Doğan Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Doğan Kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2022 Cumartesi

Jo Nesbo "Oğul"

Kareler ve Sayfalar Soğuk Diyar Polisiyesi (özel) Turu bugün hızlı çıktı. Birkaç gönderiyle daha devam edelim. Jo Nesbo'dan başlamışken ara vermeden "Oğul"a geçelim.

Bu kitaba yanılmıyorsam 2017'nin Nisan ayında başlamıştım, o zaman Türkçe'ye çevrilmemişti. Ama elimde yedek Nesbo kitabı kalmadığı için kendimi tutup okumayı bırakmıştım. Yedekte şu an Nesbo kitabın var mı derseniz, evet var. Bir adet ama. Yeni bir tane daha yazsın, onu okur, peşine bir diğerine yedeğe alırım. Gerçekten sevdiğim yazarların kitapları bitmesin istiyorum ne yapabilirim.

Oğul'a dönelim. Roman, hiçbir seriye ait değil. Kendi-başına olan Nesbo romanlarından biri. Sonny Lofthus'la tanışarak başlıyoruz romana. Sonny kimdir? Başkalarının suçlarını üstlenmesi karşılığında kendisine temin edilen *madde*ye erişebilmek adına yıllardır hapishanede olan bir suçlu ya da sadece ağır bir bağımlı. Babasının ölümü ardından rayından çıkan hayatı hapishanede, bir bağımlı olarak yaşamasıyla sonuçlanan Sonny, günün birinde babasının ölümüne dair gerçek sandığı şeylerin yalan olduğunu öğrendikten sonra intikam almaya ve olayları çözmeye karar veriyor. Oğul'un hikayesi de böyle başlıyor. Bir yandan Sonny'nin kırılgan suratının altında yatan güçlü insanla tanışıyoruz, bir yandan da onun peşinde olan iyiler ve kötülerle. 

Sonny'ye yardım etmeye çalışanlarla Sonny'yi yok etmeye çalışanlar arasındaki kovalamacaya, 18 yaşında girdiği hapishaneden neredeyse 15 yıl sonra çıkan bir adamın tanımadığı bir dünyada önünü görüp hedefine ulaşırken karşılaştığı sıradan ama nedense bana dokunaklı gelen olaylarla ilerliyor roman. 

Ana karakter Sonny ancak anlatıcımız o değil, aslında ana karakterler demek daha doğru olur zira Simon Kefas karakteri de üzerine soğuk diyar polisiyelerinin klişelerinin kullanılmasına rağmen üzerinde hiç sırıtmadığı bir polis. 

Çürümüş bir sistemin açıklarına, ayakta kalmaya çalışan bir sistemin can çekişmesine tanık oluyoruz. Gerçekten kovalamaca tadında ilerleyen bir polisiye, Nesbo'nun genelde de kurguları böyle yüksek tempolu olur, tam o hesap, sabah kitabı elinize alıp dünyadan el ayak çekseniz akşama kadar o koltuktan kalkmadan bitirebilirsiniz. Gereksiz hikayelerin sıkıcılığına, hızlı kurguların yer yer düştüğü yüzeyselliğe hiç temas etmemiş, usta bir yazarın yazdığı polisiye olduğu belli, klişeleri kullandığında okuru itmeyen bir roman. Sonu bilinmezlikleriyle şoke edecek bir hikaye olmasa da, dediğim gibi, iyi polisiye arıyorsanız tavsiye edebileceğim bir soğuk diyar polisiyesi.

Jo Nesbo "Krallık"

Kareler ve Sayfalar ile Soğuk Diyar Polisiyesi (özel) Turu asla bitmeyecek bir ateş, asla erimeyecek bir fiyorttur bunu sakın unutmayın. Beş ay olmuş yazmayalı ama o arada okumayı bırakmadım elbette sadece yazacak zaman yok. Uzatmayalım, devam.

Jo Nesbo'nun Harry Hole serisi nihayetinde sonlandığından, seri dışından, tek-başına olan kitaplarından biri Krallık. Bu arada, Harry Hole serisi devam ederken de yazdığı kitaplar var, bunları kendi başına bir Jo Nesbo yazısında detaylı anlatır sonra da buraya eklerim. Buraya link gelecek mesela.

Krallık da bu kitaplardan biri. Anlatıcımız Roy Opgard, kendi başına yaşadığı çiftliğindeki hayatı hemen kitabın başında birden değişiyor. Değişimin nedeni, uzun yıllardır evden uzak olan kardeşi Carl'ın yanında eşi Shannon'la Amerika'dan dönmesi. Ailelerinden kendilerine kalan, Roy'un yaşamaya devam ettiği çiftliğe ve arsalarına dair planlarla dönen Carl'ın, bir yandan kasabalıyı aklındaki otel projesine yatırım yapmaya ikna etmesi süreci, öte yandan Carl'ın gelişiyle hortlayan geçmiş ve tetiklenen sarsıntılar. 

Uzun süren yalnızlıkların istila-vari hissettirmeden kalabalıklarla yüzleşmesi her zaman kriz yaratır bence, Roy'un durumunda da aynı şey yaşanıyor. Gündelik yaşamındaki rutinin değişmesinin yanında, haberdar olmadığımız geçmişlerine geri dönüşlerle iki kardeşin hikayesini de okumaya başlıyoruz. Bu geri dönüşler, bir yandan okura aileyi tanıtırken öte yanda alev almış tutuşmaya başlayan, hikayenin geçtiği zamanın gerilimini artırmaya devam ediyor. Geçmiş olmadan geleceği kurmak mümkün olmadığından, iki kardeşin, belki Roy'un sırtlanmak zorunda kaldığı yüklerle tanışmaya başlıyoruz.

Bu tanışma suç ve dram yüklü. Anne ve babalarını kaybettikten sonra bir başlarına yaşamaya başlayan iki kardeşin, Carl Amerika'ya gitmek üzere ayrılmasına dek geçen süreyle yüzleşiyoruz. Bir soğuk diyarın, ücra bir kasabasında Nesbo'nun yarattığı kurgunun Harry Hole serisinden tamamen ayrışmış, farklı bir tatta polisiyeye dönüşmesi de böyle mümkün olmuş aslında. Okuduğumuz roman, çok sürükleyici bir polisiye olmasının yanında, yazarı uzun zamandır takip edenler için de Nesbo'nun güvenli sınırları dışında yazabildiğini gösteren, tekrar yazarı sevdiren bir roman. Şöyle anlatayım; Stephen King'in ilk dönemlerindeki kurgunun tadı, hikayelerinin gerilimi, Nesbo'nun soğuk diyar polisiyesinin yalınlığı ve keskinliğiyle birleşmiş halde. Üzerine de okuru şoke etmeyecek bile olsa sık sık şaşırtmayı başarabilen bir kurguya sahip. 

21 Şubat 2020 Cuma

Jean-Christophe Grangé "Ölü Ruhlar Ormanı"

Yıllardır artan popülerliğinin de etkisiyle sürekli adını duyduğum, hemen her dönem popüler bir kitabından mutlaka haberdar olduğum Grange'ı ilk kez okudum. Başlangıç da Ölü Ruhlar Ormanı ile oldu.

Soğuk diyar polisiyesi değil evet, Fransa'dan; romanın içinde ise değil soğuk diyar, bizzat sıcak diyarlara yolculuk var. 

Fransa'da yaşayan sorgu yargıcı Jean Korowa, bir hatası yüzünden tesadüfen bir cinayet itirafına, cinayetin geldiğine dair bir bilgiye ulaşır. Aynı dönemde de korkunç cinayetler işlenmektedir; şöyle korkunç; belirli bir ritüel çerçevesinde yapılmış gibi duran fazlasıyla vahşi cinayetler. Yer değiştirmiş kollar bacaklar, duvarlarda kanlı yazılar, aralarında nasıl bir bağ olduğu bir türlü ortaya çıkamayan, bu yüzden de tesadüfi olarak mı bilinçli olarak mı öldürüldükleri anlaşılamayan kadınların bu vahşet içinde kendilerinden arta kalanları. 

Başkarakter Jean, sonrasında doğrudan olaya dahil oluyor; bu insanlar neden öldürülmekte? Genetik bilimi, antropoloji, tarih, yakın tarihin kanlı darbe ve devrimleri, otizm... Kitapta çok fazla şey birbirine bağlı, her birini daha da derine ine ine aktarıyor yazar. Tabi bir de katil kim, sorusu var. 

Kendi adıma, katili neredeyse ilk belirdiği anda bulduğumdan emin biçimde okudum romanı sonuna kadar. Buna karşılık merak ya da yarattığı etkiden pek bir şey kaybetmedim. Çünkü katili bulduğuma her sayfada daha da emin oldum. Yanılmamışım da. Cevabını kendi başıma bulamadığım, bulamayacağım detayları da finalde öğrendim. Açıkçası beni şaşırtan yazarın bunu bu kadar açık etmesi oldu; daha gizli saklı bir şeyler ve daha dolambaçlı yollardan katile ulaşmaya çalışmayı bekliyordum. Dolambaçlı yollarla ulaşılan sebep oldu. Okur olarak herkesin beklentisi farklıdır; ben daha zorlayıcı ve şaşırtıcı kurguları seviyorum, evet Ölü Ruhlar Ormanı'nda da bu var ama dediğim gibi katili bu kadar çabuk bulmama izin vermemeliydi yazar. Ne kadar bilmiş bilmiş konuştum yine. 

Yazarın üç kitabını daha edindim, fırsatım oldukça onları da okurum. Dediğim gibi benim yakındığım katili çabuk bulmak, bir an bile sıkılmadan okunacak bir roman olduğu gerçeğini bu değiştirmemiş. Çünkü elde cevapsız sorular ile finale dek beklemek gerekiyor. 

Fikir ve sanat eserleri kanunu madde 34, ek fıkra 3 uyarınca eser sahibinin izni olmadan kullanılması yasaktır. 
Lütfen yazılarımın tamamını ya da bir bölümünü kullanmayınız.

29 Ocak 2020 Çarşamba

Jo Nesbo "Bıçak"

Jo Nesbo artık Harry Hole serisini uzatmasın demiştim, o lafımı geri alıyorum. Bıçak'ta Jo Nesbo serideki ilk romanlar gibi yazmış. Ben her şeyin ilk halini daha çok seviyorum galiba, en sevdiğim grubun ilk iki albümü, en sevdiğim yazarın ilk bi şey bi şey... Bıçak, katil kim, olay ne, neler oldu gibi sorulara cevap vermek için okura hem ipucu veriyor ancak bunları birleştirip bir sonuca varmak biraz zor oluyor; özlediğim Jo Nesbo buydu açıkçası. Ancak finalde haaa doğru lan diyebilirsiniz. Yok zaten buldum katili o açıklamadan derseniz de helal olsun, ben bulamadım çünkü. Pardon, ben BİLE. Ancak bulunabilirmiş. Nasıl bulamadım diye sinirlenirken bu konuyu tekrar düşündüm...

Bıçak'a dair spoiler vermemek yaşamsal önem taşıyor.

Harry Hole serisindeki 12 kitap bu. son birkaç romanda nedense her şeyi açık etmiş, polisiyenin finale doğru giderken bile kalkmayan sır perdesini çok kez yerlere atmış gibi hissettirmesine, hikayelerden birkaçında çok klişe bulduğum şeyler olmasına karşılık Bıçak'ta beğenmediğim hemen hiçbir şey olmadı. Seri devam edecekse bu ayarda devam etse keşke.

Bıçak'ta olan biten ne derseniz; Harry uyanıyor ve bir gece öncesine dair hiçbir şey hatırlamıyor, kıyafetlerinde de biraz kan var ama bi gece önce girdiği bar kavgası bu kanlara dair açıklama veriyor. Alkolik dedektifimiz yine sık sık içtiği bir dönemde olduğu için, hatırlayamamayı alkole bağlıyor. Kıyamet de aynı gün kopuyor, serinin birçok seveni için de öyle sanırım.

Seriden aklınızda kalan olaylar, kişiler varsa onları yeniden hatırlamanız da gerekecek okurken, özellikle Harry Hole için artık takıntı haline gelmiş olan bir ismi.

Hakkında çok da bir şey yazmak istemiyorum; beğendiğim, çok beğendiğim bir roman oldu. Allah seni kahretsin diyerek okuduğum çok satır oldu, hatta Harry'nin içmeye yeniden başladığını anlayınca bu adamın (Hole, adeta varmış, yaşıyormuş gibi) bizi kalpten öldürmeye inat ettiğini düşündüm. 

Biraz da ağlamış olabilirim bu romanda.

Fikir ve sanat eserleri kanunu madde 34, ek fıkra 3 uyarınca eser sahibinin izni olmadan kullanılması yasaktır. 
Lütfen yazılarımın tamamını ya da bir bölümünü kullanmayınız.

20 Haziran 2019 Perşembe

Jo Nesbo "Susuzluk"

Hemen anı anlatayım değişiklik olsun, hep girişte Wallander ve Nesbo ve soğuk diyar polisiyesi muhabbeti yapıyorum çünkü (şimdi de yapmış oldum). 

Anıya geçelim hadi sayın okurlar, eğer herhangi bir okur varsa. Anı şöyle: Bu kitabın çıktığını bilmiyordum, çünkü bir süredir kimsenin ilgilenmediği kareler ve sayfalar ile soğuk diyar polisiyesi (özel) turu haricinde polisiye okumuyordum. Zaten bir süredir herhangi bir kurgu okuyamıyordum çünkü okul çok zamanımı alıyordu (tez yazayım, doktora dersleri daha rahat olur diye düşünen var: yok öyle bir şey, yok, yalan). O yüzden de Jo Nesbo herhalde Harry Hole'yi bir süre yazmaz bıraktı diye düşünüyordum ama yokmuş öyle bir şey, işte anı kısmı burada geliyor. Bu kitabın kapağını araçlar için kırmızı, yayalar için yeşil ışık yandığında karşıdan karşıya bir yaya olarak geçerken karşıdan gelen (karşıda da kitapçı var, kesin oradan çıkmıştır) bir insanın kolunda kısmen gördüm. Kısmen kısmında sadece SBO kısmı vardı ama Doğan Kitap hep aynı karakteri kullanıyor biliyorsunuz insan görünce tanıyor. "Aaaaa yeni kitap mı çıkmış yani" diye düşünürken araçlar geçmeye başlayacaktı. Anı bitti. Yani Jo Nesbo'ya bunu anlatayım görünce. Çok güzel anı. Ya işte kitap çok dikkatimi çektiği için araba çarpacaktı sayın okurlar bu kadar, normalde gayet dikkatli bir insanımdır. 

Tamam hadi kitaba geçelim.

Öncelikle kitabın Nesbo tarafından yazıldığını bilsem önce İngilizce'sini okurdum, ama görünce az daha madem ölüyordum gidip alayım bari diye Türkçe'sini aldım. Almaz olaydım. Çevirmene ricamdır, bir daha ola ki Harry Hole kitabı çeviriyorsa en azından bir video izlesin, okuyan biriyle konuşsun, sorsun ki bu adamın soyadı HOLE mi HOLE mi yani okunuşu nasıl? Çünkü Norveççe ya hani? Hole diye yazıldığında İngilizce gibi okunmuyor olabilir mi acaba, ki bunu da kontrol etmek de kolaydır. Çevirmeni geçtim, editörün konuyla ilgisi yok muymuş hiç acaba? Hole, HERİ HOLİ. Böyle okunuyor. HERİ HOL diye değil. 

Her şeyden bahsettim. Kitaba geçelim. Susuzluk (Törst), Harry Hole serisinin 11. kitabı. Bence yakın zamanda Nesbo'nun bu seriye son vermesi lazım yani yazmayı en azından bir süre bıraksın. Kitabın çıkış tarihi 2017. Dediğim gibi ben kopuk olduğum için haberdar olmadım ama üzerinden iki yıl geçmiş, hatta şimdi yeni kitap çıktı, The Knife (9 Temmuz'da dünya genelinde satışta olacak herhalde yani online olarak almak isterseniz, yoksa o genelin içinde hangi ülkeler var, hatta hangi formatlar var bilmiyorum, bu sefer mecbur İngilizce okuyacağız yine. Norveççem yok özür dilerim, Wallander için İsveççem var ama rahmetli toprağı bol olsun Mankell seni çok özledik).

Acaba The Knife nasıl?

Onu bilemem ama Susuzluk kesinlikle Nesbo'da bir değişimin artık net ifadesi olmuş. Ayan beyan ortada bir katil, sırf sonunda açık açık ne neden olmuş diye kendi açıklasın bakayım diye bekledim. Bir iki ben de tökezledim başta ama o kadar açık ki artık, Nesbo'nun katilleri, katman katman merakta bırakan karakterlerin hikayeleri yüzünden kafa karıştıran o kurgusu zayıflamış bence. En sevdiğim yazarlardandır polisiye söz konusuysa ama bence böyle. Bilmem yıllardır okuru olan diğer insanlar ne düşünecek. Düşündü ya da. Artık The Knife'ı yorumlarız hep beraber de, bu susuzluk konusu itibariyle de beni itti. Vampirizm, vampiristler, vampirist cinayetler, psikoloji, artık her kitapta tekrar edecekse sıkılacağım Harry ve Rakel'in her davada yeniden yaşadıkları "Harry yine eski haline mi dönecek" gerilimi vb. Bilemiyorum. 

Hoşuma giden hiçbir şey yok mu, var. Ama alakasız. Mesela bu kitapta serideki diğer kitaplarla bağlantılı bir şey var, süpriz kaçmasın diye söylemiyorum (ya bir, beni şu an okuyan var mı gerçi; iki, seriyi okuyan var mı) ama o bağlantıyı, tanıdık karakterin kim olduğunu nerede bahsedildiğini hatırlamak ŞAMPİYON OLDUM hissi yarattı. Böyle küçük sevinçler işte. 

Konudan bahsetmiyorum arama motorları ve kitabın tanıtım yazısı bunun için var. Ben geri kalanını yazdım. 

10 Ağustos 2018 Cuma

Jo Nesbo "Polis"

Harry Hole serisinin onuncu kitabı "Polis". Harry Hole'nin serinin bir önceki romanı olan Phantom sonrasında geçen bir hikaye; yani, tahminen benim Harry'ye en çok acıdığım hikayelerinden biridir, belki de en çok acıdığım bu hikayedir serideki. Bir diğeri de sanırım Kardanadam'dı. 

Neyse, illa girişte yazıyı bir şekilde kötü bir hale sokup devam etme huyumdan vazgeçmediğime göre yabancı bir blog'da gibi hissetmeden okumaya devam ediyorsunuzdur en azından. Bu yazıların başındaki dağılmaların ve kopmaların bir iyi yanı vardır bence, daha da başka bir açıdan bakalım ya da, aslında blog'u okuyan kimse kalmamış olabilir. Yani şimdi Harry Hole ve Polis ya da Jo Nesbo dışında herhangi bir şeyden bahsederek devam da edebilirim.

Etmeyeceğim.

Polis'ten bahsedeceğim. Harry Hole, kesinlikle okur için alışılmışın dışında bir halde bu romanda, hatta uzun bir süre alıştığımız karakterler kurgu içinde farklı ağırlıklarda bulunuyor. Hatta fazla inişli çıkışlı süprizlere de hazırlıklı olun, bence Jo Nesbo'nun Phantom sonrası bir kırılma yaşadığını düşündüren bir kurgusu var. Romanın konusu ya da bir polisiye olarak işlediği konudan bahsetmiyorum, seri içinde karakterlerin, yazarın yaşadığı dönüşüm olarak değerlendirdiğimde böyle düşündüm. Bir kırılma sonrası bence Polis. 

Dahil oldukları cinayet vakalarının olay yerlerinde öldürülen polisler ve bu polisleri katleden seri katilin peşinde geçen bir hikaye; bazen Jo Nesbo fazla saklıyor ipuçlarını ama bu sefer okur için yine cevaba yaklaşmak mümkün olmuş, çokça yolu işaret ederek okur için sona ulaşmasına yardım ediyor. Asıl şaşırtmacalar ise, dediğim gibi, bazen sert değişimlerin kendisini gösterdiği olay akışı. 

Hoşuma gitti. Güzel polisiye yazan çok az yazar var, Jo Nesbo boşuna en sevdiklerimden biri değil.

12 Temmuz 2018 Perşembe

Jo Nesbo "Hamamböcekleri"

Katilin kim olduğunu bulabildiğimi belirterek yazıya başlamak istiyorum önce sevgili Harry Hole sevenler ve Jo Nesbo okurları. Ve eğer blog'umu hala okuyanlar varsa, onlar da.

Tayland'da Norveç'in bir büyükelçisi, bir otel odasında ölü bulunuyor. Harry Hole serisinin kitap sırasını (bu ikinci kitap serideki) ve kitapların konularını hatırlayanlar ya da bilenler varsa, bu kitap, Harry'nin Avustralya'da geçen hikayesinden sonra geçen bir hikayeye sahip, bu yüzden, Norveç'ten konuyu çözsün diye akıllara gelen ilk isim Harry Hole oluyor. Gibi diyelim. En azından ilk başta. Konuyu bir an önce çözsünler, aman çok tantana olmasın, kriz olmasın derken Norveç'ten tek başına Harry Hole Bangkok'a gidiyor. 

Cinayet, karman çorman bir olaylar zinciri içinde. Tahmin edersiniz ki. Göründüğü gibi çözülmeyi bekleyen bir ölüm olsa, kitap birkaç bölüm sonra biterdi zaten. Konu da çözüm de okuyunca size kalsın.

Bangkok'taki toplumsal yapıya, küreselleşmeye, çok uluslu şirketlerin çıkar ilişkilerine, şehir planlamasına, gelir adaletsizliğe, şehrin talanına, çevre kirliliğine değinmiş Jo Nesbo. Hikayeyle kesişen çok fazla sosyolojik, siyasi nokta var. 

Ancak mekanın kendisine ayrı bir önem vermiş; hava kirliliği ve iklim bir süre sonra okuduğunuz her satırda aslında sizin çevrenizi saran havaya dönüşmeye başlıyor, ben bazen okurken bunaldım. Norveç'te geçen romanlarda nasıl soğuk hava ferahlığını seviyorsam (yaz değilse, yoksa fark etmiyor), bunda da eriyen asfalt, teri yere akan karakterler (biraz abartmış olabilirim şu an), hava kirliliğinden biraz ötesi görünmeyen şehir, kokudan burun direği kıran sokakların tasviri derken gerçekçi satırlarıyla Jo Nesbo okuru "alıp götürüyor" gerçekten.

Öte yandan, ülke gündeminde ben bu kitabı okurken tartışılan bir konu da kitapta iki ucundaki karakterler tarafından örneklenmiş. Tekrar ifade etmek ve yer vermek istemiyorum, okurken size kalsın bu bir, ikincisi de blog'da bir kitap yazısı içinde "kısaca değinmek" olmaz, öyle bir konu.

6 Aralık 2017 Çarşamba

Arnaldur Indridason "Sular Çekildiğinde"

Erlendur serisinden daha önce bir kitap hakkında daha yazmıştım blog'da ama sanırım kitabı pek beğenmemiştim. Yine kuzey polisiyesi üzerinden benden başka kimsenin ilgisini çekmeyecek lüzumsuz bir tartışmaya girerek bunu da yazıya dökmüş de olabilirim. Yine başlamayım.

Sular Çekildiğinde, Inspector Erlendur serisinin altıncı kitabı. Erlendur da (ne yapsam konu canım ciğerim Wallander'a geliyor) Wallander'ı anımsatan bir karakter ama ELBETTE bir Wallander değil. Bu kitapta yaşı biraz daha ilerlemiş ve yalnız hayatında ayrı olduğu eşi ve çocuklarıyla ilgili problemler kendisini iyice belli etmiş halde olduğu için aklıma Wallander geldi. Aklıma hep Wallander geliyor zaten çünkü her kuzey polisiyesini onunla kıyaslayacak kadar lüzumsuz bir önyargı ile okuyorum her satırı.

Kitabın konusu ise Reykjavík'te bir gölge bulunan bir ceset ile geçmişe dönük bir araştırma süreci ve yakın dönem dünya tarihine damgasını vurmuş en büyük mevzulardan biri. Stasi, KGB, NATO... Karşınıza bolca çıkacak olan bu isimlere alışabilirsiniz okumadan. Hele ki gündemimiz bolca NATO ile meşgulken kütüphanede elimi attığım bu kitabın da böyle çıkması muazzam oldu. Amerikancılıktı, Rusyaydı, NATO'ydu derken nüfusu ortalama bir ilimizden az fazla olan İzlanda'da casus avına çıkmaya kadar varıyor romanda iş. Tabi tam olarak böyle değil. Okursanız tadı kaçmasın diye çarpıttım. İyi yaptım bence.

Katılıp katılmayacağınız yorumlar yapabilir bu arada karakterler, tabi ben okurken taraflı okudum, sizin için nasıl bir okuma süreci olur bilemem ama her şeyle kavga etmeye hazır olduğum bir konu hakkında olduğu için okurken NE DİYORSUN LAN da diyerek okuduğum oldu, ADAM HAKLI dediğim de oldu.

Güzel polisiye ama.

Son olarak, NATO'dan çıkalım.






22 Şubat 2017 Çarşamba

Stephen Hawking & Leonard Mlodinow "Büyük Tasarım"

Stephen Hawking ve Leonard Mlodinow, klasik bilimin, ömrünü genellenebilir tek bir yasaya ulaşmaya adamış pozitivistlerin kemiklerinin tamamını binlerce kez her bir satırında sızlattıkları Büyük Tasarım'da ".... bütün fizik yasalarını içeren derli toplu bir paket keşfetme arzumuzu tatmin etmeyebilir; ama görünen o ki doğanın yolu bu" diyorlar doğanın görünür yasalarının keşfedilebilir kesin bir yanı olmadığı çıkarımını yaptıkları metinde.

Çağdaş bilimin klasik bilimden yarıştığı noktaları açıklayarak girişini yaptıkları Büyük Tasarım'da öncelikle insanların ilk dönemlerde varoluşlarını ve aradıkları cevapları "nerelerde" aradıklarına kısaca değiniyorlar. Klasik bilimden ayrıştıkları noktalarda ise klasik bilimin evrensel yasaya ulaşma arzusu yerine belirlenmiş ve gözlemlenmiş olanı kullanarak ilerleme yolunu seçtiklerini belirtiyorlar. Bu noktada yöntem olarak uzaklaşmadıkları yöntemin aslında deneysel yöntem olduğunu da belirtmekte fayda var. Hatta deneysel yönteme pozitivistlerin getirdiğini neden - sonuç ilişkisinin kesin olarak saptanamayacağı ancak bu nedenselliği kabul etmekten başka çare olmadığı görüşüne de yer veriyorlar. Buradan devam ettikleri nokta ise modele dayalı gerçeklik. Bahsettiğimiz deneysel yöntemdeki sorunu gözardı ederek ilerleme yolu da burada karşımıza çıkıyor zira modele dayalı gerçeklikte yazarlar önemli olanın modelin gerçek olup olmadığının sorgulanmasının değil, gözlemle uyuşup uyuşmaması olduğunu söylüyor. Tüm bunları neden anlattım? Bu şekilde, atomaltı parçacıklarla çalışabilmek mümkün olabiliyor veya modele dayalı gerçeklik ile dünyanın oluşumu üzerine çalışılabiliyor. 

Einstein'in uzay ve zamanı uzay-zaman biçimde ele almasıyla zamana yaklaşımın değişimini ele alan yazarlar, kuantum fiziğine ve klasik bilime göre zamanda "şimdi"nin ve geçmişin ele alınışını da metinde inceliyor. Öncelikle geçmişi gözlemenin aslında mümkün oluşundan ziyade çıkarım üzerinden ilerlediğine ve buna imkan verenin de klasik yaklaşım çerçevesinde Newton yasaları olduğuna değiniyorlar. Bunun da insanın sezgisel anlayışının geçmişle olan tutarlılığı ile ilgili olduğunu belirtebiliriz. Bir örnek vermek gerekirse; bir odaya girdiğinizde elinde yarısı dolu bir kahve bardağı olan, üzerindeki tişörtte de kahve lekesi olan bir insan görürseniz siz odaya girmeden önceki zaman diliminde o bardaktaki kahvenin bir kısmının kişinin üzerine döküldüğüne dair sezgisel bir çıkarım yaparsınız. Yazarlar bu sezgisel çıkarıma karşılık olarak kuantum fiziğinin ise şimdinin gözlemiyle elde edilen veri ne kadar kesin olursa olsun geçmişe dair asla kesin bir kanıt sunamayacağını vurguluyor. Zira geçmiş, gözlemlenmemiş bir durumdadır. Tıpkı gözlemlenmemiş haldeki gelecek gibi. Bu da, kuantum fiziğinin önümüze açtığı olasılıklar penceresinin ne denli geniş olduğunu gösteriyor; geçmiş ve gelecek sonsuz olasılıklarla doludur. Geçmişin ve geleceğin tek bir geçmişi ya da geleceği yoktur. 

Olası evrenler ve genişleyen evrenler konularına da değinen yazarlar, bazı geçmişlerin diğerlerine göre daha olası olduğunu belirtiyor. Bunun yönteminin de şimdiden geriye gidilmesi olduğunu ifade ediyor. Şöyle ki, en sonunda varılan noktadaki tek bir geçmiş, tüm toplama egemen hale gelecek bir zaman toplamı gibidir. Ancak şu an için de her bir öncesi için de farklı geçmişler olacaktır.

Ancak elimizdeki metin öyle bir yere bağlanıyor ki. Hiçbir neden sonuç ilişkisi kurma çabasının sonuca bağlanamayabileceğini düşünmeye tahammül edebilecekseniz okuyun. Genel yasaya ulaşma çabalarının her ne kadar klasik bilimin ilk dönemleri sonrasında gelen adımlarca binlerce kez eleştirilmesine rağmen Hawking ve Mlodinow aslında çok genel bir konuda çok sert bir şey söylüyor. Şu an özellikle sosyal bilimlerde böyle bir metnin reddettiği örneğin "gerçek bakanın gözündedir" gibi kabuller mevcut olsa da aslında bir yasaya ulaşma çabası yerine "bak ve gördüğünle yetin" gibi bir çıkarımla bile yetinmek zorunda da kalabilirsiniz. Binlerce olasılık içinde birine savrulmuşsunuz ve size bu denk gelmiş.

31 Ekim 2016 Pazartesi

Jo Nesbo "Yarasa"

Bu sefer kendimi tutup İskandinav polisiyesi övüp geri kalanları kötülemeden bir giriş yapmaya çalışayım.

Tamam başardım.

Jo Nesbo'nun Harry Hole serisinin ilk romanı olan Yarasa, ülkesi dışında da sırasız biçimde çevrildiği için bizim memlekette de son çevrilen romanı oldu. Bu konunun ne kadar sinir bozucu olduğu ve serideki mevcut bir gizemin de sırasız çeviri yüzünden nasıl mahvedildiği ile ilgili de daha önce yazmıştım, onu da tekrarlamayım.

Norveçli genç bir kızın Avustralya'da ölü bulunması sebebiyle Harry'nin dünyanın diğer ucuna gitmesi ile başlıyor roman. Harry Hole serisinde hemen her zaman lafı geçen, kendisinin kurgulandığı dünya içerisinde kendisine popülerlik kazandıran o palyaço katili konusu da buradan geliyor kısaca. Olayın ne olduğunu öğrenmek iyiydi hoştu. Haricinde birbiriyle bağlantılı bir grup ve olaylar zinciri içerisinde geçiyor hikaye. Fazla bağlantı var. Bu yüzden her bir bağlantı açığa çıktıkça gerekli hangisi gereksiz hangisi diye ayırabildiğinde okura çözümü de biraz daha kolay sunuyor diye düşündüm. Nesbo'da kurgu genelde bundan daha karışıktır. Hareket daha fazladır. Bana aşk meşk derken kurguda da bir durağanlık olmuş gibi geldi. 

Polisiye olduğu için bana kitaptan bahsedecek pek bir şey kalmıyor yine. Arka kapaktaki yazının üzerine ne ekleyebilirim? Misal Avustralya'daki ayrımcılığın, toprakları işgal edilen bir halkın karşısında "beyaz adamın" nasıl güçlendiğini ve bunun aslında hiçbir zaman silinmeyecek bir ortak hafızanın parçası olduğu hikayede sık sık karşılaşılan bir detay. Norveçli bir polis olarak Harry'nin Avustralya'daki ortağının Aborijin olması buna bir sebep haliyle. 

Okuduklarım içerisinde en az beğendiğim Harry Hole romanı oldu. Bunun sebebi muhtemelen romanın geçtiği coğrafyanın değişmesi ve Harry'yle bağ kurmak için pek de bir malzeme olmaması. Ortalama bir karakter gibi yansımış romanda bence. Yani kitabı övüyor muyum sövüyor muyum şu an derseniz aslında ikisini de yapmıyorum. Sadece serideki diğer kitaplara göre Yarasa'yı değerlendiriyorum kendimce. Kıyası böyle yapmak daha mantıklı geldi. 

Harry Hole bu romanda bence Nesbo tarafından çok sığ yansıtılmış. Şu an kötüler gibi oldum ama kötülemiyorum. Wallander bir, Hole ikidir gözümde. Yarasa'da karşıma derinliği olmayan ve okurla bağlantı kursun diye sadece geçmişindeki pişmanlıklar ve birkaç kalp kırıklığı eklenmiş bir polis görünce.... Haliyle bu yazı sadece homurdanma yazısı oldu.

31 Temmuz 2016 Pazar

Arnaldur Indridason "Arctic Chill" (Kutup Soğuğu)

Tatilin yarısından fazlasının bitmiş olduğu gerçeğini idrak edip, hala gözümün içine bakan kitap yığının aslında yarısını bile okuyamadığımı fark edince ders çalışmaya ara verip kurgu okumaya döndüm birkaç günlüğünü. Zaten daha kötü olamaz çünkü hiçbir şey yetişmiyor hiçbir şey bitmiyor; bu gerçeği soğuk diyar polisiyelerinden birini okuyarak pekiştirdim.

Daha önce hiç okumadığım bir yazar Arnaldur Indridason. Elimdeki e-kitaplara bakarken gördüm, daha önce de Goodreads'te İskandinav polisiyeleri üzerine yapılmış bir listede görüp edinmişim. Pek de seçici olmayarak, sadece "İskandinav polisiyesi okuyarak" ders gerçekliğinden kaçmak için seçtim. Böylece dedektif Erlendur ile de tanışmış oldum. (Neden İskandinav polisiyesi diye soracak olursanız onu ayrı bir yazıda yazarım. Ki kimse sormaz. Ama ben yine de yazacağım aslında bu sahte soru kendime bir hatırlatma.)

Tayland'dan İzlanda'ya göçen bir kadının oğlu olan Elias, evlerinin yakında bıçaklanarak öldürülmüş halde bulunur. Erlendur önderliğinde polis, cinayeti çözmeye çalışırken haliyle göçmenler gerçeği de karşılarına çıkar. Yeni bir hayat için, bir umut buz diyarına göçüp gelmeyi bile göze almış insanların İzlandalılar ile aralarındaki ilişki, önyargılar, asimilasyon ya da asimile olmaya karşı direnç, oluşturdukları içe kapalı gruplar ve yerli halkın saklı ya da açık olarak kendilerine yansıttıkları.... Elias'ın ölümü, bir "göçmen nefreti", ırkçı bir saldırı mı, sorularını cevaplamaya çalışan ekip, araştırmaları sırasındaki farklı karakterlerin farklı hikayeleriyle, devam eden kendi hikayeleriyle de ilgilenmek zorundadır.

İskandinav polisiyesi saplantım, Mankell'in birinci, Nesbo'nun ikinci sırada olduğu ve aslında iki kişiden oluşan bir saplantı listesi halinde. İkisinin yerine geçebilecek ya da ikisinin eserlerinin yanına biraz olsun yaklaşabilecek bir polisiye daha okumadım o diyardan. Ha, Stieg Larsson derseniz, onun saydığım iki isimden farklı bir tarzda gördüğümden listeye almadım.

Arctic Chill, Erlendur serisinin yedinci kitabı. Fakat, Jo Nesbo'nun çevirilerinde olduğu gibi, sanırım bu seride de kitaplar sıralamay uygun çevrilmemiş. Yanlışım varsa düzeltebilirsiniz.

Indridason'ı bir daha okur muyum? Evet. Ancak beklentim sadece bir polisiye okumak olur. Mankell'i ya da Nesbo'yu okurken, en azından kendi adıma, asla sadece polisiye okuyor gibi hissetmiyorum. Sürekli bu iki isimle okuduğum her yeni Kuzey Avrupalı yazarı kıyaslıyor olmam da ayrıca bir sorun olabilir bu arada, neyse.

Arctic Chill, Doğan Kitap'tan 2015 yılında "Kutup Soğuğu" adıyla Türkçe olarak da yayınlanmış. Yazıya başlamadan bakmak aklıma geldi. Yazarın bir kitabı daha (Sular Çekildiğinde) aynı yayınevinden çıkmış. İlgilenen olursa diye bunu da ekleyim dedim. Artık yazıya geçebilirim.

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Jo Nesbo "Kurtarıcı"

Jo Nesbo ile yıllar önce, cidden uzun yıllar önce, Eskişehir'de okurken, İnsancıl'ın dışarıdaki raflarından kitap seçerken tanışmıştım. İlk okuduğum kitabı, o zaman Koridor Yayınları'ndan çıkan Şeytan Yıldızı'ydı. Daha sonra Kızılgerdan'ın da aynı yayınevinden çıkan baskısını almıştım. (Henning Mankell ile de aynı Eskişehir günlerinde, aynı kitapçıda tanışmıştım zaten). Doğan Kitap Nemesis'i basarak Jo Nesbo kitaplarını yayınlamaya karar verene kadar baya zaman geçti açıkçası; ama iyi oldu, umarım bundan sonra serideki sıraya uygun bir şekilde yazarın kitapları yayınlanır. Ancak, şu an serinin ilk kitapları hala Türkçe yayınlanmadı. Bu da bana garip geliyor. Neyse.

Soğuk diyarların, demokrasinin ve adaletin yıkılmaz kaleleri olarak bildiğimiz, refah seviyesi pek yüksek ülkelerin, bu yönlerinin tam tersindeki durumları okuruz Jo Nesbo'nun romanlarında. Çoğu insanın hayallerinde en yaşanılası ülkelerden biri olarak yer alan bir diyara gideriz. Polisiye roman türünde olduğu için, elbette romanlarında bir suç, bir haksızlık, olmaması gereken bir durum vardır. Suçla, suçla ilgili hikayeye dahil olan karakterlerle, suçu araştıran ekiple ve bence Kurt Wallander gibi kendi efsanesini yaratan bir karakter olan Harry Hole'un yapayalnız yaşamı ile örnek ülkelerden biri olan Norveç'in mutsuz, yalnız insanlarına bakarız. Arka sokaklarına, o sokakları dolduran, sokakta yaşayan insanlara, katillere, uyuşturucu satıcılarına, uyuşturucu kurbanlarına, tecavüzcülere, yasadışı örgütlere bakarız.  

Harry Hole serisinin altıncı kitabı olan Kurtarıcı'nın hikayesinden bahsetmeyeceğim. Genelde polisiye romanlar hakkında yazarken bunu yapıyorum zaten eğer blog'un takipçisiyseniz fark etmişsinizdir diye düşünüyorum. Ve, bu açıklamayı da hep yapıyorum. Bunu da.

Neyse.

Birden fazla kez okuduğum, şu ana kadar okuduğum Jo Nesbo kitapları içinde kurgusu bence en kolay anlaşılan roman Kurtarıcı oldu. Sürekli Kuzey Avrupa polisiyesine maruz kalmaktan (ve bu durumdan bir hayli memnun olmaktan) dolayı "gri hücrelerim" (Selam Agatha Christie!) gelişmiş olabilir mi, ki düşük bir ihtimal, bilemiyorum ancak yorumum bu. Kesinlikle okuru çözüme rahat rahat götürecek bir anlatımı var. Az bir dikkatle olan biteni çok net anlayabilirsiniz.

Yakın dönem dünya siyasi tarihinin hikayeyi şekillendiren unsurlardan biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bunu Jo Nesbo sıklıkla yapıyor zaten. Avrupa'nın şiddetli değişimler/yıkımlar yaşadığı dönemleri gerek kendi belleğinde, gerekse coğrafyasının belleğinde nasıl bir yer tuttuğunu, günümüze etkilerinin nasıl olduğunu da görebiliyoruz bu şekilde.

Daha önce Harry Hole serisinden bir kitap okudunuz mu, hangi sırayla ve hangilerini okudunuz bilmiyorum ancak Harry'nin hayatının gidişatı yine acı içinde, yine kurum içinde ve özel hayatında yaşadığı sorunlar, çözdükçe daha da mutsuz ve rahatsız olduğu durumlar içinde.

Polisiyeyi küçümsemeyen okurlardansanız ve polisiyeyi kolay yazılan, kolay satılan, kolay okunan bir tür olarak görmeyen bir yazarı okumak istiyorsanız Jo Nesbo sizin için bir seçenek. Bu kitabı okuyacaksanız da, serinin başından başlamadan okumayın. Zira her kitapta ele alınan konu haricinde, Harry Hole serisinin tamamını etkileyen bir konu da her kitapta ayrıca ilerliyor. 

15 Kasım 2014 Cumartesi

Therese Anne Fowler "Zelda Fitzgerald'ın Romanı"

F. SCOTT FITZGERALD'IN KARISINDAN DAHA FAZLASI

Çoğu okur için F. Scott Fitzgerald adı, yakın zamanda sinema perdelerinden de insanlarla buluşturulan "Muhteşem Gatsby" adı ile özdeleşmiş olabilir. Sabaha kadar süren, alkol ve sigaranın saatleri yuttuğu partiler, şık giyinmiş kadınlar, yazarın tabiriyle "caz çağını" yansıtan bir çok insanın yer aldığı bir dünyayı genellikle eserlerine yansıtan yazarın hayatına dair bir şeyler okumak istiyorsanız Therese Anne Fowler ile tanışın. Ancak Fowler'ın kaleme aldığı bu romanda ne başkarakterimiz ne de anlatıcımız Amerikalı ünlü yazar F. Scott Fitzgerald: Roman, Z: Zelda Fitzgerald'ın Romanı, adından da anlaşılacağı üzere bir dönem Amerika'nın "altın çifti"nden, F. Scott Fitzgerald'ın eşi Zelda hakkında.

1920'lere yaklaşırken, Zelda Sayre'ın on sekizinci yaşına yirmi altı gün kalmışken, F. Scott Fitzgerald ile tanıştığı günlerde başlıyor roman. Dünyanın bir yanında savaş tüm vahşetiyle sürerken, Amerika'da, Alabama'da adeta yalıtılmış bir dünya içinde, basından elde edilen bilgilerin de aslında gündelik hayatlarında pek bir şey değiştirmediği zenginlerin hayatında partiler, eğlenceler savaşın olmadığı bir dünyada devam ediyormuşçasına renkli ve hareketli geçmektedir. Dönemin toplumsal yapısı içinde kadına yüklenen, kadından beklenen hareketlere uygun olarak genç kadınların çoğu uygun bir eş bulabilmekten başka, bir aile olmak ve eşlerine çocuk doğurup hizmet etmekten başka bir amaçları yokmuşçasına yaşamakta, bu partilerde tanıştıkları insanlardan "belki de bir eş" bulmaya çalışmaktadır.

Scott ve Zelda'nın genç yaşta ortak bir gelecek kurmaya karar vermesinin ardından hikayenin asıl kısmı başlar; Scott bir yazar olmak için çabalayacak, yazacak ve Zelda ile New York'ta her gün farklı bir çılgınlığın/skandalın kendilerince yaratıldığı ya da bunların parçası oldukları, alkolün ve partilerin okuyucu bile yoracak denli sık "tüketildiği" bir dünyaya adım atacaklardır. Bir yazarın eşi olmak, şık giyinip süslenmek ve partilerde eşine eşlik etmek dışında uzun süre başka bir vasfının görülmediği Zelda ise zamanla bu durumdan rahatsız olmaya başlar: Düzensiz, Amerika ve Avrupa kıtası arasında sıklıkla mekik dokuyarak geçirdikleri ve Scott'ın yazabilmeye odaklanması amacıyla yapılan tüm bu mekan değişikliklerine rağmen her seferinde alkol ve çığırından çıkmış bir sosyal hayatın parçası olması, sonunda Zelda'nın da isyan bayrağı açmasına sebep olacaktır. Resim, dans ve amatörce de olsa bir şeyler yazma ile ilgilenen Zelda kendisini var edebilmeye çalışırken, Scott ile arasında bir rekabet durumunun da sinsice yaratılmış olmasının acısını da yine kendisini çekecektir.

SORUNLAR, SONU GETİRİR

Sürekli dağılmaya müsait ve gittikçe bir araya getirilmesi zorlaşan bağların her bir sayfada daha da yıprandığı, bir yazarın dönemin "en iyi" ve "en büyük" yazarı olma çabası içinde aslında nasıl kendisini imha ettiğini Zelda'nın gözünden işleyen romanda, bir çiftin mutluluktan mutsuzluğun dipsiz karanlığına yuvarlanışı da okuru romana olan dikkatini dağıtmayacak denli akıcı işlenmiş.


Gerçek hikayelerinden yola çıkarak yazılmış olsa da yazar Fowler'ın da belirttiği üzere karşımıza çıkan aslında bir kurgu roman. Sadık kalınmaya çalışılan bir tarihsel akış, kişiler ve olaylar olsa da, örneğin kitapta yer alan mektuplar aslında Fowler'ın yazdığı, karakterlerin gerçek hayatta kaleme aldıklarına en yakın bir anlatım sağlamayı amaçladığı metinler. Fitzgerald'ların 1920'lerde en parlak çağını yaşayan hikayelerine, bir kadının ve kocasının "yaratamama" sorunları arasında kendi varlığını ispata çalışırken bir yandan da yıkıma giden bir kadının gözünden tanık olmak isteyenler için ilgi çekici bir kitap olabilir. 

27 Eylül 2014 Cumartesi

David Mitchell "Jacob De Zoet'in Bin Sonbaharı"

DÜRÜSTLÜĞÜN SAYGI GÖRMEDİĞİ BİR DÜNYADA YAŞAMAK

Doğru söyleyeni, doğruyu yapanı dokuz köyden, belki de tüm köylerden kovarlar. Gittiği yer cehennemi olur, ayrıldığı yerde bayram olur. Dürüstlük, doğruculuk günümüz dünyasında nedense bir zaaf gibi görülüyor, hatta fazla dürüst olmak kimileri için alaya alınacak bir özellik olarak algılanıyor.

Yalan, dolandırıcılık o denli yadırganmaktan uzaktır ki günümüz dünyasında... Dürüstlüğü salaklık, saflığı aptallık olarak görür toplum. Sizin iyi niyetiniz, yok edilmesi gereken bir değer, diğerlerinin kendisini daha aşağılık hissetmelerine sebep olan, yıkıcı bir özellik olarak görülür. Kendisini dürüstlük karşısında kötü hisseden, yapacağı yıkımla ortadan kaldırmayı amaçladığı tüm olgularda olduğu gibi, dürüstlükte de zorba, alaycı olacaktır. Adaletin fersah fersah uzaklarda yaşadığı toplumlar içinde en alt kademeden en üst kademeye kadar insan, dürüstlüğünün cezasını karşı tarafın baskısı altında çeker. Hayatı elinden gider, sahte belgelerle hapse atılır, işinden kovulur, hak etmediği hakaretlere maruz kalır. Zira o dürüsttür ve toplum için asıl sakıncalı olan yalan ya da dolandırıcılığın yanında bu değer, tüm toplumun sağlıksızlığı açısından pek bir zararlıdır.

KATİP JACOB'UN ZOR  HAYATI

David Mitchell'in 1799 yılında başlattığı Jacob De Zoet'in Bin Sonbaharı adlı eserinde, dürüst, ilkeleri olan ve Zebur'unu bir yol gösterici olarak kabul eden vicdan sahibi, iyi niyetli katip Jacob ile tanışıyoruz. 1700'lü yılların sonunda, Japonya'da geçen hikayede, çalıştığı şirketin Japonya'daki şubesinde katip olarak giden Jacob De Zoet'in, farklı bir kültürün içinde ve yasaklanan bir dinin mensubu olarak yaşamaya başlamasına tanık oluyoruz. Hikaye, 18. yüzyılın sonlarında geçtiği için, günümüz dünyasındaki kültürler arası farklılıkların o zamana göre aslında ne denli keskin sınırlardan uzak olduğunu okuyucu olarak gözlemleme şansını sunuyor bize.

Yine de yüzyıllar geçse de insanoğlunun üç kuruş için beş takla atmaktan çekinmediği, dolandırıcılığın bir marifet olarak görülmediğini geçmişte geçen bu güzel kitapta görmek yine mümkün oluyor. İşine, kendisine, kısaca hayata ve insan olmaya olan saygısından dolayı reddettiği her şeyde işinden olmasına, mevkisinden olmasına dahi razı görünen Jacob'un bir yandan da aşık olduğu kadına ulaşma çabasını okuyoruz. Ticaretin merkezi olan Decima'da çarkları döndüren yolsuzluklar ve kanunsuzluklar içinde, kendi inançları ve doğruları ile yaşama savaşı veren katibin hiç derdi yokmuş gibi bir de içine düştüğü aşk çıkmazı, hikayeye tat katan ayrı bir nokta olarak karşımıza çıkıyor.  

Ülkesinde bıraktığı Anna'ya olan bağlılığı ve Aibagava'ya duyduğu aşkın arasında kalan genç adamın, aşması gereken zorlukların yanında kültür çatışmasının sonuçlarını da göze alması gerektiği gerginliği okuyucuya çok net yansıtılıyor. Kadının konumunu, kadının toplumda ne denli aşağıda bir konumda olduğunu vurgulayan hikayede, bir kadının özgür iradesinin yok edilmesinden tutun da sömürülmesine ve bir mal gibi alınıp satılmasına kadar, maalesef günümüzde bile görmekte olduğumuz tüm olumsuzluklar Jacob'un hikayesi içinde bizlere yansıyor.

Hikayenin başında arka planda da kalsa, sayfalar ilerledikçe Aibagava'nın da, Jacob'un hayatında olduğu kadar kitabın içinde de ne denli önemli bir konumda olduğunu anlıyorsunuz. Başına gelen derdin içinde siz de kendinizi görüyor, kadınların içine zorla itildiği, haksızlığın ve değersizliğin kol gezdiği bir "hapishanede" acı çeken bu genç kadının çilesini paylaşıyorsunuz. Harcanan, köle gibi tutsak edilen her insan gibi, Aibagava'nın acısı da sizi derinden etkiliyor.
Jacob ve Aibagava'nın hikayeleri kitap boyunca farklı bölümlerde okuyucu sunulmaya devam ederken; suç ve ceza kavramlarını sorgulamaya, günümüz dünyasıyla, hayatımızla bağlantılar kurmaya okuyucuyu davet ediyor yazar. Bir çaydanlığı çaldığı için idama giden onlu yaşlarındaki gençlerin yanında, ticaretin merkezinde dönen tüm yolsuzlukların örtbas edilmesi insanı gerçekten rahatsız ediyor. Okurken kendi hayatlarımızı, kendi dünyalarımızı düşünmemek elde değil. Kimin neye göre ceza aldığını, hangi suçun hangi insan için ne ceza gerektirdiği gibi zerre adaletten uzak çıkarımları zihninizde kuruyorsunuz okurken.

Ve sorguluyorsunuz. Adalet nedir, kölelik nedir, özgürlük nedir?

8 Eylül 2014 Pazartesi

Arne Dahl "Kötü Kan"

POLİSİYEDE İSKANDİNAV HAVASI

Polisiye, tutkunu olduğum ilk türlerden birisidir. Agatha Christie ile başlayan ilgim, gittikçe yazara karşı bir saplantıya dönüşmesine rağmen türün çeşitliliği sayesinde ilgim daha sonralarında tanıştığım İskandinav kalemlerden çıkma, usta işi polisiyeler sayesinde gittikçe güçlendi. Özellikle son yıllarda ülkemizde gittikçe çevirileri artan ve piyasaya çıkan İskandinav polisiyesi hem bölgeye karşı olan ilgimi hem de polisiye sevgimi artırdı. Henning Mankell gibi bir efsanenin ardından tanıştığım Jo Nesbo, Camilla Lackberg, Karin Fossum ve polisiyenin genel akışından biraz daha ayrıldığını düşündüğüm Karin Alvtegen aklıma gelen ilk isimler. Her birinin farklı bir tarzı olduğunu, aksiyon derecelerinin değişken olduğunu fakat hepsinin de benim fikrime göre iyi yazarlar olduğunu belirtip, bu saydığım yazarların hepsini de aslında İskandinav polisiyesi ile tanışmak isteyenlere gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.

İskandinav ülkelerinin ikliminden beslenen toplumu, farklı sosyal hayatları ve verdikleri (Doğal olarak) farklı tepkileri bu bölgeden çıkan romanlara ayrı bir hava katıyor. Özellikle dikkatimi çeken bir nokta ise bu romanlarda, İskandinav toplumlarının güvenli, tehlikeden uzak, sakin, telaşsız ve düzenli yapısını mahveden, çığrından çıkan ve büyük tehlike barındıran, inanamadıkları bir tehdit yaratan cinayetlerin sıklığı. Bölgenin mutlu, kişi başına geliri hayli yüksek olan, eğitim sorunu olmayan insanlarının karşılarına çıkan amansız sorunlar ve katliamlar ile romanlarda ne denli gerildikleri sıklıkla işlenen bir tema. Bölgede intihar oranının yüksek olmasına rağmen cinayetin yarattığı geniş çapta dehşet, ölümün nereden ve nasıl geldiğine dair sorgulamaları da beraberinde getiriyor. Alışılagelen bir uyum ve düzen içinde, güvenli ülkelerinde yaşayan bu insanların kendi ellerinden olmayan bir ölüm karşısında düştükleri çıkmaz ve karanlık, soğuk iklimin bu sakin insanları için büyük bir dehşet kaynağı oluyor.

Oysa, olayların - örneğin - Amerika'da geçtiğini düşünün. Kaosun, dünyanın dört bir yanından gelen insanların bir arada olduğu Amerika'yı. En basitinde Amerika'daki güvende hissetme durumu ile İskandinav ülkelerindeki güvenli hissetme, güvende olma durumu ile arasında devasa farklar olduğunu göreceksiniz. Amerika'nın karmaşası ve tekinsizliği karşısında insanların dehşete düşmeleri daha zor iken, bahsettiğimiz bölgede bu tamamen farklılaşıyor. Dev Amerika'da suç hayli yaygın; zor şartlarda yaşam mücadelesi veren çok fazla insan var ve bir cinayetin yarattığı tekinsizlik hali daha kolay kabul görüyor. Bu da kitaplara, filmlere ve dizilere de böyle yansıyor. Ancak konu mesela bir İsveç, Norveç gibi dünyanın demokrasileriyle, ifade özgürlükleriyle, yüksek yaşam kalitesiyle, eşitlikçi yönetimleriyle - neredeyse mükemmel olan- örnek ülkelerinde olduğunda en ufak bir tehlike unsuru büyük korku ve dehşet yaratabiliyor. Çünkü özellikle iklimin getirdiği depresyona bağlı intiharların sık yaşandığı bu coğrafyada yok denecek kadar az olan suç, eyleme geçirildiği anda toplumsal bir şok yaratabiliyor.

KÖTÜ KAN DURMAZ YERİNDE

"Ölümün Sesi" adlı romanıyla Türk okuyucular ile geçtiğimiz yıllarda buluşan Arne Dahl, bir kaç ay önce "Kötü Kan" adlı kitabı ile yeniden karşımızda. Intercrime serisinin ikinci kitabı olan bu romanda tekinsiz Amerika'dan İsveç'e gelen bir seri katilin peşine takılan kahramanlarımız ile karşılaşıyoruz. Ciddi bir tehdit olan bu katilin, Kentucky Katili'nin İsveç'te cinayetlerine devam etmesini okurken, bir yandan da gittikçe Amerikan tehdidine maruz kalan İsveç'in siyasi ve toplumsal yapısındaki değişmelere tanık oluyoruz.

Vietnam'a dek uzanan hikayesi ile dünyada dengelerin ne kadar hassas bir iplik üzerinde tutturulmaya çalıştığını vurgulayan Kötü Kan'da, sakin görünen İsveç'in maruz kaldığı tehditleri de hikayenin sonlarına doğru daha net görmeye başlıyoruz. Uluslararası ticari ve siyasi temellerde şekillenen ilişkilerin korunması ve geliştirilmesinin ardında yatan ince detaylarla okuyucunun merak duygusunu daima ayakta tutan romanda aynı zamanda adım adım güçlenen, polisiye yaklaştığı ölçüde bir anlamda uzaklaşan seri katilin peşinde sayfalar boyunca süren kovalamacaya takılıyoruz. İntikam duygusunun, geçmişin asla ölmeyeceğinin, yaşanan tüm acıların patlak vereceği bir nokta olacağının vurgusunu yapan yazar, bir seri katil üzerinden dünya tarihinin acımasız gerçeklerine de değiniyor.

Arne Dahl'ın anlatımı oldukça akıcı, çevirinin güzelliğiyle beraber daha da sürükleyici bir hal alıyor Kötü Kan. Dünyadaki dengelerin ne kadar acımasızca ve tehditlerle dolu bir halde ayakta durmaya çalıştığını, Amerika'nın dünya için nasıl büyük bir tehdit olduğunu (Aynı zamanda ellerindeki her türlü güce de dikkat çekerek) anlatan Kötü Kan, sürükleyici bir polisiye olmasının ötesinde barındırdığı tüm detaylarla okunmayı kesinlikle hak ediyor.

1 Haziran 2014 Pazar

Ne Okuyorum?


Hava kapalı, yapılacak dolu iş var; yarın sabaha yetişmesi gereken işler var ama okumaktan da vazgeçemiyorum. Bu pazar bana eşlik eden bu güzel kitap.

Siz neler okuyorsunuz?

22 Mart 2014 Cumartesi

Justin Cronin "On İki"

"Hayat en karanlık gecede bile yolunu bulur dostum."
Justin Cronin, On İki.

SONU GELEN DÜNYA FANTEZİSİ
Son yıllarda, özellikle Amerika çıkışlı dizi, film, kitap ve çizgi romanlarda sıklıkla rastlanan bir konu olmaya başlayan "dünyanın sonu" ya da daha başka bir dille anlatmak gerekirse, "dünyanın bilindik halinin sonu" ülkemiz sanat severleri için de ilgi çekici hikayeler sunuyor.

Çevrilen kitaplarla, televizyonda gösterime başlanan dizilerle ya da sınırları yok eden internet sayesinde kolay ulaşılabilir hale gelen tüm mecralar yoluyla ülkemiz içinde de kendisine ayrı bir kitle yaratmayı başarabilen post apokaliptik tarz örnekleri her geçen gün artıyor.

Konumuz bir kitap olduğuna göre, kitap örneğini ele alarak ilerlemekte fayda görüyorum.

Okuyucu için, neredeyse "gergin" bir durum oluşturan post apokaliptik hikaye anlatan bir kitabın, okuyucuyu bu denli gererken aynı zamanda kendisine nasıl sıkı sıkıya bağladığının sebepleri üzerinde kısa bir şekilde düşünmeyi tavsiye ediyorum.

Bildik dünyanın elden kayıp gitmesinin çekiciliği nereden geliyor? Neden okuyucu sahip olduklarının yittiği bir geleceğin içinde kendisini bu denli heyecanlı ve yaşıyor hissediyor?

Bunun öncelikli sebepleri arasında belki heyecan/macera hatta tehlike, ipin üzerinde yürüme riskini sever olması gelebilir. Ya da kendi bulunduğu stabil dünyası içinde asla içine düşmeyeceği bir geleceği anlatan bu hikayeler karşısında, kendi durumuna bakıp kendisini şanslı sayabilir. Eklemek istediğim bir diğer şey ise, böyle bir durum olduğunda nasıl davranması gerektiği konusunda kendisine bir hazırlık, bir ders veriyor olabilir. Bir gün dünyanın sonu gelirse, nasıl davranacağı konusu yaşayarak öğrenemeyeceği bir durum olduğundan, ancak henüz yaşanmamış bir kurgu üzerinden bunu deneyimleyebilir.

İpin ucunda, nükleer felaketler atlatmış ve hemen her an bir savaş beklentisi içinde olan günümüz dünyası insanı için, sanıyorum ki dünyanın sonunun yaklaşıyor olması dev bir hayal olmaktan ziyade, zamanı netleşmediği halde beklenen bir durum.
Bu sebeple, haklı olarak, belki saymadığım onlarca sebepten ötürü "o da artık sona doğru yol almaya hazır."

Ancak...

RAYINDAN ÇIKMIŞ BİR DÜNYADA YAŞAMAYI BAŞARMAK
Justin Cronin'in dilimize çevrildiğinde, hedef kitlesi içinde oldukça ses getiren romanı Hiçlikten Gelen Kız'ın devam kitabı olan On İki, ilk kitapta başlayan hikayenin sanırım en heyecanlı kısmını bizlere anlatıyor ve üçüncü (son) kitabın yakın zamanda çevrilmesi ihtiyacını doğuruyor.

Yapılan tehlikeli bir deneyin ardından işlerin çığrından çıktığı Amerika'nın bizleri beklediği hikayede, karşımıza son yıllarda fazlasıyla popüler olan ve neredeyse çoğu yazara ilk kitabını yazdıran "kan emiciler", On İki'de de karşımıza çıkıyor. Ancak rahat olun, tahmin ettiğinizden çok çok daha farklı bir "vampir" hikayesi var karşımızda. Zira yazarın mükemmel kurgusu ve olay yaratma yeteneği sayesinde ele aldığı konuyu taşıdığı çizgi, kitabın ikinci cildinin neden bu denli beklendiğini kanıtlar nitelikte.

Önce, 0 yılına dönerek deneyin patlamasının ardından hayatta kalan insanların bir araya gelme ve olan biteni anlama dönemini izliyor, ilerleyen zamanla beraber devlet ve ordunun işin içine girdiği ve bireysel çıkarların da ön planda tutularak yönetilmeye mahkum bırakılmış, sonu gelmiş toplumların düzensizlik içindeki düzenini okumaya başlıyoruz.

Yıkılan, dünyanın dev gücü olduğu halde yıkılan bir Amerika'da, insanların kendi kanunlarını ve gerçeklerle/sorunla baş etme, hayatta kalma ve dünyada yeniden yaşamı canlandırma adına giriştikleri çalışmalar ve yaptıkları planlar, okuyucu için en başta bahsi geçen "öğrenme" sürecini oluşturabilecek gibi duruyor.

Vampir konusu ise "Viral" olarak karşımıza çıkmakta. Yazar, yarattığı kan emiciler "Viraller" olarak tanımlıyor ve normal vampir anlayışımızın aksine, virallere farklı özellikler yüklemiş. Bu da elbette farklılaştırıcı noktalardan biri olarak kitaba bir artı puan daha kazandırıyor.

Justin Cronin'in tebrikleri hak ettiği bir kaç detayı daha eklemek istiyorum; ilk olarak kitaptaki kadın kahramanları okuyucuya sunuş biçimi. Baş karakter Amy olmak üzere hikayede karşımıza güçlü erkek karakterler kadar kadın karakterler de çıkıyor. Bahsettiğim güç, karakterin yaratılışının edebi yönünü olduğu kadar, hikaye içinde sahip oldukları gerek fiziksel gerekse zihinsel yetenekleri. Bir savaşçı olarak hikayede yer alan Alicia karakterini bu duruma örnek gösterebilirim. Kadın erkek eşitliği çok güzel biçimde irdeleyen yazarı bu noktada kutlamakta sakınca görmüyorum.

Bir diğer detay ise okuyucunun atlaması imkansız olan, sayıca fazla olan karakterlerin yaratılışındaki başarı. O kadar fazla karakter, o kadar iyi bir ustalıkla kurgulanmış ki her bir karakterin davranışlarının içinde olduğu tutarlılık, kitap boyunca tek bir satırda bile bozulmuyor.

GERİLİM VE HEYECAN
On İki, post apokaliptik bir roman olarak klişelerden sıyrılmış bir çizgide. Hayatta kalma çabası, intikam, gerçeğin yadsınması, türler arasındaki savaş, umut olduğu kadar umutsuzluk ve geleceği kendi elleriyle yaratmaya, kurtarmaya çalışan bir avuç insan. Öte yandan kural koyucular ve diğerleri arasındaki adaletsizlik, adaletsizlik içinde kendi adaletini yaratmaya çalışan kanunsuz ama kural sahibi olanlar.

On İki, son zamanlarda iyi bir maceraya atılmak isteyenlerin doğru tercihi olacaktır.

2 Ağustos 2013 Cuma

Camilla Lackberg "Buz Prenses"


Buz Prenses, Camilla Lackberg’in okuduğum ikinci romanı. Okuduğum ilk romanı ise Vaiz’di ve ona da blog’da yer vermiştim.

Yazarın, bir yaratıcı yazarlık eğitimi ardından yazdığı ilk kitabı olan Buz Prenses’i Vaiz’e göre daha çok beğendim nedense. Israrla tüm polisiye yazarları (İskandinav olanları en azından) Henning Mankell ve Jo Nesbo ile kıyaslamak benim için neredeyse bir imza olsa da, bu yazıda bu yolu izlemeyeceğim zira yazarın tarzına dair bu kıyaslamamı Vaiz hakkındaki yazımda yaptım diye anımsıyorum.

Yine de belirtebileceğim bir kaç nokta var elbette; yazar hikayenin içine bolca karakter ve mümkün mertebe hareket katıyor. İskandinavlar’ın bir durağan ya da soğuk anlatımı olduğu önyargısında iseniz bence Lackberg’in romanlarında bu durağanlıktan bence uzaklaşacaksınız zira her an bir hareket, yeni bir şey ya da en azından iletişimleri canlı halde olan insanlar karşınıza çıkıyor.

Küçük bir kasabada işlenen bir cinayet, geçmişin sırları, sırları ile öldürülen bir kadın ve ardında kalan her bir insanın sakladıkları; bir çocukluk arkadaşı, çocukluğa sıkışıp kalmış sırlar… Etrafında koca bir bilinmezlikle beraber ölümün soğukluğuna giden bir kadının ardından gelen süreç; katil kim ve maktulün kimlerle ne gibi bir ilişkisi vardır?
Sorular çoğalıyor, cevaplar ise yerinde sayıyor. Roman kahramanlarımız Patrik ve Erica (kendileri Vaiz adlı kitapta evil bir çiftken, bu kitapta henüz yeni tanıştıkları dönemi ve ilişkilerinin başlangıcını görüyoruz) cinayetin etrafındaki perdeyi aralamaya çalışıyor.

Aynı zamanda Erica'nın bir yazar olarak kendisini yeni bir tür, bir roman yazmaya güdülemesi ve etrafında olan biten, çocukluk arkadaşının katledilmesi ardından onun hikayesini yazmaya başlamasıyla yeni bir türe yönlenmesini de görüyoruz. Sanki yazar kitap içinde kendi hikayesini, kendi yazmaya karar verme sürecini yansıtıyor gibi. Elbette kendi başına böyle bir olay gelmiştir demiyorum ancak bir yazarın, biyografi türünde yazan bir yazarın kendi yazarlığını başka bir boyuta taşıma ihtiyacındaki samimiyet de satırlara ayrıca yansımış.

Vaiz’i kışın okumuştum ve kitap sıcak günlerini, insanların sıcaktan resmen eridikleri günleri anlatıyordu. Buz Prenses’I ise gördüğünüz gibi sıcak havanın insanı esir aldığı şu günlerde okudum ve olayın geçtiği dönem buz gibi soğuk etkisi altındaydı. Hava durumu bakımından zıt günleri yaşamayı bilemeden seçmişim gibi oldu ama iyi de oldu, arada ben de kitaba dalıp biraz üşümeyi başarabildim sanırım.

Katil tahminimi tutturamadım ancak gizemin bir kısmını kitabın daha ortalarına gelirken çözeyi başardım.
Sıkılmadan okunacak bir kitap, almak isterseniz alın bence.

28 Nisan 2013 Pazar

Camilla Lackberg "Vaiz"


Ne zamandır polisiye okumamıştım.  Camilla Lackberg’in Vaiz’i güzel bir ara oldu ve sanki bir film izliyormuşum gibi hızla akıp geçti.

Vaiz, yazarın okuduğum ilk romanı. Dilimize çevrilmiş, yine Doğan Kitap’tan çıkan “Buz Prenses” adlı bir kitabı daha var ki, Vaiz’de karşımıza çıkan Patrik ve Erica karakterlerinin tanışması da sanırım bu kitaba dayanıyor.

Kitabın konusunda kısaca bahsetmek gerekirse; sıcak bir yaz gününde başlayan romanda, turistlerin kamp yapmak için sıklıkla tercih ettikleri bir bölge olan İsveç’de Fjälbacka’da geçiyor. Genç bir Alman turist kadının ormanda işkence edilerek ve tecavüze uğrayarak öldürülmesinin ardından, kurbanın yattığı yerde bulunan ve yirmi yıl öncesinde kaybolan iki genç kadına ait olan kemiklerinin bulunmasıyla hikaye başlıyor. Geçmiş ve geleceği birbirine bağlayan bu cinayetlerin sırrı nedir? Patrik ve ekibi bu olayın peşinden koşarken, ortaya yeni bir kayıp kız vakasının çıkması ile işler iyice hareketleniyor ve hız, hayati önemini daha da artırıyor. Katili bir an önce bulamazlarsa, kayıp olan kızın da katledilmesi ihtimali her geçen an hızlanıyor.

Olaylar ise dönüş dolaşıp, Hult ailesinin üzerinde yoğunlaşıyor. Yıllar önceki bir iftira, sonrasında gelen intihar, bu intiharın ardından kavgalı hale gelen iki aile ve aralarındaki uçurum kadar keskin düşmanlık.

Vaiz adı nereden geliyor derseniz, işte bu Hult ailesinden geliyor. Çünkü şimdiki genç Hult’ların büyükbabası bölgede vakti zamanında vaiz olarak epey popular olan ve çocuklarının “iyileştirme” özelliği olduğunu iddia ederek zamanında bu işten para kazanmış bir adam. Ancak kendisi hikaye boyunca karşımıza çıkmıyor zira yıllar önce ölmüş.

Olayı ya da gidişatı daha fazla anlatmak istemiyorum; birincisi yazdığım her bir cümle kitap hakkında ipucu olabilir. İkincisi ise kitabı okuma keyfinizden satırlar çalmak niyetinde değilim.

Sıcak bir İstanbul gününde kitabı okurken belki İsveç’in soğuk ikliminden sayfalar okudukça ben de o serin iklimi yaşamış gibi olurum düşüncesiyle okumaya başladım ancak Vaiz, sıcak bir dönemde geçtiği için kitaptaki hemen herkes de sıcaktan bıkmış haldeydi.

İlk kez okuduğum bir yazar olduğu için, yazarın tarzından da biraz bahsetmek istiyorum. Öncelikle istemeden – ve yanlış olduğunu bilerek – kitabı okumadan yazarın tarzını sevdiğim diğer iki İskandinav yazar Jo Nesbo ve Henning Mankell ile kıyaslamaya hazır haldeydim ve okumaya o şekilde başladım. Bu saydığım iki yazarı okuyanınız varsa bilir ki her ikisi de hayata pek pembe gözlüklerle bakan insanlar olarak karşımıza çıkmaz kitaplarında; olaylar bence karanlık bir atmosferde geçer ve yer yer depresifleşir. Her neyse, Camilla Lackberg’de ise durum farklı. Evet, bir polisye romanı okuyoruz, gerilim unsurları da dahil, ortaya birden fazla cinayet ve bir katil var ancak Lackberg okuyucusuna ana hikayenin etrafında anlattığı detaylar ve diğerlerinin hayatlarına dair satırlarla bu iki yazardan oldukça farklı bir yol izliyor. Bir örnek vermek gerekirse: Kitapta, Patrik karakterinin eşi olan, hamile Erica’nın kardeşi ile olan ilişkisi detayının zincirini bir halka daha uzatarak – mesela – kardeşinin eski kocası ve yeni erkek arkadaşı, tüm olan bitten hakkındaki düşünceleri gibi detayları veriyor. Bunu da ana karakterlerden biri olan Erica’nın gözünden vermekle yetinmiyor. Kitapta sıkça “diğer insanların” da “diğer konular” hakkındaki düşünceleri ve yaşadıkları da okuyucuya aktarılıyor.

Bir diğer nokta ise yazarın kitabı yazarken parçaları uzun tutmaması. Hemen her iki – üç sayfada bir olay yeri ve kişileri değişiyor; sürekli bir akışkanlık içinde farklı yerlere göz atarak ilerliyoruz. Bu da belki bir polisiye filmi izliyormuşsunuz havası yaratıyor.

Kitap boyunca katil olduğunu iddia ettiğim üç kişi vardı ve bunlardan biri sonunda gerçekten katil çıktı... Ancak, ben tam olarak emin olmadığı  o katilden, meğer kitaptaki ipucunu anlayamadığım için uzaklaşmıştım o sırada.

Polisiyede farklı bir yazar arayışı içindeyseniz ya da polisiyeye/gerilim romanlarına ilginiz varsa Vaiz’i okumanızı tavsiye ederim.

(Size okumanızda daha çok dikkat etmenizi ve o değerli ipucuna sıkıca sarılmanızı öneriyorum.)