoner Gudmund Kværland ile karşılaşıyor. Fall’ın aksine, baskın ve güçlü bir karakter olan Kværland’ın tüm masrafları karşılaması ve iknası ile beraber, bir “tomar” adamla beraber Himalayalar’a tırmanmaya karar veriyor. Kendisi gibi bir çok konuda “yenik” durumda olan ve kendisini ispatlama çabasına girmiş bir erkek grubu ile beraber sonunda içlerinden birinin acı kaybı ile sonuçlanacak, ancak zirveyi de görecekleri (Fall zirveye tırmanmayan kısımda yer alıyor olsa da) bir gezinin ardından, “hayata bir şeyleri ispatlamayı başarmış orta yaş üzeri erkekler” olarak geziden dönüyorlar.

Bu gezinin bir tür sınama tarafının da olduğunu Fall daha sonar anlıyor; öyleki durgun ve sessiz mizacı altında fırsatları görme ve gereken darbeyi en iyi zamanda indirebilme özelliği Kværland tarafından farkedilen Fall, görevinden ayrılarak Kværland şirketlerinde danışman olarak çalışmaya başlıyor. Hayatına girecek olan ikinci kadın, Sophia Lee ile de işte bu işinin sebep olduğu bir gezi sırasında, uçak yere inmeden hemen önce rüyasında Merete Bover’i öldürmesinin dehşetinin ardından tanışıyor.

Merete Bover’i iki yılın ardından öldürmesi ile içinde bir şeylerin, o dayanılmaz acının dindiğini görmesinin ardından gelen süreçte, kendisinden yaşça küçük ve onu hakedecek ne yaptığını bilmediği bir kadınla tanışmasının ardından düşüşün son bulduğunu düşünmek gibi bir hataya okurken kapılmadım.

Kapitalizmin görkemini yaşayan zengin Norveç’li Kværland ile çalışan ve hatırı sayılır bir para kazanmaya başladığı dönemde, komünist bir anne babanın kızı olarak, komünizmi savunan ve bunu kapitalizmi yerden yere vurarak yapmaktan – doğal olarak – çekilmeyen Sopjie Lee ile tanışmasının ardından, aradığı mutluluğu/hak etmek için ne yaptığını bilmediği mutluluğu tadan Erling Fall’ın geçirdiği ruhani değişime satırlarda şahit olsak da, hikaye boyunca sure gelen bir “rahatsızlığın” olduğunu da göz ardı etmek mümkün değil.

Bir “hiç” olarak tanımlandığı karısı tarafından tepe taklak olacak bir sürece itilen Fall’in düşüşünde, kabusunda Merete Bover’i öldürdüğü ana kadar yaşadıklarının, en azından “mutlu bir ilişki ile silinemeyecek” kadar uzun vadeli sonuçları olacağını kestirmek mümkün. Ancak bir aldatmanın ardından yitirilen değerlerin, ileriki bir “mutluluk” durumunda nasıl geri dönüşlere sebep olabileceğini de işte Düşüş’ün son sayfalarında göreceksiniz. Öylesine bir etkisi oluyor ki Merete Bover ve yaptıklarının, belki siz de benim gibi okurken Erling Fall’e inanamayacaksınız.

Merete’e olan sevgisi ve onu mutlu etme isteği yüzünden bir kısırlaştırma ameliyatına razı olan (Merete Bover’in kendisi uğruna terk ettiği eski kocasından olma iki kızı bulunmakta) ve onun kızlarına iyi bir baba olan Fall, bir kadını mutlu etmek ve elinde tutmak için yer yer bocalayan bir tavır sergiliyor. Bunu da kendi içe kapanıklığı ve evlendiği Çinli kadın ile Norveçli bir erkek olarak kendisi arasında oluşması muhtemel kültür  farkına yoruyor zaman zaman.

Düşüş boyunca tesadüfen bulduğu bir çalıya, ardından bir çalıya ve bir çalıya daha tutunuyor Fall. Kværland (burada belki roller değişik, tutunan ya da tutunulandan ziyade “yöneten Kværland”), Sophia Lee, Schubert…

Uzun zamandır okumak istediğim bu kitabı neden daha önce alıp okumamışım, bilmiyorum. Öyle bir anlatım, öyle yoğun ve derinlemesine sunulan bir insane portresi ki, her bir hücresine kadar işleyen fikirlerini dikizlediğiniz Erling Fall sanabilirsiniz kendinizi okumaya bıraktığınızda. Onunla aynı adımları atıp, aynı korkuyu ya da suçluluğu duymaya başladığınızda, kitap sizi içine hapsetmiş demektir. Şanslı bir hapislik. Zira içine düşeceğiniz dünya okuduğum en iyi yazarlardan birinin yaratımı.

25 Mart 2013 Pazartesi

John Berger "Fotokopiler"


Uzun zamandır John Berger okumamıştım. En son, üniversitede okurken “Buluştuğumuz Yer Burası” adlı kitabını okumuştum. Yine topluca kitap almaya giriştiğim bir dönemde atlamak içime sinmedi, Fotokopiler’i de aldım.

Fotokopiler, bir çok kısa yazıyı (aslında anıyı) barındıran bir kitap. John Berger hayatındaki izleri bir şekilde kısa kısa kayde geçirmiş sanki. Geçmişinden bu gününe, aslında çoğlukla geçmişi içinde yolculuk yaparak ilerliyor kitap.

Zamanın ne kadar çabuk ve vicdansızca aktığı, insanlığın basit ve hayati gerçekleri, yaşlılar, gençler, yaşanmış acılar, beklentiler, aileler... ve sanat. Elbette Berger yazarken kendi içinde bulunduğu dünyadan, sanatçıların dünyasında da bahsetmese olmazdı. Öyle ki bir bölümde Abidin Dino’nun ölümü hakkında yazdıklarına denk geleceksiniz okurken, bir başkasında resimlerine uzun uzun baktıkları bir ressam arkadaşı ile aralarındaki bir çeşit sözsüz iletişime.

İnsanları yakından tanıyan ve insanlara değer veren bir sanatçının, yine insanlar hakkında oluşturduğu bir çeşit kayıt defteri olan Fotokopiler’i okursanız, su gibi akan zaman içinde siz de kendi kaydınızı tutmaya başlamayı düşünebilirsiniz belki.