Yordam Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yordam Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ağustos 2018 Cuma

China Mieville "Demirdenizi"

Ne zamandır yazmayı beklettiğim yazılardan biri de, kısa da olsa birazdan yazacağım bu yazı olacak. China Mieville'ın Demirdenizi kitabı hakkında; orijinal adı "Railsea". Tam da denk düşüyor bu ada, Demirdenizi'nde şahsen yaşayan en iyi kurgu yazarı olduğunu düşündüğüm Mieville'ın kurguladığı dünya, raylar ile örülü. Bu raylar, etrafını sardığı mekanın çevresinde bir deniz misali var ama; içinde kralköstebekleri, kazıcıkaplumbağaları...

Okurken Mieville'ın selamlarını sunduğu isimler belki sizin de gözünüzün önünden geçer, kitabın sonunda uzun bir liste var. Ama raylardan oluşan bir denizde köstebek avına çıkan bir trende (mesela kitabın kahramanının ekibinin içinde olduğu trenin adı Medes), "uçsuz bucaksız raylara" "açılırken", "köstebek avlamak için", Melville adı ilk aklınıza gelenlerden biri olabilir sizin de - diye düşündüm. Ya da kahramanımız Sham, etrafı toprakla ve çevrili, raylar arasında kalakalmışken bir adaya ulaşmaya çalıştıktan sonra kurduğu hayallerle aklınızda Robinson Crusoe-vari bir tablo çizdirebilir. 

Mieville su ve toprak ilişkisini ters çevirmiş; açık denizlerin bolluk bereket atfedilen su ile kurduğu ilişkiyi, yerine kurak, çorak ve kıtlık olan toprağı koyarak ters çevirmiş. Burada yaptığı yıkımı, aynı zamanda tekinsizlikle bütünleştirmiş; raylarla örülü bir yola açılmak, yani ray-denizine açılmak, demirlere açılmak, toprağın bilinmezliğinde, toprağın üzerinde, onun kendinizi zehirlemesine ve yutmasına izin vermeden, onunla temas etmeden ilerleyerek "hayatta kalmak için" avlanmak tekinsiz, zorlu, tehlikeli. Denize açılmak daha az ölümcül kalıyor bildiğimiz anlamda; suya düştüğünde gerçek bir denizcinin yaşama şansı Mieville'ın demirdenizine düşenlerinden daha fazla. Zira deniz suyu zehirli değil. Mieville yıkarak yaratmış. 

Ulaşım ağlarının ve bu ağlara yapılan yatırımın (burada bir kamu harcamasından bahsetmiyor) kontrol çıkmasının dünyanın sonunun getirilmesiyle nasıl bir ilişkisi olabilir; Mieville, yani bu durumda Dr. China Mieville kendi akademik uzmanlığını kurgudaki uzmanlığıyla birleştirmiş. 

Batı marksizmi adlı işlevsizlik yumağı yüzünden Marksizm, umutsuzluk aşılamak için ortaya konmuş bir şey haline getirildi. Bir çıkar yolun olmadığını bangır bangır bağıran, postmodern bir çukurda debelenen batı marksizmi, devrimci bir teoriyi bacağı bataklıkta saplanmış da kalmış gibi gösterir oldu; küreselleşmenin marksizmi batı marksizmi, devrimciliğini kaybederken, borazancılığa dönüşmeye başladı. Devrimlerin inkarını benimseyen, önünde bir ufuk görmeyen, devrimi bir ütopya olarak görenlerin yeni ideolojisi, tarihin inkarını da yanına kattı. Doğu'nun, Asya'nın devrimlerini inkar eden batı marksizmi, Lenin'in kemiklerini sızlatmaya devam ederken, yok saydığı devrimlerle beraber geleceği de devrimsiz kıldı.

Postmodern çöplüğün geçmişi yok sayması gibi geleceği de batırması ve bunu güzelce kılıflamasına kabaca, cidden kabaca değinmiş olduğum bu (üstteki) paragraf nereye mi bağlanacak peki?

Mieville, bence yaşayan en iyi kurgu yazarı olmasının farkını burada da gösteriyor. Şöyle ki; umutsuzluğun, çevrelenmiş yıkımın içinden, yeniden bir yol her zamanki gibi Mieville romanlarında mevcut burada da. Demirdenizi, seçenek sahibi olabilmek için seçenek yaratabilme iradesine sahip olanlar için demirdenizinin raylarının toprak dolmuş dünyasının ötesinde bir deniz esintisini hayal edip edememe gücünün mümkün olup olmadığını gösteriyor. Ve, batı marksizminin esir aldığı batı'nın bir marksisti, çukur yerine ufku işaret ediyor.

Kıymet vermek de bize düşüyordur sanırım.

14 Haziran 2018 Perşembe

Terry Eagleton "Tanrı'nın Ölümü ve Kültür"

Aydınlanmanın, idealistlerin ve romantiklerin gözünden Tanrı'yı irdeleyen Eagleton, sonrasında modern dönem ve postmodern dönemdeki Tanrı ve kültür üzerinden devam ediyor. 

Aydınlanmanın karakterinde din karşıtlığı olmadığını, inanca yönelik eleştirilerle din karşıtlığının bir olmadığını vurgulayan Eagleton'ın bu vurgusu, aydınlanmanın din ile olan meselesini siyasal zeminde incelemek gerektiğini öne çıkarıyor. Mesela toplumsal yaşamdaki din kurumunun, Aydınlanma'nın siyasi kültürü içinde ele alınan bir kurum olduğunu böyle görmek mümkün.

Dinin, toplumsal alanda kültürün işlevine en yakın rolde olduğunu belirten Eagleton, Aydınlanma'nın da dini reddetmeyişinin altında Aydınlanma'nın dini yok etmemesinin, amaçları için dinin yokluğunun olumsuz olacağını çerçevesinde ele alıyor. Dinin rolünün ve sembolik gücünün tarih boyunca aşılamayacak bir noktada olmasının, Aydınlanma'nın dine karşı olmayışı ile beraber değerlendiriyor.

Dinin gündelik pratiklere aktardığı gerçeklerini, anlatılar ve mitle güçlendirdiğini ifade ederek, kültürü Tanrı'nın seküler hali diye tanımlıyor Eagleton. 

Eagleton, Aydınlanma sonrasında kültürün derinliğine ulaşmasında milliyetçiliğin rolüne değiniyor. Milliyetçiliğin seküler bir yapıda olduğunu vurgulayarak, yirminci yüzyıl ortalarından itibaren milliyetçiliğin yükselişe geçmesinin, milletin devlet olarak yüce bir konuma konmasıyla beraber halkın gündelik yaşamının da artık tanımlı bir statüye kavuşmasıyla eş zamanlı gerçekleştiğini belirtiyor. Gündelik yaşam pratikleri, halkın kültürünü yansıttığından, milliyetçilikle beraber gündelik yaşam, halkın değerleri de eskisinden farklı olarak onaylanmaya başlamasının bu dönemde gerçekleştiğini ifade ediyor. Yaşam tarzı olarak kültür, milliyetçiliğin kaynaklarından biri olarak ele alındığında da milliyetçilik ve kültür arasındaki ilişki görülebildiğinden, milliyetçilik kültür konusunda neden taraflıdır, bu anlaşılıyor. Yani; "millet" olarak soyutlanan kültür, safını alırken de kültür birliğinden aldığı güçle, milliyetçi bir damarla bu yüzden taraflıdır. Çatışma cephesinde, kimliğin yansıdığı bir gösterge olan kültür, bu yüzden taraf tutarak savunulur; böylece siyaset alanında da milliyetçilik, kültürün değerini yükseltir. 

Nietzsche'de, Tanrı'nın ölümünden sonra toplumsal alanda soyut kalan imgelemlerin somutlaştırılabilmesi için mitin, Tanrı'nın yerine geçerek, Tanrı'dan kalan boşluğun mitolojisi ile doldurulduğunu belirtiyor. Burada, kültürün Tanrı'nın olduğu zeminde bir ihtiyaç içinde olduğunun da itirafı gibi oluyor aslında. Nietzsche'nin kültürün toplumsal alandaki ortak anlamları oluşturma, bireyleri bir arada tutma, bağlama işlevini reddetmesine karşılık toplumsal alanda sanatın yeniden varolabilmesi için mitolojinin o boşluğun yerine geçmesi gerektiğini belirtiyor Eagleton; böylece sanat yeniden doğabilecektir.

Bu açık kapamaya benzer biçimde, kapitalizmde, Eagleton, orta sınıfların sembolik açığını kapamak için mitin kullanıldığını belirtiyor; Aydınlanma'nın sıradan vatandaşta dine karşı bir şüphe yaratmasına karşılık, oluşan yeni boşluğa da bir cevap sunması ihtiyacı bunun sebebi oluyor. 

Eagleton, Tanrı'nın ölümü sonrasında adeta bilinçdışında gelişen, diğer ikame formların oluşturulmasına değiniyor. Sekülerliğin aslında Tanrı'nın ölümü olmadığını belirterek, sahte din formlarıyla hala varlığının izini gösterdiğini söylüyor. Örneğin, modern tarihin Tanrı'nın yerine bir vekil arıyor oluşuna verdiği spor örneği gibi. Sporu dinin çağdaş versiyonu olarak değerlendirirken, sporun ikonlarına, geleneklerine duyulan saygıya, sembolik olarak yarattığı ve ürettiği bağa, dayanışmaya, kahramanlarına dikkat çekiyor. 

Tanrı'nın ölümünün modernizmde yarattığı etkiye (kutlama, travma, hakaret ya da acı gibi) karşılık postmodernizmin bu ölümden etkilenmediğini anlatıyor. Meta anlatılar karşısındaki postmodernizmin aslında Tanrı ölümü sonrasındaki bir kültüre denk geldiğini ifade ediyor. Postmodernizm, kendisinden önce Tanrı cevabını veren sorular yerine kültürü koymuştur. Burada kültürün bir aşkınlık barındırması gibi bir iddia da söz konusu değildir; Tanrı'nın evrenselliği, postmodernizmde reddedilmiş ve olduğu dönem itibariyle de "ölü" kabul ediliyorsa, kültür üzerinden verdiği cevaplarla Tanrı'nın toplumsal alandaki yerine cevap sunuyorsa, evrensellik iddiasından kopmuş bir kültürden postmodernizm artık söz edebilir. Postmodernizmin kültürü meta bir anlatı olarak almadığı, kültürlerden bahsettiğini düşünürsek, postmodernizm öncesindeki kimliklerin sabit halinin yitmiş olduğu gibi, akışkanlık kimliklerin olduğu yeni bir dönemi temsil ettiğini varsayarsak, kültürü de Tanrı yerine koyduğu sabit ve tek olmayan bir "kültür" olarak değerlendirebiliriz. Bu noktada, yokluğunu umursamadığı Tanrı ile, hiçbir şeye inanmayanlar için her şeye inanabilecek olanlar için kültürler/kültür olarak sunulmaktadır. (Eagleton'ın ifadesi tam olarak şöyle; "hiçbir şeye inanmayan bir pişkin, her şeye inanmaya hazır bir fantezici olur çıkar"). Buna verdiği örnekleri aktarayım; scientology, Hollywood ünlülerinin Hinduizm, Kabala merakı, ultra zenginlerin meditasyon, sufizm merakı... Eagleton bunları, postmodernizme mal ediyor; kültür/kültürler, Tanrı'dan boş kalan yerde böyle bir sonucu yaratıyor diye.

3 Haziran 2015 Çarşamba

Bertell Ollman "Yabancılaşma"

Marx'ın yabancılaşma kavramı üzerine okudukça daha da fazla ilgimi çeken bir konu oldu. Birbiriyle ilgili bir çok durum ve kavramın yollarını kesiştirmekte sıklıkla yabancılaşmayı kullanmaya başladım; şeyler arasındaki İlişkilerin bireysel ve toplumsal tüm yönlerini görebilmeyi başarmak adına Marx'ın, yabancılaşma kavramını bir kilit olarak görüyorum. Sebepleri asla düşünmeyip, görmeyip ancak ve sadece sonuçtan memnuniyet ya da memnuniyetsizlik duymaya odaklı dünya toplumu olarak biz insanların, aradaki bağları tanımaya bu kadar mesafeli duruşumuza bir anlam veremiyorum; o yüzden, kimse aramak istemiyorsa da samanlığın içinde kaç iğnenin neden orada olduğunu ve neden orada olmak zorunda olduğunu çalışmak güzel. Neyse.

New York Üniversitesi'nde siyaset bilimi profesörü olan Bertell Ollmann, Marx'ın  "yabancılaşma" kavramını açıklamak için işi en başından ele alıyor ve ortaya çıkan eser, "Yabancılaşma, Marx'ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı" konuya ilgi duyanlara, konuya ilgi duyması gerekenlere ve konuyu bilenlere ve konuyu hiç bilmeyenlere; kısaca herkese göre bir kaynak kitap olarak Ayşegül Kars'ın çevirisi ile Yordam Kitap'tan yayınlandı.

Ollman, kitabın ilk kısmında Karl Marx'ın kullandığı kelimelerin açık uçlu oluşuna ve farklı okurlarca ya da çeviriler sonucunda yanlış anlamlara kayabileceği konusuna bir netlik getirerek, Marx'ın sıklıkla kullandığı ve yakın anlamlarmış gibi karşımıza çıkan çoğu kavramın ayrıştırıcı noktalarını vurguluyor ve Marx'ı okumak, anlamak için kavramlar arasında bir netlik sağlıyor, sınır çiziyor. Bu bölüm, dönüp Das Kapital'i ya da Elyazmaları'nı da okurken ihtiyacınızı karşılayacak bir bölüm olmanın yanı sıra, Olmman'ın yeniden tanımlamalarını yaptığı kavramlar elinizdeki kitabın ilerleyen bölümlerinde de karşınıza sıkça çıkacağından, önemi bir de ben vurgulamak istedim.

İçsel ilişkiler felsefesi çevresinde bireyin kendisi ve doğası ile olan ilişkisini irdeliyor yazar daha sonra. Marx'ın doğasını kendisi dışında bulamayan varlığın doğal olmadığı, olamayacağı ve doğal sistem içinde hiçbir noktada kendine yer edinemeyeceği vurgusunu yaptığı bölümler bence oldukça dikkat çekici. Bireyin yabancılaşmasının varacağı boyutu kabaca anlatıyor gibi görünse de o ifadelerde jilet keskinliği bulduğumu belirtmek isterim. Bu bağlamda da Ollman, Hegelcilerin öznenin dünyayı kendi nesnesi haline getirmesi ve kendisi ile bir tutuması  anlamına geldiği görüşünün de burada altını çiziyor.

Marksist etiğin varlığı - yokluğu sorgusunu yapan Ollmann ardından güç ve gereksinimler konusuna geçiyor. Marx'a göre insanın bazı gereksinimleri doğal, bazıları ise türsel gereksinimlerdir. İnsanı hayvandan ayrıştırma noktasında ise karşımıza çıkan türsel güç ve gereksinimler oluyor bu durumda.

Doğal ve türsel insan tanımlamalarının ardından üretim, üretim ihtiyacı, doğayla bir olma gibi konuları ele alan Ollmann, sahiplenme kavramı, meta fetişizmi, yabancılaşma, sermaya, emek, emek değer, değer gibi kavramları da Marx'tan alıntılar ile sorguluyor. İnsanın toplumsal doğasından kopuşu ile beraber ortaya çıkan yabancılaşmayı, üretim ilişkilerinin izlediği tarihsel yol ve kapitalizme vardığı noktaya kadar aktaran Ollman, işbirliği içinde kendisi için kendi nesnesini doğada yaratan ve yaratıcı gücünü kullanarak varlığını tamamlayan insanın, kapitalizm ile beraber (özel mülkiyet ile başlayan sürecin ardından) nasıl sadece rekabetçi bir hal aldığına değiniyor. Rekabeti ise yalnız farklı sınıflar arasında değil, bir yandan da sınıflar içindeki iç çatışmalar ekseninde değerlendiriyor. Fabrika sahibi ile rekabet içinde olan işçi aynı zamanda işe girmek ya da işten kovulmamak için kendi sınıfından diğer işçi ile rekabet halindedir; dışarıda giyim ve gıda için yine rekabet halindedir.....

Türsel insanın kendisini yitirmesini, özel mülkiyetle ortaya çıkan düzenin insan emeğindeki yabancılaşmayı ve sonunda soyutlaşmış emek ve değeri getirdiğini belirten Marx'tan alıntılar ile ilerleyen yazar, buradan soyut kavram insanı da inceliyor. Özel mülkiyetin, toprağa bağlı özel mülkiyetin ortaya çıkışının yarattığı tarihsel zincir sonucunda emeğin ve tüm emek ürünlerinin "şey"leşmesine değiniyor. Ne ürettiğini bilmeyen işçinin ürettiğine, kapitalistin ürettirdiğine, insanların ürünlere yabancılaşması... Soyutlanma, yabancılaşma... Emek ve nesnenin değer kazanma ya da kaybetme ilişkisi.

Bertell Ollman, günümüzde sıkça adı anılan meta fetişizmi de kitabın bölümlerinden birinde ayrıca ele alıyor.  İhtiyacı olmayan binlerce liralık telefonlar ile çevrenizde dolaşanlara baktığınızda, toplu taşımada ya da bir yerde bir şeyler içerken insanların sadece ellerindeki bu akıllı belalara odaklanmasına bakınca görebileceğiniz örnekleri gündelik hayatta elbette mümkün olan bu kavram, metanın içeriğindeki insan faktöründen bağımsız biçimde diğer metalarla girdiği ilişkinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

Yabancılaşmış insan ne demek; nerelere, ne şekilde yansır... Bunlar üzerinde düşünmek için bir fırsat da veriyor. Zira 15 saat az bir maaşla çalışan bir işçinin kendini gerçekleştirmesi ya da doğasıyla arasında bir bağ kurması nasıl beklenebilir? İşçimiz bir otomobil fabrikasında, bir kafeteryada, bir reklam ajansında ya da bir alışveriş merkezinde çalışıyor olabilir. Bu hiç fark etmez. Bu satırların okurları bile çalışma hayatının kendilerinden illa ki götürdüğü bir şeyler olduğunu fark etmiştir; çalışmıyor olsanız bile içinde bulunduğumuz sistemin bireyler üzerinde etkisi olmaması imkansız. Bu, toplumun tamamını kapsayan bir sorundur ve nasıl ki "politika ile ilgilenmiyorum" sözü aslında imkansız bir ifade ise, bireyler ve doğal olarak toplumlar için de yabancılaşmadan paçayı kurtardığını ya da kapitalizmden kaçtığını söylemek de aynı oranda imkansızdır.

Her bir bölümü için ayrı ayır yazıp, ayrı ayrı konuşup tartışabilsek keşke. Bir yanda Kapital'i açık tutun, bir yanda bu kitabı okuyun. Ara ara Kapital'den ilgili bölümleri okuyarak da ilerleyebilirsiniz. Ders tarifi verir gibi oldum. E, lezzetli bir kitap. Ama yemedim, okudum. Tavsiyedir.

28 Mart 2015 Cumartesi

Sharon Smith "Kadınlar ve Sosyalizm"

Yordam Kitap'tan çıkan, kadın çalışmaları üzerine bir kitap Sharon Smith'in yazdığı beş farklı makaleden oluşan bir kitap Kadınlar ve Sosyalizm.

Engels'in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı kitabını kaçıncı tekrar okuyuşum bilemem, ancak şu yazıyı yazarken bile masamın üzerinde duruyor ve yıllardır ara ara açıp okuduğum gibi, geçen hafta da bu kitaptan bazı bölümleri tekrar okudum. Kadınlar ve Sosyalizm'de de sıklıkla Engels'in kaleme aldığı ve Marksist teorinin yapı taşlarından olan bu kitaptan alıntılar göreceksiniz. 

Herkesin anlayacağı şekilde yazıldığı halde, karmaşıkmış gibi göründüğü için çoğunluğun uzak durduğu ve uzak duran bu çoğunluğun nedense fikir sahibi olmayı başardığı konulardan biri, Sharon Smith'in alıntılarla zenginleşen kitabı ile daha fazla insana ulaşabilir umarım.

Kadınlara uygulanan baskının doğuşu, sınıflı toplum yapısı ve emeğin sömürülmesi gibi konuları irdeleyen yazar, cinsiyete dayalı işbölümü ardından toplum yapısının geçirdiği değişime, aile kavramının ortaya çıkışı ve kapitalizm için nasıl bir ihtiyaç haline dönüştüğüne de değiniyor.

Ağırlıklı olarak ABD'deki kürtaj konusu üzerine farklı siyasi liderlerin görüşleri ve bu görüşler üzerine olan yorumlarıyla beraber, feminizmin başına gelenleri sorguladığı bir bölüme de kitapta yer veriyor. Naomi Wolf'un kapitalizm ve kadınlar konusundaki ilginç (!) yorumlarının yer aldığı bu bölüm, kitap üzerinde en fazla kenarına kendi yorumlarımı eklediğim bölümlerden biriydi diyebilirim. Biz ne diyoruz, sen ne diyorsun Wolf, demek istiyorum. Neyse.

Rus Devrimi içinde kadının konumu, kadın haklarının kazanımı (ancak Stalin'le beraber tekrar kaybedilmesi), Marx'ın kadın sorununu ele alışında feministlere eksik gelen noktalar gibi konuları irdelediği son bölümde Smith, özellikle Lev Troçki'den yaptığı alıntılarla kadına verilen önemin altını sıklıkla çiziyor ve bir yerde de Marksist feminizme yöneltilen eleştirilere cevap veriyor.

Gönül ister ki kitap hakkındaki fikirlerimi açık açık yazabileyim, katıldığım ve katılmadığım noktaları, hatta tarafsız bir gözle bakıldığında yazarın tarihi gerçekleri ve neredeyse aynı makalesi içinde okura yansıttığı tutarsızlıkları. Zira, özellikle bir konuda kesinlikle tutarsız bir makale kaleme almış; örneğin makalede Ortadoğu'nun siyasi - kültürel yapısı hakkında bulunduğu bir kaç çıkarımda kesinlikle ve kesinlikle tarafsız bir gözle bakmadan bir kaç yorumu mevcut. Ek olarak, aynı makalede bölgenin son yüz yıllık tarihi üzerinden kadınlara uygulanan baskı üzerine bir yola girmiş ancak sonunda ortaya attığı iddialar, makalesinin başında, hatta kitabın tamamında çizdiği tabloya zıt. Yanlış yoldan doğru sonuca varamamış gibi düşünün; bunun haricinde insanların neler düşündüğünü görmek için bence tutarsızlıklarla dolu bir makale de olsa okunmasında fayda var. Ayrıca tek bir makalede böyle bir tutarsızlık gördüm, bu da belki kaynaklarının yanlışlığındandır, bilemem. Taraflı tarihi kayıtları baz alarak incelemişse dönemi ve bölgeyi, böyle bir çıkarımda bulunması da normal. Kitabın geri kalanı konusunda bu yorumlarımdan bağımsız, cidden okunması gereken makaleler mevcut. 

18 Mart 2015 Çarşamba

G. Acar - Savran & N. Tura Demiryontan "Kadının Görünmeyen Emeği"

Gülnur Acar-Savran ve Nesrin Tura Demiryontan'ın derlediği Kadının Görünmeyen emeği, içinde dört farklı makale barındıran, yine herkese tavsiye edebileceğim bir kitap.

Özel mülkiyet kavramının ortaya çıkışı ve bunun ardından işbölümünün cinsiyetlere dayalı hala gelmesi ve bu süre içinde kadının toplum içindeki konumunun geldiği hal, ilk bölüm olan "Sınıflı ve Devletli Toplumların Kökenindeki Mülkiyet Biçimleri, Politik İktidar ve Kadın Emeği" adlı makalenin başlangıcında okuru karşılıyor.

Evlilik biçimlerinin değişen boyutunun, anayerli ve babayerli toplumların arasındaki etkileşim ve zamanla bu dengelerin nasıl değiştiği bu bölümde irdeleniyor. Değişen üretim tarzlarının ailenin temel yapısı olarak sürekli ve sürekli sunulan başta aile olmak üzere toplumun diğer alanlarına nasıl yayıldığının çıkarımını yapmak da burada mümkün.

Akrabalık bağına bağlı gelişen mülkiyet hakkının, akrabalık ilişkilerinin ve ailenin kadın aleyhine gelişen süreci içinde değişen sosyoekonomik ve politik değişim sonunda kadın emeğinin nereden nereye geldiği anlatılıyor.

Bir sonraki "Baş Düşman" adlı makalede kadınların ortak noktası olan "ezilmişliği" ilk vurgulanan konu. Ev emeğinin toplumsal üretim içinde makineleşme - kapitalizm ile birlikte uğradığı değer yitimi, kadın emeğinin makineleşme sonrasında uğradığı "şok" ele alınıyor. Ev içi işbölümü, ev emeğinin ve kadın emeğinin ücretlendirilmesi konularında hemen hepimizin de bir şekilde maruz kaldığı haksızlıklar makalede incelenen konulardan bazıları.

Üçüncü makale "Ev Emeği Tartışması ve Ötesi", Christine Delphy ve John Harrison üzerine Maxine Molyneux'nun eleştirilerini kapsıyor. Kadınların ezilmesinin emek üzerinden işlendiği bu makalede tartışılan konular daha önce konuya yazarla aynı ya da yakın pencereden bakan okumalar yapanların hatırlayacağı ya da katılacağı karşı çıkışlar ya da onaylamalarla işleniyor. Kamusal alan dışında ve makineleşme sonrasında iyice toplum dışına itilmiş kadınlar ev içi emeği, aile kurumu, kapitalizm, emeğin ücretlendirilmesi makalenin ana konuları içinde sıralanabilir. Burada şöyle bir nokta var ki değinmeden geçemeyeceğim; kapitalizmin kadını ücretsiz ev içi emeğe yönlendirirken bir taraftan da ailedeki erkeği kapitalizm için var gücüyle çalışmak zorunda oluşu konusu üzerine yazılan makalelere en azından ben çok az yerde denk geldim,bunun makalede yer alması bence çok iyi. Bence, zaten burada sorun toplumsal cinsiyet dayalı işbölümü. Kadını eve hapseden de erkeği dışarıda uzun saatler boyunca çalışmaya mahkum eden de eşzamanlı incelenmeli, tartışılmalı...

Son makale "Marksizmle Feminizmin Mutsuz Evliliği"  (Heidi Hartmann) hakkında bir yazım zaten blog'da mevcut; o yüzden sizi o yazıya yönlendireyim eğer merak ediyorsanız. Burada tekrar yazmak istemedim.

4 Şubat 2015 Çarşamba

Terry Eagleton "Marx Neden Haklıydı?"

Bu sıralar fırsat buldukça roman okumaya çalışsam da okumalar son aylarda yazısını hazırladığım tarzda siyaset, kuram ağırlıklı olarak ilerliyor. Bu da okuma hızımı çok çok az da olsa yavaşlatıyor, zira durup özetini çıkardığım sayfalardan tutun da direkt özetini çıkardığım kitaplar arasındayım. Bundan yakınmıyorum; aksi gibi çok memnunum. Ama bu hafta sonu bir gün kendime izin verip stokladığım romanlardan birini okuyacağım =)

Terry Eagleton'ı daha önce okumadıysanız bile adını kesinlikle duymuşsunuzdur. Sanırım blog'da birkaç kitabı hakkında yazım da mevcut, ilginizi çekerse onlara da bir göz atabilirsiniz. Zira yalın bir anlatımla, sevdiğiniz bir hocadan ders dinlemek gibi.

Konu hakkında kimsenin fikri olmamasına rağmen, daha önce başka yazılarda da belirttiğim gibi mesela feminizm üzerine herkesin konuşacak bir şeyi, yadırgadığını ifade edecek çürük ya da sağlam bir savı, bilinçsizce oluşturduğu bir yargısı vardır. Aynısının Marksizm için de geçerli olduğunu en azından yıllardır sadece gözlerim ve kulaklarımla test ettim, doğruladım. Marx'ı bilmiyoruz, ama hakkında her zaman söyleyeceğimiz ve kendisine karşı duruşumuzu temellendireceğimiz çarpık bir düşünce sistemine sahibiz insanlık olarak. Çoğunluk olarak diyelim ya da. Azınlığın sayısı bu kadar düşük olmasaydı keşke.

Eagleton da "Marx Neden Haklıydı?" adlı kitabında, Marksizm ve sosyalizme yöneltilen genelde kendisine destekçi bulmuş bir çok yanlışı, doğrusunu göstererek, bunu da emin olun neredeyse on yaşından falan büyük herkesin kolaylıkla anlayacağı bir dilde yapıyor. Biraz abartı ve iddialı oldu sanırım ama gerçekten, belirttiğim yaş ve üzerinin de en azından temel bir fikre sahip olup, yanlışı doğrudan ayırması (Marksizmle ilgili) bence mümkün. Öyle yalın ve güzel bir anlatım, onu anlatmaya çabalıyorum.

Marksizm'den sonrasının ütopyalaştırılarak neredeyse bir avuç sosyalistin tek boynuzlu atların olduğu sokaklar hayal etmesi kadar gerçeğinden soyutlanıyor olmasının eleştirisiyle başlayan metinde yazar, Marksizm'in varolabilmesi için temel koşulun alt etmeye çalıştığı kapitalizm olduğunu kitabın sonuna dek vurguladığı gibi, ilk sayfalarda da hemen ifade ediyor. "Sadece hasmını emekli edebildiğinde, kendisi de emekli olabilir".

Modern maskesi altında mitlerle ve tapınmalarla bütünleşmiş kapitalizmin, sosyalizm karşısında piyasayı koruyup geliştiren bir şeymiş gibi gösterilmesi ve sosyalizmin mal kıtlığı doğuracağı gibi iddiaları çürüten Eagleton, sosyalizm idealinin tek bir ülkeyle kendisini asla sınırlandırmayan ve dünya geneline yayılmayı amaçlayan bir düşünce olduğunu özellikle vurgulayarak, bahsedilen ve eleştiri getirilen mal kıtlığı durumunun küresel kaynakların verimli kullanılmasıyla yenilebileceğini belirtiyor.

Sosyalizmin bireysel gelişim için kadın ve erkeğe gereken boş zamanı sağlayacak bir düzen oluşu fikrini sık sık Marx ve Engels'ten alıntılar yaparak vurgulayan yazar, Marksizm'de feminizm için ortaya çıkan açıkları ve yetersiz noktaları da ele almaktan sakınmıyor. Manevi gelişim için, hayattan zevk almak için kadın ve erkeklerin ihtiyacı olan zaman ve araçların geliştirilmesinin temel prensiplerinden biri olan böyle bir idealde, Marx'ın aynı zamanda toplum için bireyleri feda edip elde ettiği hastalıklı toplumdaki bireyleri sindirmeye ve onlardan kurtulmaya çalışan düzenin aksine bireye verdiği değer bir kez daha anlaşılabiliyor.

Maddi servetin ahlaki sağlık için yıkıcı bir etkisi olduğunu söyleyen Marx'a şu an kaçımız katılmayız ki? Baskı ve sömürünün devamlılığını sağlayan bu düzenin çarkları arasında ilerlerken, yaşamaya çabalarken yine de Marksizm'in hiçbir zaman iddia etmediği tamamen sınıfsız ve üretimden uzak toplum yapısını oturduğu yerden eleştirmek, hala gözlemlediğim bir şey. Oysa verimli kullanılan kaynakların, insan emeğini sömürden üretime dökmeyi amaçlayan bu düzen içinde, neredeyse sosyalizmin bireyin ancak ve sadece "yatarak, tembel tembel zaman öldürerek lay lay lom yapacağı" bir şekilde ütopyalaştırılarak gerçekliğinden uzaklaştırılması, gördüğünüz gibi benim ağırıma gidiyor.

Özgür gelişim ve özgürlüğün korunmasının amaçlandığı sosyalizmde liberal toplumun birey gelişiminin üzerindeki kötü etkisini yok edecek şekilde yeniden tasarlandığı bir üst ve gelişmiş model sunmasını vurguluyor Eagleton. Sevgiyi ön plana koyarak ve yardımlaşma sayesinde bireyin özgürlüklerini, kendisiyle beraber her bir insan için ele ele geliştirdiği bir sistem önerisini sunarak, özgürlüğünün sömürülmesiyle başkalarını daha özgür kılan bireyin hayatını değiştirecek temel prensibi sunuyor Marx.

Kapitalizmin suçlarının sosyalizmin gelişiyle aklanmayacağını vurgulayan Eagleton, kitabın geneli boyunca Marx ve Engels'in bireysel özgürlük, huzur, sevgi ve yardımlaşma temelli sosyalizm ideali üzerine hemen herkesin her zaman duyduğu yanlışları çürüterek, sonunun yaklaştığını dünyadaki çalkalanmalarla son bir kaç yıldır daha da belirgin hissettiğimiz kapitalizmin, post apokaliptik bir felaket yerine sosyalizmi getirmesinin mümkün olduğunu vurgulayarak metni kapatıyor.

İyi okumalar. 

2 Kasım 2014 Pazar

İlahi Komedya - Manga

İLAHİ KOMEDYA'NIN MANGA HALİ
Dünya yazın tarihi içinde her daim özel bir yerde olan Dante Alighieri'nin 1307 - 1321 yılları arasında yazdığı ve modern İtalyan dilinin şekillenmesinde rol oynayan eseri "İlahi Komedya" East Press tarafından mangalaştırıldı, Yordam Kitap sayesinde de Türkçe olarak yayınlandı.

Yazıldığı dilin, İtalyan dilinin ilk ve en uzun şiiri olan İlahi Komedya, yazarı Dante'nin sürgün günleri ve hayatı boyunca en büyük aşkı olan Beatrice'e duyduğu sevgi ekseninde şekillenir. Ancak baskın olan bir şey daha vardır ki, eserin orijinal adı "Komedya" olduğu halde kilise tarafından "İlahi" kısmının da eklenmesine sebep olur: İlahi Komedya Hıristiyanlık ve Tanrı övgüsüdür.  Teslis inancıyla temellenen "üç" sayısının eserin yapısı içinde ustaca kullanılması bu övgüyü destekler nitelikte olan unsurlardan biridir. Romalı şair Vigrilius eşliğinde çıktığı bu yolculukta Dante önce Cehennem'i, ardından Araf'ı ve son olarak Cennet'i ziyaret eder.

Japonca'dan İnan Öner'in çevirisiyle bizlerle buluşan İlahi Komedya Manga'ya dönersek....  

Beatrice'e duyduğu aşkla adeta kendisini kaybeden Dante, Beatrice'in ölümü ardından "hayatta izleyeceği doğru yolu yitirmiştir". Tanrı sevgisinin varlığından uzaklaşmak ve inancını yitirmek olarak yorumlayabileceğimiz bu durumun içinde olan Dante, ardından gözlerini bir ormanda açar. Bilmediği bu diyarda bir yıldızın yardımıyla ilerlemeye başlamasının ardından, rehberi Vergilius ile karşılaşır ve Dante'ye inancını yeniden aşılamak ve bu inancı dünyadaki diğer insanlara da iletmesi, inancı onlarla paylaşması adına başlatılacak olan Cehennem, Araf ve Cennet gezisi başlar. Gezi boyunca Dante'yi güdüleyen şeylerin başında ise Vergilius tarafından kendisine iletilen bir mesajdır; bu geziyi aslında isteyen Beatrice'dir. Artık Dante inancına kavuşmak için ilk adımı atmıştır; yeniden inanmaya başlamak.

Göz yormayan siyah beyaz çizimleri ve eserde tasvir edilen ortam ve karakterlerin çizimleri ile İlahi Komedya Manga özenli ve kendisini okutan, güzel bir iş olmuş. Daha önce İlahi Komedya'yı okumamış olan okurlar için eserle tanışmak için iyi bir fırsat, eseri daha önceden okumuş olanlar için ise keyifli bir manga okuması sunuyor.


Ülkemizde çizgi roman - manga son yıllarda daha çok okunmaya başlandı. Türkçe'ye çevrilen eser sayısıyla ve birer ikişer de olsa gittikçe artan çizgi roman dükkanları sayesinde okurun bu türlerle de buluşması, bu türleri keşfetmesi kolaylaşıyor. Bu açıdan böyle büyük bir eserin manga olarak da okuyucuya sunulmasını önemli buluyorum. 

10 Ekim 2014 Cuma

Halldor Laxness "Salka Valka"

Bir süredir blog'a pek sık yazı ekleyemiyorum. Okumaya ara verdiğimden değil, yine hayatımda yeni bir taşınma - şehir değiştirme süreci başladığından.

Eylül ayının son günlerinde okuduğum Salka Valka'nın yazısını blog'a da ancak bu gün, sabahın 07:16'sında ekleme fırsatım oluyor gördüğünüz gibi.

Halldor Laxness'in 1955 yılında Nobel Ödülü kazanan etkileyici romanı Salka Valka, aynı zamanda dilimize İzlanda dilinden çevrilen ilk roman olma özelliğini de taşıyor (yanlışım varsa düzeltin lütfen).

Birinci Dünya Savaşı sırasında İzlanda'nın olabilecek en yoksul bölgelerinden birinde, bir köyde, bir anne ve kızın hayata tutunma çabasını anlatıyor Salka Valka. Kitaba adını veren başkarakter Salka Valka'nın annesi ile beraber kuzeyden güneye gitmek için yola çıkmaları, parasızlık yüzünden yarıda kalır ve güneye gitmek (kurtuluş olarak sembolize edilen "güney", roman boyunca yine aynı anlamı ifade edecek şekilde farklı karakterler üzerinden bile olsa sık sık karşımıza çıkıyor) için yeterli parayı biriktirmek amacıyla yoksulluktan resmen can çekişen bir köyde bir süre durmaya karar verirler. Aslında bu karar annesine aittir zira romanın başında Salka henüz 5-6 yaşında küçük bir kız çocuğu.

Bir iş bulma umuduyla yoksulluğun kol gezdiği, balıkçılıktan başka bir geçimi olmayan bu köyde iş aramaya başlayan Salka ve annesi Sigurlina, en sonunda kendilerini koruyacak bir çatı bulurlar ve Salka'nın hayatını roman boyunca etkileyecek olan, hayatının ve iç dünyasının sınırlarını/yolunu çizecek olan yeni hayatları başlar.

Sigurlina'nın hayatında gelmiş geçmiş ve gelecek olan tüm felaketlerden kurtulmak amacıyla kendisini köyde dine adaması ve roman boyunca sürecek olan sürekli felaketler zinciri içinde sürekli olarak dudaklarından duaların dökülüyor olması romanda, özellikle okudukça daha kolay tanıyacağınız bu karakter için öne çıkan en ilginç noktalardan biri. Kendisini dine neredeyse dakikalar içinde adamaya karar veren Sigurlina'nın aksine, Salka'nın çizdiği portre ise romanın içinde okuru sorgulamaya iten ve farklı cephelerden olayları değerlendirmesini sağlayacak şekilde yansıtılıyor.

Kapitalizm ve sosyalizm üzerinde sıkça taraf değiştiren köy ahalisinin ve ilginç bir karakter olan Salka'nın gözünden bu iki uç ideolojinin çekişmesine tanık oluyoruz. Köylünün bir nevi "efendisi" haline gelmiş olan karakterin zaman içinde sosyalizm için çabalayan bir başka tarafça gücünün azaltılması - ve bazen de inatla köylü tarafından tekrar yükseltilmesi romanın siyasi yönden yarattığı hareket olarak özetlenebilir.

Amerika ve Rusya korkusunun eşit derecede insanlarda gerginlik yaratması sanırım Kuzey Avrupa ülkelerine sinmiş bir durum. Salka Valka'da Amerika'dan daha baskın ve daha korkutucu olarak gösterilen (karakterler gözünde) Rusya/sosyalizm vurgusu ise dikkatlerden kaçacak gibi değil.

Bir kız çocuğunun bir kadına dönüşmesi, fakirliğin kemirdiği bir hayatın zamanla izlediği yol, küçük ve kapalı bir toplumun değişimden ve bilinmeyen tüm ideolojilerden korktuğu için bildik (zorba da olsa, çalsa da, çırpsa da, yalancı da olsa) ideolojisine - kişilerine sıkı sıkıya bağlı kalmakta diretmesi, okumadığınıza pişman olacağınız mükemmel bir dram olan Salka Valka'da bir araya geliyor.

Kesinlikle tavsiye edebileceğim bu eserle tanışmadıysanız, tanışmak için daha fazla beklemeyin.

27 Eylül 2014 Cumartesi

Aleksandr Bogdanov "Kızıl Yıldız"

22 Ağustos 1873'te Belarus'ta doğan Alexander Aleksandrovich Bogdanov yalnızca bir yazar olarak var olmamış; Bogdanov aynı zamanda bir bilim adamı, filozof, ekonomist ve tıp alanında araştırmalara imza atmış bir bilim kurgu yazarı. Eğitim hayatı tutuklamalar ve sürgün ile geçen Bogdanov, 1903 yılında Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi'nin Bolşevik fraksiyonuna katılmış. Siyasi hareket bir zamanlar Lenin'le aynı fikirleri paylaşsa da bir süre sonra Lenin'le karşı karşıya gelmiş ve içinde bulunduğu siyasi oluşumdan uzaklaştırılmış.

Aldığı tıp eğitimi ile (Kendisi aynı zamanda doktor) kan transferi üzerinde çalışmaya başlamış; burada amacı ise tam da bir bilimkurgu yazarından beklenecek şekilde "ebediyen genç insanlar" yaratmakmış. Fakat Bogdanov, kendi üzerinde bu konuyla ilgili giriştiği bir deney sonucunda hayatını kaybetmiş. Kimilerine göre ise bu bir intiharmış.

Bu bilgileri özellikle paylaşmak istedim zira Kızıl Yıldız'da karşıma çıkan onlarla şeyle doğrudan bağlantılıydı. Yazarın kendi hayatından ve dönemin Rusya'sından taşıdığı izler ve anlatımı güçlendiren bu gerçekçilik için bunlara değinmek istedim.

Hikayede, siyasi fikirleriyle ön planda olan Lenni'nin bir gün tanıştığı bir adamla hayatının değişmesine şahit oluyoruz öncelikle. Lenni ve eşinin ayrılması ardından bu adam, Menni, kendisine inanılmaz bir şey öneriyor: Mars'a yolculuk! Kızıl Yıldız'a yolculuk!

Oturmuş bir sosyalizm düzeninin bizleri karşıladığı Mars'ta üretim, tüketim, eğitim, sanat, bilim ve sosyal hayat gibi konularda detaylı analizlerle aslında Bogdanov'un ütopyasını ve planlarını okuyoruz.

"Çalışmak, gelişmiş sosyalist insanın doğal gereksinimidir ve örtülü veya açık bir şekilde çalışmaya zorlamak bizim için son derece gereksiz bir şeydir." diyor Menni bir gün misafirlerine fabrikalarını gezdirirken. Son derece detaylı hesapların yer aldığı satırlarla anlatılan, bilimsel bir tabana oturtulan bir çalışma düzeni içinde Mars'ta insanlar istedikleri alanda, istedikleri kadar çalışma hakkına sahip. Giyinmek için para ödemeye, sağlık için para ödemeye gerek yok. Toplumun, toplumdaki herhangi bir bireyin neye ihtiyacı varsa onu almakta özgür. Ancak burada sahiplenme gibi bir kavram da kesinlikle yerleşik değil; çocukların yaşadığı bir çocuk köyünde, bir çocuğun diğer çocuğa kaptırmak istemediği oyuncağı için "o benim" demesi yadırganan bir durum mesela.

Sosyalist düzenin sunulması haricinde yazar kitapta kendi hayatından da yola çıkarak sıkça tıbbi bilgilere değiniyor, kan nakli gibi kendisini adadığı bir konuyu romanda da karşımıza Marslılar üzerinden çıkarıyor. Kan naklinin de sosyalist düzen içinde ortak yaşam ve paylaşım temelinde sunulması ilgi çekici noktalardan biri.

Mars'ta hayran kalınası bir sosyalist düzen hüküm sürerken, şiddetin de bir yere kadar aslında desteklendiğini şu sözlerle anlıyoruz; "Hangi akıllı yaratık, örneğin kendini savunmak için şiddet kullanmayı reddeder?". Aynı şekilde kendi varlıkları sürdürmek için kesinlikle nüfus planlaması yapmayan bir toplum olarak karşımıza çıkıyor Kızıl Yıldız. Zira özgür üremenin bir hak olduğu ve doğal kaynaklarının tükenmesi tehdidine rağmen bu konuda çok net bir tavır yansıtıyorlar. Ayrıca ne kadar kalabalık olurlarsa o kadar avantajlı konumda olacakları bir konuya da değiniyorlar; başka gezegenlerin işgali.

Aleksandr Bogdanov'un ütopyası olarak karşımıza çıkan ve bilimkurgu eserlerin arasında bence yazıldığı tarih ve içerikteki ileri teknoloji, geleceğin teknolojisi tasvirleri de göz önüne alınırsa Kızıl Yıldız kesinlikle alanında öncül romanlardan biri. 

25 Ocak 2014 Cumartesi

China Mieville "Kraken"

 
Aralık ayının ikinci gününde elime geçtiği halde ancak dün okumayı bitirdim Kraken'i. Üstelik deli
bir Mieville hayranı olmama rağmen.

Sebebi...
 
Bazen insanın hayatında her şey rayından çıkar, Kraken'ininiz çalınmışa dönersiniz, arayacak bir Kraken'inizin bile kalmadığını fark edersiniz, her şey yiter, biter, bir tek umut kalmaz geriye ve siz inatla sebepsizce yaşamaya devam edersiniz.
 
İşte böyle özetleyebileceğim bir durumdaydım ki elbette kelimelerle anlatabileceğimden daha zordu her şey. Üzerine bir de işsiz kaldım ve yeniden iş arama sürecine girdim.Öyleydi böyleydi darken dikkatimi toparlayıp, odaklanıp hiç bir şey yapamadığım gibi kitap da okuyamadım.
 
Fakat sonunda okuma yetisini yeniden kazanarak kitabı bitirdim.
 
Kitap hakkında çok detaylı bir şeyler yazıp hikayeyi anlatmak istemiyorum, her zamanki gibi kısa özetin ardından bir şeyler karalayıp konuyu kapatacağım.
 
Tanrı Kraken Kilisesi'nin Tanrısı, yani Kraken'i, dev mürekkep balığı çalınır. Üstelik imkansız bir şekilde çalınır. Krakenin bakımından sorumlu olan Billy de birden kendini tanımadığı bir Londra'nın içinde, Tanrılar, büyücüler, tarikatlar arasında bulur. Zira kendisinin kitapta okuyacağınız bir önemi vardır Kraken Kilisesi için.
 
Şehri bekleyen bir kıyamete doğru ilerleyen kitapta karşımıza sürekli çıkan farklı karakterler yer yer kafa karıştırabilecek ölçüde çeşitli gelse de merak etmeyin, ilerleyen sayfalarda o kadar alışıyorsunuz ki mesela bir karakterin hangi bölümde sahneye çıkacağını tahmin edebiliyorsunuz. En azından bende böyle oldu.
 
Devamı kitapta.
 
Gelelim Kraken'in bana çağrıştırdıklarına.
 
Birincisi; kesinlikle Neil Gaiman'ın Yokyer'ini çok çağrıştırdı. Aynı çağrışımı Mustafa Salih Kurt da yaşamış olacak ki Aydınlık Gazetesi Kitap Eki'nde konuya değinmiş.
 
İkincisi; okuduğum kitabın kapağında Mieville adı yazmaza büyük ihtimalle Gaiman sanardım ancak bunu kötü olarak söylemiyorum, okuduğum en ilginç Mieville kitabıydı ve yazarın kendini tekrara ne kadar uzak bir üstad olduğunu gösterdi diyebilirim - tekrar.
 
Üçüncüsü; artık Londra'nın sadece Gaiman ve Mieville tasvirleri gibi bir şehir olduğuna inanıyorum.
 
 
 

9 Kasım 2013 Cumartesi

China Mieville "Un Lun Dun"

Un Lun Dun’u az önce bitirdiğime göre, artık dilimize kazandırılan tüm China Mieville kitaplarını okumuş oluyorum ki artık kendisiyle yolda falan (!) karşılaşırsak, yanında kendimi kötü hissetmeyeceğim. Ayrıca konuşacak daha çok şeyimiz olacak. (Gerçekten son yazılarda bir kopuş yaşanıyor, farkındayım, toparlayacağım arkadaşlar…)

Un Lun Dun, China Mieville’in Alice Harikalar Diyarında’dan çıkış alan bir romanı gibi gelebilir ilk başta, ancak sonrasında kesinlikle, özellikle Bas-Lag serisinde öne çıkan kendine has tasarımlara sahip “şeyler” olan karakterle birlikte Alice’in dünyasından fazlasıyla ayrılıyor.

Londra’da yaşayan, onn iki yaşında iki yakın arkadaş olan Zanna ve Deeba etrafında bir süredir, özellikle Zanna ekseninde garip olaylar meydana gelmektedir. Zanna’ya gelip “Şuvazi” diye hitap ederek saygılarını sunan insanlar ya da duvarlara yazılmış mesajlar, ya da belli belirsiz bir “duman” örneklerinde görüleceği gibi…

Kendi etraflarında olup biten anormal olaylara bir anlam vermeye çalışan kızlar artık dayanamaz ve bir şemsiyenin peşine düştükleri gecede, iki kızın yolu neredeyse Zanna’nın içgüdüleri sayesinde Lon Dra Kis (Un Lun Dun)’a düşer. Bilinmeyen bir diyar olan Lon Dra Kis’in ne olduğunu anlamaları ise fazla uzun sürmeyecektir. Lon Dra Kis; Londrakis, aksi Londra, Londra’nın aksidir.

Hikaye bundan sonra başlıyor. Zanna’nın seçilmiş kişi olarak Lon Dra Kis’te beklenen bir kişi olduğunun dayandırıldığı bir kurgu her ne kadar bir süre devam etse de işleri China Mieville büyük bir –bence- espiri ile tersine çeviriyor ki fazlasıyla açıklamış olsam da daha fazla yazmak istemiyorum. Seçilen – seçilmeyen espirisini çok beğendiğimi söylemeliyim.

Londra ve Lon Dra Kis’i birbirine bağlayan bir tehlike olarak da karşımıza “Duman” çıkıyor, belirtmek isterim. Detayları kitapta saklı diyelim. Ama bu “Duman” baya bildiğimiz duman. İki arkadaşın asıl düşmanları Duman ile mücadele ederken, bir yandan da yeniden evlerine, Londra’ya dönmeye çabalamalarını okuyoruz.

Bas-Lag serisinden alışık olduğumuz üzere Lon Dra Kis’te de bizleri bekleyen canlılar ve şeyler öylesine detaylı kurgulanmış ki, mesela okurken aklınıza bir Tekraryapım gelmesi kuvvetle muhtemel. Ya da tüm hikaye boyunca var olan süt kutusu Kesmik (evcil hayvan oluyor!) ya da kelimelerin canlı kanlı bir hale gelmesi gibi ilginç detaylar, hikayeye gerçek anlamda renk katıyor.

Onun haricinde her zamanki gibi iki farklı şehir-boyut arasında bir bağ kuran Mieville, kendisinden beklenildiği üzere bir yönetim sorgusu yapıyor. İngiliz İşçi Partisi üyesi (yanlış hatırlamıyorum değil mi?) China Mieville “Duman” bağlantıları, ardında yatan çıkar ilişkileri ya da aslında Duman’ın başlı başına oluşum hikayesi altında fabrikalaşma, buradan da kapitalizm eleştirisi yaptığını düşünüyorum. Ek olarak, elbette işin bir de doğal hayatın dengelerinin alt üst edilmesi kısmına değinen yanı var ki, bunu da yadsımak olmaz. Mieville’in doğa dostu olarak, Londra’da bariz bir çevre kirliliği varlığına dikkat çekmeye çalışması da Un Lun Dun’da ele alınan konulardan biri olarak değerlendirilebilir.

Çıkar ilişkileri, iktidar hırsı gibi konuların acımasızca yerden yerden yere vurulmasını da hikaye içindeki bazı karakterlerin “karaktersizliği” ile açıkça görmeniz mümkün.

Son olarak mekan ve karakter kurgulamada çok usta bulduğum Mieville bu kitabında da mekanları ve yapıları kurgularken Londra artıklarını kullanarak yine göz dolduruyor kanımca.

Evet, kendisi ne yazsa bayılıyorum.


6 Ekim 2013 Pazar

China Mieville "Yara"

Perdido Sokağı İstasyonu’nu okuduktan kısa bir süre sonra Yara’nın Türkçe olarak yayınlanmasını kendi şansım sayarak, kitabı elimden geldiğince kısa sürede alıp, çalışma saatlerim yüzünden haftaiçi okuyamayarak bir hafta gibi bir sürede bitirdim. Okuyamadığım günler resmen “eve gitsem de Yara’yı okusam artık” diye içten gelen sessiz çığlıklarımla günü geçirirken, bitirmek genellikle olduğu gibi ancak hafta sonu mümkün olabildi.

Perdido Sokağı İstasyonu’nunda (kitabı okumayanlar için ipucu vermekten kaçınmaya çalışarak) en çok ilgimi çeken karakter Yagharek’ti ve tüm serinin onun üzerine odaklanacağını düşünmek gibi bir hataya kapıldım. Belki Yara’yı okumayanlar şimdi bu yorumumla bir sürprizi mahvettiğimi düşünüyor olabilir ancak elimde değil, Yara’dan bahsetmek için illa ki konuyla ilgili bir şeyler söylemek durumundayım ve evet, Yagharek yok kitapta!

Hikaye, birinci kitabın devamı olan bir zaman dilimde geçse de aslında bize Bas-Lag tarihine dair bir çok ayrıntıyı veriyor, geçmişe dair ilk kitapta belki aklımıza bile gelme ihtimali olmayan konular üzerinde detaylı anlatımlara giriyor. Şöyle ki ilk kitapta karşımızda kanlı canlı dikilen bir şehri inşa eden China Mieville adlı dahi, bu kitapta yeni bir şehir (birazdan detaylarına gireceğim ancak bu şehir “yüzen” bir şehir) yaratırken, aynı zamanda engin denizleri içinde nerede ne olduğunu bize anlattığı Bas-Lag’ın neredeyse geneli üzerinde bir haritayı, kitap boyunca biz denizde ilerlerken çiziyor ve yine gözümüzde canlandırmak konusunda bir sıkıntıya düşmüyoruz.

İlk kitaptaki karakterlerdenj biriyle kitapta göreceğiniz bir bağı olan Bellis adlı karakterin, Yeni Croubzon’dan, sebebini Yara’nın ilerleyen sayfalarında göreceğiniz bir sebepten dolayı kaçmak üzere bindiği ve yeni bir ülkeye doğru giden Terpsikor adlı gemideki yolculuğu ile başlıyor kitap. Aynı zamanda araya farklı karakterlerin, yaklaşan bir tehlikenin ya da hücumun gözünden de sayfalar giriyor okudukça.

Bellis’in sıkça yazdığı mektubunun haricinde olan biteni gözlerinden gördüğümüz bir çok farklı karakter kitapta yer alıyor. Odaklanılan nokta her zamanki gibi tek bir karakterin bakış açısında kalmıyor; ilk kitapta da böyleydi. China Mieville kendi dehasını kurguladığı bir çok karakteri kanlı canlı bizlere sunmakta kullanmakta elbette – doğal olarak – her zamanki gibi bir usta. Tıpkı kurguladığı Armada şehri gibi.

Terpsikor’un, yolu bir şekilde, kitapta göreceğiniz şekilde Armada adlı bir şehir ile kesişiyor ve bu şehir suyun üzerinde giden, birbirinden farklı gemilerin birleştirilmesiyle oluşturulmuş, farklı bölgeleri ve bölgesel yönetimleri olan, aslında ise Sevgililer’in yönetimindeki bir şehir. Ve bu şehrin bir amacı var; Sevgililer’in bir planı var ve neredeyse kitap boyunca sağ gösterip sol vurarak, farklı sonuçlara çıkan farklı aldatmacalarla, sürekli olarak yanlış hedefe odaklanılarak fakat en sonunda gerçeğe ulaşılarak anlaşılan bir hedefi var Sevgililer’in. Bunu bilen de yalnızca gizemli karakterl Uther Doul ve Sevgililer.

Adım adım yanlıi hedeflere yöneliyor, yanlış kişilerden yanlış sebeplerle kuşkulanıyordum fakat yine kitabın sonunda karmaşık bir çok durumu “hadi yaa” diye algılamayı başarıp çözüme kavuşabildiğim bir bölüm var. Gayet aydınlatıcı oldu açıkçası. Alttan alta yürüyen gizli planlar ve amaçların ötesinin de ötesini bu açıklamayla anlayabildim mesela.

İşin içine neredeyse polisiye – macera unsurlarının, ajan hikayelerinin de girdiği Yara’da beni en çok meraklandıran konu “Yara ne?” oldu. Okurken acaba ben mi atlıyorum, ben mi anlamıyorum diyerek farklı farklı şeyleri soyut olarak “yara” ile özdeşleştirdiğim gibi, yeri geldi Sevgililer’in “yara”larını da “yara” sandım. Fakat sonunda gördüm ki gerçekten alakasız sularda dolanmışım.

Armada’nın toplama ve biriktirme – yığma bir devlet olmasının haricinde, vatandaşlarının ırksal çeşitliliği de açıkçası Yeni Croubzon’u aratmıyor; Tekraryapımlar, kaktüs adamlar, kepriler gibi aşina olduğumuz, ancak yanlış hatırlamıyorsam ilk kez bu kitapta karşılaştığımız yüreklikabuklar gibi yeni ırklar da hikayedekj diğer unsurlardan.

Sürekli China Mieville’i övmek, sürekli kendisinden bahsetmek istediğim şu günlerde, şu hayatta sizlere son satırlarımda kendisine ne kadar hayran olduğumu anlatmak yerine şöyle bir şeyle bitireyim diyorum; Yordam Kitap’a kaç mail atmamız lazım ki bir an önce üçüncü kitabı da çevirsinler?

1 Eylül 2013 Pazar

China Mieville "Perdido Sokağı İstasyonu"


Okuduğum her China Mieville kitabı ile beraber kendimi, bir yazar olarak gördüğüm kendimi oldukça bahtsız hissediyorum. Kendisinin yaratıcılık mertebesinde bulunduğu noktadan o kadar uzak olduğumun farkında olduğum her an, kendime bakışımdaki üzüntü bir yana, kendisine bakışımdaki hayranlık bir yana, farklı seviyelerde hızla yükselmeye başlayan iki ok olarak bir grafiğin üzerinde seyre başlıyor. China Mieville ile kendimi kıyaslama gafletine düşüyor gibi görünsem de, bahsetmek istediğim asıl konu yazarın her bir satırını okudukça yazara duyduğum hayranlığın artışı elbette.

Perdido Sokağı İstasyonu'nu kısa zaman önce edindim ve bir iki gün önce de bitirdim. Öyle bir dönemde okumuşum ki, bunu da şansa bağlıyorum, devam kitabı "Yara" da dilimize kazandırılmış. Kısa zamanda onu da okuyup, arayı soğutmadan hikayeye devam etmek istiyorum.

Hangi hikaye derseniz:

Yeni Crobuzon, birbirinden farklı ırkların, devletin bir cezalandırma yöntemi olarak kullandığı yeniden yapılandırmaya maruz kalmış Tekraryapımların (aslında bu sürekli olarak cezalandırma amacıyla da yapılmıyor, yanlış anlamadıysam isteğe bağlı ya da ihtiyaca bağlı da yapılabiliyor) oluşturduğu bir şehirdir. Merkezinde ise Perdido Sokağı İstasyonu bulunmaktadır.

Kahramanlarımızdan Isaac Dan der Grimnebulin üniversiteden ayrıldıktan sonra kendi çalışmalarına ağırlık vermiş bir bilim adamıdır. Bir gün kapısı, umutlarını bağladığı imkansız bir dilek için kendisine ulaşan bir başka ırk, bir Garuda tarafından çalınır ve Yagharek adlı bu Garuda'nın isteğinin peşinden, bir bilim insanının kendisini cezbeden ve merağını uyandıran, hatta kendisini tavlayan bir "buluşun" peşine koyulur gibi çalışmaya başlar. Ve bizim hikayemiz de aslında bundan sonrasıdır.

Hikaye, beklenmeyenin etkisi altına giren bir şehir ve çıkış noktasının aranması ana ekseninde, her bir karakterin kendi hikayelerinin de katmanlarıyla zenginleşiyor.

Hikayeye dair belki şimdiden bile çok şey söylemiş olabilirim. Bu yüzden susuyorum. Kitabı okumadan hikayeye dair pek az bilgim vardı ve okuyan herkes aynı tadı alsın istiyorum.

China Mieville, okuduğum diğer iki kitabına (Şehir Ve Şehir ve Kral Fare) nazaran Perdido Sokağı İstasyonu'ndan tüm yaratıcılığı ve zekasıyla karşımda daha bir ihtişamlı durmaya başladı. Beni benden alan Şehir Ve Şehir'i bir kenara ayırıp, kurgusundaki dehaya hayran kaldığım Perdido Sokağı İstasyonu hakkında söylemek istediklerime geçmek istiyorum.

Öncelikle artık tamamen dünyanın, bildiğimi anlamda dünyanın görselliğinden ve ırklarının sınırlılığından ayrılmış bir dünya bizleri bekliyor. Şehir, benim aklıma nedense, başta Londra'yı getirdi. Daha grotesk bir havaya, daha gotik bir havaya bürünmüş ve yıpranmış, berelenmiş hatta çürümeye başlamış bir Londra getirdi aklıma. Bunu yazara ya da benim kolayıma kaçmasına bağlayabiliriz. Ya da başka bir şeye. İçinde bulunduğumuz şehir içinden geçen nehir ile ikiye bölünmüş, tren yolları ile bir ucundan bir ucuna uzanılabilen, merkezinden uzaklaştıkça tehlikeye, farklılıklara ve aslında daha da ve daha da yoksulluğa ve suça çıkılan bir yer, Yeni Croubzon.

Yeni Croubzon'da ırk çeşitliliği akıl almaz boyutlarda. Tekraryapımların sunduğu (!) sınırsız kombinasyon seçeneği ile karşınıza çıkabilecek canlı görüntüleri bilinen kat be kat ötesinde. Hepsinin yanında, Tekraryapımlar haricinde karşımıza çıkan ırklar ise basit farklılıklardan öte, her birini bilimkurgu/fantastik dünya için bir kazanç olarak görüyorum. En basitinden, sürekli karşımıza çıkan Lin karakterinin ait olduğu Kepri ırkı ve bu ırka dair özelliklerin detaylı betimlemeleri, kapasiteleri ve bedenlerinin tasviri o kadar detaylı işleniyor ve işlevleri o denli vücut bulacak şekilde satırlara yansıyor ki, hayal kurma yetisi pek gelişmemiş (hakaret anlamında söylemiyorum) okuyucu için bile kanlı canlı biçimde tüm kitap boyunca yanı başınızda bulunmaya devam ediyor.

Tıpkı Kepri ırkı gibi onlarca farklı ırk karşımıza çıkıyor. Zira şehrin farklı bölgeleri farklı ırkların neredeyse egemenliği altında. Ancak yine de asıl egemenlik, tüm yeraltı şebekeleri ve  suçlu oranına rağmen devletin elinde.
Perdido Sokağı İstasyonu'nu günümüz dünyası ile kıyaslamak, tüm uçlarda ırklara ya da şehrin havasına rağmen mümkün. Zira mafya - devlet ilişkisine değinen ya da devlet sırlarına değinen bölümlerde her şeye rağmen size de tanıdık gelecek kısımlar olacağından eminim.

China Mieville bildiğim kadarıyla, lütfen yanılıyorsam düzeltin, İngiliz İşçi Partisi üyesi. Bu vesile ile kitaplarındaki genel havada (Kral Fare'de sosyalist bir babanın ölümü ile başlayan süreçte oğlunun sürüklendiği macerayı hatırlayalım, örneğin) yine kendi ideolojisinden parçalar görebiliyoruz. Örneğin hikaye boyunca etkisi hissedeceğiniz işçilerin grevi ve devletin bu greve yaklaşımı, bastırma ya da susturmaya yönelik girişimleri her ne kadar kurgu bir ülkede ve zamanda geçiyor bile olsa size fazlasıyla tanıdık gelecektir.

Öte yandan Lin karakteri üzerinden bağlı olduğu sosyal çevreden kopuş, kendi kültüründen ve geçmişinden bir şekilde uzaklaşmaya çalışma, yeni bir dünyaya açılma çabası içindeki genç bir kadın örneği üzerinden de uyum sağlama ya da aidiyet hissini oluşturmaya çalışan bir sanatçının, bir kadının hikayesini okuyabilirsiniz.

China Mieville'i durup durup yeniden alkışlamak için bahaneler aramıyorum ancak kitabın başına yerleştirdiği haritaya kitabın sonunda dönüp tekrar baktığınızda o harita size üç boyutlu vere her bir noktasında gerçek hayatı görebileceğiniz bir kuşbakışı sunacak. Şehir ve içindekiler sizin için o kadar detaylı tanımlıyor ve öylesine gerçekçi anlatılıyor ki, Yeni Croubzon bir süre sonra avcunuzun içi kadar iyi bildiğiniz bir yer haline geliyor. Her köşeden ne çıkabilir, siz de biliyor gibi olacaksınız. Ancak, elbette bu bile sizi bir sonraki sayfada bekleyen süprizlerin şaşkınlığından alıkoyamayacak.

Her bir satırında kovalamaca, macera ve süprizlerle dolu, kurgunun üstatlarından bir yazardan, mükemmel bir kitap, mükemmel olduğundan emin olduğum bir seriye başlamak istiyorsanız yolunuzu siz de Perdido Sokağı İstasyonu'ndan geçirin.