21 Eylül 2014 Pazar

Neil Gaiman "Yıldız Tozu"

En sevdiğim yazarlardan biri Neil Gaiman.

En sevdiğim Neil Gaiman kitabı Yokyer.

Bu kısa açıklamaları niye yaptım? Neden Yıldız Tozu'nu en sevdiğim Gaiman kitaplarından biri arasına koymadığımı belirtmek için. Zira Yıldız Tozu bence diğer Gaiman kitapları arasında oldukça farklı bir yere sahip. Farklılığını belirtmemin nedeni ise kesinlikle kitabı kötülemek değil; kapağında Gaiman yazmasa da yine alıp okurdum bu hikayeyi açıkçası. Ancak dediğim gibi, Yokyer gibi bir kitapta yarattığı hava bir okur olarak beni daha çok kendisine çekiyor, bağlıyor. Daha karanlık, tekinsiz eserlerini daha çok seviyorum yazarın.

Yıldız Tozu tam bir "masal". Yetişkinler için masal. Macera, büyü, cadılar, tek boynuzlu atlar, bir "yıldız" ve aşkı için gözünü karartmış köylü bir delikanlı. Duvar Köyü'nden Tristran Thorn. Köyün en güzel kızlarından biri olan Victoria Forester'a olan aşkını ispatlamak ve kızın isteğini yerine getirmek için köyün dışına, Perili Ülke'ye bit yolculuğa çıkar. Amacı, kayan bir yıldızı bulmak ve genç Victoria'ya getirmektir. Böylece Victoria, Tristran'ın kendisinden istediği bir şeyi yerine getirmek zorunda kalacaktır çünkü bir söz verilmiştir...

Duvar Köyü ve Perili Ülke arasında sıkı biçimde korunmakta olan geçitten geçmesine izin verilen Tristran, kendisinden başka bir çok kişinin - şeyin de peşinde olduğu yıldızı bulmak için yola koyulur.

Tristran'ın hikayesinin devamıyla beraber bir çok farklı karakterin farklı amaçlar doğrultusunda yıldıza ulaşmaya çalışırken karşılaştıkları zorluklar, tehlikeler ve bu uğurda işlemekten kaçınmayacakları cinayetler bizi bekliyor. Tam bir masal gibi; çocukları hafiften ürküten ve gözlerinin önüne uyumadan önce her bir kötü karakteri getiren o masallar gibi.

Beklenmeyen olaylar, gizemli durumlar, büyüler, uçan gemiler, kardeş katilleri, kuşa dönüştürülmüş bir köle, yardımsever yaratıklar ve kötü kalpli cadılar, bacağı kırık güzel bir yıldız ve cesur bir gencin hikayesi Yıldız Tozu'nda okumanızı bekliyor. 

19 Eylül 2014 Cuma

Katharine Burdekin "Swastika Geceleri"

"Düşünce özgürlüğünün olmadığı yerde onur da yoktur.
Swastika Geceleri, Katharine Burdekin.

DİSTOPYALAR GELECEĞİN FOTOĞRAFI SAYILABİLİR Mİ?

Distopyalarda anlatılanlar insanlık için asla olmayacak bir gerçeklikten ibaret gibi görünebilir. Uyandığımız her yeni gün ile beraber, ileri bir tarihe doğru giden dünyanın kendisi içinde bir çelişkiye düşerek insan hakları, medeniyet ve demokrasi gibi başlıca konularda dahi gerilediğini görüyoruz. Bir zamanlar, bir yazarın distopyasında insanların tüm yaşamlarını onları izleyen bir göz tarafından gözetlendiğini okuyan insanlar için bu kurgu gerçek dışı bir geleceğin tasviri olabilirdi. Oysa ilerleyen zamanla beraber izlenme işleminin gözlerle ve/veya kulaklarla yapılmaktan daha da öteye geçtiğine maalesef hepimiz tanık olduk. Ya da insanların üremelerinin sayılara bağlanmasının ya da "gücün" istediği zaman ve yerde gerçekleşmesi gibi koşullarla çevrelenmesi gibi kurguların, inceden inceye, küçük adımlarla karşımıza çıktığını düşünmeye başlamadık mı? Kadınların yalnız ve ancak üremek (soyu devam ettirmek), çocuğuna bakmak ve kocasına hizmet etmek olduğu fikrini gizleyip saklasa da ya da büyük bir marifetmiş gibi her zaman her yerde savunan (üstü kapalı sözlerle ya da açık açık) insanların varlıklarına maalesef bu satırların kelimelerden oluştuğuna inandığımız kadar inanmıyor muyuz? Distopyalarda anlatılan çoğu şey gibi, aslında bu konuda da o karanlığa gömülme yolunda ilerlemiyor muyuz?

Sizin de aklınıza dönüp dolaşıp 1984, Cesur Yeni Dünya, Biz gibi efsanevi distopyalar gelmiyor mu her gün?

HİTLER'E TAPINAN DÜNYANIN HALİ

Swastika Geceleri'nin yazarı, 1896 doğumlu İngiliz bir yazar olan Katharine Burdakin. On bir kitabı bulunan yazarın eserlerinin çoğu feminist ütopya - distopya olarak tanınmlanıyor. Encore Yayınları tarafından Temmuz ayında dilimize kazandırılan 1937 tarihli Swastika Geceleri adlı romanı, en popüler feminist distopyalardan biri olarak edebiyat dünyasında anılıyor.
Romanın yazıldığı tarihlerde Hitler'in Almanya'da kan emen bir vampir gibi nasıl kendisine inandırmaya başladığı onlarca insan tarafından güçlendiğini, bu gücün başta civar ülkeler olmak üzere, dünya üzerindeki dengeleri değiştirebilecek bir hareket olarak varlığını hissettirdiğini tahmin edebilirsiniz. Hitler'in ve Nazizimin, güneşin asla batmayacağı ülkeyi bile içine düşürdüğü tehlike ve gerginlikten, Swastika Geceleri adlı bu esere uzanan yolu gözlerinizin önüne getirebilirsiniz.

Swastika Geceleri'nde zaman, Hitler'in dünyayı ele geçirişinin yedi yüzüncü yılında geçiyor. Erkek egemen bir dünya düzeni kurulmuş, Japonya hariç ele geçirilemeyen hiç bir yer kalmamıştır. Hitler'in doğmayıp infilak ederek oluştuğuna inanılmakta ve Hitler'e tapınılmaktadır. Dünya üzerinden dinler silinmiş, geçen zamana rağmen hala varlığına devam eden bir grup Hıristiyan ise dışlanarak varlıklarını korumaya devam etmektedir. Kadınlar kesinlikle insan yerine konulmamakta, tüm varlıklarını erkek çocuklar doğurmayı ya da erkek çocuklar doğurması için kız çocuklar doğurmayı amaçlayarak sürdürmektedirler. Kadın olduklarını belli edecek en ufak  bir detayı bile yok etmek isteyen erkek egemen güç yüzünden tek bir kıyafet, kazınmış saçlar ile hayatlarına kendilerine ait, çevresi kapatılmış, hapishaneyi andıran alanlarda devam etmekte, on altı yaşından büyük her erkeğe "hizmet etmek" zorunluluğunda olarak yaşamakta, doğurdukları erkek çocukları on sekiz ayı geçtikten sonra onlardan alınmaktadır. Zira bir çocuğun, bir erkek çocuğunun bir kadın tarafından yetiştirilmesi hakaret olarak görülmektedir.

Değiştirilen tarihle, yok edilen tarihi eserlerle, yakılan kitaplarla artık Hitler'in "varlığının" yedi yüzüncü yılında görevi yüzünden bir kaç kelime bilen Naziler (Almanya ile sınırlı düşünmeyin zira İngiltere de dahil dünya artık Naziler'in kontrolündedir ve Hıristiyan olmayan ya da Japon olmayan herkes Nazi'dir) haricinde okuma yazma bilinmemektedir. Yazılı kaynakların olmadığı dünyada, kitaplara ise elbette yer yoktur.

Bir İngiliz, bir Nazi ve bir Şövalye'nin etrafında dönen hikayede, tarihi gerçeklerin korunması ve gerçeği bilmenin ağır yüküne rağmen gerçeğin sonsuza dek saklanabilmesi için harcanan çabaya tanık oluyoruz. Gerçeği anlatan tek kaynak olan bir kitap ve kadının Hitler zamanındaki gerçek konumunu gözler önüne seren bir fotoğraf ile hikayedeki kırılma noktalarından biri yaşanıyor. Adeta Thor yerine konulan, "infilak ederek var olan" Hitler'in kitapta belirtildiği üzere yanlış bir fiziksel tasvirinin, yedi yüz yıldır devam eden hükümdarlıklarında Naziler için nasıl da güdüleyici bir etken olduğunu görüyoruz. Yalanlar, bozulan anlatılar, yazılı bir tarihin olmamasından kaynaklanan çarpıklıklar ve baştan beri hastalıklı olan bir düşüncenin insanları yutmasının ve dünyayı sürüklediği, kadını yok ettiği ve mantığı erittiği bir dünyanın tasviri için, Swastika Geceleri okunmalı. 

15 Eylül 2014 Pazartesi

Mine Söğüt "Beş Sevim Apartmanı"

Blog'da pek Türk yazarlara yer vermiyorum sanırım ama bu bilinçli yaptığım bir şey değil. Okumayı öğrendikten Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz gibi ustaların kitaplar sayesinde okumaya olan tutkumun daha da arttığı, hatta bu isimlerin çoğu kitabını bir çok kere, tekrar tekrar okuduğumu belirtmek isterim. Ya da Tezer Özlü'ye olan sevgim, saygım...

Yani Türk yazarlara blog'da pek denk gelmemenizin belirli bir sebebi yok, sadece "oluyor" ya da "olmuyor".

Mesela Mine Söğüt'ü ilk kez geçtiğimiz yaz okudum. Neden okumak için bu kadar bekledim en ufak bir fikrim yok. İşte başta dediğim gibi, bazen olmuyor.

Beş Sevim Apartmanı okuduğum ilk Mine Söğüt kitabıydı ve bence yazarla tanışmak için kendiliğinden doğru adımı atmışım gibi geldi.

Hüzün ve keder dolu bir geçmişe sahip Beş Sevim Apartmanı'na bir gece Doktor Samimi ve hastaları yerleşir. Her bir katta bir hasta vardır ve bodrum katında da Doktor Samimi yaşamaktadır. Gireni çıkanı olmayan bir apartman olan Beş Sevim Apartmanı'nın sakinleri ise mahalleli için bir gizemdir. Her bir apartman sakini, kendi hallerinde ve kendi sorunları içinde yaşamakta, suretlerinin camda belirmesi haricinde yaşadıklarına dair pek bir şey gözlemlenememektedir.

Kitapta, her bir hastanın hikayesini önce kendi anlatımları ile okuyoruz. Sonra "gerçek" olarak sunulan kısmı okuyoruz. Ardından ise Doktor Samimi'nin günlüğünden bir parça okuyarak, diğer hastanın kendi anlatımından mazisini okuyoruz ve bu döngü böylece devam ediyor.

Çıldırmanın, akıl sağlığını yitirmenin hikayesini bir yaşayanın ağzından, bir de dünya üzerinde nasıl yaşandığına dair gözlemler üzerinden okuyoruz. Hastaların hikayelerinden ziyade alttan altta geriliminin gittikçe arttığı rahatlıkla gözlenen Doktor Samimi'nin hikayesine de tanık oluyoruz.

Deliliğin dağlarında gezmek, kurguyla gerçeği, hayallerle sanrıların iç içe geçtiği hikayeleri okumak istiyorsanız, bir de soru işaretiyle biten finalleri seviyorsanız Beş Sevim Apartmanı'nda yeriniz hazır.

Mine Söğüt'ün dili de hikayelerindeki canlılık kadar etkileyici. Birbirinden farklı karakterler için yarattığı - bence - acı ve keder içindeki hikayelerindeki delilik ve gerçeklik çok çarpıcı. 

12 Eylül 2014 Cuma

Herman Melville "Katip Bartleby"

"Yapmamayı tercih ediyorum."

Tercihleriniz sizi siz yapmıyor mu? Vazgeçtikleriniz ya da sahip olduklarınız sizin ve özgürlüğünüzün sınırlarını çizmiyor mu?

İstemeye istemeye para kazandığınız işten tutun da okulda size verilen ödevlere kadar yapmaktan nefret ettiğiniz halde yapmaya devam ettiğiniz bir şeyler yok mu?

İdarenin olduğu en küçüğünden en büyüğüne dek tüm kurumlarda var olmanın sizi siz yapmaktan uzaklaştırdığını düşünmüyor musunuz?

Ya da...

Sizce, siz "özgür" müsünüz?

Bence değilsiniz. Hiçbirimiz değiliz. Acı olan da bu. Özgürlük dev bir hayaldir. Belki sadece rüyalarınızda özgür olabilirsiniz ki onlar da aslında bilinçaltının hortlamasından ibaret, seçimlerinizi tam bir kontrolle gerçekleştiremediğiniz alanlar olduğundan...
Birey asla özgür olamaz.

Patronunuza gidip, size verdiği işi "yapmamayı tercih ettiğinizi" söylediğinizi düşünün; ya da annenizin, babanınızın, eşinizin, çocuğunuzun vs sizden istediği bir şeyi, yapmanız gerekliliğinin üzerinize kim ve ne zaman yapıştırıldığını bilmediğiniz bir şeyi yapmanızı istediğinde "yapmamayı tercih ettiğinizi" söylediğinizi düşünün.

Karşı taraf dehşete düşecektir.

Tıpkı Herman Melville'in eseri Katip Bartleby'deki anlatıcının, aynı zamanda Barleby'nin patronu olan kişinin, iş verdiği Bartleby'den "yapmamayı tercih ederim" cevabını ilk duyduğundaki gibi bir dehşete düşecektir.

Kendi tercihleri içinde yaşayan ve yer yer insanı çileden çıkartacak davranışlarıyla okuyucuyu bile köşeye sıkıştıracak kadar baskı yaratabilecek güçte olan Katip Bartleby'nin çalıştığı ofiste hayata karşı genel tutumunu yansıttığı iş hayatından anları patronu ağzından okuyoruz. Sınırları zorlayan bir umarsızlık içinde kendi özgürlüğünü ilan eden, iyi bir çalışan olan ancak zamanla tercihleriyle patronunu zora sokan Bartleby'nin hikayesinden sonra belki birileri çıkıp "yapmamayı tercih ederim" diyecektir ama ardından gelen bir toplumsal "ikaz" mekanizması ile hepimiz biliyoruz ki "yapmaya" devam edecektir.

Çünkü bu biziz. 

10 Eylül 2014 Çarşamba

Lev Tolstoy "Sergi Baba ve İki Hafif Süvari"

O kadar uzun zamandır klasik eserlerden birini okumamıştım ki... Aradan geçene zamanı buraya yazmaya utanıyorum.

İthaki Yayınları'nın bence çok güzel kapak tasarımlarıyla yayınlamaya başladığı ve yayınlamaya devam edeceği "Dünya Klasikleri" serisinden Lev Tolstoy'un "Sergi Baba ve İki Hafif Süvari" adlı eseri sayesinde bu uzun araya bir son vermiş oldum.

Tolstoy'un iki farklı dönemini yansıtan ve yazılışları arasında uzun bir zaman olan iki farklı öykünün, "Sergi Baba" ve "İki Hafif Süvari"nin bir araya geldiği bu kitap, birbirinden çok farklı iki eserin bir araya gelmesine artı olarak, yazarın belki iki farklı yönünü (Ya da farklı yönlerinden ikisini) okuyucuya sunması açısından da önemli.

İlk öykü, "Sergi Baba" da acıyla son bulan bir aşk hikayesinin ardından manastıra kapanan bir genç adamın, zaman içinde yaşadığı değişimin ve yolun sonunda vardığı "durum" anlatılıyor. Dünyevi hazlardan (Ve özellikle bu hazların birinden) uzak durmak adına çıktığı bu yolculukta, içinde hiçbir zaman örtemediği ve dindiremediği bir takım isteklerinin yarattığı vicdan azabıyla kendisini daha da derin kuyulara inmeye zorlayan Kasatski ile karşılaşıyoruz. Çekildiği inziva sonrasında Sergi Baba olarak anılan karakterin zaviyede ve inzivada geçirdiği yıllar ardından ve bu yıllara "rağmen" içinden asla atamadığı duygularıyla olan mücadelesinde, yer yer yaşamakta olduğu duygusal azabın fiziksel acılarla da beslediğine (!) tanık oluyoruz.

Kaçtıkça kendisini kıskacına almak için uğraşana ve karakterin gözünde birer günahtan ibaret olan bu duyguların törpülenmek bir yana, daha da sivrilerek bir anda patlama noktasına ulaşarak Seri Baba'nın kendi elleriyle - zihniyle - kararlarıyla kendi sonunu getirmeye ittiğini görüyoruz. Bunca çaba ve inancın, daha fazla saklanamayacak ve örtülemeyecek duyguların altında nasıl ezildiğini görüyoruz.  Aradığı huzuru, mutluluğu ve belki de yaşam amacını bulmaya yaklaşması ise, doğruluğuna yıllarca inandığı yöntemi terk etmesi ve aksi bir biçimde, yıllar öncede kalmış bir dostu ziyarete gitmesi ile bulabiliyor.

İkinci öykü, "İki Hafif Süvari"de ise, ilk öyküden bir hayli farklı. Babasının gençliği ve kendi gençliği arasındaki farkların, davranışları ve toplum içindeki genel tavırlarıyla yargılanmasına/eleştirilmesine tanık olduğumuz bir karakter üzerinden yılların yarattığı kuşak farklılıklarını ele alıyor yazar. İnce düşünmenin, zarafetin, aşkın ve saygının zamanla nasıl bir değişime uğradığını bazen yakınmaya yaklaşan ifadelerle farklı karakterler üzerinden işliyor.

Beni en çok etkileyen, ilk öykü oldu. Gerçekten çok beğendim.

Kitaptan altını çizdiğim bir cümleyi de paylaşarak yazıyı bitireyim.

"Evet, insani şöhret için yaşayan benim gibiler için Tanrı yok."

Ingvar Ambjörnsen "Tavandaki Kukla"

Tavandaki Kukla, Ingvar Ambjörnsen'in okuduğum ilk kitabı oldu. Bu zamana kadar adını yer yer duymama rağmen hiç okuma şansım olmamıştı. İşsizlikle beraber gelen "yürüyüş için bolca zamana sahip olma" fırsatıyla beraber çıktığım günlük yürüyüşlerin birinden, eve iki kitapla döndüm. Biri Tavandaki Kukla'ydı.

Romanda baş karakter olan ve yer yer kendi ağzından ya da günlüğünden olayların akışına şahit olduğumu Rebekka'nın kız kardeşi Stina tecavüze uğradığı için bir akıl hastanesinde tedavi görmektedir.  Akıl sağlığını yitiren, konuşmaktan vazgeçen, ailesinden ayrı, bir hastanenin bir odasında yaşamaya mahkum, tecavüz mağduru kardeşi için Rebekka, üzülmekten daha fazla şey yapmaya karar verir: İntikam almaya. Kardeşinin hayatını, ölümden önce çalan tecavüzcüden intikamını almaya karar verir.

Can çekişen bir evliliği olan Rebekka, intikam almak için peşinde olduğu adamı yakından takip etmek ve planını uygulamaya koymak için, çocukluklarının geçtiği anneannesinin ve dedesinin evlerine taşınır. Soğukkanlı, planlı bir şekilde adım adım ilerlemeye başlar. Bu intikamın en "soğuk" yanı ise, öldürücü bir darbe vurarak her şeye son vermekten ziyade, yavaş yavaş ve acı çekerek bir sonu hazırlamaktır.

İntikam duygusu ve acıyla yaşayan bir kadının, kitabın arka kapağında da belirtildiği üzere neredeyse saplantıya dönüşen intikam arzusunun neler yaptırabileceğini, kuzeye has soğukluğu hissettirerek okutan bir kitap Tavandaki Kukla.

Soğukkanlılık ve otokontrolün zirvesinde gezinen Rebekka'nın, sinsice uyguladığı planında kullanmak üzere stokladığı insanlardan (yani insan ilişkilerinden) tutun da geçmişe dönük kısımlarda okuyucuya sunulan kısa ama detaylarıyla Rebekka'nın içinde bulunduğu hali şekillendirecek olaylar barındıran her bir satır hikayeyi sürükleyici kılan ve güçlendiren şeylerden biri.

Tecavüz gibi insanlık dışı bir şiddet eyleminin denize düşen bir taş misali yaratabileceği tüm nefreti, her bir dalganın şiddetiyle anlatıyor yazar.

Kesinlikle şu ana kadar okumamış olmayı kayıp saydığım bir yazar oldu Ingvar Ambjörsen. 

8 Eylül 2014 Pazartesi

Arne Dahl "Kötü Kan"

POLİSİYEDE İSKANDİNAV HAVASI

Polisiye, tutkunu olduğum ilk türlerden birisidir. Agatha Christie ile başlayan ilgim, gittikçe yazara karşı bir saplantıya dönüşmesine rağmen türün çeşitliliği sayesinde ilgim daha sonralarında tanıştığım İskandinav kalemlerden çıkma, usta işi polisiyeler sayesinde gittikçe güçlendi. Özellikle son yıllarda ülkemizde gittikçe çevirileri artan ve piyasaya çıkan İskandinav polisiyesi hem bölgeye karşı olan ilgimi hem de polisiye sevgimi artırdı. Henning Mankell gibi bir efsanenin ardından tanıştığım Jo Nesbo, Camilla Lackberg, Karin Fossum ve polisiyenin genel akışından biraz daha ayrıldığını düşündüğüm Karin Alvtegen aklıma gelen ilk isimler. Her birinin farklı bir tarzı olduğunu, aksiyon derecelerinin değişken olduğunu fakat hepsinin de benim fikrime göre iyi yazarlar olduğunu belirtip, bu saydığım yazarların hepsini de aslında İskandinav polisiyesi ile tanışmak isteyenlere gönül rahatlığıyla tavsiye edebilirim.

İskandinav ülkelerinin ikliminden beslenen toplumu, farklı sosyal hayatları ve verdikleri (Doğal olarak) farklı tepkileri bu bölgeden çıkan romanlara ayrı bir hava katıyor. Özellikle dikkatimi çeken bir nokta ise bu romanlarda, İskandinav toplumlarının güvenli, tehlikeden uzak, sakin, telaşsız ve düzenli yapısını mahveden, çığrından çıkan ve büyük tehlike barındıran, inanamadıkları bir tehdit yaratan cinayetlerin sıklığı. Bölgenin mutlu, kişi başına geliri hayli yüksek olan, eğitim sorunu olmayan insanlarının karşılarına çıkan amansız sorunlar ve katliamlar ile romanlarda ne denli gerildikleri sıklıkla işlenen bir tema. Bölgede intihar oranının yüksek olmasına rağmen cinayetin yarattığı geniş çapta dehşet, ölümün nereden ve nasıl geldiğine dair sorgulamaları da beraberinde getiriyor. Alışılagelen bir uyum ve düzen içinde, güvenli ülkelerinde yaşayan bu insanların kendi ellerinden olmayan bir ölüm karşısında düştükleri çıkmaz ve karanlık, soğuk iklimin bu sakin insanları için büyük bir dehşet kaynağı oluyor.

Oysa, olayların - örneğin - Amerika'da geçtiğini düşünün. Kaosun, dünyanın dört bir yanından gelen insanların bir arada olduğu Amerika'yı. En basitinde Amerika'daki güvende hissetme durumu ile İskandinav ülkelerindeki güvenli hissetme, güvende olma durumu ile arasında devasa farklar olduğunu göreceksiniz. Amerika'nın karmaşası ve tekinsizliği karşısında insanların dehşete düşmeleri daha zor iken, bahsettiğimiz bölgede bu tamamen farklılaşıyor. Dev Amerika'da suç hayli yaygın; zor şartlarda yaşam mücadelesi veren çok fazla insan var ve bir cinayetin yarattığı tekinsizlik hali daha kolay kabul görüyor. Bu da kitaplara, filmlere ve dizilere de böyle yansıyor. Ancak konu mesela bir İsveç, Norveç gibi dünyanın demokrasileriyle, ifade özgürlükleriyle, yüksek yaşam kalitesiyle, eşitlikçi yönetimleriyle - neredeyse mükemmel olan- örnek ülkelerinde olduğunda en ufak bir tehlike unsuru büyük korku ve dehşet yaratabiliyor. Çünkü özellikle iklimin getirdiği depresyona bağlı intiharların sık yaşandığı bu coğrafyada yok denecek kadar az olan suç, eyleme geçirildiği anda toplumsal bir şok yaratabiliyor.

KÖTÜ KAN DURMAZ YERİNDE

"Ölümün Sesi" adlı romanıyla Türk okuyucular ile geçtiğimiz yıllarda buluşan Arne Dahl, bir kaç ay önce "Kötü Kan" adlı kitabı ile yeniden karşımızda. Intercrime serisinin ikinci kitabı olan bu romanda tekinsiz Amerika'dan İsveç'e gelen bir seri katilin peşine takılan kahramanlarımız ile karşılaşıyoruz. Ciddi bir tehdit olan bu katilin, Kentucky Katili'nin İsveç'te cinayetlerine devam etmesini okurken, bir yandan da gittikçe Amerikan tehdidine maruz kalan İsveç'in siyasi ve toplumsal yapısındaki değişmelere tanık oluyoruz.

Vietnam'a dek uzanan hikayesi ile dünyada dengelerin ne kadar hassas bir iplik üzerinde tutturulmaya çalıştığını vurgulayan Kötü Kan'da, sakin görünen İsveç'in maruz kaldığı tehditleri de hikayenin sonlarına doğru daha net görmeye başlıyoruz. Uluslararası ticari ve siyasi temellerde şekillenen ilişkilerin korunması ve geliştirilmesinin ardında yatan ince detaylarla okuyucunun merak duygusunu daima ayakta tutan romanda aynı zamanda adım adım güçlenen, polisiye yaklaştığı ölçüde bir anlamda uzaklaşan seri katilin peşinde sayfalar boyunca süren kovalamacaya takılıyoruz. İntikam duygusunun, geçmişin asla ölmeyeceğinin, yaşanan tüm acıların patlak vereceği bir nokta olacağının vurgusunu yapan yazar, bir seri katil üzerinden dünya tarihinin acımasız gerçeklerine de değiniyor.

Arne Dahl'ın anlatımı oldukça akıcı, çevirinin güzelliğiyle beraber daha da sürükleyici bir hal alıyor Kötü Kan. Dünyadaki dengelerin ne kadar acımasızca ve tehditlerle dolu bir halde ayakta durmaya çalıştığını, Amerika'nın dünya için nasıl büyük bir tehdit olduğunu (Aynı zamanda ellerindeki her türlü güce de dikkat çekerek) anlatan Kötü Kan, sürükleyici bir polisiye olmasının ötesinde barındırdığı tüm detaylarla okunmayı kesinlikle hak ediyor.

5 Eylül 2014 Cuma

Neil Gaiman "Amerikan Tanrıları"

Amerikan Tanrıları'nı Ağustos ayı içinde okudum.

Neden mi bu kadar geç? Çünkü çok sevdiğim yazarların bazı kitaplarını bilerek okumuyorum. Mesela Philp K. Dick'in de okumadığım iki kitabı var şu an kitaplıkta, saklıyorum. İki tane de Agatha Christie var, onları da saklıyorum. Bir tane de Henning Mankell var (Wallender serisinin son kitabı). Sylvia Plath'ın Günlükler'inin yarısı. Bir adet Robert Silverberg. Çizgi romanlar da var sakladığım; Sandman'in son üç bölümü, Sweet Tooth'un bir kısmı... Bu saydıklarım benim çok sevdiğim, en çok sevdiğim yazarlar. Kendimi kötü hissettiğimde okuyarak nefes alabileceğimden emin olduğum yazarların kitaplarını böyle bekletiyorum. Kötü gün stoğu açıkçası. (China Mieville'ı saklayamadım ama dayanamadım; aldığım günün ertesine bitirdim tüm kitaplarını =/ )

Ağustos ayını da sürekli okuyup yazarak geçirdim; ancak işsizliğin stresini ya da genel olarak yaşama eyleminin stresini bir türlü geçiremediğim için kötü gün stoğundan Amerikan Tanrıları'nı okumaya karar verdim. Beni bir kaç gün oyalar, diye düşünüyordum ancak kitabı ertesi gün bitirdim. Neil Gaiman'ı ne kadar sevdiğimi söylemiş miydim?

Amerikan Tanrıları'nda Neil Gaiman, Neil Gaiman'lık yapıyor.

Hapisten karısının vefatı yüzünden bir kaç gün erken çıkan Gölge, cenazeye giderken bindiği uçakta yanına oturan Çarşamba adlı bir adamla tanışıyor. Gölge'nin hayatındaki her şeyi yitirdiğini anlamasına sayılı zaman kala karşısına çıkan Çarşamba, Gölge hakkındaki bilgisiyle Gölge'yi dahi geriyor. Ancak gerilim nereye kadar? Gerçekleşecek olan fırtınaya yaklaştıkça, kendi hayatındaki yıkımların yarattığı fırtına bir yana, Gölge hiç bilmediği bir dünyanın içine sürükleniyor. İnanıp inanmanın bir önemi yok; gerçek gerçektir. Amerikan Tanrıları'nın gerçekliği gibi. Birbirine düşman tanrıların savaşının yaklaşması gibi. Ve bu savaş hazırlığında kendisine yüklenen rolü kabul eden Gölge'nin hayatı gibi.

Bol bol mitoloji, bol bol gerçek hayatın acımasızlığı, Amerika'nın farklı yerlerine uzanan yolculuklar, sorular, cevaplar, merak edilenler... Rüyalar, hayaller, kuruntular, düşünceler...

Bir çok karakter, hızla akıp giden bir öykü. Bana yer yer Anansi Çocukları'nı anımsattı. Neil Gaiman'da zaten sürekli aynı şeyi hissediyorum; karakterleri ya da olayları bazen tüm kitapları arasında ortak bir şeyleri taşıyor gibi. Muhtemelen size de oluyordur. Bunu kendisini tekrar ediyormuş gibi değil de, kendisinden bir şeyi yine okuyucuya sunuyormuş gibi görüyorum. Kafasının içi her kitapta bazen şeffaflaşıyor; gördüklerimizin birbirine benzer noktalar barındırması çok da yadırganacak bir durum değil ayrıca.

Okumadıysanız kesinlikle okuyun derim. 

Lars Kepler "Hipnozcu"

Lars Kepler adını ilk kez geçen yaz duyduğumu sanıyorum, Hipnozcu ile birlikte. Hatta alınacak kitaplar listesine de eklemiştim ama alıp okumam neredeyse bir yılı buldu.

Hadi zaman ve zamanın geçmesi üzerine konuşalım?

Lars Kepler adını ilk kez Hipnozcu ile duydum ancak okuduğum ilk Kepler (Aslında Lars Kepler diye birisi yok, karı - koca yazar olan Alexander ve Alexandra Ahndoril'in bu seriyi yazarken kullandıkları isim) romanı "İnfazcı" oldu.

İnfazcı başka bir yazının konusu olacağı için, Hipnozcu'dan devam edelim.

Joona Linna serisinin birinci kitabı olan Hipnozcu'da, dediğim dedik, "ben dememiş miydim?" lafını sıkça kullanan, kendi kuralları içinde hareket eden, suçun kokusunu kilometrelerce öteden alabilen, işini bilen dedektif Joona Linna ile tanışıyoruz. İsveç'te yaşayan bir Finlandiyalı olan Linna, serideki kitapların baş karakteri aynı zamanda.

Hipnozcu'da vahşice katledilen bir ailenin, katliamdan tesadüf eseri ağır yaralı olarak kurtulan çocuğuna yapılan bir hipnoz seansı ile yoldan çıkan bir hikaye anlatılıyor. Katilin kimliğine ulaşmak için en ufak bir ipucuna bile razı olan Joona Linna, bir daha hipnoz yapmamaya yemin etmiş olan, ülkenin en iyi hipnozcularından birinin çocuğu hipnotize etmesini istiyor ve vahşetin gizemi aralandıkça, içinden çıkılmaz bir çok sorun da ortaya dökülmeye başlıyor; geçmiş uyanıyor ve şimdiki zaman çığırından çıkıyor.

Kesinlikle çok sürükleyici bir kitap, 607 sayfa olmasına rağmen bir günden kısa bir süre içinde bitirdim. Hipnoz üzerine, hipnozun gerekliliği ya da riskleri üzerine merak uyandıran detaylar var. Haricinde, insan ruhunun kötülüğün pençesine nasıl düşebileceğini ve bunun sonucunda kötülüğün nasıl içe ve dışa dönük yıkımlara sebep olabileceğini gösteriyor. 

Daha önce de blog'da ya da Twitter'da sıkça yazdığım üzere, İskandinav polisiyesine karşı özel bir ilgim var ve bunun da asıl sebebi Henning Mankell, sonrasında da Jo Nesbo. Bu yüzden, ister istemez okuduğum her İskandinav polisiyesinde, okuduğum her bir kitabı bu iki ismi baz alarak değerlendirmek gibi yanlış bir yola sapıyorum. Ancak şu an mümkün mertebe bu kıyaslama yolundan uzak kalmaya çalışarak, Lars Kepler romanlarına dair kısaca bir kaç nokta belirteyim.

Öncelikle, sürekli bir hareket hali var. Mesela Henning Mankell romanlarının hayranı olduğum karakteri Kurt Wallander ve gündelik sorunları hemen her bölümde karşımıza çıkabiliyorken, Linna'nın özel hayatına ya da günlük hayatına dair detaylar bir kaç yer haricinde karşımıza çıkmıyor. Kepler romanlarında asıl iş, katilin peşinden tam gaz koşmak ve okuyucunun dikkatini sürekli uyanık tutmak. (Bunu Mankell de yapıyor elbette, yalnızca anlatım bakımından, romandaki karakterlere dair detayların sunuşu bakımından aradaki küçük bir farka dikkat çekmek için belirttim). Bahsettiğim hareket hali, kitapta karşımıza çıkan her karakterin üzerinde var; bu hareketi hızlandırmak adına da sanırım olabildiğinde "gereksiz" tanımlamalardan, detaylardan, yorumlardan ve diyaloglardan kaçarak sadece çözüme giden yolda işe yarayacak şekilde ilerliyor Kepler genellikle.

Ali Arda'nın İsveççe'den direkt çevirisini okuyor oluşumuz da bence güzel bir detay; böylece "çevirinin çevirisini" okumamış, en azından yazarla aranızdan bir dilin, bir çevirinin daha risklerini çıkarmış oluyorsunuz. 

3 Eylül 2014 Çarşamba

Robert Charles Wilson "Darwinya"

1912'nin Mart ayında, Dünya üzerindeki herkesi şaşırtacak, dengeleri yerinden oynatacak bir olay yaşanır. Avrupa Kıtası'nda yeni bir yer, Darwinya ortaya çıkar. Bu yeni kıtanın ortaya çıkmasının ardından, Almanya ve Fransa'nın lehine olan tüm siyasi ve askeri güç tersine dönmüştür. Amerika, yeni ve kendilerini bekleyen bir diyar olarak beliriverdiğini düşündükleri Darwinya'da kendi egemenliğini kurma amacıyla harekete geçmiştir. Güneşin asla batmadığı krallık olan İngiltere'nin gözbebeği Londra tanınmayacak hale gelmiş, çamurdan, pislikten geçilmeyen sokaklarıyla tüm görkemini yitirmiştir.

Darwinya ise macera arayanlar, bilim insanları, saklanmak ya da kaçmak isteyen insanlar, kimilerince "mucize" olarak tanımlanan bu olaya şahit olmak isteyenler tarafından merakla inceleme altına alınmıştır. Ancak Darwinya, tıpkı ortaya çıkışı gibi tekinsiz ve gizemli bir diyardır; bu yüzden de aslında tehlike, Darwinya'dır.

Baş kahramanımız Guilford Law'ın, Amerika'da başlayan hayatı ve Darwinya'nın ortaya çıktığı günlerdeki yaşamıyla okumaya başladığımız hikaye, ağırlıklı olarak Law'ın ekseni etrafında dönmekte. Yer yer Law'ın günlüğünden parçaların, kendi ağzından anlatımı ile (Doğal olarak) yer aldığı bölümlere de sahip.

Bir fotoğrafçı olarak çalışan 22 yaşındaki Law, aralarında devasa bir uçurumun olduğu karısı ve dört yaşındaki kızı ile birlikte Amerika'dan, daha iyi bir hayata sahip olacak parayı kazanıp, geri dönmek üzere İngiltere'ye doğru yola çıkarlar. Bir araştırma grubuna katılarak Darwinya'nın gizemlerine tanıklık edecek olan grubun fotoğrafçılığını üstlenen Law, aynı zamanda bu gizemli coğrafyanın fotoğraflarını satarak elde edeceği gelirle kavuşabileceği daha iyi bir geleceği ailesine sağlama amacıyla, ailesini Londra'da bir akrabalarının yanına yerleştirir ve keşif ekibiyle beraber Darwinya'nın derinliklerine doğru ilerlemeye başlar.

Ancak tehlike, çok geçmeden onu çepeçevre saracak, aklına getiremeyeceği gerçeklerle yüzleşmesini ve neredeyse bildiği her şeyin aslında "ne olduğunu" öğrenmesini sağlayacaktır.
Darwinya, Philp K. Dick Ödüllü yazar Robert Charles Wilson'ın kaleminden çıkma, kazandığı ve aday olduğu ödüllerle de göz dolduran bir üne sahip. İthaki Yayınları'nca Ağustos ayında piyasaya çıkan kitabın kapağında ise Stephen King'in övgü dolu bir cümlesi yer alıyor.

Ancak...

Kitabı bir kaç parçaya ayırdım; akış, anlatım, olaylar temelinde.

Öncelikle, romanın baş karakteri Law'ın da sıkça adını andığı H. G. Wells etkisi, birinci kısım olarak adlandırdığım kısımda ortaya çıkıyor. Gerek 1900'lerin başında geçişi, gerek anlatım, gerekse Darwinya'nın ortaya çıkışındaki bilinmezlik, benim aklıma direkt Wells'i getirdi. Bu kısım boyunca hikaye çok hareketli ya da merak unsuru barındıran bir yapıya sahip değil bence. Hatta yer yer temposu düşüyor.

İkinci kısım ise aklıma Scarlett Thomas'ın The End Of Mr. Why adlı kitabını getirdi; burada hikaye kesinlikle bir kırılma noktası yaşıyor ve okuru birden kitabın başından beri var olan, ancak gücü eksik olan o merak duygusu ile tanıştırıyor. İşte bu kısım da aslında Philp K. Dick tarzında bir bölüm. Kesinlikle PKD'yi anmadan geçemezsiniz, o kadar iddialı yazıyorum gibi oldu ama gerçekten öyle.

Üçüncü, son kısım ise tamamen Stephen King-vari. Bence kitap kapağındaki yorumu King'e yaptıran da bu bölüm. (Hatta Dean Koontz'un ilk zamanları da aklınıza gelebilir ki Koontz da zaten ilk dönemlerinde üzerindeki Stephen King etkisini yadsımayan bir yazar.) Birinci ve ikinci kısım diye kendimce ayırdığım o bölümlerden kesinlikle çok farklı bir tarzı var bu kısmın. Okuyunca fark edersiniz zaten.

Darwinya içinde hareket, hikayede gizemi yaratan Darwinya - yolculuk üzerine kurulu gibi görülse de bence bunun destekleyicisi aslında yazarın türler arasındaki geçişi. Baş karakter Law'ın hikaye içindeki ana görevi haricinde ikili ilişkileri, aile ilişkisi, hayal kırıklıkları, yalnız bir insan oluşu ve içine sıklıkla düştüğü melankoli hali hikayeye ayrıca tat katan unsurlardan.

Kimi okur için güzel, kimileri için ise istenmeyen bir şey olabilir bu, okuyup kararı verecek olan sizsiniz.

2 Eylül 2014 Salı

Lydia Millet "Çaresizlik Kuyusu"

Lydia Millet'le tanışmam "Benim Mutlu Hayatım" adlı kitabıyla oldu (Kitap hakkındaki yazımı blog'da bulabilirsiniz). Ağlamadan okumanın mümkün olamayacağı bazı kitaplar vardır ya, işte içinde "mutlu" kelimesi geçmesine rağmen her bir sayfasında kalbimde bir şeyleri sızlattığı için, arada bir gözlerimden akan yaşlarla beraber okumuştum kitabı.

Lydia Millet'in gerçekten suratınız - kalbinize - beyninize (Bence "insan oluşa" da diyebiliriz ayrıca) çarpan bir tarzı var. "Çaresizlik Kuyusu"nu okuduğumda da bu çarpma etkisini hissetmemem mümkün değildi.

Mutsuzluğu, kederi, karanlığı, acıyı, yalnızlığı, umutsuzluğu nasıl tanımlarsınız?

Ya da bu duyguları hangi zamanlarda hissedersiniz, hangi durumlarda?

Bence bunlar aslında belirli zamanlarda alevlenen, aslında siz şu yazıyı okurken ya da ben bu satırları yazarken kalbimizi kemirmeye devam eden, hep bizimle olan duygular. Bazen kendilerini belli edip kasıp kavuruyorlar, bazen de hafif geri planda kalıyorlar. Hep oradalar. Yaşınız, işiniz, yeriniz, eşiniz, dostunuz, deriniz ya da dertsizliğiniz ne olursa olsun onlar içinizde. Bunlar da işte ortak nokta. Bağlayıcı unsur. Bence sevinçlerimizden ya da mutluluklarımızdan çok kederimiz, acımız, huzursuzluğumuz, dertlerimiz bizi yakınlaştırıyor. Mesela, bu yüzden ağlamak gülmeye nazaran daha kolay geliyor bazen. Gülmeyi unuttuysanız, ağlamayı da unuttuysanız, ne demek istediğimi anlayabilirsiniz.

Çaresizlik Kuysu'ndaki öykülerin tamamında karşımıza karakterlerimizle beraber bir çok farklı hayvanı çıkarıyor. Karakterler arasında Madonna, Thomas Edison, Nikola Tesla ve Noam Chomsky gibi (Benim ilk aklıma gelenler) aşina olduğumuz isimler var. Ancak aşina olmadığımız yönleriyle hikayelerin içindeler. Beklenmedik yönleriyle; hayvanlara olan duyguları ya da hayvanlarla olan dostlukları, ilişkileriyle.

Her bir öyküde yalın, sade bir anlatımla, gündelik hayattan ufacık bir anı dahi anlatsa, başta bahsettiğim çarpma etkisi var ya , işte onunla karşılaştım. Sürekli bir keder içine giriyordum. Lydia Millet'in yarattığı bu etki bence bir yazar için muazzam bir şey olmalı. Yarattığı hava, karanlık. Fakat karanlık diyince (Daha önce yazarı okumadıysanız diye belirtmek istiyorum) kesinlikle gotik bir hava gelmesin aklınıza. Öyle bir karanlık ki, iki yaşında bir çocuğun iç çekmesi gibi. Çok yalın, çok kendi halinde, çok olağan ama bir yandan da sizi kendisine çeker bir kederi sunuyor Lydia Millet.

Üzüntüyü kağıda dökmenin başarısı, lafı dolandırmadan anlatmanın başarısı.

Çaresizlik Kuyusu'ndan derinlere doğru bakın. 

1 Eylül 2014 Pazartesi

Philip K. Dick "Ubik"

Hollis ve Runciter.

Güneş Sistemi'nin en iyi telepatlarına sahip iki rakip şirketin başındaki iki adam.

Runciter Ortaklığı'na bir gün Mars'ta bir iş teklifi gelir; on bir adamıyla beraber Mars'a giden Runciter ve elemanlarının başına, hayatlarının altını üstünü getirecek bir şey gelir.

Ne mi gelir?

Ubik'i okurken bu sorunun yanıtını siz de aramaya çalışacaksınız ancak sabırla okumaya devam etmekten ve Philp K. Dick'in inanılmaz dünyasında kafa karışıklığıyla yarattığı cazibenin etkisinde okumaya devam etmekten başka bir seçeneğiniz olmayacak.

Zihin okuma, geçmişe yolculuk, geleceğe yolculuk... Moratoryumlarda yaşını ve zamanlarını sabitlemeye çalışarak ölüme meydan okuyan ancak kaçınılmaz sondan asla kaçamayacağının da farkında olarak, soğuk tabutlarının içinde "durmaya" devam eden insanlar... Makinelerin insanlığa hizmet etmekten çok insanlığa hizmet etmek için insanları hizmetkarlarına çevirmiş oldukları bir gelecek tasviri... Rekabet piyasasında rakibe karşı gerçekleştirilmiş inanılmaz bir komplo... İlginizi çekti mi?

Philip K. Dick çoğu insan için bilimkurgu yazarları arasında en iyisi. Sanırım benim için de öyle. Kafası kesinlikle ve tıbben farklı çalışan bir insan olan Philip K. Dick'i daha önceden okuduysanız, gerçekliğin sürekli avuçlarınızdan dökülen kum gibi yitip gitmekte gibi duran dünyasını az çok biliyorsunuzdur. Bireyin etrafındaki gerçekliğin sorgusunu sıklıkla yapan ve bunu yansıttığı karakterlerinde de her daim yazarın kendisinden bir parçayı - doğal olarak - gördüğüm kitaplarında olduğu gibi, Ubik'te de bizleri sürekli "gerçek olan ne?", "ne oluyor?" sorgusuna yönlendiriyor biz okurları. Sürekli sanki gerçeğe yaklaşmış, Ubik'te olan gizemi çözmeye yaklaşmış gibi hissedebilirsiniz ancak her bir sayfadaki aksiyon ve gittikçe dozu artan karmaşa - olumlu bir anlamda kullanıyorum burada - ile aslında asla gerçeğe dokunamayacağınızı fark ediyorsunuz.

Philip K. Dick'e hayranım. Tam bir hayranlık. Ayrıca kendisini en iyi arkadaşlarımdan biri olarak görüyorum ve görmeye devam edeceğim.

Henüz tanışmadıysanız, dünyadan ayrılmış olduğunu düşündükçe üzüldüğüm bu efsane yazarla tanışın. 

Andrej Nikolaidis "Kıyamet"

"Hepimiz annelerimizle babalarımızın üreme güdüsüne karşı koyamamalarının kurbanıyız. Doğanın faşizmine maruz kalmışız hepimiz."

Andrej Nikolaidis'in kaleminden çıkma "Kıyamet"e başlarken önce kitabın en son sayfalarına bakın; orada bir müzik listesi göreceksiniz. "Kıyamet İçin Fon Müziği" başlığı altında sıralanan ve The Clash ve Sex Pistols gibi resmen çocuk yaşta elime gitarı almama sebep olan grupları görerek beni sevindiren bir liste var orada. İşte o listeye içiniz rahat bir şekilde kendinizi emanet edin. İlk şarkıyla, ilk sayfayı açın ve okumaya başlayın.

Emrivaki gibi mi oldu? Sadece bir öneriydi.

Ulcinj'de bir yaz günü başlıyor hikayemiz. Adriyatik kıyısında, sakin bir yer. Ancak bir yaz günü kar yağmaya başladığında, plajda güneşlenen insanlar birden lapa lapa karın altında kalmaya başladığında; insanlar ve hayvanlar gittikçe garipleşmeye başladığında görüyoruz ki... Bu işte bir iş var.

İşlenen bir cinayetin ardındaki gizemi çözmekle görevlendirilen, viskiye pek düşkün özel dedektif cinayetin arkasındaki gizemi aralamaya çalışırken, kitabın farklı bölümlerinde farklı anlatıcılar aracılığıyla başka bir hikaye daha devam etmektedir. Cinayetle bağlantısını anlamak için sabırlı olmanız gereken bu bölümlerin anlatıcısının kimliği ise Kıyamet'in sonunda size küçük bir sürpriz olacak muhtemelen.

Farklı anlatıcıların ağzından, geçmişte aşananlara dair olan kısımlarda okurun karşısına küçük küçük farklı öyküler çıkıyor aslında. Bu da, ana karakterler haricinde hikayeye zenginlik katan detaylardan elbette.

Peki...

Kıyamet nasıl gelecektir? Kıyamet nedir?

İnsanların kendisini kaybetmesi mi? "Günah"ların içinde yuvarlanması mı? Yoksa "günah"larını örtbas etmesi ve sonunda tüm gerçeklerin günışığına çıkması mı?

Şehrin üzerindeki gerginlik, cinayetin arkasındaki gizem ve Sabetay Sevi'ye dek uzanan gizemli bir hikayenin devamı, Adriyatik kıyısındaki bu şehrin insanları için kıyameti getirmektedir.

Kitabın altını çizdiğim o kadar çok satırı oldu ki... Genelde bunu yapmam. Fakat "Kıyamet" unutmak istemediğim bir çok cümlenin sahibi. Özellikle altını çizdiğim cümlelere tekrar baktığımda, insanın üreme içgüdüsünün bencilliğine dair bir ortak noktaları olduğuna kanaat getirdim. Bu da kitapla aslında oldukça ilgili; kitabın sonunda anlaşılacak ve açığa kavuşacak bir sırla da alakalı aslında. Üreme konusundaki bu satırları özellikle çizmemi de satırların sahibi karakter ya da karakterlerle bu konuda benzer düşüncelere sahip olduğumuzdan sanırım.

Kitabı çok ilginç buldum. Bir kaç saat içinde bitirebileceğiniz bir kitap, 124 sayfa. Ancak sayfa sayısından ziyade, hikayenin cazibesi, okurda yarattığı "bu işin sonu nereye varacak?" ilgisi ve tipik bir polisiye gibi başlayan ancak ilerleyişinde kesinlikle bu yoldan fazlasıyla ayrılan yapısıyla içindeki polisiye unsurlar da bu hızlı ve akıcı okumada etkili olan şeylerden bazıları.