Feminizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Feminizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Anne Phillips "Demokrasinin Cinsiyeti"

Biliyorsunuz, seçimlere çok az bir zaman kaldı. Aday listeleri belirlendikten sonra memnuniyetsizlikler ya da hoşnutluklar doğdu. Elbette benim de bir siyasi görüşüm, oy vereceğim bir parti var fakat (herhangi bir partiyi ima etmiyorum) aday listelerinde "kadın aday" sayısı verme durumu, sanki erkekler "lütfetmiş de kadınların siyaset yapmalarına olanak vermiş" gibi sunulmuyor mu? 

Listeler açıklanırken ya da hazırlanırken sürekli erkek egemen siyasetin içinde kadınlara "yüzde bilmem kaç kadın" kontenjanı açmakla iş biter mi sizce? Seçme ve seçilme, eşit olarak tüm vatandaşlarımıza verilen bir hak ancak kadın ve erkeğin seçilme hakkının pratikteki durumu hakkında düşünmeden geçemiyorum. 

Toplumsal cinsiyet rollerinin bireyler üzerine yüklediği, kamusal hariç özel alanda özellikle kendisini gösteren, açıkça ifade etmek gerekirse hanedeki iş yükünün kadın üzerinde daha fazla toplandığını vs. düşünürsek; işten çıkar çıkmaz koştura koştura eve gelip de okuldan gelen çocuğuna, işten gelen kocasına yemek hazırlamak için çırpınan kadın hangi ara ne yapsın? gibi... Aslında şu yazdığım, çoğunluğun aşina olduğu tablonun bile daha insani kalabileceği ne çileler çekiyor insanlar....

Siyaset ve toplumsal cinsiyet teorisi profesörü olan Anne Phillips "Demokrasinin Cinsiyeti" adlı kitabında her bir kurum ve topluluğuna sinmiş bulunan ataerkil düzenin siyaset içinde kadınları nasıl görmezden geldiğini, bu duruma karşı kadın çalışmalarının getirdiği eleştiriler ve öneriler eşliğinde irdeliyor.

Feminizm ve demokrasinin çatışan noktalarıyla beraber aynı çizgiye en çok yaklaştıkları farklı noktaları açıklayarak açılışını yaptığı metinde Phillips, politikanın ana sorununu her iki cinsiyeti de eşit olarak gözetmeden, erkek egemen ve erkek temelli bir biçimde oluşturmuş olması olarak açıklıyor ve sorunun çözümü için birinci adımı, "toplumsal cinsiyetin kör bir nokta olarak kalmadığı" yeni bir politika tanımı yapma gerekliliğini sunuyor. Bunu, politikaya sayıca daha fazla kadın dahil etmenin ötesinde bir adım olarak düşünmek burada önceliğimiz olmalı, ki yazar da buna değiniyor, zira en başta benim de belirttiğim gibi kadın sorunlarını erkekler - erkek odaklı politika çözemez belki ancak bunu yalnızca kadınlardan ibaret bir oluşumla da çözülemeyeceği muhakkak. Bir bilinç, farkındalık, gereklilik, sorumluluk... Her nasıl tanımlarsanız tanımlayın siyaseti erkek egemenliğinden ve kadını görmezden gelen bir halden çıkarmak için toplumun her kesimi el ele vermelidir.

Kadının özel alana ait, erkeğin kamusal alana ait olarak görünmesi, toplumsal cinsiyete dayalı mekansal ayrışmanın sorunun kökeninde yatan en etkili sebeplerden biri olduğu vurgusunu yazar kitaptaki her bölümde yapıyor.

Yazarın demokrasinin sorunları olarak tanımladığı noktalarda öne çıkan durumlardan biri de kadınların demokrasi içinde pasif kalmaya mahkum edilmesi ve bunun asında kamusal ve özel ayrımından da beslenen, kadın ve erkeği mekansal olarak ayıran ve buna da farklı yükümlülükler getiren -yine- ataerkil bakış açısı olarak karşımıza çıkıyor.

Farklı demokrasi modellerini kadın sorunları ile beraber ele alan yazar, liberal demokrasinin kamusal - özel ayrımına (politik olan ve toplumsal olan) dikkat çekiyor. Kitapta yazarın, farklı feministlerce tekrar tekrar vurgulandığı üzere liberalizmle ilgili ortaya koyduğu sorunlardan biri de liberalizmin erilliğinin her yana sinmiş olması. Katılımcı demokrasinin öne çıkan noktasının ise demokrasiye devlette verilen/devlete yüklenilen öneminin, toplumsal hayatın tamamında olması gerektiği vurgusu üzerinde topluyor.

Kadınların temsil haklarını kazanımları yolunda, kadın çalışmalarının belirmeye başladığı ilk dönemlerden başlayarak sürecin genelini, siyasi sistemler içindeki durumları ile beraber incelemeye devam eden yazar, farklı coğrafyalardaki kadın hareketlerinin başarılarına da sayısal veriler ile kitapta yer veriyor. Şaşırmayacağımız bir bilgi olarak İskandinav ülkelerinde kadınların temsil oranının yüksekliği dikkat çekiyor.

Demokratik eşitliği artırmak için yapılan girişimleri, bilinç yükseltmeden kadın toplantılarına, siyasi partiler içinde kadınların yer almalarına, toplumsal hayatın (kamusal ve özel ayrımına özellikle dikkat çekerek, bu soruna ısrarla değinerek) yeniden düzenlenmesi gereken hususlarına dek Anne Phillips, demokrasinin cinsiyetini göstererek, düşünmeye davet ediyor. 

21 Nisan 2015 Salı

Evelyn Reed "Bilimde Cins Ayrımı"

Bir süredir blog'a yazı ekleme düzeni kaybolmuş gibi görünebilir. Ama bu okumadığım anlamına gelmesin; okuduklarımın bazılarının yazısını yazmıyorum, bazılarının da yazısını yazacak zamanı bulamıyorum. Evelyn Reed'in Bilimde Cins Ayrımı kitabı yazısı da bu son grubu dahil. Geçen hafta bitirdiğim bu kitabın yazısını ancak bugün yazabiliyorum.

Okumak istediğim kitaplardan biri olduğu için sahafta görür görmez alıp çıktım ve sahaftaki diğer kitaplara bakmadım. Bu sığ ve yüzeysel biçimde gerçekleştirdiğim sahaf ziyaretimi bir sonraki gidişimde telafi edeceğim. (Bunun anlamı şu: Sahafta yarım saat dolanırım ve sonunda iki kitapla falan çıkarım. Telafiden kastım sahaf içinde fiziksel varlığımla yer kaplamak ve her kitaba bakmak zorunluluğumu yerine getirmek. Sırtımdaki dev çanta ile raflar arasını işgal etmek ve insanların mekan içindeki hareketlerini kısıtlamak - bence ben internet sahaflarından ya da internetteki kitap sitelerinden kitap alayım, en iyisi, toplumumuzun huzuru ve sağlıklı nesiller için yapılacak en iyi şey bu).

Artık kitaptan bahsedebilirim.

Kadın hareketi içinde adı sıkça duyulan, benim için de en önemli isimlerden biri olan Evelyn Reed, Bilimde Cins Ayrımı adlı kitabında maymunbilim hakkında doğruluğuna sıkıca yapışılan yanlış gerçekleri aydınlattığı bir bölüm ile giriş yapıyor. Hayvan ve insan evrimi üzerine karşılaştırmaları da içeren bu bölümde yazar, üzerinde şiddetli tartışmalar dönen insan evrimi ve anaerkil - ataerkil yapının tarihin bu akışı içindeki ilerleyişini açıklıyor. Alet kullanma ve et yemenin türler üzerindeki ayrıştırıcı ya da ortak etkilerine değinen Reed, tahmin edersiniz ki alet kullanma konusu üzerinden emek kavramına geçişi Engels'in fikirleri ile beraber ele alıyor. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı efsanevi çalışmasından parçalarla sıkça kitap içinde araştırmaları ile yer alan Engels'in Reed'ce yorumlarıyla beraber, emek etkinliklerinin insan evrimi içinde toplumsal yaşamda yarattığı değişimleri ortaya koyuyor.

İnsan ve maymunlar üzerine kitabı yazdığı döneme dek yapılan araştırmalar karşısındaki (bazen de yanında) kendi fikirlerini okura aktaran Reed, maymunların hiçbir zaman insana özel "toplum" kavramına sahip olamayacaklarını, insanlar gibi konuşma yetisine sahip olamayacaklarını ve alet kullanmalarının, insan - araç - emek - amaç arasındaki ilişki ile bir tutulamayacağını vurguluyor, hatta ısrarla vurguluyor. Makalenin yazıldığı tarih 1977 olarak belirtilmiş. Bu konu hakkında benim kafamda soru işaretleri oluştu zira bizim gibi sese dökerek bir dil konuşmadıkları halde, yazarak ya da işaret dili ili İngilizce olarak beraber çalıştıkları araştırmacılar ile iletişim kuran maymunlar var. Hatta unutmazsam buraya isimlerini de eklerim. Neyse.

Kadın erkek eşitsizliğinin tarihin incelenmesi ve aktarılması sırasında, evrim sırasında - antropolojinin, insanbilimin, biyolojinin ünlü isimleri tarafından nasıl yaratıldığı ve sunulduğu da Reed'in karşı çıktığı, çürüttüğü noktalar arasında. Tarih yazımında bile erkek egemen bir kültür içinde olduğumuzu vurgulayan yazar, Levi-Strauss gibi büyük isimlerin bile kadın üzerine ettikleri tüm lafların kadının ikincilliğini pekiştiren nitelikte olduğunu ve bilinçli örtbas çabalarına rağmen nasıl yeniden yaratıldığını gözler önüne seriyor. Elbette, sadece Levi-Strauss eleştirisi yok, aklıma şu an hemen o geldiği için yazdım. Diyebilirim ki neredeyse Levi-Strauss Reed'in en az yerden yere vurduğu isim; farklı makalelerin derlendiği bu kitabında kendisi hakkında yazılanlara cevap verdiği ya da eleştirilerini hazırladığı bazı araştırmalar üzerine yazdıkları emin olun daha sert. Ve Reed'in neredeyse tüm karşı çıkışları okuru ikna ediyor - bilimin ışığında.

Aile ve akrabalık bağlarının üretim süreçleri paralelinde yaşadığı değişim de kitapta yazarın uzun uzun değindiği konulardan biri. Akrabalık ilişkilerini şekillendiren, başlangıçtan itibaren varolan anayanlı düzenin nasıl inatla sonradan olma şeklinde sunulduğu konusunu şiddetle eleştiren yazar, bu konuya kanıt olarak bir çok bilimsel gerçeği ortaya koyuyor. Örneğin; ilkel kabilelerin hala anayanlı - anaerkil olması? diyor. Ek olarak, her klanın anayanlı oluşan bir klan yapısına sahip olduğunu vurgulayan Evelyn Reed, evlilik temelinde şekillendiği iddia edilen klan yapısı üzerine de eleştirilerini sıralıyor.

İçgüdülerin saldırganlık için bir kılıf oluşturacak şekilde savunulduğu ve toplumsal şiddetin, ırk ve cinslere karşı şiddetin, savaşların ve saldırganlığın meşrulaştırıldığı düzeni eleştiren Reed aynı zamanda erkeğe atfedilen bu saldırgan içgüdünün, iktidar ve düzen arasındaki ilişkisine de değiniyor.

Kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitap, tekrar tekrar da okuyacağımdan çok eminim. 

2 Nisan 2015 Perşembe

Leonore Davidoff "Feminist Tarihyazımında Sınıf ve Cinsiyet"

1932 New York doğumlu, İngiltere Essex Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde uzun yıllar ders veren yazar Leonore Davidoff aynı zamanda Kültürel ve Sosyal Tarih Merkezi'nin de kurucusu ve yöneticisi olarak çalışmış. Bu yüzdendir ki, tam da makalelerinin derlendiği kitabın isminin tam karşılığı kitapta okuru bekliyor.

Hemen belirtmek isterim ki kitabı yayınlayan Ayşe Durakbaşa'nın önsözü ve Ferhunde Özbay'ın "Evlerde El Kızları: Cariyeler, Evlatlıklar, Gelinler" adlı makalesi de kitapta, Davidoff'un makaleleri haricinde yer alan iki metin.

Ağırlıklı olarak 17. yy ve sonrası İngiltere'sine odaklanmış olan, kadın ve kadın emeğinin küresel değişimler ve ulusal çaptaki etkilerle beraber zamanla geçirdiği dönüşümler üzerine yazılan makaleler mevcut kitapta.

Aile ve akrabalık ilişkileri çerçevesinde kadın emeğinin çizilen bu sınırlar içinde tutulma (bu kelime seçimi için düşündüm, sonunda cidden "tutulma"ya karar verdim) çabası ve kadının bu ilişkiler içinde kendisinden beklenen yaşantıya farkında olmadan boyun eğmesi gibi konuların haricinde, elbette sanayileşme ile beraber emeğin mekansal değişimi sonucunda, aileye de yansıyan bu değişim rüzgarından kadın emeğinin/kadının nasıl etkilendiğini ilk makalede irdeliyor yazar. Ek olarak, tüm gelişmelerin sınırları keskin çizilen bu akraba ve aile ilişkilerinin de değişimine sebep olduğunu da gösteriyor. Ailenin bireyleri arasındaki ilişkilerin her birine karşı getirdiğini sorumluluklar ve cinsiyete dayalı roller de yine bu bölümde yazar tarafından kaleme alınıyor.

Kamusal ve özel alan sınırlarını netleştiren ve bu sınırlar arasında kadının varlığının kısıtlanmasının sebebi olarak sanayi devrimini ortaya koyan yazar, orta sınıfın üretim sürecinden uzaklaşmasıyla beraber değişen "ev" algısının da üzerinde duruyor. Sanayileşme ardından değişen dengelerle kamusal (dünya) pis, ev (yuva) ise temiz gösterilmeye başlanması, böylece, kadına yüklenen tüm roller de yuvaya iyice hapsedilmeye başlanmasına dikkat çekiyor yazar.

Kardeşler arası ilişkilerin tarihte nasıl var olduğunu aktararak başka bir makalesini okumaya devam ettiğimiz Davidoff, kardeşler arası ilişkinin kimi zaman ütopyaları da beslediğini vurguluyor.

Özel alan (ev) ve feminist tarih hakkında yazdığı bir makalede, ayrı alanlar nosyonunun ortaya çıkışı ve yeniden - yeniden yaratımı üzerinde duruyor. Bireyselliğin mekansal "hapsi", "zekanın" yüklendiği alandan ayrılan "yuva" kavramı üzerine burada da uzun uzun düşünmeye devam ediyoruz. Sanayileşme ardından üretimin ev dışında varlığını sürdürmeye doğru evrilmesine rağmen, kapitalizmin ihtiyacı olan işgücü sağlama görevinin yuvaya, yani kadına yüklenmesi ve üretimin tarihsel bağlamından koparılması yazarın dikkat çektiği bir nokta olarak karşımıza çıkıyor. Tarih içinde erkeğin de bir anlamda "ev dışına" itilmesinin de aynı döneme denk gelişine değiniyor. (Bu günlerde televizyonda bir reklama denk geliyorum, linkini bulursam paylaşayım, siz de izlemişsinizdir belki. Bir erkeğin, akşam geç saatlerde eve dönüp kendisini bekleyen kızı ve karısına kavuşması ve onlar için kendi hayatını hiçe sayarak çalışması üzerine bir reklam. Tabi bu, bu şekilde sunulmuyor. -Eski bir reklam yazarı yazıyor bu satırları bu arada-. Yani ev dışı üretimin parçası olarak kapitalist düzende var olma savaşı veren bir erkeğin ve ev ve çocuk bakımı - yuva kavramına hapis bir kadının hayatını saniyeler içinde özetleyen bir reklam. Neyse daha yazmayım. Paragraftaki konuyla ilgili geldiği için paylaşmak istedim.)

Ticaretin el değiştirmesi, soy ve mekandan bağımsızlaşarak yeni düzene ayak uydurmasıyla beraber getirdiği tüm toplumsal değişimler yazarca kaleme alınıyor.

Viktorya ve Edward döneminde İngiltere'deki hizmetçi ve evli kadınların konumu hakkındaki makalesini "Ömür Boyu Esaret" olarak kağıda döken Davidoff, burjuvanın ve orta ve alt sınıfların Neredeyse 1900'lü yılların sonuna dek kadına olan bakışını, daha doğrusu kadınla sınıflandırmamak gerek, orta sınıfa bakışını açıkça gözler önüne seriyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlikle oluşan bu sistem içinde hayat mücadelesi veren insanların bitmek bilmeyen "hizmet" çilesi kitapta uzunca yer alıyor.

Sadece feminizm için değil, iktisat, tarih, siyaset ve ekonomi için de bir kaynak kitabı olarak görebilirsiniz Feminist Tarihyazımında Sınıf ve Cinsiyet'i.

İyi okumalar. 

28 Mart 2015 Cumartesi

Sharon Smith "Kadınlar ve Sosyalizm"

Yordam Kitap'tan çıkan, kadın çalışmaları üzerine bir kitap Sharon Smith'in yazdığı beş farklı makaleden oluşan bir kitap Kadınlar ve Sosyalizm.

Engels'in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı kitabını kaçıncı tekrar okuyuşum bilemem, ancak şu yazıyı yazarken bile masamın üzerinde duruyor ve yıllardır ara ara açıp okuduğum gibi, geçen hafta da bu kitaptan bazı bölümleri tekrar okudum. Kadınlar ve Sosyalizm'de de sıklıkla Engels'in kaleme aldığı ve Marksist teorinin yapı taşlarından olan bu kitaptan alıntılar göreceksiniz. 

Herkesin anlayacağı şekilde yazıldığı halde, karmaşıkmış gibi göründüğü için çoğunluğun uzak durduğu ve uzak duran bu çoğunluğun nedense fikir sahibi olmayı başardığı konulardan biri, Sharon Smith'in alıntılarla zenginleşen kitabı ile daha fazla insana ulaşabilir umarım.

Kadınlara uygulanan baskının doğuşu, sınıflı toplum yapısı ve emeğin sömürülmesi gibi konuları irdeleyen yazar, cinsiyete dayalı işbölümü ardından toplum yapısının geçirdiği değişime, aile kavramının ortaya çıkışı ve kapitalizm için nasıl bir ihtiyaç haline dönüştüğüne de değiniyor.

Ağırlıklı olarak ABD'deki kürtaj konusu üzerine farklı siyasi liderlerin görüşleri ve bu görüşler üzerine olan yorumlarıyla beraber, feminizmin başına gelenleri sorguladığı bir bölüme de kitapta yer veriyor. Naomi Wolf'un kapitalizm ve kadınlar konusundaki ilginç (!) yorumlarının yer aldığı bu bölüm, kitap üzerinde en fazla kenarına kendi yorumlarımı eklediğim bölümlerden biriydi diyebilirim. Biz ne diyoruz, sen ne diyorsun Wolf, demek istiyorum. Neyse.

Rus Devrimi içinde kadının konumu, kadın haklarının kazanımı (ancak Stalin'le beraber tekrar kaybedilmesi), Marx'ın kadın sorununu ele alışında feministlere eksik gelen noktalar gibi konuları irdelediği son bölümde Smith, özellikle Lev Troçki'den yaptığı alıntılarla kadına verilen önemin altını sıklıkla çiziyor ve bir yerde de Marksist feminizme yöneltilen eleştirilere cevap veriyor.

Gönül ister ki kitap hakkındaki fikirlerimi açık açık yazabileyim, katıldığım ve katılmadığım noktaları, hatta tarafsız bir gözle bakıldığında yazarın tarihi gerçekleri ve neredeyse aynı makalesi içinde okura yansıttığı tutarsızlıkları. Zira, özellikle bir konuda kesinlikle tutarsız bir makale kaleme almış; örneğin makalede Ortadoğu'nun siyasi - kültürel yapısı hakkında bulunduğu bir kaç çıkarımda kesinlikle ve kesinlikle tarafsız bir gözle bakmadan bir kaç yorumu mevcut. Ek olarak, aynı makalede bölgenin son yüz yıllık tarihi üzerinden kadınlara uygulanan baskı üzerine bir yola girmiş ancak sonunda ortaya attığı iddialar, makalesinin başında, hatta kitabın tamamında çizdiği tabloya zıt. Yanlış yoldan doğru sonuca varamamış gibi düşünün; bunun haricinde insanların neler düşündüğünü görmek için bence tutarsızlıklarla dolu bir makale de olsa okunmasında fayda var. Ayrıca tek bir makalede böyle bir tutarsızlık gördüm, bu da belki kaynaklarının yanlışlığındandır, bilemem. Taraflı tarihi kayıtları baz alarak incelemişse dönemi ve bölgeyi, böyle bir çıkarımda bulunması da normal. Kitabın geri kalanı konusunda bu yorumlarımdan bağımsız, cidden okunması gereken makaleler mevcut. 

18 Mart 2015 Çarşamba

G. Acar - Savran & N. Tura Demiryontan "Kadının Görünmeyen Emeği"

Gülnur Acar-Savran ve Nesrin Tura Demiryontan'ın derlediği Kadının Görünmeyen emeği, içinde dört farklı makale barındıran, yine herkese tavsiye edebileceğim bir kitap.

Özel mülkiyet kavramının ortaya çıkışı ve bunun ardından işbölümünün cinsiyetlere dayalı hala gelmesi ve bu süre içinde kadının toplum içindeki konumunun geldiği hal, ilk bölüm olan "Sınıflı ve Devletli Toplumların Kökenindeki Mülkiyet Biçimleri, Politik İktidar ve Kadın Emeği" adlı makalenin başlangıcında okuru karşılıyor.

Evlilik biçimlerinin değişen boyutunun, anayerli ve babayerli toplumların arasındaki etkileşim ve zamanla bu dengelerin nasıl değiştiği bu bölümde irdeleniyor. Değişen üretim tarzlarının ailenin temel yapısı olarak sürekli ve sürekli sunulan başta aile olmak üzere toplumun diğer alanlarına nasıl yayıldığının çıkarımını yapmak da burada mümkün.

Akrabalık bağına bağlı gelişen mülkiyet hakkının, akrabalık ilişkilerinin ve ailenin kadın aleyhine gelişen süreci içinde değişen sosyoekonomik ve politik değişim sonunda kadın emeğinin nereden nereye geldiği anlatılıyor.

Bir sonraki "Baş Düşman" adlı makalede kadınların ortak noktası olan "ezilmişliği" ilk vurgulanan konu. Ev emeğinin toplumsal üretim içinde makineleşme - kapitalizm ile birlikte uğradığı değer yitimi, kadın emeğinin makineleşme sonrasında uğradığı "şok" ele alınıyor. Ev içi işbölümü, ev emeğinin ve kadın emeğinin ücretlendirilmesi konularında hemen hepimizin de bir şekilde maruz kaldığı haksızlıklar makalede incelenen konulardan bazıları.

Üçüncü makale "Ev Emeği Tartışması ve Ötesi", Christine Delphy ve John Harrison üzerine Maxine Molyneux'nun eleştirilerini kapsıyor. Kadınların ezilmesinin emek üzerinden işlendiği bu makalede tartışılan konular daha önce konuya yazarla aynı ya da yakın pencereden bakan okumalar yapanların hatırlayacağı ya da katılacağı karşı çıkışlar ya da onaylamalarla işleniyor. Kamusal alan dışında ve makineleşme sonrasında iyice toplum dışına itilmiş kadınlar ev içi emeği, aile kurumu, kapitalizm, emeğin ücretlendirilmesi makalenin ana konuları içinde sıralanabilir. Burada şöyle bir nokta var ki değinmeden geçemeyeceğim; kapitalizmin kadını ücretsiz ev içi emeğe yönlendirirken bir taraftan da ailedeki erkeği kapitalizm için var gücüyle çalışmak zorunda oluşu konusu üzerine yazılan makalelere en azından ben çok az yerde denk geldim,bunun makalede yer alması bence çok iyi. Bence, zaten burada sorun toplumsal cinsiyet dayalı işbölümü. Kadını eve hapseden de erkeği dışarıda uzun saatler boyunca çalışmaya mahkum eden de eşzamanlı incelenmeli, tartışılmalı...

Son makale "Marksizmle Feminizmin Mutsuz Evliliği"  (Heidi Hartmann) hakkında bir yazım zaten blog'da mevcut; o yüzden sizi o yazıya yönlendireyim eğer merak ediyorsanız. Burada tekrar yazmak istemedim.

31 Ocak 2015 Cumartesi

Virginia Woolf "Kendine Ait Bir Oda"

Virginia Woolf'un ağır dili, satırlarına sinen karanlığı ve o karanlığın saf bir gerçek oluşunun yarattığı iki kat keder ile dolu yapıtlarının içinde, bence farklı bir konumda Kendine Ait Bir Oda. Zira vahim bir durumu ele alarak metni kaleme almaya başlayan Woolf, aslında umut verici ve cesaretlendirici bir şekilde işliyor konuyu: Kadının yazabilmesi için kendine ait bir odaya ve paraya ihtiyacı vardır. Yazar da bize bu durumun yoksunluğunu, nasıl elde edilebileceğini ve elde edilmesi durumunda kadının dışa vurma şansını yakalayabileceği potansiyelinin ne denli mühim olduğunu anlatıyor.

Kadının toplum içinde elinin kolunun her alanda bağlanması ve erkek egemenliği altında sürekli denetim altında tutulma çabası içinde, kadının ekonomik özgürlüğünü elinden almak gelir desek abartmış olmayız. Değişen ekonomik sistemle beraber kendi bedeninden tutun da doğurduğu çocukla oluşan aileye, ailesinden çalıştığı iş yerine kadar her alanda sesi kısılmaya ve sömürülmeye çalışılan kadının üzerindeki baskıyı görmemiş olma ihtimalimiz yok çünkü. Bu durumda elimizdeki kitap aslında bu düzen içinde, eserin yazıldığı dönem ve öncesinden başlayan kadın hareketinin küçük bir kısmını içererek, bu ekonomik özgürlüğün kadın için neyi ifade ettiğiniz anlatıyor. Woolf, Kendine Ait Bir Oda'da, yazmak isteyen bir kadının toplumda karşılaştığı, karşılaşması muhtemel olan tepkileri ele alırken; diğer yandan da kendisi yazabilen bir kadın olarak diğerlerinin önünde ataerkilliğin pençeleriyle karartılmış bir yolda fener oluyor.

Kadının her alanda olduğu gibi yazın alanında da erkek karşısında aşağılanmayla karşılaştığını belirten yazar, bu aşağılamayı yapan olarak her iki cinsi görüyor. Bir kadının kendisi için bile "kadın halimle yazmak neyime" diyebilecek kadar baskıcı bir toplumda kadının maruz kaldığı ayrımı nasıl içselleştirdiğine örnekler veriyor. Yazma hevesini gülünç bularak eline kalem almayan kaç kadının klasikleşebilecek kaç romanı, kaç şiiri, kaç yazısı bu yüzden dünyada yok, düşünsenize bir...

Edebiyatta kadının, yalnızca erkeklerin yazdığı metinlerle işlenmesi üzerinde kitap boyunca duran yazar, belli başlı eser ve mitlere yansıyan kadın imajı üzerinden toplumun içine sinen bu ataerkil ayrımcılığı yorumluyor. Yazmak isteyen bir kadın ile erkeğin karşısına çıkan zorlukların cinsiyet tabanında nasıl oluşturulduğunu ve pekiştirildiğini irdeleyen Woolf, erkek egemen ifade biçimlerinde kadını aşağılamanın aslında erkeğin kendisini yüceltmesi amacı taşıdığına değiniyor. Buna karşılık yazar hayatın kadın ve erkek için eşit zorlukta bir yapısı olduğunu belirtmekten de geri durmuyor. (Yani feministler çoğunluk tarafından "erkekler ölsün" gibi bir söyleme sahip gibi görünüyor; hayır, öyle değil. Bakın ezilmiş kadınlardan bahseden Woolf gibi öne çıkan bir figür bile "insanların eşitliğinden" bahsediyor.) Hatta Woolf kitapta bu konudan bahsederken şöyle bir şey yazıyor, buraya da yazmak istiyorum:

"Dünya kadına, erkeğe dediği gibi "istersen yaz, umurumda değil", demiyordu. Dünya kaba kaba gülerek "Yazmak mı?" diyordu. "Yazman ne işine yarıyor?".

Ben bunun hala günümüzde devam ettiği kanaatindeyim. Hala kadının yeteneklerinin erkek karşısında cılız, kadın zihninin erkek karşısında yetersiz olduğu imaları her yerde yankılanıyor. Bu hastalıklı duruma bir de ek olarak, maalesef ülkemizde sosyal bilimler bile çoğu üniversite mezunu tarafından bile bilim olarak görülmüyor. Edebiyat değersiz, zaman öldürmekten başka bir amacı olmayan bir uğraş gibi, üzerinde düşünülmeden oluşturulan bir "meta" gibi görülüyor. Bu uğraş ve çalışmalar içindeki kadınlar da çoğu zaman "umursanmıyor." Bu bence insanlık tarihinin utançlarından biridir; cinsiyete göre yetenek değerlendirmek.

Neyse, yakınmam bitti, kitap hakkında yazmaya devam edebilirim. (Aslında bitmedi yakınmam.)

Kadının hayat karşısında susturulması üzerine yazarın belirttiği bir nokta özellikle üzerinde durulası; Woolf, kadının erkek karşısında bastırıldığını, sesinin kısıldığını; bunun sebebinin de kadın konuştuğunda/ifade ettiğinde ortaya çıkacak gerçeğin erkeği yok edecek denli acı olacağı. Erkeğin hayat karşısındaki sert, zaferlerle doldurulası ve güçlü duruşunun oluşumunu aslında bir çeşit kadının ifade özgürlüğünü elinden çalarak oluşturulan bir yanılsama olarak göremez miyiz bu durumda?

Teyzesinden kendisine kalan miras sayesinde yazma özgürlüğünü yakalayan Woolf, kendi tabiriyle artık "hiçbir erkeğe yaltaklanmadan" çalışabileceğini, yazabileceğini, üretebileceğini ifade ediyor.

Ülkesinin tarihi içinde edebiyat alanında kadın imzasından yoksun kalmış dönemlerden bahsederken, henüz yeni kazanılan siyasi hakları karşısında kadınların eskiye göre en azından bir adım daha atabilmiş olduklarına değiniyor. Jane Austen, Brönte'ler gibi öne çıkan kadın yazarları da sıkça inceleyerek, edebiyatta kadının varolma çabasını; insanın varolma çabasını anlatıyor.

Kendinize ait bir odanız olması için elinizden gelen her şeyi yapın; Virginia Woolf'un gösterdiği yoldan yürümekten de korkmayın.

İyi okumalar.

(Ve iyi yazmalar).

16 Ocak 2015 Cuma

Emma Goldman "Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir"

27 Mayıs 1869'da Litvanya'da doğan Emma Goldman, on yedi yaşında Amerika'ya taşındığında anarşizm ile tanışan bir isim. Genelde anarşist - feminist denildiğinde benim aklıma gelen ilk isim de kendisidir.

Bir anarşistin hayata bakışını anlattığı bölümle başlayan kitapta, yazarın kendi kaleminden, anarşizme yönelmesinin sebeplerini anlatıyor. Toplumda genellikle "vandalizm"le bir tutulma yanılgısına düşülen bu ideolojiyi okurun gözünde sisler arasından çıkarırken, diğer yandan da anarşist mücadelesinin amaçlarını kendi bakış açısına göre sıralıyor. Özgürlük mücadelesi olarak adlandırdığı bu yolculukta Goldman, özel mülkiyetten tutun da toplumsal cinsiyet rollerine kadar bir çok alanda bireyin özgürleşmesini engellediğini düşündüğü maddeleri okura sunuyor. Toplumsal refahın önüne set çeken özel mülkiyetle ilgili olarak, ticaret ve kar amacının kişisel irade üzerindeki kısıtlayıcı ve yıkıcı etkisine de oldukça sert ve net biçimde değiniyor.

Din, basın, basın ve ifade özgürlüğü, hükümet gibi farklı başlıklar altında fikirlerini aktarmaya devam eden Goldman, evlilik ve aşkla ilgili olan bölümde, kadının "yuva" ideası etrafında nasıl tutuklu bırakıldığına değiniyor. Çocuk sahibi olmayı şart gibi sunan toplumsal yapının kadının bireysel olarak yok edilmesindeki rolünü ele alan yazar, evlilik kurumunun kadın üzerinde bir denetim ve baskı mekanizması olarak kullanılmaya nasıl müsait hale getirildiğini anlatıyor. Evlilik konusunda çekincesiz konuşan ve eleştirmekten korkmayan Goldman, evliliği Dante'nin cehenneme atfettiği bir cümle ile özetliyor; "Buraya girenler; tüm umutlarınızı geride bırakın!".
 
Kadının erkek karşısında bir birey sayılmadığı acı gerçeği karşısında toplumdaki tüm mantık dışı iddiaları ve düşünceleri bir bir sıralayıp bunların karşına çıkan yazar, kadının erkek karşısında nasıl "boyun eğdirilmiş" kılındığını okura ısrarla ve tekrarla sunuyor. Ataerkil bir "uygulama" olan evliliğin düpedüz kapitalizm olduğunu vurgulayarak, insanın doğum hakkını çalan, gelişimini durduran ve sahte duygular yükleyerek merhamet/sıcaklık gibi kavramlarla kadını özdeşleştiren bir kurum olduğunu belirtiyor.

Evli, bekar ya da boşanmış bir kadın olarak, kadına hangi durumda olursa olsun her zaman ikincil öneme sahipmiş gibi davranılması karşısında yazarın nasıl çileden çıktığını metinden anlamamak mümkün değil. Makineleşme sonrasında emeğinin karşılığını iyice alamaz hale gelen, varlığı "makinelerin" arasında sıkışıp kalan kadının özgürleşmesi yolunda nasıl bir mücadele vermesi gerektiği çıkarımını okura bırakan, kendi ideallerinden de bahsederek bunu destekleyen Goldman "Dans Edemeyeceksem Bu Benim Devrimim Değildir" diyerek, dünyanın sadece erkekler yaşasın diye yaratılmadığı gerçeğini bir çok farklı yönden sorgulayarak anlatıyor. 

8 Ocak 2015 Perşembe

Juliet Mitchell "Kadınlar: En Uzun Devrim"

Sosyalist bir feminist olan Juliet Mitchell'in Kadınlar: En Uzun Devrim adlı eseri, "Feminist Kitaplık" serisine hayran olduğum Agora Kitaplığı tarafından yayınlanan bir makale.

Özellikle Marksist teori ve feminizm üzerine olan bu çalışmada Mitchell, sosyalist teori içinde kadın konumunu ele alıyor.          

Toplumun üretim sürecinden tutun da ev hayatına kadar sürekli geri plana itilmeye ve sömürülmeye çalışılan kadınların, ileri sanayi toplumları ya da gelişmekte olan ekonomiler içindeki konumu hakkında fikirlerine yer veriyor. Kadının "aile"den ibaret olan bir dünyaya hapsetmeye çalışan ataerkil ve haliyle ataerkil bir ekonomi sonucu oluşan (ya da bu ekonomik işleyiş sonucu ataerkilleşen) düzene olan sorgusunda yazar, "doğal olan budur" diye kadına sunulan ve sürekli yeniden yapılandırılan bu çarpıklığa eleştirisini getiriyor.

Kadının toplumda aile içinde neredeyse en pasif ve naif rollere yönlendirilmesi, bu güçsüzlük atfedilen durumlar için ise "fiziksel durumunun erkek karşısında yetersizliğinin" kullanılması konusunda yer alan çıkarımlar muhteşem. Kısa, net. Uyanır ya da uyumaya devam edersiniz.

Haricinde, sosyalizm ekseninde durumu ele alan bu metinde yine sosyalizm içinde kadın sorununun yetersiz biçimde işlenmesine de vurgu yapıyor yazar. Örneğin "yoldaş" hitabının bile ataerkil düzen pekiştirici bir ifade olarak kullanılması, sosyalizm için getirilen eleştirilerden birinin sebebi olarak sunulabilir. Zira akrabalık, kan bağı, aile kurumu gibi kadının sürekli sömürülmesinin desteklendiği iddiasında sunulan bu kurgu içinde o ifade bile sorgulanmaya açık hale gelebiliyor. Bana ilginç geldi, baya baya bu cümleyi okuyana kadar bunu düşünmemiştim.

Marx ve Engels'in aile ve kadın üzerine olan düşüncelerinden alıntılar yapan yazar, benim sürekli takıldığım bir noktaya da metinde yer veriyor. Engels'ten alıntılanan bu bölümde kısaca, kadınların kurutuluş yolunun üretim sürecine dahil edilmek olduğu belirtiliyor. Benim takıldığım ve muhtemelen bir çok insanın da takıldığı nokta ise Engels'in kadını toplumsal sanayi alanına sokma çabasının, kadın için bir kurtuluş olarak sunulmasına rağmen sonunda gidip Marx'ın yabancılaşma kavramına varması ve kadın için bir negatif durum daha yaratması.
Simone de Beauvoir'nın gözünden kadın ve özel mülkiyet kavramını irdeleyen yazar, kadın ve erkeğin biyolojik konum farklılıklarına değiniyor; daha doğrusu bunları sorguluyor.

Sosyalizm içinde kadın hareketine "saygıyla" ve "babacan bir tavırla" yaklaşan erkeklerin, kadın hareketine karşı ister ya da istemez biçimde aldıkları tutumun ataerkilliğini vurgulayan yazar, bunun yanında Marksist sosyalist feministlerin bu sistem içinde hala aktif biçimde çalıştıklarının da altını özellikle çiziyor.

Feminizmin doğuşunun ilk sömürülme, yani ilk iş bölümü ile başladığını belirten Mitchell, maddi temelli üretim sistemi üzerindeki ataerkilliğin bilimsel güçle yenilebileceğini belirtiyor.

Kadınların dünya üzerindeki durumunun geçmişten günümüze nasıl ulaştığı konusunu farklı başlıklar altında ele alan yazar, üreme ve üremeye teşvik üzerine yazdığı bölümler ile bence özellikle bugünlerde - kesinlikle - okunmalı. Kadının vasfının üreme ile sınırlandırılmaya ne kadar yaklaşıldığı ve bu ataerkil düzen içinde kadının bu konumu yegane mutluluk aracı olarak görme yanılgısına kapılması durumunu işliyor Mitchell.

Ataerkil düzenin doğum kontrolü üzerinde uyguladığı yönetimle kadınları düşürdüğü konumun işlenmesiyle sona yaklaşan Kadınlar: En Uzun Devrim, bir saat içinde bile içinizde bir şeyleri sorgulamaya itecek denli bir eser. 

5 Ocak 2015 Pazartesi

Judith Butler "Taklit ve Toplumsal Cinsiyete Karşı Durma"

Yazarın "Cinsiyet Belası" adlı kitabından sonra yayınlanan bir çalışması olan makalede Judith Butler, toplumsal cinsiyet rollerinin güç aldığı ve karşı strateji geliştirilmesine olanak veren noktanın aslında aynı olduğu konusunda bir fikirle metni açıyor.

Bireyin cinsel kimliğini dışa vuruyor olmasının getireceği "iç" ve "dış" kavramının ortaya çıkışına değinen yazar, "ben"in kendini belirlemede bilinçdışı ve bilinç ile olan ilişkisini sorguluyor. Makale boyunca sıklıkla okura sorular yönelten ve cevapları düşünmeye okuru davet eden Butler, "dışta" ve "içte" olmak arasındaki ilişkiyi "dışta olmanın" sağlanması için bir "içe bağ" ihtiyacı gerektirdiğini öne sürüyor. Bunun sürekli ürettiği "iç" ve "dış" ortaklığının da bireyin kendini ifade etmesi çerçevesinde sunuyor.

Cinselliğin ifadesinde/açığa çıkarılmasında doğru anlamı ona vermenin nasıl olabileceği konusunda fikir yürüten yazar, bu anlamın hangi çevrenin doğruları/gerçekliği/algısı çerçevesinde yaratılabileceğini sorguluyor.

Olduğu kişinin "olması" için açıklama gerekip gerekmediğini bir nevi kendisi üzerinden irdeliyor. Ben ne isem, onu "yansıttığımda" mı tamamlanmış, gerçekleşmiş oluyorum?

Psişik özdeşleştirme ile toplumsal cinsiyet rollerinin üsluba dönüştürüldüğünü ortaya süren yazar, cinsel kimliklerin toplum içinde tekrar ve tekrar nasıl üretildiğini yine farklı cinsel kimlikler üzerinden değerlendirerek makaleyi sonlandırıyor.

Judith Butler "Cinsiyet Belası"

2015'in ilk yazısı Judith Butler'ın olsun istedim. O yüzden hem 2014'ün son günlerinden okuduğum "Cinsiyet Belası" adlı kitabının yorumunu, hem de "Taklit ve Toplumsal Cinsiyete Karşı Durma" kitabının yazılarını yazmak için bilgisayarın karşısına geçtim.
Bu yazı, gördüğünüz üzere "Cinsiyet Belası" kitabı hakkında.

Feminizm hakkında okuma yapmayı isteyen herkesin karşına çıkan ilk isimlerden biri olan Judith Butler, Amerikalı bir filozof. Ağırlıklı olarak Sigmund Freud, Simone de Beauvor, Julia Kristeva, Jacques Lacan, Luce Irigaray, Michel Foucault ve Monique Wittig'in metinleri üzerinden çıkarımla ilerleyen metinde Butler, kadın ve erkek kimliğinin oluşumu ve sürüdürülüp, yeniden üretilmesi üzerine beni çoğunlukla "nasıl olur da bunu bu zamana kadar göremeyiz"e yönlendiren bir çok fikrini paylaşıyor.

Toplumsal cinsiyetin siyaset ve dil ile oluşturulup sürekliliğinin sağlandığına dikkat çekerek konuyu irdelemeye başlayan yazar, toplumun cinsel rolleri yaratma üzerindeki etkisini ele alıyor. İktidar alanındaki ataerkilliği eleştirirken, feminist kimliğin siyasi hareketle birlikteliğinde "temsil"i, feminist özne kimliğinden ayırarak ele almayı öneriyor.

Bedenin mi toplumsal cinsiyeti yarattığını yoksa toplumun mu toplumsal cinsiyeti yarattığı konusunu inceleyerek devam eden Butler, bu cinsel rollerin yaratımında tarih ve kültürün etkisine de vurgu yapıyor.

Kadınların toplum içinde "eril" olanın "ötekisi" olarak, dışlanarak ifade edilmesinin acı gerçeğine değinen yazar, toplumun algısı içinde "kişi"nin yalnız ve ancak "erkek" olduğunu, dişil olanın ise toplumsal cinsiyetin yegane unsuru olduğunu öne sürüyor. Ki bu konuda kendisine katılmamak mümkün değil.

Kamusal alanda ancak "erilleşerek" varlığını sürdürebileceği yanlış yönlendirmesiyle boğuşan dişi kimliğin, bu sorunla mücadele etme gerekliliğini vurgulayan metinde aynı zamanda farklı cinsel kimliklerin farklı görüşlerce ortaya atılan tanım farklılıklarına da değiniliyor.

Toplumun arzu nesnelerini, cinsel rolleri nasıl ve ne amaçla yarattığını sorgulamaya iten Cinsiyet Belası'da "cinsiyetin" ne olduğunu oturup düşüneceğinizden eminim.

15 Aralık 2014 Pazartesi

Kate Millett "Cinsel Politika"

Cinsel politikanın hayatın her alanına yayıldığı, bireyin çocukluğundan beri maruz kaldığı gerçeği ortada. Üretim sistemlerinin değişmesi, ataerkilliğin toplumu ele geçirmesi ardından kadının toplumda değişen konumu ise içler acısı. Cehaleti neye göre belirliyorsunuz bilmiyorum ama sadece kendi gözlemlerime bile dayanarak, kendi duyduğum şeylere dayanarak bile 2014 yılında bile hala "kadını öldürmüşse vardır bir sebebi" diyen, "kadını dövdü ama kadın da hak etti" diyen (bunu bizzat son iş yerimde duydum. Bunu diyen bir kadındı üstelik. Bir kadının dövülmesine tanık olmuş ve "hak etti" diyerek abileriyle beraber oturup izlemişler kendi iş yerlerinde.) insanların varlığı bile cinsel politikanın günümüzdeki etkinliğinin bir kaç örneğinden biri diyebilirim. Bir insanın başka bir insana şiddet uygulamasını haklı göstermeye çalışan bir dünyada yaşıyoruz, bunu da okumuş dediğimiz insanlar, aydın dediğimiz insanlar, şehirli olmakla övünen fakat bomboş insanlar savunuyor ya, ne diyeyim...

Kate Millett'ın cinsel politikanın edebiyatta nasıl kurulduğuna verdiği bir kaç örnekle kitap başlıyor. Henry Miller'ın bir romanından alıntı yaparak başlayan bu bölümde erkek egemen ideolojinin, kadın üzerinde kurmaya çalıştığı mantıksız hakimiyetin cinsellik üzerinden sunularak Miller'ın eserinde nasıl yeniden oluşturulduğunu okura sunuyor. Bir insan olarak okurken bile yazarın kadına karşı olan medeniyetsiz bakış açısından rahatsız olmamak mümkün değil. Aynı şekilde Millett'ın yorumları ve çözümlemeleri de bu rahatsızlığı ortaya koyuyor; sebeplerini irdeliyor.

Cinsel politika kuramını okura sunan yazar, bu kuramın ideolojik, biyolojik, toplumsal, sınıfsal, ekonomik, eğitsel yönleriyle irdeliyor.  Romantik aşk kavramını kadın üzerinde denetim kurmaya çalışan erkek için bir araç olarak tanımlayan Millett aynı zamanda ataerkillik içinde yaratılan "kadın çatışmasına" da değiniyor. Bir kadını bir kadınla kıyaslamanın ve her ikisini birbirinin karşısına koymanın, erdemli kadın imajını kadın için sunmayla bağdaştırıyor. Keza bu erdem konusu da çok ilginç; bu erdemli kadın olma halini kadına dayatanın erkek egemen bir ideoloji olması ve nedense bu ideoloji içinde sizin benim aklımıza "erdem" diyince yine kadının gelmesi. Erdemli erkek, gibi bir imaj kafamızda oluşmuyor mesela. Kadınlar arasında yaratılmaya çalışılan bu karşıtlığı aynı zamanda güzellik ve yaş gibi iki kavramla daha destekliyor bu ideoloji. Dikkat etmişsinizdir; günümüzde bize dayatılan bir kadın imajı var; zayıf, fit, bakımlı, yaşını göstermeyen, belirli bir makyaj ve kıyafet tarzına uymazsa sanki dışlanacak gibi...  
Kadınların sistematik bir biçimde eğitimden uzaklaştırılması ve cahil bırakılmasını ataerkil düzene bağlayan yazar, kadınlara biçilen rollerin pasiflikten, annelikten, hizmetçilikten uzaklaşmadığını vurguluyor. Erkeğe atfedilen tüm "yaşayan" sıfatlar yanında kadına düşen ise denetim altında bir canlı olarak erkeğe hizmet etme sorumluluğu haricinde bir şey olmuyor.

Cinsel devrim ve karşı devrim konusunu ele alan yazar, Amerika'daki kadınların siyasal örgütlenmesini cinsel devrimin en önemli etkenlerinden biri olarak belirtiyor. Kadını inatla "yuvasına" kapatmayı amaçlayan sistemin sınırlarını zorlamaya başlayan ve çalışmaya hayatında yer alan kadınların sayısının artması, kendi hayatını kazanan ve evlenme, anne olma gibi dayatmalara bunları reddedebilen kadınların artması, bu devrimin içinde gerçekleşiyor.

Ruskin ve Mill'in metinleri içinde her iki ismin de farklı taraflardaki yorumlarını irdeleyen Millet, akıl almaz iddiaları ile Freud'a da metin içinde büyük yer veriyor. Kadını "aptal", "yetersiz" gören Freud'un fikirleri ise oldukça sıra dışı ve bu yüzden akıl dışı: Freud'a göre feministler, üniversiteye giden kadınlar ve nevrotikler aynıdır; hepsi eziklik duygusuyla kendilerini erkekleştirmeye çalışan akıl hastaları ve aptallardır. İşte herkesin övmelere doyamadığı Freud, bu yönünü bilmiyorsanız bir cümlede bile bir fikir edinebilirsiniz. Kadının var oluş çabasını tamamen "erkekten eksik olan organı"nın kıskançlığı ve ezikliğine bağlamak gibi akıl dışı bir yola baş koyan Freud'un kaç hastasının hayatını mahvettiğini düşünmek bile istemiyorum.

Bahsi geçen fikirler dolayısıyla Freud'un karşı devrimin bir unsuru olarak ele alındığı bölümün ardından ise yazar farklı yazarların farklı romanlarında (dört yazar, dört roman) kadın sunumunu inceliyor ve cinsel politika analizi yapıyor.  

Mükemmel bir eser, tekrar tekrar okunası.