Bilim ve Sosyalizm Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilim ve Sosyalizm Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2019 Cuma

Fahrettin Ege "Dünya Savaşı Makinesi"


Sosyal bilimlerin alanı, fen bilimlerindeki gibi görece kapalı değil, açık sistemdir. Sistemin
açık oluşu, aynı maddi koşullara farklı yorumların getirilebilmesi, ortaya farklı soruların ve
cevapların atılabilmesi sonucunu doğurur. Bunu kabaca, farklı toplumların ve insanların
varlığıyla gösterebiliriz. Ama sistemin açık olması, işin içinde insanların olması, sistemin
kafasına buyrukluğu anlamına gelmez. Örneğin, sosyal örgütlenmelerin geliştirdikleri düzenli
davranışlar bazen kapalı bir sistem gibi işleyebilir; yapı içinde, tamamen tesadüfi bir durum
yoktur. Bu bağlamda, maddi gerçeklikteki mekanizmaların varlığı, mekanizmaların hangi
koşullarda nasıl işlediği, hangi faaliyetlerin nasıl sonuçlandığı, nedensel açıklamadan muaf
tutulamaz. Nihayetinde, evrensel bir düzenlilik ortaya konamasa da, sosyal bilimler alanında
nedensel açıklamaların getirilebileceği boyutlar mevcuttur.

Bunları neden anlattık? Şöyle soralım. Sözde evrensel bir doğrunun ortaya atıldığı ve bunun
peşinden gelen siyasi taleplerin veya askeri işgallerin, gerçekte ne derece evrensel dayanakları
vardır? Evrensel özgürlük ve demokrasi söylemiyle Irak işgalinin meşrulaştırılması, açık bir
sistem içindeki tekil bir eylemdi mesela. Ancak açık bir sistem içindeki düzenliliklere de
vurgu yaptık; işte burada, bahsettiğimiz nedensel açıklamalar kısmı devreye giriyor. Zira
küresel emperyalizm kendisini sistematik olarak yeniden ürettiğinde, düzenlilikler ve
nedensel açıklama getirilebilecek mekanizmalar söz konusu olmaya başlar. Bunlardan biri,
Fahrettin Ege’nin “Dünya Savaşı Makinesi” adlı eserinde kavramsallaştırdığı, karşımıza çok
katmanlı bir yapı halinde çıkan emperyalist mekanizma.

Dünya Savaşı Makinesi, küresel emperyalizm ve katman katman kendisine dahil ettiği yapılar
biçiminde varlığını sürdüren, öte yandan kendisini yeniden üretmeye muktedir bir “mega-
yapı” olarak karşımıza çıkıyor. Bu yapının ya da makinenin hedefi, Atlantik cephesinde
mevzilenmiş küresel emperyalist kutup karşısında bulunan/savaşan her şey. Bahsi geçen
katmanlar için başta değindiğimiz sözde evrensel değerlere geri dönebiliriz. Açık bir sistem
olan sosyal dünya içinde Dünya Savaşı Makinesi, kendi içsel mekanizmalarını farklı
biçimlerde kurmakta ve yeniden üretmektedir. Örneğin makinenin “demokrasi”ye atfettiği
evrenselliği ele alalım. Dünya Savaşı Makinesince pompalanan “evrensel demokrasi”
söylemi, sosyal dünyanın kapalı bir sistemmiş gibi ele alındığı bir kurgu içinde işlemektedir.
Burada kurgulanan neden-sonuç ilişkisi, tek bir soruya tek bir cevap imkanı veriyor gibi

düşünülmelidir. Yani tek bir şansınız var. Ya dünya savaşı makinesinin dayattığı demokrasi
anlayışına dahil olursunuz ya da onun tarafından yok edilirsiniz.

O halde Dünya Savaşı Makinesi, emperyalizm ile beraber ikili bir katman oluştururken,
işleyebilmesi için ihtiyaç duyduğu üçüncü katman ise postmodern oryantalizm oluyor. Bu
katman, makinenin üçüncü dünyayı kendine bağlarken başvurduğu söylemin sağ ve sol siyasi
kanatlar içinde üretimini mümkün kılarken, aynı zamanda geleneksel ve modern oryantalizmi,
demokrasi ve insan hakları tanımları altında yeniden üretmeye yarıyor.

Gelelim makinenin parçalanmasına. Yazar, postmodern oryantalist katmanın, emperyalist
katmanın ve Dünya Savaşı Makinesi olarak adlandırdığı katmanın az çok eşzamanlı
sökümünü, sadece toplumsal devrim olarak ifade etmiyor. Veya diyebiliriz ki, “devrim”
kavramını “savaş” gibi daha genel bir tanımın içine sarmalıyor. Çünkü asıl mesele, Dünya
Savaşı Makinesinin ortadan kalkma olasılığının belirdiği kıtalar-arası savaş durumunda,
devrimin nasıl ve ne yönde müdahil olduğu ile ilgili.

Dünya Savaşı Makinesi, jeopolitiğin kitleler için öneminin tartışmaya açıldığı bir trajedinin de
peşinden bu satırları eklemeye vesile oldu. Örneğin; Aleksandr Dugin, dünyanın jeopolitik
haritasının tek kutuplu Atlantikçi eğilime aslında bir direnç gösterdiğini belirtmektedir.
Direncin varlığını garanti olarak görmese de, Avrasyacı strateji çerçevesinde izlenmesi
gereken yolun aciliyet ve öneminden vurgu kalkmıyor elbette. Avrasyacı modelin ortaya
koyduğu entegrasyon projesinin, modele dahil edilen devletler için Atlantik karşısında
bağımsız kalabilecekleri tek strateji olduğunu belirtmeye devam ediyor.

Dünya Savaşı Makinesi’nin bir bölümünde, karşı bir enternasyonel makinenin bölgesel
ortaklıklarla oluşturulmasına vurgu yapılıyor. Yazarın, karşı bir makine kurmak için
jeostratejik adımlar atılmadıkça Dünya Savaş Makinesi’nin parçalanmayacağı vurgusu,
bölgesel birliktelikler için atılan adımlarda sürekliliğin önemine de işaret ediyor. Bağımsızlık
ve barış için evvela savaşılmış olduğunu unutmaması gereken Türk milleti ve bu coğrafya
için, hayati önemdedir bu.

20 Ocak 2018 Cumartesi

Fahrettin Ege "Lenin'in Üç Zaman Sentezi"

Yazar, devrimin geçmişin tekrarı beklentisine saplanması sorununa karşılık "üretken bir tekrar" olabilmesi için geçmiş, şimdi ve geleceği de içeren bir sentez olarak ortaya çıkması gerektiğini vurguluyor. Olay olarak devrimi incelerken, geçmişin şimdinin dayanağı, geleceğin de şimdiye mecbur oluşunu anlatıyor. Bunu da her bir devrimin bir öncekini tekrar eden bir görüntü sergilemesine rağmen aslında barındırdığı gelecek yönü ile ayrıştığını, tam da bu üçlü sentezin varlığı sebebiyle en nihayetinde gelecek yönünde farklılaşma ve üretkenliğin ortaya çıktığını belirtiyor. Burada faili şimdiye yerleştirerek, birden bir sıçramanın mümkün olmadığını da vurguluyor. Kendinde farkın eklenmesinin bir kapı açabileceği yani devrimci karakter kazandırabileceğini belirtiyor. Yani, devrimi sallama çay yapmaya benzetenler üzerinden örnekleyerek gideyim: Bir devrimin karakteri geçmiş bir devrimi andıracaktır ve fail, süregelen tarih içinde bir kırılma yaratarak ancak süreklilik içinde hareket kabiliyeti olan bir konumdadır. Bu sentezin anlaşılması kitap boyunca benim cümlelerimden daha güzel anlatılıyor ancak mesele Lenin'in milli demokratik devrimleri tarihin içindeki bir aşama olarak görmesi buna denk düşüyor. Tarihin (geçmiş) içinde zaten var olan aktör, bunun bir parçası olarak bu kırılmanın içinde "şimdi"de bu aşamada ancak böyle yer alıp, devrimin gelecek safhası için konumlanabiliyor. 

"Tekrar tarihçinin düşüncesinden önce devrimci eylemin ön koşuludur." diye belirten yazar, eğer, tarih içinde geçmişle bir ilişki üretici biçimde yani yeni bir inşayı yaratacak şekilde, sentezi oluşturacak biçimde oluşamazsa, yazar bunu ancak karşı devrimin galibiyeti ile sonuçlanacak bir son olacağını belirtiyor. Sadece geçmişin tekrarının arzusunu devrimci bir talepmiş gibi pazarlama yanılgısı içinde olan sözde devrimciler için karşı devrimci saptaması yapmamız boşuna değilmiş. 

Kaba tekrara dayalı ve mevcut durumun analizinden yoksun, yazarın ihtiyaç olduğunu belirttiği üzere yerelin ve coğrafyanın koşullarını idrak etmekten uzak, tek bir devrim modelinin tüm zaman ve yerlerde tekrar edilebileceği ve başarıyla ulaşacağı yanılgısına sahip olanların düştüğü çıkmazsın bir boyutu olarak, kendi kendilerinin ayak bağı olmalarıyla sonuçlanıyor. 

Fransız Devrimi ardından, Jakobenlerle özdeşleşen Bolşevikler üzerinden devam eden yazar, 1968 ve 1968'in tekrarını incelediği bölümlerle devam ediyor. 

Burada da kısaca bir şeye değineyim, mesela yazar yığınları alıp başını bir yere çekiştirmek ve sonunda bir şeye bağlamadan bırakacak bir hareketin bir kazanım olmayacağından bahsediyor. Bunu da bir yere bağlanmayan ve bir kimlik kazanmayan ancak çıkış noktası herhangi bir lokomotif kimlik ya da hareket noktası olan öncüler üzerinde Laclau ve Mouffe'a karşılık Zizek'teki  işçi sınıfını sürükleyip üzerinden ilerleyen antikapitalist hareketler ve sonuçları üzerine olan tartışmaya değinerek açıklıyor. Yani Laclau ve Mouffe'da farklı grupların farklı çıkar grupları değişken biçimde x zamanda şu grup olabilir vb, tanımlı olarak karşımıza çıkmıyor. İkisinden farklı olarak ise Lenin'in yöntemini karşımıza çıkarıyor; burada da öncül karşımıza sınıf olarak çıkıyor ancak devrimin karakteri halk devrimi biçiminde oluyor. Bunu, Jakobenlerin yanında kim vardı diye düşününce, Lenin'in tekrarını ya da sonrasında Kemalist Devrim'de kimler vardı diye düşününce görmek mümkün oluyor. Yığın kavramı burada önem kazanıyor. 

Lenin'in üç zaman sentezindeki "şimdi" boyutunu "halk cephesi" yani antiemperyalist cephe olarak Türkiye için değerlendiren yazar, bu cephenin milli demokratik devrimci cephe olduğunu çünkü  farklı terimler olsa da  her iki kavramın gösterdiği anlamın karşı konumlandığı yer olarak (emperyalizm ve yerli işbirlikçileri) aynı olduklarını belirtiyor. Bu durumda, Jakobenlerin ya da Bolşeviklerin, Mustafa Kemal'in yığınları konumlandırmasının şimdiki tekrarı bu şekilde gerçekleşirken, yerin ve zamanının yani failin rolüyle olayın karakteri ancak gelecek boyutuna farklılaşarak taşınabilecek, böylece ortaya bir olay çıkabilecektir. 

Son olarak 1968 olaylarından sonra solun küresel çapta bastırılması ve yansıtılması yolundaki girişimlere değinen yazar, tarihsel bağlarından koparılmış ve umutsuzluk zeminine çekilmiş bir devrim fikrinden ibaret kalmış bir solun nasıl yaratılmak istendiğine değiniyor. Bunu taraflı tarih yazımının kendisini soyutladığı gerçeklikle nasıl başardığını sürekli olarak zaten görmekteyiz ve zaten kullanmaktan nefret etsem de burnumuzun dibinde aslında her gün inşa edilmekte.

Bizim kör gözlü emperyalizm maşası olmuş, Lenin'in tabiriyle çocukluk hastalığı olan sol komünizm batağına saplanmış, radikalizmin çıkmazına girmiş güruh, "şimdi"nin potansiyelini aslında söküp alarak, sıçramanın gerçekleşeceği zemini bu yüzden geçmişten de kopararak geleceğin devrimci yönünü de yok saymaktadır. Böylece ortaya çıkan tablo boş nihilist, ancak bir noktada da inatla kendisini hala devrimci olarak tanımlayan bir komedidir. Sentezin ihtiyacını çok net anlatan kitabı alıp okumalarını tavsiye edelim. Kemalist devrimin tarihsel bağını yok sayıp hala "sınıfçı komünizm" gibi komik tabirler uyduran teori katillerinin, sosyalizmin akşam ne pişirsem sorusuna verilecek bir cevaptan daha kolay bir inşa süreci olduğu yanılgısına düşenlerin, anlam veremedikleri nedir diye düşünürken kitap yardımcı olacaktır. Tarihsel bir zorunluluk olarak Lenin'in ele aldığı ve Marx'taki devrimci diyalektiğin farklı yer ve zamanların ihtiyacına göre neden gerçekleşebilir olduğunu zaman boyutu üzerinden anlayabilirsiniz. Sonuçta, varılması gereken yerin işlevsiz sol bataklığında ortodoks hayallere kapılık geçmişin tekrarının hayaliyle değil yığınları ancak üç beş sandalyeye dizilmiş eşi dosta konuşma yapmayı, Kemalizm'e ve Kemalist Devrim'e bu saplantıları yüzünden saldırmayı devrimcilik sananların neden yanıldığını anlamak için okuyun.

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Yuri Davidov "Özgürlük ve Yabancılaşma"

Özgürlük kelimesi sürekli, her yerde. Bireysel ya da toplumsal, evrensel bir çok konu hakkındaki yorumlarda, vaatlerde, yakınmalarda, isteklerde özgürlük kelimesi bir şekilde cümleye dahil oluyor. Kelime anlamı olarak üç aşağı beş yukarı muhtemelen çoğu insanın aklına bir tanım geliyordur; özgürlük nedir, sorusunun karşılığı bir cümle içinde akıllarında yer alıyordur.

İşte "Özgürlük ve Yabancılaşma", bir yandan adı geçen bu iki kavramı daha yakından incelemeye, bir yandan da farkında olmadığımız bu iki gerçekliğin hayatlarımızda nasıl ve neden yer aldığını öğrenmeye davet ediyor bizleri.

Hegel üzerine uzmanlaşmış olan, 1929 Ukrayna doğumlu felsefeci Yuri Davidov, özgürlük ve yabancılaşma kavramlarını ayrı ayrı ve birbirleriyle ilintili olarak incelerken, bir yandan da her iki durumun ortaya çıkışını da inceliyor.

Sınırları konusundaki çelişkilere değinerek özgürlük kavramını ele alan Davidov kendi ifadesi ile soyut "nereden özgürlük" sorununun "neye özgürlük" sorununa nasıl dönüştüğünü irdeliyor. İnsan doğasının, insan varoluşunun özgürlüğün sınırları ile olan ilişkisini de bunun ardından, insan özünün zorunluluklarına bağlıyor. İnsanın doğa ile olan mücadelesi ve elbette üretimin bireysel ve toplumsal -evrensel- yönü ile olan ilişkisinin özgürlük kavramından bağımsız incelemeyeceğinin vurgusunu yapan yazar, bireyin doğasına uygun yaratıcı gelişiminin özgürlüğün gelişimiyle paralel ilerleyecek bir süreç olduğunu vurguluyor.

Özgürlüğün idealize edilmiş, zorunluluktan ayrıştırılmış ve bu yüzden soyut kılınmış halinin karşısında somut ve pozitif olarak boyunduruk altına alınmış halini koyan Davidov, Marx ve Engels'in vurguladığı üzer tarihsel süreçte insanın neden ve sonuç olduğunu ve bu süreç içinde kendisini ve toplumu var edebilecek yegane güç olduğunun altını çiziyor. Yani, doğa karşısında yaratıcı özellikleriyle üstülük kurabilen insan, kendi varlığının maddesel ilerleyişini aslında bir çeşit zorunluluktan doğan kölelik ile yaratmaktadır. Ancak bu kölelik ifadesinin varlığına rağmen, insanın doğasıyla (yabacılaşmamış içimde) ilerleyişi de onu özgürlüğe götürecek yoldur.

İnsanın yiyecek üretimine başlaması ile "diğerlerinden" ayrılması sonucunda tahmin edersiniz ki toplum içindeki işbölümünün ortaya çıkması da özgürlük ve yabancılaşma kavramlarının arasındaki ilişkiyi daha sık karşımıza çıkarak bir dönemi başlatmasına değiniyor Davidov. İlkel toplumun kooperatife yani üretici güce dönüşmesinin arından, toplum içindeki bireylerin kendi ilerleyişlerini toplumsal ilerleyiş içinde gerçekleştirecekleri dönem de gelmiş oluyor: Tek tek değil, birlikte hareket ederek "özgürlüğe" doğru yol alan insanın bu şekilde madde-üretici halini, ilk karakteristiğini kazanmış olarak karşımıza çıkışmış olduğunu da ekliyor.

Çalışmanın varlığını insanlığın tamamının özgürlüğü için tek ve en önemli yol olarak gören Davidov (Marx'ın da ilgili fikirlerini düşünebilirsiniz burada aslında), insanın doğa karşısındaki mücadelesinde bir yandan doğasını değiştirirken bir yandan da kendisini değiştirmeye başlamış olmasını da belirtiyor.

Marksist teoride doğa ile el ele vermiş insanın yükselişi olarak görebileceğimiz bu durum, üretim ilişkilerinin olması gereken halinden uzaklaşma sonunda yabancılaşmayı karşımıza çıkarıyor aslında. Önceliği her daim insan olan Marksist teoride, insanın (bireyin) üzerinde "türün" sorumluluğunun da olduğunu hatırlarsak, evrenselliğe giden yolun ilk adımı olan bu "türünün ve kendinin bilincinde olma" durumu, tür içinde ve tür için doğa ile el ele çalışmanın neden yabancılaşmadan uzak ve ancak özgürlüğe yakın bir yol olarak gösterildiğini de anlayabiliriz.

İnsanın önce emeğine, sonra kendisine - türüne yabancılaşmasını, üretim sürecindeki amaç ve araçların işleyişindeki bozulmalara bağlayan Davidov, Marx'tan sıklıkla yaptığı alıntılarla yabancılaşmaya etki eden sebepleri, sanayileşmeye varana dek ilk üretim faaliyetlerinden itibaren irdeliyor.

Yabancılaşma kavramıyla tanışmak ve özgürlük üzerine düşünmek için atlanmaması gereken eserlerden biri.

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Karl Marx "Ücretli Emek ve Sermaye"

Dün 1 Mayıs'tı; gün bitmeden ben de Ücretli Emek ve Sermaye'yi okuyayım dedim. Günün kapanışından önce kitabın son sayfalarını kapatarak, amacıma ulaştım.

Bilim ve Sosyalizm Yayınları'dan çıkan, Friedrich Engels'in yer yer değişiklikler yaptığı metin, adı üzerinde, Karl Marx'ın emek kavramını ve emeğin ücretlendirilmesi - sermaye ilişkisine dair yazılarından oluşan, kısa diyebileceğim bir metin.

Engels'in kitabın girişinde de değindiği üzere metin içinde karşımıza çıkan ve işçinin işverene sattığı "emek" değil, "emek gücü" şeklinde ele alınıyor. Bu emek gücünün ücretlendirilmesinde etkin olan unsurların, metanın üretim, satış ve alış kısmında etkilediği her şey de Marx'ın analizinde açıklanıyor.

İşçinin ücretinin nasıl belirlendiği konusunu açıklayarak başlayan Marx, emek gücünün belirlenen süre içinde belirlenen ücret için kullanılmasını, işçinin kendi metasını yani "emek gücünü" satışı olarak ifade ediyor.  Bunun yanında, emek gücünün diğer metalarla değişme oranını da emek gücünün "değişim değeri" olarak tanımlıyor. Bu durumda da karşımıza, emek gücünün diğer metalardan tamamen ayrılan yanı, insanın varlığı temelli bir yanı çıkıyor aslında.

"O halde ücret, işçinin, kendisi tarafından üretilen metadaki payı değildir. Ücret, kapitalistin onlarla kendisi için üretken emek gücünün belirli bir miktarını satın aldığı, önceden varolan metaların bir bölümüdür." (Syf: 26)

Özgür emekçi ve köle arasında emeği üzerindeki denetimi konusuna da değinen Marx, bu noktadaki ayrımın özgür emekçinin kendi emeğini sattığı vurgusunu yapıyor.

Geçerli fiyatının her zaman üretim maliyetinden düşük ya da yüksek olacağını vurguladığı metanın ücretlendirilmesinde ise arz - talep ilişkisine bağlı olarak yaşanabilecek değişimlere değiniyor.

Sermayenin büyümesi ile işçi sınıfının büyümesi arasındaki ilişkiyi doğru orantılı olarak belirten Marx, bir yandan da büyüyen sermaye ile artan ücretli emek yığının da bir anlamda sermayenin daha fazla ücretlim işçi üzerinde egemenlik kurmasıyla ilişkilendiriyor.

Kısa bir metin, fiyatı da yayınevinin diğer kitapları gibi çok uygun. Okunmalı çünkü.

Çalışma hayatınız oldu mu, nasıl şartlarda çalıştınız ya da çalışıyorsunuz, nasıl bir çalışma hayatı umuyorsunuz, beklentileriniz neler bilemiyorum. Üç yıl süren çalışma hayatımda yaşadığım zorlukları, maruz kaldığım sömürüyü ve hakaretleri düşünüyorum. Aldığım parayı, yaptığım işi, insanlık dışı çalışma saatlerimi, sürelerimi düşünüyorum. Benden  daha zor işleri, daha zor şartlarda, daha zor çalışma ve yaşam koşullarında yapanları düşünüyorum. Söyleyecek çok şey eminim sizlerde de vardır, ama söyleyemiyoruz. Onu da görüyorum. 

21 Şubat 2015 Cumartesi

Marx, Engels, Lenin "Marksizm, Kadın ve Aile"

Bilim ve Sosyalizm Yayınları'nca 2000 yılında birinci baskısı yapılan, Marx, Engels ve Lenin'in kadın ve çocuk emeğinin sömürülmesi başta olmak üzere, kitaba adını veren Marksizm, kadın ve aile konularındaki yazılarından oluşan derleme bir kitap Marksizm, Kadın ve Aile.

Kapitalist sanayi içinde kadın emeğinin nasıl ucuzlaştığı, insanlık dışı şartlar altında çalışmaya mecbur bırakılması, kitabın ilk bölümünde ele alınıyor.  Burjuvanın yarattığı modern işçi sınıfının maruz kaldığı sömürüye, örnek vakalar ve gerçek verilerle yaklaşan kitapta, neredeyse ayakta durmayı öğrendikten sonra sanayinin kölesi haline getirilmeye muhtaç bırakılan çocuk ve kadın işçilerin durumu gözler önüne seriliyor. İşçinin, sanayide makineleşme sonucunda sadece makinenin bir parçası haline gelişinin sonunda oluşan felaketlere değiniliyor. Ağır işin makine tarafından yapıldığı fabrikalarda, fiziksel güç gerektirmeyen işler için ucuz iş gücüne yönelmesini -doğal olarak- buna bağlıyorlar. Emeğe verilen değerin, emeğinin değerinin gittikçe düşmesinin, fiziksel gücün seviyesiyle ölçen bu düzende, işçiye ancak hayatta kalabileceği kadar bir para verildiği vurgulanıyor. Bu yüzden, makinenin insanın yerini alması ve kapitalist sanayinin açgözlülüğü içinde çocuk ve kadın emeği, karın tokluğunun da altında bir fiyatla sömürüldüğü okura sunuluyor.

Aile içindeki gelir dengesinin değişmesi ile evlilik kurumunun, ailenin değiştirdiği boyutu incelerken, evliliğin ekonomik temelli gerçekleştirildiği müddetçe doğuracağı zararlar uzun uzun anlatılıyor. Ekonomik ihtiyaçlar doğrultusunda yapılan evliliklerin tüm süslemelerine rağmen en nihayetinde ailedeki en ufak bir ekonomik sarsıntı sonucunda sonlanabileceğini ifade eden metinde, aynı zamanda kadın ve erkeğin boşanma hakkı - şansı üzerine de fikirler yer alıyor. Sevgi temelli olmayan ilişkilerin kapitalizm dayatması çıkarımını yapabileceğimiz kitapta, mülkiyet ilişkilerinin toplumu sürekli bizlere de söylendiği üzere "temel yapı taşı olan aile" ile nasıl pekiştirildiği ve sonunda neye ve nasıl hizmet eder hale getirildiği anlatılıyor.

Dönemin İngiltere'sindeki sanayinin toplumu nasıl bir çıkmaza sürüklediği ve sözde iş fırsatı ve daha iyi bir yaşam vaadi taşıyan sanayinin, iş fırsatlarının toplumu nasıl fakirlikten ölecek bir hale getirdiğini değiniliyor. Zengin daha da zenginleşirken, üzerinden asla güneş batmayacak olan ülke olarak tanımlanan "Büyük Britanya"da insanların nasıl açlıktan öldüğü, fabrikada çalışırken bayılan sekiz yaşındaki çocukların on beş saatlik mesailer sonunda yataksız yorgansız, mobilyasız ve yiyecek hiçbir şeyleri olmayan evlerine dönüp nasıl yoksulluğun batağında uykuya dalmaya mecbur bırakıldıklarını gösteriyor kitap.

Bir yandan üretim sürecine kadını dahil etmeyi, yönetimin ve aslında kısaca toplumun her kademesinde kadına yer vermeyi amaçlayan Marksizmin, kadın emeğinin sömürüsüne olan karşı duruşu kitapta sıkça belirtiliyor. Her bir alıntının sonunda, hangisinin hangi eserinden alındığı da ayrıca yer alıyor. Bu yüzden okurken, detaylı okumaya yönelme açısından güzel bir kaynak sunuyor bu notlar.