Neil Gaiman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Neil Gaiman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Eylül 2014 Pazar

Neil Gaiman "Yıldız Tozu"

En sevdiğim yazarlardan biri Neil Gaiman.

En sevdiğim Neil Gaiman kitabı Yokyer.

Bu kısa açıklamaları niye yaptım? Neden Yıldız Tozu'nu en sevdiğim Gaiman kitaplarından biri arasına koymadığımı belirtmek için. Zira Yıldız Tozu bence diğer Gaiman kitapları arasında oldukça farklı bir yere sahip. Farklılığını belirtmemin nedeni ise kesinlikle kitabı kötülemek değil; kapağında Gaiman yazmasa da yine alıp okurdum bu hikayeyi açıkçası. Ancak dediğim gibi, Yokyer gibi bir kitapta yarattığı hava bir okur olarak beni daha çok kendisine çekiyor, bağlıyor. Daha karanlık, tekinsiz eserlerini daha çok seviyorum yazarın.

Yıldız Tozu tam bir "masal". Yetişkinler için masal. Macera, büyü, cadılar, tek boynuzlu atlar, bir "yıldız" ve aşkı için gözünü karartmış köylü bir delikanlı. Duvar Köyü'nden Tristran Thorn. Köyün en güzel kızlarından biri olan Victoria Forester'a olan aşkını ispatlamak ve kızın isteğini yerine getirmek için köyün dışına, Perili Ülke'ye bit yolculuğa çıkar. Amacı, kayan bir yıldızı bulmak ve genç Victoria'ya getirmektir. Böylece Victoria, Tristran'ın kendisinden istediği bir şeyi yerine getirmek zorunda kalacaktır çünkü bir söz verilmiştir...

Duvar Köyü ve Perili Ülke arasında sıkı biçimde korunmakta olan geçitten geçmesine izin verilen Tristran, kendisinden başka bir çok kişinin - şeyin de peşinde olduğu yıldızı bulmak için yola koyulur.

Tristran'ın hikayesinin devamıyla beraber bir çok farklı karakterin farklı amaçlar doğrultusunda yıldıza ulaşmaya çalışırken karşılaştıkları zorluklar, tehlikeler ve bu uğurda işlemekten kaçınmayacakları cinayetler bizi bekliyor. Tam bir masal gibi; çocukları hafiften ürküten ve gözlerinin önüne uyumadan önce her bir kötü karakteri getiren o masallar gibi.

Beklenmeyen olaylar, gizemli durumlar, büyüler, uçan gemiler, kardeş katilleri, kuşa dönüştürülmüş bir köle, yardımsever yaratıklar ve kötü kalpli cadılar, bacağı kırık güzel bir yıldız ve cesur bir gencin hikayesi Yıldız Tozu'nda okumanızı bekliyor. 

5 Eylül 2014 Cuma

Neil Gaiman "Amerikan Tanrıları"

Amerikan Tanrıları'nı Ağustos ayı içinde okudum.

Neden mi bu kadar geç? Çünkü çok sevdiğim yazarların bazı kitaplarını bilerek okumuyorum. Mesela Philp K. Dick'in de okumadığım iki kitabı var şu an kitaplıkta, saklıyorum. İki tane de Agatha Christie var, onları da saklıyorum. Bir tane de Henning Mankell var (Wallender serisinin son kitabı). Sylvia Plath'ın Günlükler'inin yarısı. Bir adet Robert Silverberg. Çizgi romanlar da var sakladığım; Sandman'in son üç bölümü, Sweet Tooth'un bir kısmı... Bu saydıklarım benim çok sevdiğim, en çok sevdiğim yazarlar. Kendimi kötü hissettiğimde okuyarak nefes alabileceğimden emin olduğum yazarların kitaplarını böyle bekletiyorum. Kötü gün stoğu açıkçası. (China Mieville'ı saklayamadım ama dayanamadım; aldığım günün ertesine bitirdim tüm kitaplarını =/ )

Ağustos ayını da sürekli okuyup yazarak geçirdim; ancak işsizliğin stresini ya da genel olarak yaşama eyleminin stresini bir türlü geçiremediğim için kötü gün stoğundan Amerikan Tanrıları'nı okumaya karar verdim. Beni bir kaç gün oyalar, diye düşünüyordum ancak kitabı ertesi gün bitirdim. Neil Gaiman'ı ne kadar sevdiğimi söylemiş miydim?

Amerikan Tanrıları'nda Neil Gaiman, Neil Gaiman'lık yapıyor.

Hapisten karısının vefatı yüzünden bir kaç gün erken çıkan Gölge, cenazeye giderken bindiği uçakta yanına oturan Çarşamba adlı bir adamla tanışıyor. Gölge'nin hayatındaki her şeyi yitirdiğini anlamasına sayılı zaman kala karşısına çıkan Çarşamba, Gölge hakkındaki bilgisiyle Gölge'yi dahi geriyor. Ancak gerilim nereye kadar? Gerçekleşecek olan fırtınaya yaklaştıkça, kendi hayatındaki yıkımların yarattığı fırtına bir yana, Gölge hiç bilmediği bir dünyanın içine sürükleniyor. İnanıp inanmanın bir önemi yok; gerçek gerçektir. Amerikan Tanrıları'nın gerçekliği gibi. Birbirine düşman tanrıların savaşının yaklaşması gibi. Ve bu savaş hazırlığında kendisine yüklenen rolü kabul eden Gölge'nin hayatı gibi.

Bol bol mitoloji, bol bol gerçek hayatın acımasızlığı, Amerika'nın farklı yerlerine uzanan yolculuklar, sorular, cevaplar, merak edilenler... Rüyalar, hayaller, kuruntular, düşünceler...

Bir çok karakter, hızla akıp giden bir öykü. Bana yer yer Anansi Çocukları'nı anımsattı. Neil Gaiman'da zaten sürekli aynı şeyi hissediyorum; karakterleri ya da olayları bazen tüm kitapları arasında ortak bir şeyleri taşıyor gibi. Muhtemelen size de oluyordur. Bunu kendisini tekrar ediyormuş gibi değil de, kendisinden bir şeyi yine okuyucuya sunuyormuş gibi görüyorum. Kafasının içi her kitapta bazen şeffaflaşıyor; gördüklerimizin birbirine benzer noktalar barındırması çok da yadırganacak bir durum değil ayrıca.

Okumadıysanız kesinlikle okuyun derim. 

4 Şubat 2014 Salı

Sandman "Sisler Mevsimi"

Hazır yeniden okuyabiliyorken, Sandman'in de tadını çıkarayım dedim, uzun bir aradan sonar seriye devam ettim. Eve yapışıp kaldığım ve çoğunlukla neden uyandığımı bilmediğim bu günlerde sıkan gerçekliğin uzaklarına beni fırlatabilecek hikayeler okumak çok zevkli. Başka türlü belki gerçekten uyanmak istemeyebilirim. Bilemiyorum.

Yakınma ve karanlığa gömülme satırlarımız bu kadardı.

Kitaba geçelim.

Neil Gaiman'ın baş roldeki yaratıcı sıfatıyla yazdığı Sandman serisinin 4. kitabı olan Sisler Mevsimi, diğer kitaplardan hatırlayacağınız üzere, Morpheus'un cehenneme hapsederek cezalandırdığı eski sevgilisi Nada'yı kurtarma girişimi doğrultusunda cehenneme gitmeye karar vermesiyle başlıyor.

Ancak şöyle bir durum var ki, oldukça garip geldi bana ve çok hoşuma gitti; Lucifer artık cehennem ile uğraşmak istemiyor ve cehennemdeki herkesi "göndererek" orayı boşaltıyor.

Devamını anlatmayım, sanırım şimdiden iki bölümünü anlattım bile. Okuma zevkinizden satırlar çalmak istemiyorum.

Bölüm aralarından birinde yer alan, yatılı okulda tatilini geçirmek zorunda kalan bir çocuğun başına gelen acıklı hikaye ise, bir mola gibi kitabın içinde yer alıyor, eklemek istedim.

Okuyun, okutun.

28 Ocak 2014 Salı

Neil Gaiman "Yolun Sonundaki Okyanus"

Herhalde 2013'ün en çok konuşulan kitaplarından biriydi Gaiman'ın Yolun Sonundaki Okyanus'u. Yanlış hatırlamıyorsam dilimize yıl sonuna doğru kazandırıldı ancak bu yıla damgasını vuran kitaplardan biri olmasına engel olmadı. Ayrıca neden engel olsun? Yazarın adı malum; elbette her yeni kitabıyla kendisinden deli gibi söz ettirecekti.
 
Ben de kitabı çıkar çıkmaz almıştım ancak fark ettiğiniz üzere blog'un durgunluk, benim de ölü günlerime denk geldiği için kitabı okumam hayli gecikti. En sonunda okudum, elimden bırakmadan bitirdim desem yalan olmaz, çok da beğendim.
 
Yıllar sonra çocukluğunu geçirdiği yere dönen kahramanımızın, göl kenarında oturması ve geçmişte kalan anılarının birden hortlaması ile başlayan hikayede, bir çocuğun başından geçen korkutucu olayları okuyoruz. Yalnız bu korku bir Stephen King tadında değil elbette; nasıl ki Mezarlık Kitabı ya da Koralin'de korku işleniyorsa, burada da benzer şekilde ancak bana bir nebze daha ürkütücü geldi. Zira eve dadanan bir "şey"in insanların gözünü boyaması ve durumun farkında olan bir tek 7 yaşındaki küçük bir çocuk olması, oldukça kapana sıkıştıran cinsten bir gerginlik yaratıyordu hikayede.
 
Usta yazar Neil Gaiman da kendisine yakışan bir tatta bir çocuğun karanlık geçmişini sürükleyici biçimde kağıda dökmüş böylece.
 
Yazarın kendi çocukluğundan da detaylar içerdiğini düşündüren Yolun Sonundaki Okyanus hakkında söyleyeceklerim bu kadar. Daha uzun yazmak isterdim ama köreldim ve uzatıp saçmalamak istemiyorum.
 
İşsiz bir yazarım, anlayın beni.
 
 

5 Aralık 2013 Perşembe

Neil Gaiman "Sandman - Düş Ülkesi"

Sandman serisinin üçüncü kitabı olan Düş Ülkesi, sanırım şu ana kadar seride okuduğum ve en çok beğendiğim kitap oldu. Diğer kitapların aksine Ebediler’i, özellikle Morpheus ve Ölüm’ü pek az gördüğümüz bu kitaptaki hikayelerin her biri de birbirinden hayli bağımsız.

Yazamayan bir yazarın, ilham perisini başka bir yazardan alması ve tutsak tutulan ilham perisinin özgürlüğüne kavuşma çabasının anlatıldığı ilk öykü “Calliope”, yazamayan yazar fikri ile beni bugünlerde içinde olduğum sıkıntıdan olsa gerek çok etkiledi. Yani yazamayan bir yazarın yazabilmek adına ruhunu şeytana satması (tabir) ya da bir ilham perisini tutsak etmesi gibi uç şeyleri ancak NEDEN YAZAMIYORUM LAN  diye düşünen bir yazardan iyi kim hissedebilir… Ama elbette bir periyi zorla küçük evimde hapsetmek gibi manyak emellerim yok. Elbet bir gün O SON BÖLÜM DE YAZILACAK. Değil mi?

İkinci bölüm “Bin Kedinin Düşü” ise kedi sahiplerinin hemen tanıyacağı bir hikaye bence. Kedilerin bakışlarından, tavırlarından “dünyanın efendisi olma” ideasını okumuşsanız, bu hikayede sizleri çekecek bir dolu detay var.

Üçüncü hikaye, The World Fantasy Award sahibi “Bir Yaz Gecesi Rüyası” Sheakspeare göndermeli ve Morpheus’un diğer kitaplardan –yanılmıyorsam- hatırladığım bir vaadinin karşılığını aldığı bölüm.

Son hikaye “Maske” ise bir cilt hastalığı yüzünden hayata küsen, ölemeyen ve yaşamaktan bıkan bir kadının acıklı hikayesi. Ebediler’den Morpheus hariç bir karakteri ilk ve son olarak bu hikayede görüyoruz kitapta; Ölüm.

Düş Ülkesi’nin sonunda Neil Gaiman’ın ayrıca yazdığı bir senaryo da bulunuyor, eklemekte fayda var.


Sırada serinin dördüncü kitabı “Sisler Mevsimi” var, artık işsiz güçsüz bir yazar olduğumu göre bir hafta içinde onu da rahatlıkla okuyup, yorumlarımı blog’da paylaşırım.

23 Kasım 2013 Cumartesi

Neil Gaiman "Sandman Bebek Evi"

Neil Gaiman’ın dillere destan Sandman serisinin ikinci kitabı Bebek Evi’ni geçen hafta sonu okudum, yazısını ancak yazabiliyorum.

Bu kitapta, hem Morpheus’ hem de The Endless ailesine mensup bireyleri biraz daha detaylı tanıyoruz; karakterlerin öne çıkan özellikleri burada kendini göstermeye başlıyor. Sanırım her geçen kitapla beraber ailenin diğer üyelerine daha da yakınlaşıyor olacağız.

Bebek Evi’nde Morpheus’un rüya alemine açılan bir girdaba sebep olan genç bir kız ve ailesinin etrafında dönen talihsiz olaylar, Morpheus yokken (ilk kitapta) kendisine ihanet eden yardımcılılarının kafalarına göre ilan ettiği “yeni düşlerin efendisi”ne karşı Morpheus’un savaşı kitaptaki hikayelerin genel içeriğini özetliyor sanırım.

Bu kitapla beraber işlenen detaylardan biri de Morpheus’un düşler alemindeki işleri kontrol edişi ve düşlere dair daha fazla detay.

Uzun uzun yazmak istemiyorum, nedense bana zor anlatılır gelmeye başladı Sandman. Zaten ilk yazıyı da hayli dağınık ve verimsiz yazmıştım, hatırlıyorum yani.


Sıra diğer kitaplarda, her ay iki, kitap okuyarak seriyi bitirmek gibi bir hedefim var. Bakalım ne kadar çabuk ve ne kadarını gerçekleştirebileceğim.

9 Kasım 2013 Cumartesi

Neil Gaiman "Koralin ve Gizli Dünya"

Filmini de kitabını da merak etmekteydim Koralin’in. Bu süreç içinde sıkça, baş karakte Koralin’in adını ben de kitaptaki çoğu karakter gibi yanlış anlayarak Karolin şeklinde kullandım. Hemen bir itirafla yazıya giriş yapmış oldum nedense.

Ailesiyle beraber yeni bir eve taşınan Koralin, çevresini merak etmekte olan ve canı fazlasıyla sıkılan bir kız çocuğudur. Anne ve babası evde çalışıyor olmalarına rağmen, her biri kendi çalışma odasında, bilgisayarlarının başındadır ve tek başına canı sıkılan Koralin ile oynamaya zamanları pek olmamaktadır.

Bulundukları eve alt katlarında köpekleriyle (bir çok köpek ile) eski tiyatro oyuncusu iki arkadaş, en üst katta ise fare orkestrasını çalıştırdığını iddia eden yaşlı bir adam oturmaktadır.

Yani etrafta Koralin için oynayacak arkadaş yoktur.

Meraklı ve kaşif ruhlu Koralin, bir gün evdeki bir kapıyı keşfeder. Kapı tuğla ile örülüdür, hiçbir yere açılmamaktadır ancak elbette bir gün Koralin o kapıyı açacaktır ve kendisini bulduğu dünya, kendi evlerinin aynısının olduğu bir dünya olacaktır. Bu dünyada evlerinin aynısının olması gibi, anne ve babasının da aynısı vardır. “Diğer anne” ve “diğer babasının”, kendi evindekinin aksine süper yemek yapabiliyor, her an onunla oyun oynamaya hazır olmaları, sürekli güler yüzlü ve ilgili olmaları haricinde farklı olan hafif ürkütücü bir noktaları vardır ki o da gözleridir! Gözlerinin olması gereken yerde düğmeler dikilidir.

Diğer dünyanın kapıları en başta cezp edici bir ortama açılıyor gibi görünse de saplantılı sevgisinin ardında resmen bir manyaklık yatan “diğer anne”, Koralin’e macera ve bela dolu saatlerden hatta günlerden başka bir şey getirmeyecektir.

Tek çocuk olmanın yeri geldiğinde Koralin’e bağlamak olduğunu farz edersek özellikle tek çocuk olarak yetişmiş, hatta biraz da köyde, kasabada fakat genellikle yalnız başına çayırda çimende (anne – babanın binlerce yasak ve uyarısı arasında, sınırlı bir alan içinde ve gözetim altında) gezerek çocukluğunu yaşamış kimseleri daha derinden etkileyeceğini sanıyorum. Artık yapacak hiçbir şey kalmadığında kafadan element uydurmak gibi kafadan gerçeklik uyduran tüm çocukların uydurmaya hafif çekinecekleri bir “diğer taraf” Koralin’in içine düştüğü dünya.

Kitap ve film hakkında daha önce rahatsız edici, ürkütücü yorumlarını duymuştum ama kendi hayatım ve beynimin bana yaptıkları daha anormal olduğundan olsa gerek ben ürkütücü ya da korkutucu hiçbir şey göremedim. Hatta tam bir çocuk masalı. Bana çocukken bunu okumadıklarına memnunum fakat. Hehe.

Ayrıca, Neil Gaiman’ın kedileri ne kadar iyi tanıdığını da satır aralarında, Koralin’in hikaye boyunca destekçisi olan kediyle ilişkisinden görmek mümkün.

Güzel kitap, sevdim.

(Neil Gaiman da zaten benim sevmemi çok umursuyordu!)

(Parantezler içinde kendimle diyaloğa mı girsem?)

Neil Gaiman "Sandman - Düş Müziği"

Sandman serisine ne zamandır başlamak istiyordum. Aslında Neil Gaiman’la tanışmadan önce de duyduğumu sandığım bir seriydi. Gördüğünüz gibi mükemmel bir hafıza ile sizlere kitap tanıtımı yapıyorum. Dünyanın en güvenilir ve en aklı başında blog’u seçimleri yapılacak olursa, hepinizin oyunun bana geleceğinden eminim.

Sandman’a dönelim. Serinin ilk kitabı olan Düş Müziği’nde efsane karakter Morpheus ile tanışıyoruz. Diğer kitaplarda yer alan ve Morpheus’un kardeşleri olan karakterler ise bu kitapta yok. Sadece en sonda Ölüm’ü görüyoruz; ki o da birkaç sayfa ile sınırlı kalıyor.

Neil Gaiman’ın yazdığı, Sam Kieth, Mike Dringenberg ve Malcom Jones III’nin çizdiği Sandman’ın birinci kitabı Düş Müziği’nin konusuna dönersek…

Bir tarikat lideri olan Burgess, Ölüm’ü çağırmak ve kontrol altına almak için giriştiği çaba sonunda yanlışlıkla Düşlerin Efendisi Morpheus’u çağırır ve onu hapseder. Girişimi yüzünden büyük bedeller ödeyecek olan yalnızca bu yanlışlığa sebep olan Burgess olmayacaktır.

70 yıl süren bir tutsaklığın ardından Morpheus serbest kalmayı başarır; bu süre içinde kendisinden alınan yalnızca özgürlüğü değildir; aynı zamanda Morpheus’un kendisine ait “şeyleri” de çalınmıştır.

Hikayenin büyük kısmı, kendisinden çalınanları yeniden elde etmek ve parçalanıp, darmadağın olan Düş Diyarı’nı yeniden toparlamak isteyen Morpheus’un başından geçenler üzerine kurulu. Bu arada farklı karakterler ve hikayeler de karşımıza çıkıyor. Neredeyse her bir bölümde farklı bir macera ile karşılaşıyorsunuz.

Tam da bayılacağım şekilde, karanlık içinde geçen Düş Müziği’nde özellikle 24 Saat adlı bölüm son derece vahşi, karanlık ve resmen vicdansızdı. Kitabı edinmeden, daha doğrusu geçen yıl bu kısmı okumuştum. O zaman da aynı şekilde beğendiğimi hatırlıyordum. İnsanların zıvanadan çıkmasının, kötünün ve kötülüğün emrinde hareket etmesinin, bilinçlerinin kontrolünün bir manyağın eline geçmesinin anlatıldığı bu bölüm aynı zamanda okurken en rahatsız olduğum bölümdü. Yanlış anlamayın, dediğim gibi neredeyse en etkilendiğim bölüm olan 24 Saat’in verdiği rahatsızlık, nasıl desem, olumlu bir rahatsızlık kitaba yönelik beğeni konusunda.

Umutsuzluğu okurken sıkça hissettim. Özellikle son kısımda Morpheus’un yolun sonundaki tatminsizliğini sanki gerçekten öyle birisi var da, o benimle konuşuyormuş gibi gerçekti.

Neil Gaiman’ın hikayelerini zaten seviyorum, kolay kendinizi kaptıracağınız hikayeler. Ancak daha önce Sandman hakkında bir fikri olmayanlar için söyleyebileceğim tek şey ise kitaplardaki dünyayı unutun, tamamen karanlık başka diyarlara açılacağınızdan emin olun. O tatlı – espirili – karanlık Neil Gaiman romanları size Sandman için ipucu vermez.

Nasıl da sert bitirdim yazıyı!

Hayır, aslında sert değildi.


Kibarca bitirelim o zaman; Sandman okuyunuz efendim. (Yine kopuk bir yazı oldu, farkındayım...)

28 Temmuz 2013 Pazar

Neil Gaiman "Anansi Çocukları"


Anansi Çocukları'nı daha önce orijinal dilinde okumaya karar vermiş, daha doğrusu bu kararı vermek zorunda olduğumu düşünmüştüm zira Türkçe çevirisi yoktu. Şimdi iyi ki bu kararı uygulamak için aylarca beklediğim için memnunum; o arada İthaki Yayınları kitabı dilimize çevirdi bile. Bana düşen de mutlu mesut, kendi dilimde okumanın verdiği rahatlıkla kitaba gömülmek oldu.

Neil Gaiman'ın sağ olsun, her zamanki gibi gerçek dünya diye tabir edilen ve beni sıkıntıdan boğan dünya içinden beni çıkarıp, çoklukla zamanımı geçirdiğim başka bir dünyaya doğru çekmeyi Anansi Çocukları'nda da başarıyor. Öte yandan, elbette, başarmaması gibi bir durumun söz konusu olacağını da sanmıyorum.

Hikaye şöyle; annesiyle beraber yıllar önce babasını Amerika'da bırakıp İngiltere'ye taşınan Şişko Charlie Nancy (ki kendisi aslında şişko değil), evleneceği haberini babasını vermek için yıllardır haber almadığı babasına ulaşmaya çalışır ve aslında babasının öldüğünü öğrenir. Cenazesi için Amerika'ya gittiğinde ise babasının aslında bir tanrı olduğunu, üstüne üstlük bir de kardeşi olduğunu öğrenir; Örümcek.

Hikayenin bundan sonrasına dair ağzımı açmak, gidişata dair bir şeyler söylemek istemiyorum. Başkası bunu yazsa kızardım çünkü.
Anansi Çocukları'na dair söyleyeceğim başka şeyleri ise yazmadan geçmeyeceğim; öncelikle ilk aklıma gelen baş karakterin Yokyer'deki karakteri bana fazlasıyla anımsatıyor oluşu. Bunu olumsuz bir nokta olarak söylemiyorum; yine Londra'dan bıkmış (aslında bıkmış değil de, nasıl desem, sanki Londra rutini içinde artık ona cazip gelen bir şey yokmuş gibi durum...), kız arkadaşı ile evlenme yolunda ve aslında, alttan alta bu ilişkinin gidişatında bir nebze "acaba" barındıran bir erkek, sessiz, sakin, çekingen ve sürekli yerin dibine geçeceğine dair bir fikri olan... Hikayede karşımıza çıkacak olan kardeşi Örümcek'in "parti insanı" havasından oldukça uzak, kendi halinde, sönük ve silik bir Charlie Nancy.

Tersi olarak bizi yer yer kendisine hayran bırakan, yer yer kendisinden "gıcık kaptıran" Örümcek'ten o denli uzak.
Ve babaları, Anansi'den, yani tüm masalları kaplandan almış olan, dünyanın başından beri tüm hikayeleri kendi egemenliğine geçirmiş olan, caz hayranı, dans ustası, şapkasıyla görmezden gelemeyeceğiniz, bir başka özgüven ve zevk - sefa portresi olan babasından o denli uzak bir Charlie Nancy.

Karşımıza çıkan karakterler birbirlerinden o denli uzak yapılara sahip ki; bu karakterlerin yaratımında geçen emek her birini ayrı birer hikaye konusuna çevirebiliyor. Üstelik bu sadece Anansi ve oğulları için değil, kitapta yer alan hemen her karakter için geçerli. Bir grup yaşlı "cadı" ya da yemek yemeyen bir müstakbel kaynana, ya da iş bitirici bir polis olarak karşımıza çıkan genç bir kadın ya da hırstan gözü dönmüş "kesinbiki" sinir bir adam olan patron...
Dünyanın başına kadar sizi götüren, tüm masalların sahibiyle tanıştıran, o masalları almak için kim bilir kaç karakterin nefretini kazanmış olan Anansi’ye götüren Anansi Çocukları, kesinlikle büyümüş ve hala küçük kaldığı için mutlu olan insanlara bir hediye.

Her zamanki gibi “hadi oturup bir 50 sayfa okuyuyayım yatmadan” diyip 150 sayfa okumuş halde kalktım kitabın başından, bıraksalar tek bir seferde okuyup bitirirdim ama bırakmayanlar iş – güç ve sabah erken kalkma gerekliliğinden oluşan bir üçlüydü.

Dünya, günlük hayatınız ne kadar sıradan gelirse gelsin sizi her zaman Neil Gaiman gibi bir yazar daha başka bir şeylerin de mümkün olduğuna ya da bunun hayalini kurmanın, bunu kağıda dökmenin ne kadar şahane bir şey olduğuna ikna edebilir. Böylece her gün bir nefes ardından bir nefes daha alarak bitirmekten başka bir şey yapmadığınız bir gün dev anlamlar kazanabilir.

Okuyucu olarak ayrı, bir yazar parçası olarak ayrı etkiliyor Gaiman beni. (Yazar parçası benim elbette burada, ustaya demiyorum “kesinbiki”.)

Not: “Kesinbiki” lafı da kitaptan dilime dolandı, Şişko Charlie’nin gıcık ötesi patronu sayesinde.

10 Nisan 2013 Çarşamba

Şamatacı Suçlular Ve Daha Fazlası


Şamatacı Suçlular Ve Daha fazlası, bir öykü kitabı. İçinde, benim büyük bir tarafsızlık örneği göstererek ilk sıraya koyacağım Neil Gaiman başta olmak üzere bir çok yazarın öyküleri bulunuyor.

Kolay okunabilen, öyküleri ilginç, çabuk biten bir kitap.

Tüm öykülerin içeriklerinden bahsetmek yerine seçtiğim bir kaçından bahsetmeyi düşündüm.

Öncelikle (yine, tahmin edin kim?!) Neil Gaiman’ın Güneşkuşu adlı öyküsü. Bu öyküde, neredeyse hemen herşeyi (böcekleri, nadir bulunan kuşları, mamutları – evet buzulların içinde kalan mamutları – vs) yiyen bir grup insanın, güneşkuşunun tadına bakabilmek için yola koyulmasını anlatıyor. Grubumuz, “geleneksel” yöntemlerle güneşkuşunu yakalıyor, pişiriyor, yiyor ve sonunda hiç tahmin edemeyecekleri bir durumla karşılaşıyorlar. Bu durumun ne olduğunu görmek içinse sizleri kitaba yönlendiriyorum. İntikam her zaman acı olur. Elde etmeye çalıştıkça, elden bir şeyleri kaybetmeyi de göze almak, belki de en sonunda "kaybolmayı" göze almak gerekir. İnsanoğlunun doymak bilmeyen aç gözlülüğünü doyurmak için doğanın kendi içinde bir denge yaratması gerekiyordu belki de, o da yapabileceğini yapmayı, yani hikayede göreceğiniz sonu yaratmayı tercih etti - belki.

Bir diğer öykü ise Sam Swope’un Seymour Son Dileği adlı öyküsü. 1138 adet kedisinden başka hiç bir şeyi umursamayan bir anneye sahip Seymour, günün birinde bir peri bulur ve üç dilek hakkının ikisini tam bir çocuk gibi, üçüncüsünü ise aslında bir yetişkin gibi kullanır. Annenizin sizi sevmesi için, kendi hayatınızdan fedakarlık eder miydiniz? İhtiyacı olan sevgiyi elde etmek için, annesinin sevgisini istemek gibi en doğal hakkını bile elde edebilmek için ancak bir "üç dilek" hakkına ihtiyacı olan bir çocuğun hikayesi, okurken siz de bir an o yalnızlığı hissedeceksiniz.

George Saunders’in Aşırı Kaygılı Baba Ve Koca Lars Farf adlı öyküsünde ise ailesinin başına gelen bir kazadan sonra tam bir paranoya krizi içine düşen ve ailesini her türlü felaketten korumak için önlemler almaya başlayan bir babayı görüyoruz. Zamanla ailesini mümkün olması muhtemelen her şeyden korumak isterken, aile bireylerini yalıtılmuş tüplere koyan Lars Farf, en sonunda gözden ırak kıldığı aile bireylerini zamanla unutmaya, bu sebeple de onlar için artık endişelenmemeye başlıyor. Yani artık ailesiz, sevgisiz, ancak tasasız ve korkusuz, kaygısız kalabiliyor. Hikayenin devamı ise... Korkmamak için hayatından sevmeyi çıkarmak mı gerekir, endişeleri azaltmak için daha az umursamak, en sonunda da unutmak mı gerekir? Hangisi daha iyidir? Korkarak yaşamak mı, endişelenerek yaşamak mı yoksa bir başına kalıp, hiç bir şey için korkmadan yaşamak mı? Getirdiği götürdüğünden az olduğunda, e tabi dengeler değişmeye başlıyot.

Clement Freud’un Grimble’ında ise normal anne babalardan farklı bir ikiliye sahip Grimble’ın ailesinin beş günlüğüne evden ayrılması sonucu, beş gününü beş farklı güne çeviren çocuk Grimble’ın öyküsünü okuyoruz.

Geri kalan hikayelerden de tek tek bahsetmeye sanırım gerek yok, sizi bekleyen birbirinden farklı bu hikayeleri bir gün içinde okuyup bitirmek zevkinden sizi mahrum bırakmak istemem. 

Neil Gaiman öykülerinde ve kitaplarında bulunan tat, tamam belki bir yazar üzerinden tüm kitabı, yazarları etiketlemek kötü bir fikir olacak ama, o hikayelerden aldığım tadı bu kitaptaki hikayelerden de aldım. Diyorum ya, biraz çocuk kafalı olmak lazım. Eğer sizde de hala çocukluk kaldıysa, hayalet hikayelerini, mahalledeki garip kadınların ardında gizli bir masal yattığını düşünen yanınız kaldıysa, hafiften ürperdiğiniz, merak ettiğiniz ve sizi çeken "çocuk" dünyasından kareler hala zihninizi kurcalıyorsa, bu öyküleri atlamayın derim. 

Sürekli Neil Gaiman eksenine sıkıştırarak koca bir kitabı ve birbirinden değerli bir çok yazarı es geçtiğimi düşünebilirsiniz, ama düşünmeyin. Özellikle bu yıl içinde Neil Gaiman dünyasında daha çok yer buldukça kendime (onun benim dünyamda yer bulduğu kadar belki de, kim bilir...) işte bu kitaptaki hikayeleri okumak için daha hevesli olmaya başladım. Sürekli dediğim gibi, içindeki çocuk "beyni", çocuk düşünceleri ne kadar kişiyi ele geçirmişse, o tadı, o lüksü ne denli kullanabiliyorsa okuyucu, işte bu öyküler de o denli etkili olacaktır.

Bir yerde, kendinize bu zevki ve lüksü aşılamak isterseniz, başlama adımlarınızdan biri olarak bu tavsiyeme kulak verip, Şamatacı Suçlular'ı okumaya başlayın; devamında da sizi yine İthaki Yayınları'ndan çıkan Neil Gaiman'lara doğru kendinizi bırakıp, çocuklaşmaya başladıkça size daha çok kendiniz gibi hissettirecek o dünyaya doğru koşmaya başlayın.


11 Mart 2013 Pazartesi

Neil Gaiman "Odd Ve Ayaz Devleri"


Her zaman dediğim gibi, Neil Gaiman’ı okumak için bence “çocuk kafalı” olmak gerekir. Yoksa gerçekten çoğu zaman bir tat alamazsınız ve gerçek dünyanız içinde nefes alan bireyler olarak bir an “olamayacak şeyleri neden okuyorum” duygusuna kapılırsınız.
Oysa çocuk kafalı olursanız Neil Gaiman’ı gözleriniz büyümüş bir şekilde, okuyan bir baykuşun ciddiyeti ve büyülenmiş bir altı yaşındaki çocuk ilgisiyle okursunuz. Bu yüzden de kendisi çocuk kafalalıra masal anlatma üstadlarındandır. Yine bu yüzdendir ki tam manasıyla bir çocuk kitabı olan Odd Ve Ayaz Devleri’nde, bir çocuğa hikaye anlatır gibi, sizi de bir kaç saatliğine yanına alacak ve soğuk bir diyarda yaşayan Odd’un yanına götürüp, hayvana dönüştürülmüş tanrılarla bir araya getirecektir.
Kitabın konusunu özetlemem, kitabın uzunluğu kadar kısa olacak. Şöyle ki; Leydi Freya tarafından kafası hafif çakırken hayvana dönüştürülen Odin, Thor ve Loki, Asgard’ı da yitirmiştir. Ayazın kol gezdiği yerlerde içleri gittikçe daha da hayvanlaşacakları bilincinde bir şekildeyken Odd ile karşılaşırlar. Odd, babasını kaybetmiş, tek bacağı sakat, kendisini yalnız hisseden ve bu yüzden babasının anılarıyla dolu olduğu için, ölen babasının bir nevi çalışma odası olan ormandaki bir kulübeye doğru yol alır; amacı artık orada yaşamak ve soğuğun topraklarından bir nebze de olsun gitmesini ummaktır.
Yolu kesişen bu dörtlü içinden Odd, içlerinde en cesur olanı çıkar ve devin karşısına çıkıp Asgard’ı tanrılara geri vermek için yola çıkarlar. Sonuç malum.
Eklemek istediğim küçük bir not ise, Odd’un da tıpkı Mezarlık Kitabı’ndaki Bod gibi bir çocuk olması. Bence Neil Gaiman’ın kitaplarında kendisini öne atarak en belirgin hale gelen nokta da bu; baş kahramanların yalnız “çocuklar” olması. Bu öyle ki karşınıza yalnız olduğunu sancılı bir süreç sonunda farkeden Yokyer’in kahramanını bile aklınıza getirebiliyor. Belki kendimce bir yakınlık kurduğum için Neil Gaiman bu denli vazgeçilmez bir yazar benim için.
Güzel bir masal okumak istiyorsanız, fazla etrafa bakınmayın ve Türkçe’ye de yakın zamanda kazandırılan Odd Ve Ayaz Devleri’ni okuyun.

Neil Gaiman & Craig P. Russell "Cinayet Sırları"


Cennette işlenen bir cinayet, kulağınıza kadar nasıl gelebilir?
Ülkenize dönerken çıkan bir aksilik yüzünden LA’de geçireceğiniz son bir gece, hafızanızın bir kısmında bulanıklık olduğu, bu yüzden de biraz gerilmiş halde bankta oturup sigara içerken desem?
Neil Gaiman’ın Craig P. Russell’in çizimleriyle vücut bulan çizgi roman Cinayet Sırları’nda, cennette işlenen bir cinayet, bizzat cinayetin aslını astarını bilen kişi(!) tarafından işte böyle bir anda, böyle bir gecede kahramanımıza anlatılıyor.
Raguel, cennetten Los Angeles’a (melekler şehri... bu bir tesadüf olamazdı, hatırlarsanız belki Angel’daki Angelus örneğini de verebilirim) gelen bir melektir ve sigara istemek için kahramanımızın yanına oturduğunda, bir sigara karşılığında ona sunduğu hikaye, yeryüzünde duymaya pek alışık olmadığımız türden bir hikayedir. Tanrı’nın intikam alması için bizzat görevlendirdiği bir melek olan Raguel, tasarım bölümünde çalışan ve en son “aşk” için çalışan bir meleğin öldürülmesini araştırmakla görevlendirilir. Yapması gereken, beklenildiği üzere cinayet sebebini ve katili bulmaktır.
Katili okurken siz de bulabilirsiniz; biraz kafa yorunca bir kaç tahmininizin sonunda doğru meleği bulabilirsiniz ancak benim bahsetmek istediğim, biraz da spoiler içerecek biçimde, cinayetin aydınlanması sonrası. İsterseniz kitabı okumamış olanlar buradan sonraki kısımları okumasın.

* * *

Söylemek istediğim belki olan biten her şeyin, bir sigara ikramı ile başlayan bu sürecin, tıpkı kahramanımızın üzerinde dissosiyatif amnezi yaratan durumun tamamen aynı olması. Okurken dikkatinizi çekeceği üzere, hikayenin sonunda, uçakta (ya da uçaktan inince sanırım) bir gazete haberinde yeni bir cinayet görüyor. Tahmin edersiniz cinayette kimlerin katledildiğini. İşte benim düşündüğüm, aslında bu cinayet ardından her şeyin aslında “olmadığı” ya da gerçekten olduğu ve meleğin özellikle “intikam” ve “cinayet” kavramlarını kahramanımızın yüzüne vurmak için geldiği. Ya da ben yanılıyorum, her şey aslında bir tesadüftü.

* * * 

18 Şubat 2013 Pazartesi

Neil Gaiman "Yokyer"

Neil Gaiman’ın sanırım en çok merak ederek okuduğum kitabı Yokyer’di.
Bunu kitabı okumaya başlamadan önce ve başladıktan sonraki kısa bir süreyi kapsayacak şekilde düşünün ama. Zira kitabı okumadan kapağına bayılmış olmam, başlı başına zaten ve sadece Neil Gaiman’ın yazmış olması gibi etkenler bir yana, kitabın başında, kahramanımız Richard’ın Aşağı Londra ile karşılaştığı ilk zamanlar bana bir diğer sevdiğim yazarın, China Mieville’in Kral Fare’sini anımsatmıştı ve Yokyer’in devamında acaba Kral Fare’yi bana çağrıştıracak başka neler olacak diye merağa kapılmıştım. Aslında benzerlikleri farklılıklarının yanında hiç kalır; yine de “hissiyat” konusunda ve “tabirler” konusunda bence benzer tadı veren kitaplar. Kral Fare’de nasıl ki Londra’nın “öteki” yüzünü görüyorsak, Yokyer’de Londra’nın “öteki” yüzü bu sefer Aşağı Londra olarak karşımızda. Elbette aynı şey değil, her iki kitapta da diğer olarak adlandırılan Londra birbirinden farklı.
Bu kadar karşılaştırma yapmaya çalışmak ve cümleler arasında boğulmak yeter, kitaba dönelim.
Richard, memleketinden Londra’ya gitmesinden bir gece önce, sarhoş kafayla karşılaştığı yaşlı bir kadından “kapılara dikkat etmesi” gerektiğini duyar. Londra’ya geldikten sonraki dört yıl boyunca da kapılara dair hiçbir şey olmaz. Bir gece nişanlısıyla önemli bir yemeğe giderken kaldırımda yatan yaralı bir kızı görene kadar, ona yardım etmek için kızı evine götürene kadar…
Artık o da Aşağı Londra ile tanışmıştır. İstemsizce olsa bile, artık onun da yolu Aşağı Londra’dan geçecektir; hatta Yukarı Londra’dan geçen yolunu özleyeceği bir süre boyunca…
Mezarlık Kitabı’ndaki gibi, ailesi katledilen bir çocuğu Yokyer’de de görüyoruz; bu sefer karakter kız ve adı da Door. Adından da çıkarılabileceği üzere Richard’ın hayatını kesen “kapılar” , Door ile bağlantılı! Door’un ardından, Aşağı Dünya’da kendisini bulan Richard, ailesinin intikamını alması yolculuğunda Door’le birlikte ilerler; yanlarında onlara eşlik eden karakterle birlikte, yolculuk boyunca karşılaştıkları farklı karakterle birlikte. Aşağı Dünya’nın acımasız karanlığı içinde, Door intikam için ilerlerken, Richard da yeniden Yukarı Londra’daki hayatına kavuşmak için ilerler.
Olayları yazmak istemiyorum; okumanın tadı kalsın.
Başka şeyler yazmak istiyorum; Neil Gaiman’ın muhteşem bir yazar olduğunu düşündüğümü yazmak istiyorum. Beşiktaş – Levent yolunu teperken, trafikte delirmemek için aklımdan satırlarını geçirme şansını bana vermesini sevdiğimi yazmak istiyorum. Bizim gibi, benim gibi zihni altı yaşında kalabilen ve Islington’ı gerçek sanabilecek, Croup ve Vandemar’dan tiksinip “yoluma çıkmasa bari” diyebilecek insanları sevindiren bir yazar olduğunu yazmak istiyorum. Gerçekliğin içinde can çekişenler için başka bir gerçek sunmasının bulunmaz fırsatlardan olduğunu yazmak istiyorum. Belki Aşağı İstanbul tepetaklak bu kentte yukarı çıkmıştır, güzel olan kısmı yerin altında kalmıştır diye düşünmek istiyorum. İstiyorum da istiyorum; yeter ki dümdüz, normal bir şeylerin olmadığı yerleri bize göstermeye devam etsin istiyorum. Yoksa umut kalmaz, tat kalmaz, bence.





3 Ocak 2013 Perşembe

Ne Okuyorum?

Son zamanlarda Neil Gaiman bitiyor, Neil Gaiman başlıyor. Son olarak dün aldığım, kısa öykülerinin ve bir kaç şiirinin derlendiği Fragile Things'i okumaya başladım.

Neil Gaiman, Fragile Things. Headline Review, 448 sayfa.

Neil Gaiman "Mezarlık Kitabı"

Hayatınızda hayal kurmak yalnızca çocukluğunuza sıkışıp kalmış ve şu an unuttuğunuz bir şey ise Neil Gaiman okumayın derim. Belki birileri size o hayalleri, kafada kurulan birbirinden garip anları yeniden canlandırmak için okumanızı tavsiye edebilir ama ben etmiyorum. Çünkü kaybettiğiniz bir yeteneği uyandırmak için sanırım artık geç kaldınız; Neil Gaiman kesinlikle benim gibi çocukların, kendi kafalarının içindeki garip dünyayı yıllar sonra bile aynı dirilikte ve hatta daha da cozutmuş halde muhafaza edenler için. (Bu son cümle ile belki buradan psikiyatri bilimini de selamlamamız gerekebilir, ne dersiniz?)

Devam edelim.

Mezarlık Kitabı, ailesi kitabın sonunda öğrenilecek bir sebep yüzünden katledilen Bod’un (mezarlıkta kendisine verilen isim olan Nobody Owens’ın kısaltması) mezarlıkta büyümesi süresince başından geçenleri anlatıyor. Ölüler ve bir takım canlı ya da ölü olmayan varlıklar tarafından büyütülen bir çocuk düşünün; gölgeler arasında görünmeden gezebilen, okuma yazmayı mezar taşlarındaki harfleri kopyalayarak öğrenmeye başlayan bir çocuk; yüzlerce yıllık ölülerden tarihi, cadılardan musallat olmayı, koruyucusundan görünmez olmayı öğrenen, mezarlık özgürlüğü verilen bir çocuk.

Elbette zamanla yapabildiklerini fark ettikçe de intikam almak isteyen bir çocuk; ailesini öldürenden.

Sanırım Neil Gaiman’ın çocuklarının da bu hikayede payları büyük, kitabın son sayfalarında birkaç sayfayla yazım sürecine değiniyor. Ancak, çocuklarının hikayenin çıkışındaki payları bir yana, Gaiman da hala kafasından bu kitabı yazabilmeye yetecek kadar “şey” geçirebilen, bizim gibi bir çocuk. O yüzden gençliği, aslında çocukluğu geride kalmış gibi görünen yetişkinler için de yazabilme “şansına” “yeteneğine” sahip.

Diğer şans ise bu kitabı ve Gaiman’ı okuyabilecek ve hala böyle bir kitaptan zevk alabilecek olan çocuk kafalı bizlerin.

Neil Gaiman, Mezarlık Kitabı. İthaki Yayınları, 320 sayfa.

27 Aralık 2012 Perşembe

Ne Okuyorum?

Çok yoğun geçen bir haftadan, günde 1 saat uyuyarak ayakta kalmaktan sonra yorulan sadece gözlerim değil, zihnimdi de. Sanırım bu yüzden elimdeki dört kitabı da dün okuyasım gelmedi, kendi kendime garip bir sinir hali içinde okumak istemediğim kitaplara baktım baya bir. Zira kitap yarım bırakmam, nefret ettiğim bir durumdur.

Bir süre kitapları zorla okumaya çalıştıktan sonra baktım olmuyor, gözümü diktiğim kitabı sonunda kitaplıktan alıp okumaya başladım. Çok iyi geldi. Neil Gaiman'dan Mezarlık Kitabı.

Arka kapak yazısı;

Arkadaşlarının Bod diye hitap ettiği Nobody Owens normal bir çocuktur.

Eğer bir mezarlıkta yaşamasaydı, hayaletler tarafından büyütülüp yetiştirilmeseydi ve yanında ne canlıların ne de ölülerin dünyasına ait olan sadık bir koruyucusu olmasaydı, Bod tamamıyla normal olurdu.

Bir çocuk için mezarlıkta tehlikeler ve maceralar vardır - tepenin altındaki çok yaşlı Çivit Rengi Adam, gulyabanilerin terk edilmiş şehrinin bulunduğu çöle açılan bir geçit, korkunç bir tehdit saçan tugaf Bekçi...

Ama Bod mezarlıktan ayrılırsa, ailesini de öldürmüi olan Jack denen adamın saldırısına uğrayacaktır...

Mezarlık Kitabı, Neil Gaiman. İthaki Yayınları, 284 sayfa.

13 Aralık 2012 Perşembe

Yeni Alınanlar, Okunmaya Başlananlar

Dün okumaya başladım Philip K. Dick'in Çığrından Çıkmış Zaman'ı tam gaz devam ediyor, ancak kitap ile ilgili tüm fikirlerimi tez zamanda yazmayı planladığım yazıya kadar bekletmek taraftarıyım. Benim Philip K. Dick'le ilk tanışmam Karanlığı Taramak'ı izlediğim gün oldu yanlış hatırlamıyorsam, yakın zamanda tekrar izlemek ve kitabı okumak niyetindeyim. Sanırım üniversitenin ilk yılında izlemiştim, üzerinden baya zaman geçmiş demektir bu da. Yaşlanıyorum.

Bir de hazır konusu açılmışken 6:45 Yayınevi'nden çıkan bez kapaklı Philip K. Dick kitabını gördünüz mü; Şizofreni Ve Değişimler Kitabı. Görün bence.

Blog'da son aylarda görebileceğiniz üzere Neil Gaiman'la kafayı bozmaya doğru adım adım ilerliyorum, bunda da sanırım artık okumadığım Agatha Christie kitabının kalmaması (aslında onlarca kez okumadığım Agatha Christie kitabının kalmaması demek daha doğru olur, çünkü yazara karşı anormal bir sevgim ve yazdıklarına karşı derin bir saplantım var) sebep oldu. Sürekli aynı kitapları okuya okuya, sanki ondan başkasının yazdığı bir kitabı okumak ona ihanet gibi geldiğinden (evet, manyağım ben) çok az yeni yazar okuyordum. Nasıl bir zeka benim ki, değil mi. Neyse, şimdilerde keşfettiğim yeni yazarları okumak da büyük zevk veriyor. Özellikle her lafımda söylemeye çalıştığım gibi China Mieville, Neil Gaiman ve Scarlett Thomas başı çekenlerden.

Dün, son olarak Neil Gaiman'ın YokYer'ini aldım. Çalıştığım bir anda resmen kitabı almak için delirerek, kısa bir ara verip Remzi Kitabevi'nde soluğu aldım. Gitmişken hem Terry Pratchett kitaplarına bakıp listeye yeni kitaplar ekledim, hem de Neil Gaiman'a kavuştum.

Bu arada Neil Gaiman'ın kişisel sayfasına henüz bakmamış olanlarınız varsa bir bakın, ilginizi çekecek bir şeyler bulacağınızdan eminim. Geçtiğimiz haftalarda hemen her gün deli gibi sitesinin içinde geziniyordum zira.

Dediğim gibi, takıntılı bir insanım ve kitaplar, yazarlar en büyük takıntım - sanırım.

11 Aralık 2012 Salı

Neil Gaiman & Terry Pratchett "Kıyamet Gösterisi"

Bu kitap hakkında yazmak da okumak kadar eğlenceli olacaktır muhakkak, ancak o kadar kolay olabileceğini sanmıyorum çünkü çok sevdiğim kitaplar hakkında yazmakta zorlanıyorum bazen.

Neil Gaiman ve Terry Pratchett’in yazdığı Kıyamet Gösterisi (Good Omens), organik halüsinozisten muzdarip bünyeler için belki olabilecek en eğlenceli kitaplardan biri; olmayan şeyleri dünyada görmek mi dediniz; ala. Zira gözlerinizin önüne gerçek olduklarına inanmadığınız onlarca şeyi en gerçekçi halleriyle getirebilen bu kitabın sayfaları arasında fiziksel dünyanın sıkıcılığından kurtulmak serbest. İstediğiniz kitaplara düşkün bir meleği, gözlüksüz çıkmayan bir şeytanı, yanarak ilerleyebilen bir arabayı ya da adı Köpek olan köpeğin zihnindeki kötü tohumları istediğiniz gibi gözlerinizin önüne getirebilirsiniz.

Kıyamet Gösterisi’nin konusundan kısaca bahsedelim; notlarında ve satılarında saklı tüm eğlenceyi ve detaylardaki esprileri merak edenler için kitabın içinde saklı tutarak; şeytanın oğlu yeryüzüne gelmiştir; hastanede aynı gün doğan başka bir bebekle yeri değiştirilecektir (bunu da satanist rahibelerin yardımları ile yapacaklar!) ve “işaret” geldiğinde çocuğun tepkisine göre kıyamet kopmaya “başlayacaktır”. Ancak işler biraz ters gitmiştir; şimdi Aziraphale (bir melek ve yarı zamanlı kitap sahafı) ve Crowley (düşmekten çok gezine gezine aşağı inmiş bir melek) tüm olan biteni yola sokmak zorunda kalacaktır. Aşağıdakilerin ve yukarıdakilerin sinirlenmesini her ikisi de istememektedir. Ama bir şeyler yolundan çıkmıştır; kontrolden de çıktığı gibi.

Çünkü kıyamet Cadı Agnes Çatlak’ın Dakik ve Kat’i Kehanetleri adlı tek bir kopyası olan kitabında böyle belirtilmiştir.

Cadı avcıları, melekler, şeytanın dölü - deccal, tanrının sesi, cehennem dükleri, ölüm, savaş, kıtlık, kirlilik, cadı ordusundaki çavuş, Azize Berly Çenebaz Tarikatı’ndan satanist rahibeler, medyum, köy sakinleri derneği başkanı… Bunlar kitaptaki karakterlerden öne çıkanları.

Kitap da, karakterler de birbirinden eğlenceli. Özellikle Crowley; gözlerini saklamak adına sürekli güneş gözlüğü ile gezen, havalı, hız düşkünü bir Queen dinleyicisi. Aziraphale’de ise, kendime de pay çıkararak, gördüğüm kitap düşkünlüğü, ne de olsa bir sahaf ve içinde aslında biraz da olsa barınan, kendisini Crowley’e yakınlaştıran “şey”. Aslında, Crowley ile anlaşabilmelerinin sebebi de aslında her ikisinin de bir yerde “aynı” olması değil miydi zaten…

Sıradan olana, alışılmış olana ters olana yadırgayan bakışlar atıyorsanız bu kitabı okumanızı tavsiye etmem. Hayalin gücüne, var etme yeteneğine ve yarattıklarına inanıyorsanız da bu kitabı atlayıp geçmeyin derim. Oturup huzur içinde, siz özel gösterimle bir kıyamet sahnesinde eğlenmek istiyorsanız ve bu size makul geliyorsa (eğlenmenin yönteminin makul oluşundan bahsediyorum) o zaman doğru kitaba yaklaşıyorsunuz.

Kitaptan bir alıntı;

“İnsanları insan olarak yaratıp, sonra insan gibi davrandıkları için onlara kızmanın neresi bu kadar harika anlamıyorum.”

Bir alıntı daha;

“Örneğin, neden insanları meraklı yapıp, sonra görebilecekleri bir yere yasak meyve koyuyorsun ve yanına İŞTE YASAK MEYVE! diye yanıp sönen kocaman neon bir parmak koyuyorsun?”

“Ben neon hatırlamıyorum”

Kıyamet Gösterisi, Neil Gaiman & Terry Pratchett. İthaki Yayınları, 410 sayfa.

7 Kasım 2012 Çarşamba

Ara Dünya (Neil Gaiman/Michael Reaves)

Kendi evinin içinde bile kaybolan birinin, dünyalar arası bir yürüyüşçü olması? Evet, bu kadar net ve belki de o kadar karışık. Lise öğrencisi olan Joey Harker, sosyal bilimler dersi için şehrin bir noktasına iki arkadaşı ile bırakılır ve hedefleri olan yeri bulmaya çalışır. Ancak bu yolculuk Joey için sadece ders notunu düşünmek ve gideceği yerin neresi olduğunu bulmaktan daha fazlası olacaktır. Joey dünyalar arası bir geçiş yaşar; çünkü o bir “Yürüyüşçü”dür. Ve “dünyaların” kaderini belirleyebilecek bir güce sahiptir.

Ara dünyalar, çoklu evren, zaman, paralel evrenler… Tanımsız yerlerin tasvirinde o kadar gerçekçi bir anlatım var ki okuduğunu kitabın bir bilim kurgu olduğuna inanmanız güç. Ya siz de benim gibi “olmadığını nereden biliyoruz ki” diyorsanız ne ala, o zaman belki de hep görmek istediğiniz bir “yerlerin” tasviri sayfalar arasında size sunuluyor. Haberleri izlerken gerçeğin sunumu kanaldan kanala nasıl değişiyorsa, o da bir kurgu olmaya nasıl başlıyorsa, gerçekten ne kadar uzaklaşıyorsa; merak etmeyin, Ara Dünya hepsinden daha gerçek. Umarım alakasız bir örnekleme olarak kafanızdan bana küfürler yükselmiyordur.

 Neil Gaiman ve Michael Reaves’in beraber yazdığı Ara Dünya belki gençlere yönelik bir kitap, ama kitabın hedef kitlesi olan yaş aralığından çıkalı uzun zaman olmuş benim için bile çabucak okunup bitirmek istenen bir kitap oldu. Öyle ki sırada “Kıyamet Göstersi” var.