On8 Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
On8 Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Eylül 2014 Cumartesi

Danielle Martinigol "100Dünya'nın Gizli Yüzü"

HABER HER ZAMAN HABERDİR

Haber alma özgürlüğünü nedir? Haber yaparken gizlenmesi gereken ya da korunması gereken değerler nelerdir? Daha çok okunan ya da daha çok izlenen bir haber yapmak için kişinin iş etiğinden ve/veya kendi ahlaki değerlerinden taviz vereceği durumlar olabilir mi? Eğer olursa, bunlar da yine hangi sınırlar içinde yapılmalıdır? Günümüz medyasında bize sunulan, arasında doğruyu yanlışı ayırt etmenin ekstra bir çaba gerektirdiği, yer yer bilgi kirliliğine yenik düşen haberleri okurken ya da izlerken belki bizler de yukarıda soruları bazen kendimize soruyoruz. Tabi cevaplarımız değişken, amaçlara ve sonuçlara, haberin özelliklerine bakarak her zaman aynı tepkiyi vermemiz mümkün olmuyor.

Artık bilgiye çok kolay ulaşılabilen bir çağdayız. Sosyal medyanın bile neredeyse gazete işlevi gördüğü, kullanıcıların neredeyse birer gazeteciye dönüştüğü ve anlık paylaşımlarla yorumların eşliğine rağmen bilginin hızla yayıldığı bu dünyada, hala bihaber olduğumuz çok gerçek olduğu da ayrı bir durum. Medya mensubu olmayan bir vatandaşın bile merak ettiği bir durum ya da olgu üzerine böylesine şiddetli bir keşfetme arzusunda olabildiği dünyada, kamuoyunu haberdar etme görevini benimseyen mesleklerden biri olan gazetecilerin ise keşfedilmeyi bekleyen her gizeme yeri geldiğinde hayatlarını bile riske atmayı göze alarak yaklaşması, insan doğasındaki merak ve mesleki başarı arzusunun birlikteliğine bir örnek sayılabilir.

GİZEMLERİN PEŞİNDE GENÇ BİR GAZETECİ

2003 Cronos Ödülü ve 2002 Grand Imaginaire Gençlik Romanı Ödülü sahibi 100Dünya'nın Gizli Yüzü, Danielle Martinigol'ün kaleminden çıkma, üç kitaplık bir serinin ilk kitabı. Romanda öne çıkan karakter, on altı yaşında genç bir gazeteci olan Sandiane Ravna. Birlikte çalıştığı babası gibi hırslı bir gazeteci olan Sandiane'yi merkezinde tutan 100Dünya'nın Gizli Yüzü'nde, 100Dünya Konfedarasyonu'ndaki Başkadeniz'e giden bu haberci kafilesinin başından geçen olaylara tanık oluyoruz. Sandiane'nin Başkadeniz'in gizemli araçları Abis'lerin ve Abis'ler ile öne çıkan bu toplumun saklamak istediği gerçekler olduğunu fark etmesiyle okuyucuda merak duygusu uyandırılıyor. Gizemin yarattığı merak duygusuyla, hırslı ve gözü kara bir gazeteci portresi çizen genç kızın, kendi yöntemleri ile topladığı ve bir gazetecilik başarısı olarak kendisine geri dönüş sağlayacağını umduğu her bir gerçek ise, aslında Başkadeniz toplumunun saklamaya çalıştığı tüm gerçeklerin bir anda ifşa edilmesi tehlikesi, bir anda Sandiane'yi de tehlikenin içine atıyor.

Genç gazetecinin bir yandan işine olan bağlılığını, bir yandan da sırlarını keşfettikçe daha çok yakınlaştığı Başkadeniz'e ve Abis'lere olan duygularının muhasebesini yaptığı anlarda, ilk paragraflarda bahsettiğim sorgulamalara da kendi içinde girişiyor. Gizli saklı elde ettiği ve konfederasyon içinde güçlü bir kriz yaratabilecek güçteki yeni bilgilerin, Başkadeniz'de yapılan kuralların dışında uygulamalarının haberleştirilmesinde pay sahibi olduğu yeni gerçeklerin Sandiane'in iç hesaplaşması sonucunda genç kızı bir süre sonra neredeyse taraf değiştirmeye yönlendiren çıkarımlarıyla ilerleyen kitap, devamını merak ettiren bir sonla, ikinci kitapta okuyucuyla buluşmak üzere bitiyor.  Bilimkurgu okurlarının gözünden kaçmayacak bir kitap 100Dünya'nın Gizli Yüzü.

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Iva Prochazkova "Çıplaklar"

BÜYÜMEK, KAT KAT GİYİNMEKTİR

Hayatın en zor dönemi ergenlik olabilir mi? Cevaplar aramaya çocuk yaşında başladığınızı düşünürseniz, elinizde hala hiçbir cevap olmadığını fark etmeniz ergenlik dönemine rastlamaz mı? Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna kendinizin karar vermesi gerektiğini, yıpratıcı insan ilişkilerini ve toplumdaki normları keşfettiğiniz, sertçe onlarla yüzleştiğiniz bu dönem hayatınız en zor dönemi değil midir?

Keşfettikçe daha çok karanlığa boğulduğunuz, elinizden hiçbir şey gelmeyen durumların çaresizliği içinde bazen yapıcı bazen de yıkıcı çözümlere yöneldiğiniz bu dönemden geçerken, ardınızda bıraktığını her şey hayatınız boyunca sizi gölge gibi takip etmiyor mu sanki? Mutlaka ediyordur. En unutulmaz hatalarla dolu bu dönemin, aslında kendi cevaplarını aramaya gidenler tarafından öğrenmenin en yoğun olduğu dönem olarak ele alınması taraftarıyım. En basitinden ergenlikte dinlediği müziği elli yaşında da dinleyebilen bir bireyin, kendince en verimli keşiflerinden biri olarak müzik zevki kalıcı ve sağlam bir yer edinmiştir hayatında. Ya da üniversite sınavına girerken, tüm hayatını etkileyecek seçimleri, akademik seçimleri yaptığı bu dönemde bu genç insanlar aslında hayatlarındaki en kalıcı çentikleri atıyor sayılmaz mı?

Her bir yaşla beraber, bireyin üzerine daha fazla kural; daha fazla keşifle gelen daha fazla acı gerçek, daha yıkıcı sorunlar yapışır. Bunlarla başa çıkma yöntemlerini de yine kendisi keşfedecektir. Tamamen kör karanlıkta hislerden başka hiçbir şeyden güç almadan ilerlemeye benzer bu. Kimi cevapları ailesinde, kimi sokakta, kimi sanatta, kimi psikiyatrda, kimi ise hepsinde ya da hiçbirinde arar. Sonuç ise aslında hiç değişmez; hayat acıdır ve bununla yüzleşmenin maalesef şimdi tam zamanıdır.

BERLİN'DE YOLLARI KESİŞEN BEŞ GENÇ

Iva Prochazkova'nın 2010 Magnesia Litera Ödülü sahibi romanı Çıplaklar, adında yaptığı "arınmışlık hali" vurgusu ile romanda geçen her bir karakterin kendine has oluşuna vurgu yapıyor. Büyümenin, katman sahibi olmanın ve çıplaklıktan, doğallıktan uzaklaşmayla eşdeğer olduğu mesajını veren Çıplaklar'da, karşımıza her biri kendi amaçları, hayalleri ve yaşamları içinde çırpınan beş genç çıkıyor. Yaşları on beş ve on yedi arasında değişen her bir genci, kitaptaki farklı bölümlerde akıp giden hikayeleri/hayatları içinde izliyoruz.

Parçalanan aileler ve umutsuzluk kitabın ilk sayfalarından itibaren göze çarpan kavramlardan. Uyum sorunu yaşayan ve kendi doğrularını, bir başınalığı içinde bulduğu yöntemlerle yaşayan genç bir kızın gözünden toplumun klasik eğitim ya da başarı anlayışının sorgulanmasını gösteriyor yazar ilk olarak. Çek Cumhuriyeti ve Almanya arasında gidip gelen ve hiçbir okula uyum sağlayamayan genç Sylvia'nın her fırsatta doğaya dönmesi, kitabın adındaki çıplaklığı, katmansızlığı ve doğal oluşu vurgular nitelikte. Fakat eklemek gerekir ki, kitapta sıkça karşımıza çıkan "mağara adamı" tabiri ile Sylvia'nın kendince ve psikologu tarafından özdeşleştirilmesi bir soruyu da beraberinde getiriyor; mağara adamı halimizden uzaklaştığımız ölçüde tatminsizlik ve bocalama içine mi yuvarlanıyoruz? Modern hayat girdabının içinde bize dayatılan tüm doğrular, aslında doğamıza ters ve bizi biz olmaktan çıkaran şeyler mi?

Kitapta bir kır kurdu üzerinden özgürlüğün sorgulanması, karakterlerin özgürlüğü sorgulaması ise Çıplaklar'a lezzet katan detaylardan biri. Tutsak olarak uzun bir hayat yaşamak ya da özgür olarak kısa da olsa, kendince bir hayat yaşamak.


 Bir gençlik romanı olarak, On8 Kitap'tan geçtiğimiz aylarda çıkan "Ağaçtaki" kadar etkileyici ve karanlık kitap. Avrupa'nın kendisine has karanlığının içine sindiğini düşündüğüm, her bir karakteri ile ayrı bir sorunu ele alan Çıplaklar, sadece gençler için değil, edebiyattan zevk alan herkes için bir seçenek.

23 Mayıs 2014 Cuma

Janne Teller "Ağaçtaki"

SINIRLARI ZORLAYAN BİR "ANLAM" ARAYIŞI

Neden yaşıyoruz? Sorulara cevap bulabilmek için mi, sorulara kendi cevaplarımızı verebilmek için mi? Nasıl yaşıyoruz, neyle, kimle yaşıyoruz? Ve sonunda yine neden kiminle ve nasıl yaşıyoruz?

Nefes alıp veriyor olmaktan ölmeye dek insan bir anlam yığını içinde yaşıyor. Anlam yüklemediği tek bir an yok; bir bardak suyu içmenin ya da bir kavga yaşamanın anlamı, şiddetleri bakımından kıyaslandığında ortaya belirgin bir fark koyacak denli ayrı olabilir ancak insan hayatında sahip olduğu bir değer, ömrün içinde kapladığı bir yer olarak aslında her ikisi de anlam taşıyan ve bir sebep uğruna sahip olunan, yapılan bir şey.

İnsan anlam yüklediği şeyler üzerinden kendisini değerli hissedebilir mi peki? Onu "o" yapan her şeyin aslında değer verdiği eylem, kişi ya da şeyler bütününden oluştuğu söylenebilir mi? Bir piyanist için piyano çalmanın anlamı, piyano çalma eylemine verdiği değer kadar kendisini değerli kılan ve onu tamamlayan - oluşturan bir "şey" olarak görülebilir mi?

Görülebilir.

Ancak, her şeyi tersine çevirdiğinizde, insandan geriye ne kalır? Gözünü açan bir insanın, anlamsızlığın ortasında çırpındığını görmesinin sonuçları ne olur?

Kahve içmenin, bisiklet sürmenin ya da sevilen bir insanla bir konuşma yapılmasının hiç bir anlamı olmadığını fark ettiğinizi düşünün. Yaptığınız her şeye kendi yüklediğiniz anlam ve beklentilerin aslında kendinizi aldattığınız devasa paravanlar olduğunu düşünün. Piyanist, işte o zaman bir daha asla aynı aşkla piyano çalmayacaktır. Hiç bir nota kendisinden bir parça olmayacak, duyan kulaklar bir anlam vermediğinde yapılan tüm eylemler koca bir hiç parçası olacaktır.

İnsan, hiçliğe uyandığında ya da bunu gördüğünde ne hisseder?

Bir gün uyandığınızda değer verdiğiniz, bir anlam yüklediğiniz her şeyin aslında kurmaca olduğunu ve anlamlarınızın hepsinin yok sayıldığını düşünün. Bir "anlam" bulmak için ne yapardınız? Kendinize, anlamı ispatlamak için ne kadar ileri giderdiniz?

AĞAÇTAKİ'Nİ İKNA ETME ÇABALARI

Janne Teller'ın 2001 Danimarka Kültür Bakanlığı Gençlik Kitabı Ödülü, 2008 Libbylit Ödülü ve 2011 Michael L. Printz Onur Ödülü sahibi romanı Ağaçtaki, dünyada her şeyin anlamsız olduğuna karar veren on dört yaşındaki Pierre Anthon'un okulu terk etmesi ile başlıyor. Anlamsızlığın keşfiyle beraber değişen genç öğrenci, tüm zamanını evlerinin önündeki ağaçta oturarak, gelen geçen, okula giden arkadaşlarına her şeyin anlamsızlığı üzerine "laf atmaya" başlıyor.

Ancak yadırganan bu durumda, sınıf arkadaşları kendilerince bir çözüm buluyor. Her şeyin anlamsız olduğunu iddia eden Pierre Anthon'u anlam konusunda ikna etmeye karar veriyorlar. Anlamsızlık içinde, aslından anlamın var olduğunu ona ispatlamak için ilginç bir yöntem kullanmaya karar veriyorlar.

Bir grup öğrencilerinin, önce sakin başlayan anlam arayışları, zamanla zorlayıcı ve korkusuz bir hale bürünüyor. Gözlerini kör edecek kadar azim ve hırsla dolu olan gençler, ikna çabalarının sınır atlayıp aslında kendilerinin bir anlam aradığını ve asıl kendilerine bir şeyleri ispatlamaya çalıştıklarını fark edemeyecek kadar kendilerini kaybetmiş bir hale geliyorlar. İkna etmek ve Pierre Anthon'u haksız çıkarmak için giriştikleri mücadelede, karanlık ve mutsuzluk dört bir yanlarını sararken, çığrından çıkan işlerin içinde tüm acımasız vazgeçişlere rağmen işin ucunu bırakmıyorlar.

Öne çıkan değerlerin, anlamların da okuyucu tarafından sorgulanmaya açık bırakılması, oldukça çoklu bir anlam grubu üzerinden hikayenin ilerleyişi okurun da kendi hayatıyla kıyas yapabilmesi ya da gözlemlerini değerlendirebilmesi için bir fırsat sunuyor.

Ağaçtaki, sert bir gençlik kitabı. Akıcı diline, sürükleyici hikayesine rağmen bir yandan da keskin bir soğukluğu var kitabın. Olan biten, soğukkanlılıkla yapılan şeyler, diyaloglar ve ortaya kimi sayfalarda çıkan neredeyse vicdansızlığın sınırlarında gezinin karakterleri ile Ağaçtaki, genç - yetişkin romanları içinden sıyrılan bir konuya sahip.


Anlam arayışını ve yaşamı sorgulamada izlediği yol ve sahip olduğu kurgu ile ağır bir konuyu başarı ile işlemenin güzel bir örneği Ağaçtaki.