6:45 Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
6:45 Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2014 Pazartesi

Philp K. Dick "Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?"

Delirmek, bazen gerçekliğe verilebilecek en uygun tepkidir.
Philp K. Dick

GELECEĞE UMUTLA BAKMAK İÇİN ARTIK ÇOK GEÇ

Geleceğin karanlığı ve umutsuzluğu bilim kurgu romanlarının vazgeçilmezleri arasında. Nedense dünyanın ulaştığı mutlu bir düzen, her türlü kötülükten ve zorluktan arınmış bir dünya karşımıza bu tür kurgularda pek çıkmıyor. İnsan ırkının gelecekte içinde olacağı tüm gerçeklik, karanlığın ardında bekleyen, korkunç bir sona işaret etmeye fazlasıyla meyilli. Bunu da yazarlar gözünden değerlendirmeye çalıştığımızda, yazdıkları kurguların neden bu şekilde olduğunu anlamak aslında zor değil. Yazarken çevreden etkilenmemeye imkan yok; kendinizi bir odaya kapatıp günlerce, haftalarca yalıtılmış bir ortamda yazmaya çalışsanız, bunu başarsanız bile maalesef ait olduğunu gerçeklik hala aynı gerçeklik. Bir psikozun içinde bile olsanız, bağlarınızı kopardığınız asıl yerden yine ayrılamıyorsunuz. Hücrelerimize işleyen bu dünyadan gerçekten aslında hiçbir zaman kurtulamayacağınız için, yazacağınız her satır, psikozunuzu içinde barındırsa bile geleceğe dair tek bir umut vermeyen bu gerçekliğin bir parçası olduğunu inkar edemeyecektir.

Gittikçe yapaylaşan bir gezegenimiz var. Gittikçe boğulan bir gezegenimiz var. Elbette bu kaygıların yer almadığı değil bir edebiyat eseri, ikili bir sohbet bile olduğunu sanmıyorum. Elimizden yitmek üzere olan doğayla beraber, kaybedeceğimiz asıl şeyin kendi yaşam ortamından koparılan insanoğlunun doğal davranışları ve haliyle tüm gerçekliğinin de yitimi olacaktır. Hızla kendimizi bulamayacağımız bir hayatın içine doğru sürüklenirken, geleceğin getireceği her şeyden adeta korkuyor ve kendimize sığınaklar inşa etmeye çalışıyoruz.

Küresel bir psikozun, küçük parçaları olarak, hepimiz kendi sığınaklarımızda güvenli gerçeklikler yaratmaya çalışıyoruz. Doğaya, normale ve bilindik olana kendimizi bağlayabilmek adına her anı diğerinden daha kötüye giden acı gerçekten kaçınıyoruz ve... kayboluyoruz.

GERÇEK BİR HAYATA YAKLAŞMAK İÇİN, ANDROİDLERİN PEŞİNDE

 Philip K. Dick'in kişisel sorunlarından beslenen ve eşsiz olduğunu düşündüğüm tarzı, bilim kurgu okurları içinde de ayrı bir yere sahip. Altıkırkbeş Yayınları'nca Ocak 2014'te ikinci baskısı yapılan "Androidler Elektrikli Koyun Düşler Mi?", karşımıza yine yapay bir gerçekliğin içinde hayatta kalmaya çalışan bir adamın dramını anlatıyor demek, kabaca da olsa durumu özetler.

Bir android avcısı olan Rick Deckard ekseninde gelişen olayları okumaya başladığımız romanda, Üçüncü Dünya Savaşı sonrasındaki dünya ile karşılaşıyoruz. Savaş sonrasında Dünya radyoaktif serpintiler - yağışlar ile mücadele etmek zorunda kalmıştır. Bu serpintiler, canlılar üzerinde yok edici ve yıkıcı etkilere neden olmuştur. Hayvan türlerinin ortadan birer birer yok olduğu Dünya'da insanlık kendisine Mars'ta koloniler kurmuş ve artık yaşanmaz hale gelen bu gezegeni terk etmiştir.  Serpintiden etkilenen insanlar ise "özel" olarak tanımlanmaya, üreme ve göç etme haklarından men edilmeye başlanmıştır. Dünya'da "özel" insanların haricinde, göç etmek istemeyen insanlar da kalmıştır. Bu insanlardan biri de android avcısı Deckard'dır. Kolonilerdeki yaşam için üretilen androidlerin bir kısmının Dünya'da olduğunun fark edilmesiyle beraber, avlanmaları ihtiyacı da ortaya çıkmıştır ve kendisinden önceki avcının yaralanması sonucu geri kalan androidlerin bulunması ve yok edilmesi görevi Deckard'a kalmıştır. Evinde elektronik bir koyunu olan fakat en büyük arzusu, canlı çeşitliliğinin neredeyse yok olduğu bu gezegende, yüksek fiyatlara satılan gerçek bir hayvan sahibi olmak olan Deckard, öldürdüğü androidler karşılığında alacağı para ve ona "gerçek bir hayvan" sahibi olma şansını verecek avlarının peşine düşer.

Philip K. Dick'in romanlarında sıklıkla işlediği gerçekliğin yitimi bu romanda da karşımıza çıkıyor. Bunu gerçek bir insandan neredeyse farklı olmayan andoridler'de görebileceğimiz gibi, artık bir harabeye dönmüş Dünya'da insanların yaşamlarını devam ettirebilmek adına katlandıkları yaptıkları her şeyde de bunu görmek mümkün.  Mercerizm adı altındaki bir duygusal aldatmacaya, aralıksız yayın yapan televizyon şovuna ve onun sunucusuna bağlı bir hayat süren, "duygudaşlık" adı altında insanlara bir tür afyon niyetine sunulan, duygu aktarımı yapan araçlarla tamamen yapay bir dünyaya sıkışmış bir android avcısının düşüncelerini okurken bir yandan da yazarın kendisini o satırlarda görmemek mümkün değil.

Sadece bilim kurgu türünde değil, tüm türler içinde kanaatimce gelmiş geçmiş en iyi yazarlardan biri olan Philip K. Dick'le henüz tanışmamış olan okurlar aslında biraz da şanslı sayılır. Zira yazarın her bir romanı ardından, artık o romanı bir daha "ilk defa okuyamacağım" gerçeğiyle yüzleşmek, dünyayı terk etmiş bir yazarın ardından duyabileceğiniz o acı veren özlemi yaşatıyor bana.

İyi okumalar. 

1 Eylül 2014 Pazartesi

Philip K. Dick "Ubik"

Hollis ve Runciter.

Güneş Sistemi'nin en iyi telepatlarına sahip iki rakip şirketin başındaki iki adam.

Runciter Ortaklığı'na bir gün Mars'ta bir iş teklifi gelir; on bir adamıyla beraber Mars'a giden Runciter ve elemanlarının başına, hayatlarının altını üstünü getirecek bir şey gelir.

Ne mi gelir?

Ubik'i okurken bu sorunun yanıtını siz de aramaya çalışacaksınız ancak sabırla okumaya devam etmekten ve Philp K. Dick'in inanılmaz dünyasında kafa karışıklığıyla yarattığı cazibenin etkisinde okumaya devam etmekten başka bir seçeneğiniz olmayacak.

Zihin okuma, geçmişe yolculuk, geleceğe yolculuk... Moratoryumlarda yaşını ve zamanlarını sabitlemeye çalışarak ölüme meydan okuyan ancak kaçınılmaz sondan asla kaçamayacağının da farkında olarak, soğuk tabutlarının içinde "durmaya" devam eden insanlar... Makinelerin insanlığa hizmet etmekten çok insanlığa hizmet etmek için insanları hizmetkarlarına çevirmiş oldukları bir gelecek tasviri... Rekabet piyasasında rakibe karşı gerçekleştirilmiş inanılmaz bir komplo... İlginizi çekti mi?

Philip K. Dick çoğu insan için bilimkurgu yazarları arasında en iyisi. Sanırım benim için de öyle. Kafası kesinlikle ve tıbben farklı çalışan bir insan olan Philip K. Dick'i daha önceden okuduysanız, gerçekliğin sürekli avuçlarınızdan dökülen kum gibi yitip gitmekte gibi duran dünyasını az çok biliyorsunuzdur. Bireyin etrafındaki gerçekliğin sorgusunu sıklıkla yapan ve bunu yansıttığı karakterlerinde de her daim yazarın kendisinden bir parçayı - doğal olarak - gördüğüm kitaplarında olduğu gibi, Ubik'te de bizleri sürekli "gerçek olan ne?", "ne oluyor?" sorgusuna yönlendiriyor biz okurları. Sürekli sanki gerçeğe yaklaşmış, Ubik'te olan gizemi çözmeye yaklaşmış gibi hissedebilirsiniz ancak her bir sayfadaki aksiyon ve gittikçe dozu artan karmaşa - olumlu bir anlamda kullanıyorum burada - ile aslında asla gerçeğe dokunamayacağınızı fark ediyorsunuz.

Philip K. Dick'e hayranım. Tam bir hayranlık. Ayrıca kendisini en iyi arkadaşlarımdan biri olarak görüyorum ve görmeye devam edeceğim.

Henüz tanışmadıysanız, dünyadan ayrılmış olduğunu düşündükçe üzüldüğüm bu efsane yazarla tanışın. 

10 Kasım 2013 Pazar

Philip K. Dick "Aksın Gözyaşlarım Dedi Polis"

Bu hafta sonu insanlıktan çıkmış gibi okuyarak geçti sanırım. Az önce “Aksın Gözyaşlarım” Dedi Polis’i bitirdim, hemen yazısını yazmak istedim. Okuyup – yazmaktan ibaret bir insan olarak kendimi tanımlasam mutlu olurdum belki. Neyse. Philip K. Dick sayesinde bir Pazar günümü tamamen başka bir dünyada geçirdim. İyi de oldu. Haftanın 5 günü içinde yaşadığım dünyada hiçbir şey yok çünkü. (İddialı sözler, hmm… Ne biçim blog burası?!)

Azmedeceğim ve dilimize kazandırılmış tüm Philip K. Dick kitaplarını bu yıl okuyacağım. Sırada “Yüksek Şatodaki Adam” var ama PKD üzerine PKD okuyarak devrelerimi iyice yakmayı içten içe istesem de sanırım bir kitaplık mola verip, önümüzdeki hafta sonu o kitaba başlayacağım. 

“Aksın Gözyaşlarım” Dedi Polis yine “gerçek” sorgusu yapıyor.

Jason Taverner, her hafta Salı günleri akşam saat 9’da 30 milyon kişiye ulaşan bir televizyon şovunun yıldızı, bir müzisyen ve sunucudur. Zenginlik, şan, şöhret içinde yaşamaktadır.

Ta ki bir gün…

Eski kız arkadaşı kendisinden intikam almak için ilginç bir yol seçer, bir şekilde Jason’un hayatını sonlandırmaya çalışır ancak Jason son anda kurtarılır, hastaneye giderken yanında o anki sevgilisi vardır ve…

Jason uyandığında pis bir otel odasındadır. Cebinde yüksek miktarda para, üzerinde pahalı kıyafetleri hariç onu o yapan hiçbir şey yoktur etrafında. Kimlikleri yoktur.

Tamamen tanınmadığı, hatta varolmadığı bir dünyadadır artık!

Bildiği dünyadadır, ancak sadece kendisi hiçbir zaman varolmamıştır!

Hakkında hiçbir kayıt olmayan ve polis egemenliğindeki bir devlet içindeki polislerden, yani “pol”lerden kaçmaya çalışarak yeniden kendisini ve başına ne geldiğini çözmeye çalışmaya başlayan Jason’un ve medipol’ün başından geçen hikayeyi okuyoruz kitapta.

Yan karakterler olarak hikayeye yer yer dahil olan ve geçmişleriyle – şimdiki zamanlarıyla Jason’la bir şeyler paylaşan kadınlar ile her bir seferinde farklı bir durumun sorgusunu yapıyor Philp K. Dick. Elbette bu yalnızca bahsedilen kadınlar ekseninde olmuyor ancak bana öyle geldi, neyse anlatamadım sanki.

Kathy karakteri ile yine psikoz içindeki bir insanın bozulan gerçeklik algısı içinde kendisine yarattığı gerçek içinde nasıl kendisini varedebilmeyi başardığını görüyoruz ki beni kitabın başlarında oldukça etkileyen bir bölümdü. Hayata tutunabilmek ve kendi akıl sağlığını koruyabilmek için (!) psikozunun içinde yaşamaya alışmış genç bir kız portresi açıkçası acı vericiydi. Çekmeyen bilmez diyorum ve susuyorum.

Kendisinin “olmamasının” peşinden giden bir adamın hikayesi üzerinden anlattıkları sadece psikozlar değil elbette. Philip K. Dick aynı zamanda polislerin ele geçirdiği bir düzen içinde üniversitelerin nasıl talan edildiği ve öğrencilerin nasıl kaçan konumuna düşürüldüğü, kısıtlanan hayatları içinde, çalınan özgürlükleri içinde, kapüslerinde kendilerine ait adeta sığınak konumundaki alanlarda yaşam mücadelesi veren öğrencilerin nasıl pol’lerin hedefi haline geldiğini ve çalışma kamplarının geleceğin dünyasında nasıl acımasızca hala var olduğunu da bizlere gösteriyor.

Ensestin varlığı, sübyancılığın yasa dışı olmaktan çıktığı anormal bir dünya düzeni içinde, aslında düzen koyucuların kurduğu başka bir düzensizlik içinde bir dünya sunan yazar, insanların mutluluktan öylesine uzak olduğu bir dünya kurguluyor ki, okurken siz de içinde hissettiğiniz bu dünyada mutsuzluğu hissediyorsunuz. En büyük amacı kendisine ne olduğunu öğrenmek ve yeniden şatafatlı hayatına kavuşmak isteyen Jason bile mutluluğu aslında şöhretinde ve getirdiklerinde buluyor. Birey olarak yine mutluluğu bulma yöntemi olarak sabun köpüğü gerçekler dayandırılıyor desem yanılmış olur muyum acaba?

1977 yılında yazılan bir kitap için günümüze çok da uzak sayılmıyor olsa gerek, ne dersiniz?

Kitabın sonunu ve olan bitenin açıklamasını o denli merak ediyordum ki bir günden az bir sürede kitabı bitirdim. Sonuna dair en ufak bir şey söylemek ve ipucu vermek istemediğim için yazıyı burada keserek huzurlarınızdan ayrılıyorum.

4 Kasım 2013 Pazartesi

Philip K. Dick "Şizofreni ve Değişimler Kitabı"

Bugünlerde Philip K. Dick rüzgarı esiyor etrafımda. Kafa olarak da yıllar verdiği birikimle(!) sonunda kendisine eşit bir yapıya ulaştım sanırım. Farklı sebeplerden dolayı da olsa, belki aslında asıl bir ana sebebin sonucudur, aynı şeyleri yaşadığımızı düşündüğüm bu efsane yazarın bu hafta sonu okuduğum kitabı Şizofreni ve Değişimler Kitabı’ydı. Oldukça kısa bir kitap, 50 sayfa. Ancak üzerine yazacak ve söyleyecek şeylerim belki 50 sayfadan daha uzundur. Ama burası bir blog olduğu için “insan gibi” davranacağım ve “insan gibi” yazacağım. Yine de baştan uyarımı yapayım; bu yazı tamamen bencilce ve neredeyse sesli düşünmeden öte bir anlam taşımayacak şekilde kurgulanmıştır. Sadece okuduğum satırların bende düşündürdüklerini yazacağım. (Tamam, evet, normalde aynı mantıkla kitap yorumları yapıyorum gibi görünebilir AMA bu sefer değil. Bu başka.)

Yazar öncelikle bireyin özellikle ergenliğin getirdiği yeni dönem içinde içsel dünya (idios kosmos) ve ortak dünya (koinos kosmos) çatışmasıyla başlayan bir süreç sonucunda gerçekliğin acıtan tarafıyla ilk kez gerçekten yüzleşemeye başlamasını ve bunun sonucunda alternatif gerçekliğine, kendi gerçekliğine doğru hızla kapanmasını anlatıyor. Verdiği örnek üzerinden gidersek; gittikçe hayattan beklentileri gerçekleşmeyen genç kendisini kendi yarattığı bir dünya içinde, yeni olasılıklar ya da sonuçlar içinde buluyor. Bunu da reddedilen bir genç üzerinden veriyor mesela.

Tabi bu da temelleri atıyor diye düşünebilirsiniz.

Okurken sürekli olarak kendime hatırlattığım, yazarın LSD kullanımı olmak zorundaydı. Zira bunu satırlara kendisi de sıkça yansıtıyor. Kitabı saf bir şizofreni üzerine düşünceler kitabı olmaktan çıkarmama yarayan da işin bu kısmıydı aslında. Kendisinin de değindiği gibi psikotik düşüncelerin ortaya çıkışında –biliyorsunuzdur diye düşünüyorum- uyarıcıların yeri büyük. Yani etrafınızda uyuşturucu kullanan ya da kullanmayan şizofreni hastaları varsa bunu tedavilerinden yakalayabildiğiniz detaylarda görebileceğinizi düşünüyorum.

Philip K. Dick’in sanrılarının ne kadarının gerçekten şizofreniden, ne kadarın LSD’den kaynaklandığını gerçekten merak ediyorum. Ancak bu konuda aydınlanamadım açıkçası. Yaklaşabildiğim tek dayanak, yazarın sürekli psikozu dayandırdığı uyuşturucu oldu. Yine de bir taban üzerine oturtmaya çalışırsam, LSD’yi sadece tetikleyici olarak görüyorum kendisi için. Of, lütfen biri beni kendisiyle bir iki saatliğien görüştürebilir mi?

Kitapta, eğer aynı durumda değilseniz kesinlikle aynı güçlü duyguyu alamayacağınızı düşündüğüm, yazarın Hume alıntısı yaptığı bir paragraf var. Kitabın 29. sayfasında geçiyor, olduğu gibi aktarmak istiyorum:

“Psikozlu hasta zarif kanatlarıyla duvarda gezinen dört mavi istiridye gördüğünü sanmaz; onları gerçekten görür. Açıkçası halüsinasyon beyinde üretilmez; tıpkı bütün “gerçek” duygusal veriler gibi beyin tarafından algılanır; hasta kendine son derece gerçek gelen gerçeklik algılamasına bizim duyusal verilere gösterdiğimiz gibi mantıksal bir tepki gösterir. Her halükarda hastanın “gördüğünü sandığını” varsaymak psikozlunun yaşadığı tecrübeyi yanlış anlamlandırmaktır.”

Etkileyici, değil mi? Gerçeklik algısını kitaplarında sıkça sorgulayan ve gerçek içinde kısmen kayıp, bazen fazlasıyla “içinde” olduğundan emin olduğum yazarında tıpkı benim gibi düşünüp, bu satırlardan aynı derecede etkilenip kitabına koyduğunu düşünüyorum.

500 sayfa yazmak istiyorum konuyla ilgili. Kimse okumaz ama.

Kitaptan bir paragraf ile bitireyim:

“Gerçek veya gerçek dışı, algılama sistemi içinde meydana gelir ya da algılama sistemi tarafından geçerli bir şekilde algılanır çünkü bazı kimyasal ajanlar normalde beyin metabolizmasında mevcut veya aktif değildir, “halüsinasyondan kaynaklanan” dediğim bu paylaşılmayan dünya yıkıcıdır.”

Soruyorum; gerçek nedir?

Psikozlunun gerçeğinin gerçek olmadığını nasıl ispatlayabilirler?

Sevgiler.


30 Ekim 2013 Çarşamba

H. P. Lovecraft "Uyku Duvarının Ötesinde"


H. P. Lovecraft’in öykülerinin derlendiği üç kitaplık bir serinin birinci kitabına sahibim. Ama bu kitabın kapağını ayrıca sevdiğim için sahafta denk geldiğimde alayım dedim. İyi de yapmışım. Ya ben yıllar önce okuduğum öykülerin unutmaya başladım ya da bu öykülerin çoğunu ilk kez okudum. (Aç da iki kitabı karşılaştır be insan, dediğinizi duyar gibiyim. Yapacağım. Ama üşeniyorum.)

2000 yılı 6:45 basımı olan bu kitap da aslında üç kitaplık bir serinin parçası. Diğer kitaplar bende yok. Sahaflarda denk gelirsem almayı düşünüyorum ama.

Artık kitaba getirebilirim galiba konuyu.

Tanıyan, okuyan biliyordur zaten yazarın dünyasını. Bilmeyenler için ya da bilenler ve bu yazıyı okuyanlar için yine de genel bir çerçeve içinde kitaptan bahsetmek istiyorum.

H.P. Lovecraft’in dünyasında sizi bilinmeyenler, kötü ruhlar, gizemli kalıntılar, yalnızlığın içinde deliliğe sürüklenen insanlar, rüyalar, kabuslar, korkular bekliyor. Aslında daha da fazlası. Bir an bir ailenin üzerine çöken, ailenin erkeklerinin 32 yaşında öldüren bir lanetin gizeminin peşinde koşarken, bir an çıkmaza girmiş bir denizaltının içinde bir grup Alman’la beraber buluyorsunuz kendinizi ve onların korkunç sonuna yaklaşırken, gittikçe yalnızlaşan bir adamın etkisi altına girdiği gücün kendisini taşıyacağı sonu bekliyorsunuz… Öykülerin genelinde insanın bilinmeyen karşısında içine düştüğü korku ya da şaşkınlığın pençesinde, merakla ilerleyen ve sona yaklaştıkça aydınlanan, ancak bu aydınlanmanın getirdikleri yüzünden dehşete kapılan karakterlere sıkça denk geliyorsunuz. Sanırım bu da insanın bilinmeyen karşısında her zaman düşeceği bir duygunun yazarın anlatımına yansıması. 

Benim en öykü ise kitaba da adını veren Uyku Duvarının Ötesinde'ydi.

Lovecraft okurken aklıma sıklıkla Evil Dead geliyor. Kafamda ikisi birbiriyle çok ilişkili nedense. Aslında aklıma gelen bir iki isim daha var ama blog’umun kapatılmasını istemediğim için uslu duracağım, daha doğrusu tırsmış bir kedi gibi davranacağım ve susacağım.

Kendini tekrara düşmeden ilerleyen öyküleri ben gece okumaya çalıştım ama büyük kısmını da hava aydınlıkken okudum. Tavsiyem, gece, olabildiğince sessiz bir ortamda kendisini kısık ışıkta okumanız. Biraz ortamı uygun hale getirmekte fayda var. (Yemek tarifi verir gibi okuma tarifi verdiğimin farkındayım ama utanmasam “mum ışığında okuyun asıl öyle lezzetli pardon etkili oluyor” diyeceğim ama seçkin bir blog yazarı (!) olduğum için demiyorum).

H.P. Lovecraft okurken… Kendisinden, daha doğrusu genel anlamda gotik edebiyattan (mesela hemen aklıma Poe geldi) ilham alan Nox Arcana adlı grubu dinlemenizi ise şiddetle tavsiye ediyorum. Transylvania adlı albümleri özellikle. Tavsiyemi dinleyin, gece okuyun ve bu albüm eşliğinde okuyun. Pişman olmayacaksınız. Öykülerin etkileyiciliğinin artacağından eminim.

Farkındayım, çok dağınık bir yazı oldu. Bu seferlik böyle olsun. 

28 Ekim 2013 Pazartesi

Philip K. Dick "Karanlığı Taramak"


Karanlığı Taramak (Scanner Darkly) aslında benim üniversitenin ikinci yılında izlediğim bir filmdi. Kitaptan, Philip K. Dick kitabından uyarlama olduğunu biliyordum ancak uzun zaman – nedense – gidip kitabı da okuyayım demedim. Ancak bu yıl okuma şansım oldum. İyi ki de oldu, çünkü filmin büyük kısmını unutmuşum. Öyle ki finali benim için sürpriz oldu. Böyle de süper bir hafızam vardır işte. Yaşlanıyorum. (Kitabı okuyup, üzerine filmi izleyin derim. Film, özel bir teknikle çekilmiş ve Robert Downey Jr., Barris karakterini mükemmel canlandırmıştı.)

Karanlığı Taramak, D maddesi adlı bir uyuşturucunun tüm Amerika’yı sardığı ve önlenemez bir sorun halini aldığı bir dönemde geçiyor. Bağımlılığın yok edilmesi için açılan tedavi merkezleri haricinde mücadelenin içinde asıl olarak devletin kendisi yer alıyor. Bunun için kurulan özel ekipler var ve bu ekiplerin en büyük özelliği (ya da aslında polisin en büyük özelliği) özel bir kıyafet giymeleri; bu kıyafet sayesinde giyen kişi sesten tutun da görünüşe kadar zerre ipucu vermiyor karşı tarafa. Böylece Fred adlı görevli, işinin başında, elbisesinin içinde ve Bob Arctor adlı bir D maddesi kullanıcısının, satıcı olduğundan şüphelenilen adamın peşinde çalışıyor. Her şey yerinde, takip ilerliyor. Burada garip bir şey yok, bir kaçan bir kovalayan var derseniz; Bob ve Fred aynı kişi der ve çekilirim.

Uyuşturucuya gömülü bir halde yaşayan, aynı evi paylaşan arkadaşlar Fred ve ekibinin böylece gözetimi altına giriyor. Barris adlı bence kitaptaki Bob’dan sonra en ilginç olan karakter de dahil olmak üzere kendileri dahil etraflarındaki tüm insanlar uyuşturucuya batmış durumda. Kurtulmaya yönelik en ufak bir çaba olmaması, kurtulma için yönlendirilecekleri ya yollanmak zorunda kalacakları merkezlerin kötü şöhretleri ve kimliği yok ederek yeni bir “siz” yaratmaya yönelik, bir şekilde bence insanları adeta “patatese” çevieren yöntemleri de bu bataktan kurtulmaya pek de hevesli olmamalarının bir sebebi.

Hikayenin kabaca hatlarını çizdiğimi düşünüyorum; uyuşturucu mücadelesindeki devletin kendi kendisini takip etmek zorunda kalan bir müptelası/görevlisi. Üstelik bunun bilen elbette yalnız kendisi. Üstelik kendi çevresinden birinin ya da birilerinin sürekli kendisini “öldürmeye çalışmasına” ya da “zarar vermeye” çalışmasına maruz kalıyor fakat bunun kim olduğu belirsiz.

Zamanla iş çığrından çıkıyor ve Bob’da bariz bir dissosiyatif bozukluk belirtileri görmeye başlıyoruz. Kendi kendisinden haberdar olabilmek için evine yerleştirilen gizli kameralardan kendisini izleme ihtiyacı duymaya, Bob’un ne yaptığına dair kendisini sorgulamaya başlayan bir Fred görüyoruz. Öyle ki karakter neredeyse gerçekten bir ikiye bölünme yaşıyor ve Philip K. Dick’in muhtemelen kendi hayatından – çevresinden de gözlemleyerek kağıda döktüğü üzere uyuşturucunun etkisi altındayken ortaya çıkan, gerçekliğin ve kurgunun bir araya gelip karman çorman olduğu zamanlarda neredeyse Fred olarak, olan biteni “bu adam ne yapıyor” şeklinde izler buluyoruz kahramanımızı.

Özellikle dissosiyatif bozukluk muzdariplerinin okumasını, kendilerinde gördükleri benzer durumları görmelerini isterdim. Bu bazen aslında bir şeyleri “daha normal kılabilmek” için işe yarayabiliyor. En azından benim fikrim bu. Anormal bir insansanız kendiniz haricinde bir örnek daha görebilmek, bir şekilde gerçek hayattan da pay taşıyan bir hayatın yansıdığı bir kitaba göz atmak buna yardımcı olabiliyor; demek ki ben o kadar anormal değilim, çıkarımıyla aslında “normal” içinde yer aldığınızı görebiliyorsunuz. (Normal ve anormal kavramlarını kullanışım üzerine uzun uzun konuşmak isterseniz bir mail atmanız ve kendi fikirlerinizi öne sürmeniz yeterli.)

Gerçek kurguya, kurgu gerçeğe, gerçek belirsizliğe, belirsizlik gerçeğe dönüşüyor; korkular sanrıları sanrılar gerçekleri doğuruyor, uyku gerçeği örtüyor, yaşam karman çorman oluyor, Bob kendi gerçeğini yitiriyor, Fred Bob’un gerçeğini arıyor…

Yazarın şizofreni hastası olduğunu, uyuşturucu deneyiminin var olduğunu da hesaba katarsak, anlatımda neden bu denli güçlü bir dil olduğunu da biraz daha iyi anlayabiliriz diye düşünüyorum.

Diyeceğim şu ki Philip K. Dick’i çok seviyorum; çünkü onu anlayabiliyorum. Çünkü o da beni anlayabilirdi ve işte bu yüzden tüm sevdiklerim ölüler diyorum.

9 Eylül 2013 Pazartesi

Alfred Bester "Kaplan! Kaplan!"


Kaplan! Kaplan!’ı mayıs ayı sonunda satın almış ve peşinden büyük bir hevesle okumaya başlamıştım. Her bir sayfada da o heves azalmıştı çünkü kitaptan hiç hoşlanmadım. Ne hikaye, ne anlatım bende en ufak bir merak uyandırmayacak şekilde ilerliyordu. Uzun süre kendimi zorlamanın ardından kitabı okuyamayacağıma karar verip sürekli gözümün önünde durabileceği bir konumda “uykuya” bıraktım.

Geçtiğimiz haftasonu da, cumartesi günü elimdeki kitabın bitmesiyle beraber “dur ben şunu tekrar okumayı bi deneyim” dedim. Çünkü böylesin övgüyle anılan bir yazarın, böylesine meşhur bir kitabını okuyamamak bana kendimi baya bir kötü hissettiriyordu. Öyle de duygusalmışım meğer kitaplar konusunda. Şaka. Neyse, devam edelim.

Kitabı bir gün içinde de bitirdim. Meğer nasıl sürükleyici bir hikayeymiş o öyle! Bunu anlayamamış olmama da ayrıca sinirleniyorum – gibi.

Gully Foyle benim adım
Terra benim yurdum
Derin uzay benim evim
Ve ölümdür hedefim

Jaunte’lemek, teletaşıma keşfedilmiştir. İnsanlar kendilerini taşıyacakları koordinatları ve bulundukları noktayı tam olarak bilirlerse, kendilerini bir nevi “ışınlayarak” saniyeler içinde bir noktadan bir diğerine Jaunte’leyebiliyordur. Yalnız jaunte’lemek belirli bir mesafe içinde sınırlıdır ve uzayda bunu yapmanız mümkün değildir. Kelimenin isim babası ise ilk kez bilinçsizce kendisini jaunte’leyen bilim insanıdır; kendisinin adıdır.

Göçebe’nin içinde, uzayda sürüklenen, hapsedilmiş Gully Foyle ile başlıyor hikayemiz. Kendisini kurtarma çabası karşılıyor bizi. Sürekli yukarıda yer alan dizeyi tekrarlayarak üç aydır uzayın karanlığında sürüklenmektedir. Bu sırada, yanında Vorga adlı bir uzay aracının görür. Gully, kurtarılmak için peş peşe yardım sinyalleri gönderir, elinden gelen her şeyi yapar fakat Vorga kendisini gördüğü halde yanından hiç bir şey yokmuş gibi basar gider.

İşte kitap boyunca Gully Foyle’un nefretini, intikamını şekillendirecek olan olay da bu oluyor. Vorga onu almadan gitmiştir. Onun da en büyük amacı Vorga’dan intikam almaktır!

Macera boyunca, Göçebe’nin kendisine has bir sırrının olmasının yanısıra özellikle odaklanılan nokta Gully Foyle’un intikam almak için çıktığı yolculuk. Bu yolda başına gelenler ve bir macera filmini aratmayan görüntüleri gözünüzün önünde tereddütsüz oluşturabilen anlatım sayesinde su gibi akan olaylarla beraber kendinizi geleceğin içinde, bir kovalamacada buluyorsunuz.

Bir yandan PyrE adlı bir maddenin peşinde olan onlarca insan, diğer yandan Gully Foyle’un kişisel saplantısının peşinden koşması ve bu sırada PyrE’ye ulaşmak için Gully Foyle’un peşinden koşan insanlar. Maddenin sırrını kitabın ilerleyen sayfalarında tıpkı insanların Foyle’un peşinden koşmasının asıl amacının anlamanız gibi okuyorsunuz.

Finalde, Foyle’un insanların kendi hayatlarını kendileri belirleme şanslarının ellerinden alınması üzerine yaptığı konuşma etkileyiciydi. İnsanların ya da –evrenin- hayatının gidişatını bir grup insanın tekelindeki bir yönetimle belirleme fikrinden ne kadar nefret ettiğini, insanların kişiliklerini hiçe sayarak toplum adına, milyonlarca insan adına bir kaç kişinin ne verdiği kararların ne kadar “adil”(!) olduğunu görüyoruz.

Küçük bir benzetme yaparak, bir adamın intikamı uğruna yaşaması, hayatına devam etmesi ve o saplantısıyla ilerlemesi bana The Crow: Eternal Love filmini getirdi. O film hayatta izlediğim en güzel filmlerden biridir. Eric Drawen’ın mezarından intkamı için dirilmesi ve amacı uğruna gözünü karartması, Gully Foyle’un intikam için yanan benliğiyle çok benzer bence.

Bu arada olayların tamamının uzak bir gelecekte geçtiğini belirtmekte fayda var. Bu, olan biteni daha heyecanlı ve düşlemesi daha zevkli bir hale sokuyor.

Yine de kişisel fikrim, geleceğin bu şekilde tasvir edilmesi beni her zaman korkutmuştur. Gelecek böyle olacaksa gerçekten görmek istemiyorum. Insan aklının sınırlarının ötesinde olup olmaması değil sorun, sorun aslında gücün ve tehlikenin insan hayatında daha büyük bir yer kaplıyor olması ve beklenmeyen her anda karşısında bitivermesinin kolay olması. Şu anki dünyada en büyük korkumuz savaş ya da doğal afetler iken, bilimkurgu kitaplarında çizilen gelecekte her zaman felaketin felaketi daha yıkıcı ve daha yakındır. Işte bu yüzden bilimkurgu içindeki geleceğin acımasız kötülüğü bana her zaman içinde bulunduğum zamanı daha çok sevdirmiştir ve kitabı kapattıktan sonra kendi zamanıma dönebilecek olmanın verdiği güvenle okuyorum sanırım içten içe.

14 Aralık 2012 Cuma

Philip K. Dick "Çığrından Çıkmış Zaman"

Philip K. Dick’den Çığrından Çıkmış Zaman (Time Out Of Joint)’ın hikayesini ne denli buraya özetlemeye çalışırsam o kadar kitabın sonundan bahsedip, hikayeyi mahvetmekten çekiniyorum. Bu yüzden olan bitene dair kısa birkaç cümle ile geçmek yeterli olacak.

Ragle Gumm, kardeşi Margo, kardeşinin kocası Vic ve küçük çocukları Sammy ile beraber yaşamaktadır. Hayatını ise, son üç yıldır bir gazete yayınlanan günlük bulmacaları çözerek, (daha doğrusu bir “tahmin” oyununu doğru tahmin ederek) geçirmekte ve kazanmaktadır. Zamanın ve işlerin çığrından çıkması ise askerdeyken öğrendiklerini yeğeniyle paylaşması sonucu, ona yaptığı basit bir radyo ile başlayacaktır; radyodan duydukları ve olan biten birden onlara sahte gibi görünmeye başlar. Bir şeyler olmaktadır ve onlar adeta yalıtılmış bir dünyada, sahte bir gerçeğin içinde yaşamaktadırlar.

Bundan sonrası, aslında buraya kadar bir Truman Show havası yaratmakta. Zaten okumaya başlar başlamaz, satır aralarında bilinen gerçeklerin bu ailenin dünyasına tamamen yabancı olması gibi detaylarla beraber bir gerçek dışılığı hissetmeye başlıyorsunuz.

Nerede olduğunu ve nereye ait olduğunu anlamayan Ragle’ın bildiği en net şeyin kendisini hemen herkesin tanıyor olması da bu Truman Show hikayesini destekler nitelikte; ancak bunun hikayede bir süre oturtulduğu gerçek ise Gumm’ın gazete oyunundaki başarısının sürekli gazetede fotoğrafının yer almasıyla kamuoyuna paylaşılması.

Çığrından gerçekten çıkan bir zaman içinde kalmış olan karakterlerin içinde bulundukları çıkmazları siz de parçalarıymış gibi izliyorsunuz; özellikle okurken kitabın filme uyarlaması nasıl olurdu acaba diye düşünmeden edemedim. (Belki de vardır uyarlaması, bu yazı bitince Google’dan bakarım. Ama bildiğim kadarıyla yok.) Çok sürükleyici bir kitap bir günde bitti.( Zaman zaman nefesimi tutup okudum, özellikle kamyonla ilerledikleri sayfalarda. Neden böyleyim bilmiyorum.)

Phil K. Dick’in benzersiz dünyasının bir parçası olan bu kitapla ilgili tek sorun ise çevirideki hatalar. Gerçekten “geri iade etmek” gibi yanlış bir kalıbı iki kere kullanmış olmaları rahatsız edici, hoş bir kere bile kullanmaları zaten rahatsız edici. Bu benim en çok gözüme batan hataydı, birkaç tane de kelime – birebir çeviri hatası vardı, daha fazlasını fark eden varsa söyleyebilir.

Umarım yeni baskılarında bu hataları düzeltirler.

Çığrından Çıkmış Zaman, Philip K. Dick. 6:45 Yayınları, 274 sayfa.