30 Haziran 2015 Salı

Fredric Jameson "Kapital'i Sahnelemek"

Son bir yıldır yaşamdaki yegane amacım sanki yeniden "sadece daha fazla ders çalışabileceğim yerlerde olabilmek için daha fazla ders çalışmak" şeklini aldı. Bu yüzden şu cümlemi yadırgamadan okuyun, pek rica ederim: Ders çalışmaya ara verdiğimde okudum Fredric Jameson'dan Kapital'i Sahnelemek'i.

Blog'daki kitap yorumlarını takip ediyorsanız belirli bir çizgide ilerlemeye başladı kurgu dışı kitap yorumlarım. Bu yüzden Kapital'i Sahnelemek aslında geç okuduğum bir kitap oldu; neden bu kadar erteleyip yanımda şehir şehir gezdirdim bilmiyorum zira okumaya başladıktan bir kaç saat sonra bitrilebilecek, Kapital'in ilk cildinin analizinin ağırlıkta olduğu bir kitap.

Masanın bir yanında kokusuyla odayı kaplayan mor lavantalar, diğer yanında altını çize çize yeniden şekillendirdiğim Kapital'in birinci cildi, bir yaz gecesi rüyası gibi okumaya başladım Kapital'i Sahlemek'i. (Uyaklı blog yazarınızdan sevgiler).

Amerikalı Marksist politika kuramcısı ve edebiyat eleştirmeni Fredric Jameson, konuyla ilgili olanların sık sık karşına çıkan ve haşır neşir olduğu isimlerden biri. Marksist edebiyat kuramı araştırmalarının çıkış noktası olan ve doğal olarak Marksizm gibi bir kaynağın içine doğru yürüdükçe bu büyük teorinin daha fazla parçası olan Jameson çalışmalarıyla toplum bilimden edebiyata dek deniş bir yelpazeyi kaplayan çalışmalarıyla bence her daim okunacak ustalardan biri.

Kapitalizmin ortaya çıkışının zamansal ve mekansal özelliklerinin yorumunu yaparak metni açan Jameson, toplumsal üretim biçimlerinin tarih boyunca aldığı şekillere Marksist kuramın bakış açısından bakıyor. Üretim sınırlarının kapitalizmin ortaya çıkışını belirleyici kılan unsur olduğu vurgusu bu bölümde dikkat çekici. Keza, Kapital'in ilk bölümlerinde işlenen meta ve metanın kullanım değeri arasındaki ilişkinin sorgulanması, fiziksel özelliklerden bağımsız fenomenolojik deneyim odaklı bir değere dönüşen metanın dolaşımdaki ederi ve sermaye sahibinin kar elde etmesinin tüm bu kullanım değeri ile arasında olan - aslında akıl dışı - ilişkiyi Jameson detaylı olarak inceliyor.

Metanın gittikçe yüklendiği misyon ve meta fetişizminin toplumsal açıdan analizi ve sorgulanmasının ardından yazar, Marx'ın çıkarımlarını kendi yorumuyla bir işleyerek metanın kendini üretmesi ve yeniden üretmesi süreci içinde üretici konumdaki insanın çift yönlü emeği işliyor. Elbette kitabın ilerleyen bölümlerinde karşımıza çıkacak olan, Marksist kuramda atlanıp geçilmesi imkansız "yabancılaşma" kavramı ile ilgili olan bir çok açıklama ve soru da Jameson tarafından okurlar paylaşılıyor. Cisimleşen ölü emeğin işçi ve toplum üzerindeki etkisi bunlara verebileceğimiz bir örnek.

Tarih sahnesi içinde emek, ürün, sermaye gibi değişkenler üzerinden kapitalizmin inşasını da irdeleyen Jameson, işçinin meta üzerindeki etkisi - yaratım gücüne de uzun uzun değiniyor.

Kapitalizm içinde işçinin ve emeğinin sermayenin üretiminin devamlılığı için nasıl hem meta hem de meta üreticisi konumunda olduğunu sorgulayan yazar, işçinin kapitalist düzen içinde (Karl Marx'ın yüklediği) tarihsel sorumluluğu üzerinden neredeyse kopmaya varan durumunu, üretim ilişkilerinin kapitalizmle lehine gelişmesiyle arasındaki ilişki üzerinde duruyor.

Makineleşme ile insan emeğinin sermayenin meta üretimi amacıyla makineye hizmet eden insan gücü haline dönmesi, işçi ve üretim için zaman ve emek kaybını önleme gücündeki makinenin tam tersine işçi için emek ve zaman kaybı yaratması, zengini daha zengin ancak yoksulu daha yoksul kılmasının yanı sıra yarattığı yoksulluk içinde işçinin insanlıkdışı şartlar altında verdiği mücadeleye de değiniyor. Marx'ın kendi gözlemlerinden de alıntılar paylaştığı son bölümde Jameson, kadın ve çocuk emeğinin sanayileşme ardından toplumsa yarattığı korkunç acıyı ve yoksulluğu tıpkı büyük bir hümanist olan Marx'ın kaleminden hissettiğimiz kederin benzerini yansıtarak okura sunuyor.

Kapital okumasında kafası karşısan okur için Kapital'i Sahnelemek masanızın üzerinde duran ve sayfalarıyla sizinle konuşan bir danışman niteliğinde. Cenk Saraçoğlu'nun çevirisi ile Sel Yayınları'ndan çıkan bu kitap, konuya yabancı olanların dahi merakını uyandırabilir diye düşünüyorum.

28 Haziran 2015 Pazar

Ahmet Taner Kışlalı "Siyaset Bilimi"


Hafızamda bazı anılar var, yaşımdan ya da olayların üzerinden geçen zamandan bağımsız, cidden "dün gibi", hatta çoğunlukla "az önce" gibi aklımdadır. Nedense çoğu da kalbime bir sızı saplayan, çocuk yaşımda bile tanık olmuş olsam o an da dahil, aklıma geldiği her anda gözlerimi dolduran anılardır. Çocukluğu 90'lara denk gelenler ya da 90'ları yaşadığında az çok olayları idrak edebilecek olanların bile hafızasından çıkmayan çoğu olay ortaktır sanırım.

Bu acı olaylardan biri de Ahmet Taner Kışlalı'nın uğradığı bombalı saldırı sonucu hayatını kaybettiği gündür benim için. O zamanlar yaş itibariyle olan biteni daha rahar ve etraflıca anlayabileceğim yaşlarda olduğumdan, haberi gördüğüm ilk andan tutun da sonrasındaki canlı yayınlara kadar her şey aklımda.

1939'da başlayan hayatı 1999'da Ankara'da sonlanana dek Ahmet Taner Kışlalı, akademisyen ve siyasetçi kimliğiyle üstlendiği/parçası olduğu görevler ile Türk siyasi hayatında önemli isimlerden biri olmuş bir sosyal bilimci. Siyaset sosyolojisi, siyaset bilimi üzerine Ankara Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi'nde verdiği derslerin haricinde Kültür Bakanı olarak da görev yapmışlığı olan Kışlalı, İmge Kitabevi'nden çıkan Siyaset Bilimi adlı kitabı ile günümüzde de çoğu öğrencinin her daim elinin altında olan bir kaynak kitaba da imzasını atmış.

Siyaset biliminin tanımını yaparak açılışını yaptığı metinde Kışlalı, siyaset bilimindeki akımları ve etkileşimlerini ele alıyor. Ardından siyasal yaşama etki eden unsurların detaylı incelemesini yapan yazar, altyapısal etkenleri tek tek açıklıyor. Burada herkes gibi aklına Marksist teorinin altyapı kavramı gelenler için küçük bir açıklama da yapıyor Kışlalı, eklemek istedim. Toplumsal yapının tüm sınıfları ile ilişkili biçimde siyasal yapıyı şekillendirmesinin üzerinde örnekler ve farklı görüşler üzerinden ilerleyerek bölüme devam ediyor. Üstaypısal etkenleri açıklamasında ise Türk kültürüne de ayrı bir bölüm ayırarak, kültür - toplum - siyaset ilişkisini inceliyor.

Toplumsal sınıfların oluşmasına ve özellikle Marksist teori açısından konuya yaklaşan Kışlalı, altayapı ve üstayapının etkileşimi içinde siyasal rejimin değişmesine yönelik yaşanmış örneklerle beraber Marksist teorinin detaylarını aktarıyor. Üretim ilişkileri temelinde oluşturulan kuramın toplumun her kesimine ve unsuruna yaptığı etkiyi, iktisadi ve toplumbilimsel açıdan siyasetten - elbette - ayrı tutmayacak oluşumuzu da bir kez daha görüyoruz.

Siyasal temsil, yönetim biçimleri, partiler üzerine bilgileri ayrı bir bölümde aktaran Kışlalı, Türk tarihinden asla kopmayan biçimde verdiği örneklerle her okur için konuyu daha anlaşılır kıldığı kitabı boyunca yaptığı gibi, bu bölümde de Türk siyasi hayatının kırılma noktalarından örnekler veriyor.
Bir Atatürkçü olarak Kışlalı'nın Kemalist Devrim üzerine fikirlerini ve bakış açısını okura kitap boyunca bir çok kez sunuyor olması aynı zamanda genel bir siyaset bilimi kitabının ötesine geçen çalışmasında Türk siyasi tarihine ayırdığı satırlar ile de dikkat çekiyor.

Siyaset bilimini kelimelerinin ötesinde görme gerekliliğini fark etmemiş, sosyal bilimin dalları arasında uçurumlar olduğu gibi yanlış bir kanaatin peşine takılmış olanlar için göz açmaya hazır bir kaynak olan Siyaset Bilimi, sosyal bilimler ile ilgilenenler içinse olmazsa olmazlardan biri.

Ülkemiz aydınlarının uzun yıllar yaşadığı ve ışığın hiç sönmediği, nesiller boyunca daha da parlayarak aydınlattığı bir gelecek temennimi de paylaşayım.

İyi okumalar.

16 Haziran 2015 Salı

Anthony Giddens "Siyaset, Sosyoloji ve Toplumsal Teori"

Bu kitaba bir başladım, bir bölüm okudum, bir kenara koydum. Başka kitaplar okudum. Bir gün bir daha açtım, az daha okudum, okurken aklıma gelen bir konu için gidip başka bir kitap okudum. Sonunda aşırı sıcaklarla cebelleşirken kitabı bitirdim. Bu kadar uzun sürede bitirmem yanıltmasın, çok güzel bir kitap, dediğim gibi kitap içinde aklınıza takılan, merak ettiğiniz konular çıktıkça araya başka kitapların karışması normal, bu da öyle bir süreçti diyebilirim. Yoksa adında "siyaset", "sosyoloji", "toplumsal teori" kelimelerinin geçtiği bir kitabın ilgimi çekmeme ihtimali yok.

Tuncay Birkan'ın çevirisiyle Metis Yayınları'nca basılan "Siyaset, Sosyoloji ve Toplumsal Teori" adlı kitabında Anthony Giddens, toplumbilimin en çok öne çıkan kuramcıları arasında olan birkaç ismin görüşlerini irdeliyor; katıldığı, katılmadığı, çelişkili bulduğu ya da eksik gördüğü noktaların üzerinde duruyor.

Max Weber'de siyaset ve sosyolojiyi işlediği bir bölümle kitabın açılışını yapan Giddens, yaşadığı coğrafyanın yakın geçmişi üzerine şekillenen fikirleri çerçevesinde Weber'in işlediği ana konular üzerinden ilerliyor. Protestan Ahlakı ve Kapitalizmin Ruhu adlı kitabında da işlediği üzere Weber'in yönetim ve yönetilen, iktidar ve toplum arasındaki ilişki arasında kurduğu bağlar, Giddens tarafından detaylı biçimde okura sunuluyor.

Karl Marx ve Weber'in kapitalizmin gelimi üzerine görüşlerinin bir ve ayrı olduğu noktaları işleyen yazar, Weber'in bürokrasi kavramının aynı zamanda Weber tarafından insanlığın gittikçe daha da derinine batacağı bir bataklık olarak gördüğüne de değiniyor. Bu noktada, her iki ismin de aslında kapitalizme bakışında ortaklaştığı noktanın yıkıcı kısım olduğunu söyleyebiliriz sanırım.

Emile Durkheim'ın toplumsal işbölümü kavramının ağırlıkla işlendiği metinde Giddens, Durkheim'ın çağdaş toplumların en büyük özelliği olarak organik ve mekanik işbölümünü ortaya koyduğu sonucunu paylaşıyor. Aynı zamanda yazar, Durkheim'ın bu düzen içinde sınıfların ortadan kalkacağı bir toplum hayalini tıpkı Marx gibi hayal ettiğine değiniyor.

Durkheim diyince akıllara gelen bir diğer kavram olan intihar, Giddens tarafından Durkheim'ın kavrama toplumsal ve bireysel olarak yaklaştığı iki boyutu da kapsar şekilde ele alınıyor. Toplumdaki bireyi toplum içinde pasif değil, aktif ve toplumun bir yansıması olarak görüyor Giddens ve bu noktadan uzaklaştığı dönem için Durkheim'ı eleştiriyor.

Pozitivist felsefe ve pozitivizm içinde, sosyal bilimler ve fen bilimleri arasındaki durumu, düşünce akımının öne çıkan isimleri Auguste Comte ve Karl Popper'ın ağırlıklı olarak işlendiği bir bölümde aktaran Giddens, bilimsel düşünce ve bilimin pozitivizm içinde nasıl tanımlandığını aktarıyor.

Talcott Parsons'daki iktidar kavramını ve iktidar - güç arasındaki ilişkiyi inceleyen yazar, otoritenin iktidarla olan ilişkine de değiniyor. Bu durumda rıza, sorumluluk, seçme, yönetme gibi konular da ön plana çıkıyor.

Marcuse, Garfinkel, Habermas ve son olarak Foucault, Nietszche ve Marx'ın fikirlerine değinen Giddens, Foucault'nun iktidar teorisinin cinsellik ile olan ilişkisine değiniyor. Siyasi bir anlam yüklenen cinsellik üzerinden oluşturulan otoriteyle beraber aynı zamanda yazar, Foucault'nun hapishane ve akıl hastanelerini modern çağı örnekleyen unsurlar olarak sunan görüşlerine de değiniyor. Marx'ın üretim yerleri ve fabrikalar olarak işaret ettiği modern çağ sembollerinde Foucault'un hapishane ve akıl hastanelerini koymasının  Foucault'nun 19.yy ile beraber halkın gözü önünde fiziksel acı ve şovla beraber yapılan cezalandırma işleminin artık ıslah olarak değiştirildiğini belirtmesiyle olan ilgisini de vurguluyor. 

13 Haziran 2015 Cumartesi

Kitap Blog'uyla İlgisiz İçerik: Resimlerim

En son İstanbul'dan taşınmadan kısa bir süre önce gidip suluboya defteri almıştım, aldığım gün de içine bir resim çizmeye başlayıp yarım bırakmıştım.

Yaklaşık 10 ay sonra, bu sefer başka bir şehirde, o resmi tamamlamaya karar verdim. Resim olduğu gibi aklımdaydı, tamamlamam çok kısa sürdü.

Son yılın aşırı yoğunluğu, son zamanların da gittikçe artan yoğunluğu başıma vurdu sanırım dersten kafamı kaldırır kaldırmaz çay kahve vs molası verdiğimde sürekli resim yaptım geçtiğimiz iki hafta hemen her gün.

En yakın arkadaşımın da boya kalemlerini alıp gelmesiyle resmen SAN'AT dolu akşamlarda bolca çene çalma, siyaset, alakasız ve bağlantısız konular konuşup resim yaptık.

Şu sıralar yine, mesela bu yazıyı ekledikten sonra yine derse döneceğim ve bu sefer, bir süre daha değil resim yapmak, boyalara elimi uzatmak için bile zamanım olmayacak.

Kitap blog'uyla zerre alakası olmayan ve hepsi birbirinden kötü ve neredeyse aynı olan resimlerimi sizlerle paylaşmayı neden istedim bilmiyorum, bir sebep bulamazsam en kötü "taslağa dönüştür" derim olur biter. Instagram'dan takip edenler zaten bu resimleri görüp bir acı yaşadı, kimse eksik kalmasın, blog'un takipçilerine de bir yaz günü kabusu olayım istedim belki de, kim bilir =)

İç dünyalara sevgilerle.


Not: İçlerinden biri, en yakın arkadaşımın "benim de resmimi yap" demesi üzerine yapıldı; diğer ikisi de iki farklı arkadaşımın isteği üzerine. Tahmin etmek isteyen etsin; sizce hangisi 15 yıllık arkadaşımın portresi? =) 
















Charlotte Bronte "Profesör"

Çoğu insanın mevcut işleyiş içinde hemen hemen kendisini tatmin eden, hayalini kuran çoğu şeyi hala yapamadığı ama şansı varsa bir şeylerin yoluna girer gibi göründüğü bir yaşta, 1855'te otuz sekiz yaşında iken ardında günümüze dek okunan, gelecekte de okunacak olan sayılı eser bırakan bir yazar Charlotte Bronte.

Kadın olmak, kadın bir yazar olmak ve tüm bunları uzun yıllar kadını resmi olarak aslında tanımayan bir coğrafyanın ataerkil, ataerkillikle güçlenen feodal düzeni içinde yapmış olmak ve bunları on dokuzuncu yüzyılın başında yapmış olmak, takdir edersiniz ki takdir edilemeyecek bir şey değil. Üzerine de, İngiliz edebiyatının öne çıkan isimleri arasına girebilmek; gerçekten değerli bir eseri ortaya koymak...

Bronte kardeşlerin benim gözümdeki yeri, buradan, 2015 yılından bakıldığında belki çoğu insan için normal ya da yeterli görünse de aslında mümkün mertebeyi pek çok kez açmış, yeri geldiğinde erkek egemen topluma doğrudan, yeri geldiğinde dünyada egemen ekonomik ve politik adımları hikaye içinde kimi zaman bir kaç vurucu cümle ile değiniyor olmaları. Charlotte Bronte de özellikle Profesör'de bir öğretmenin hikayesini anlatırken, sıklıkla sanayileşme sonrası İngiltere'nin durumunu, Avrupa'daki hakim fikirleri sıkça karşımıza çıkarıyor.

Currer Bell takma adı ile yazdığı ve vefatının ardından yayınlanan romanı Profesör, Bronte kardeşlerin genelinin bende yarattığı hisleri yaratan, okurken sizi içine çeken, (metni orijinalinden çeviren Gamze Varım'ında da değerli katkısıyla) bir hikaye.

Yirmi iki yaşındaki William Crimsworth'ün eğitimi bittikten sonra hayat tutunma çabasını Profesör'ün hikayesi.  Ailesiyle ile arasında neredeyse yok denilebilecek bir bağ olan Crimsworth'ün sanayileşme sonrası İngiltere'de burjuva - kapitalist sınıfa bir örnek olarak karşımıza çıkan abisinin yanında bir süre çalışmasıyla başlayan çalışma hayatı, kapitalist daha çok kazanırken işçinin nasıl sabit bir gelirle, sabit harcama ve sabit ihtiyaçlarla kendisini doğasında ilerlemeye değil de "sabit ve güvenli" kalmaya odakladığını görüyoruz. Kendisini yalnız ve ancak "efendisi" kapitalistin daha çok kazanması için görevine itaat ile ifade etmek zorunda kalan Crimsworth'ün işçi olarak geçirdiği belirli bir zaman ardından bariz biçimde içine düştüğü buhran, yabancılaşma kavramını okura düşündürtecektir diye düşünüyorum.

Kitapta, sürekli X...shire olarak geçen bölgedeki deyim yerindeyse hapis hayatına daha fazla dayanamayan Crimsworth'ün karşına çıkan, yörenin soylularından biri olan ancak hikaye boyunca fikirleri ile her zaman aykırı bir duruş sergileyecek olan Mr. Hundsen'in de yardımlarıyla, aldığı eğitimin verdiği güvenle başka bir ülkeye doğru yola çıkışı ile beraber de Profesör'ün asıl hikayesi başlamış oluyor. Belçika'da öğretmen, yani "profesör" olarak dil eğitimi vermek üzere bir erkek okulunda işe başlayan Crimsworth'ün yalnızlık ve öğrencilerini eğitmekle geçen günleri arasında okur olarak sürekli bir karamsarlık, bir yapayalnız ve umutsuzluk hissetmemek mümkün değil. Buna rağmen, yazarın sıklıkla kitapta ele aldığı bir kavram var ki, her durumda, her şeye rağmen karakterin içinde sıkı sıkıya tutunduğu, hüzünlü bir tutkuyla içinde yer alan bir şey; umut. Yazar, sıklıkla umut kavramını, bireyin hayattan uzaklaşmaması için tutunacağı yegane dalı işaret ediyor. (Adım Umut, biliyorsunuz =) )

Fransızlar'a da göndermeler içeren Profesör'de Büyük Britanya'da zaman zaman bir kaç küçük eleştiriye uğruyor.  Ancak asıl ağırlık, başkarakterin Flamanlar'a kısmen ırkçı biçimde yüklenişi.
Öte yandan, özellikle öne çıkan kadın karakterlerin güçlü ve sorumluluk, mevki sahibi, çalışkan insanlar (ve ilginçtir ki yazar öne çıkan bu iki kadın karakteri de Flaman yapmamış) olarak hikayede yer alıyor. Kadın karakterlerin, azim ve zeka birleşimi olan tavırları içinde kimi zaman da kadın - erkek rolleri üzerinden eleştiriler yapıyor yazar.

Evlenip eve hapsolmayı reddeden ve başarısının durağan değil, artarak ilerleyen bir kadın karakteri hikayenin can alıcı isimlerinden biri haline getiren Bronte, bir kadın olarak dönem içinde kadınlara zar zor tanınan fırsatlar içinde, kadınlara biçilen ve kafeste bir süs kuşu gibi kalmalarını amaçlayan düzenlemeler içinde Profesör ile elbette öncü bir yazar olmuş diyebiliriz - diyoruz da.

"Yazmanın kadınlara göre bir şey olmadığı" gibi saçma sapan fikirlerin kurbanı olmuş erkek egemen düzen içindeki insanlar (bakın cinsiyet ayırımı yapmıyorum), kadınların ilerleyişini her zaman "yuva"dan uzaklaşmak olarak gören zihniyetler o zamandan bu zamana kadar saklansa da, törpülense de hala yok olmadı, bu kesin. Ancak, Bronte'lere ve daha bir çok öne çıkan, bence ilk feminist kadın yazarlara bakın, o zaman bir santimetrelik ilerlemeye bile önem vermenin gerekliliği ve yolları size ışık olacaktır. 

3 Haziran 2015 Çarşamba

Bertell Ollman "Yabancılaşma"

Marx'ın yabancılaşma kavramı üzerine okudukça daha da fazla ilgimi çeken bir konu oldu. Birbiriyle ilgili bir çok durum ve kavramın yollarını kesiştirmekte sıklıkla yabancılaşmayı kullanmaya başladım; şeyler arasındaki İlişkilerin bireysel ve toplumsal tüm yönlerini görebilmeyi başarmak adına Marx'ın, yabancılaşma kavramını bir kilit olarak görüyorum. Sebepleri asla düşünmeyip, görmeyip ancak ve sadece sonuçtan memnuniyet ya da memnuniyetsizlik duymaya odaklı dünya toplumu olarak biz insanların, aradaki bağları tanımaya bu kadar mesafeli duruşumuza bir anlam veremiyorum; o yüzden, kimse aramak istemiyorsa da samanlığın içinde kaç iğnenin neden orada olduğunu ve neden orada olmak zorunda olduğunu çalışmak güzel. Neyse.

New York Üniversitesi'nde siyaset bilimi profesörü olan Bertell Ollmann, Marx'ın  "yabancılaşma" kavramını açıklamak için işi en başından ele alıyor ve ortaya çıkan eser, "Yabancılaşma, Marx'ın Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı" konuya ilgi duyanlara, konuya ilgi duyması gerekenlere ve konuyu bilenlere ve konuyu hiç bilmeyenlere; kısaca herkese göre bir kaynak kitap olarak Ayşegül Kars'ın çevirisi ile Yordam Kitap'tan yayınlandı.

Ollman, kitabın ilk kısmında Karl Marx'ın kullandığı kelimelerin açık uçlu oluşuna ve farklı okurlarca ya da çeviriler sonucunda yanlış anlamlara kayabileceği konusuna bir netlik getirerek, Marx'ın sıklıkla kullandığı ve yakın anlamlarmış gibi karşımıza çıkan çoğu kavramın ayrıştırıcı noktalarını vurguluyor ve Marx'ı okumak, anlamak için kavramlar arasında bir netlik sağlıyor, sınır çiziyor. Bu bölüm, dönüp Das Kapital'i ya da Elyazmaları'nı da okurken ihtiyacınızı karşılayacak bir bölüm olmanın yanı sıra, Olmman'ın yeniden tanımlamalarını yaptığı kavramlar elinizdeki kitabın ilerleyen bölümlerinde de karşınıza sıkça çıkacağından, önemi bir de ben vurgulamak istedim.

İçsel ilişkiler felsefesi çevresinde bireyin kendisi ve doğası ile olan ilişkisini irdeliyor yazar daha sonra. Marx'ın doğasını kendisi dışında bulamayan varlığın doğal olmadığı, olamayacağı ve doğal sistem içinde hiçbir noktada kendine yer edinemeyeceği vurgusunu yaptığı bölümler bence oldukça dikkat çekici. Bireyin yabancılaşmasının varacağı boyutu kabaca anlatıyor gibi görünse de o ifadelerde jilet keskinliği bulduğumu belirtmek isterim. Bu bağlamda da Ollman, Hegelcilerin öznenin dünyayı kendi nesnesi haline getirmesi ve kendisi ile bir tutuması  anlamına geldiği görüşünün de burada altını çiziyor.

Marksist etiğin varlığı - yokluğu sorgusunu yapan Ollmann ardından güç ve gereksinimler konusuna geçiyor. Marx'a göre insanın bazı gereksinimleri doğal, bazıları ise türsel gereksinimlerdir. İnsanı hayvandan ayrıştırma noktasında ise karşımıza çıkan türsel güç ve gereksinimler oluyor bu durumda.

Doğal ve türsel insan tanımlamalarının ardından üretim, üretim ihtiyacı, doğayla bir olma gibi konuları ele alan Ollmann, sahiplenme kavramı, meta fetişizmi, yabancılaşma, sermaya, emek, emek değer, değer gibi kavramları da Marx'tan alıntılar ile sorguluyor. İnsanın toplumsal doğasından kopuşu ile beraber ortaya çıkan yabancılaşmayı, üretim ilişkilerinin izlediği tarihsel yol ve kapitalizme vardığı noktaya kadar aktaran Ollman, işbirliği içinde kendisi için kendi nesnesini doğada yaratan ve yaratıcı gücünü kullanarak varlığını tamamlayan insanın, kapitalizm ile beraber (özel mülkiyet ile başlayan sürecin ardından) nasıl sadece rekabetçi bir hal aldığına değiniyor. Rekabeti ise yalnız farklı sınıflar arasında değil, bir yandan da sınıflar içindeki iç çatışmalar ekseninde değerlendiriyor. Fabrika sahibi ile rekabet içinde olan işçi aynı zamanda işe girmek ya da işten kovulmamak için kendi sınıfından diğer işçi ile rekabet halindedir; dışarıda giyim ve gıda için yine rekabet halindedir.....

Türsel insanın kendisini yitirmesini, özel mülkiyetle ortaya çıkan düzenin insan emeğindeki yabancılaşmayı ve sonunda soyutlaşmış emek ve değeri getirdiğini belirten Marx'tan alıntılar ile ilerleyen yazar, buradan soyut kavram insanı da inceliyor. Özel mülkiyetin, toprağa bağlı özel mülkiyetin ortaya çıkışının yarattığı tarihsel zincir sonucunda emeğin ve tüm emek ürünlerinin "şey"leşmesine değiniyor. Ne ürettiğini bilmeyen işçinin ürettiğine, kapitalistin ürettirdiğine, insanların ürünlere yabancılaşması... Soyutlanma, yabancılaşma... Emek ve nesnenin değer kazanma ya da kaybetme ilişkisi.

Bertell Ollman, günümüzde sıkça adı anılan meta fetişizmi de kitabın bölümlerinden birinde ayrıca ele alıyor.  İhtiyacı olmayan binlerce liralık telefonlar ile çevrenizde dolaşanlara baktığınızda, toplu taşımada ya da bir yerde bir şeyler içerken insanların sadece ellerindeki bu akıllı belalara odaklanmasına bakınca görebileceğiniz örnekleri gündelik hayatta elbette mümkün olan bu kavram, metanın içeriğindeki insan faktöründen bağımsız biçimde diğer metalarla girdiği ilişkinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

Yabancılaşmış insan ne demek; nerelere, ne şekilde yansır... Bunlar üzerinde düşünmek için bir fırsat da veriyor. Zira 15 saat az bir maaşla çalışan bir işçinin kendini gerçekleştirmesi ya da doğasıyla arasında bir bağ kurması nasıl beklenebilir? İşçimiz bir otomobil fabrikasında, bir kafeteryada, bir reklam ajansında ya da bir alışveriş merkezinde çalışıyor olabilir. Bu hiç fark etmez. Bu satırların okurları bile çalışma hayatının kendilerinden illa ki götürdüğü bir şeyler olduğunu fark etmiştir; çalışmıyor olsanız bile içinde bulunduğumuz sistemin bireyler üzerinde etkisi olmaması imkansız. Bu, toplumun tamamını kapsayan bir sorundur ve nasıl ki "politika ile ilgilenmiyorum" sözü aslında imkansız bir ifade ise, bireyler ve doğal olarak toplumlar için de yabancılaşmadan paçayı kurtardığını ya da kapitalizmden kaçtığını söylemek de aynı oranda imkansızdır.

Her bir bölümü için ayrı ayır yazıp, ayrı ayrı konuşup tartışabilsek keşke. Bir yanda Kapital'i açık tutun, bir yanda bu kitabı okuyun. Ara ara Kapital'den ilgili bölümleri okuyarak da ilerleyebilirsiniz. Ders tarifi verir gibi oldum. E, lezzetli bir kitap. Ama yemedim, okudum. Tavsiyedir.

25 Mayıs 2015 Pazartesi

Anne Phillips "Demokrasinin Cinsiyeti"

Biliyorsunuz, seçimlere çok az bir zaman kaldı. Aday listeleri belirlendikten sonra memnuniyetsizlikler ya da hoşnutluklar doğdu. Elbette benim de bir siyasi görüşüm, oy vereceğim bir parti var fakat (herhangi bir partiyi ima etmiyorum) aday listelerinde "kadın aday" sayısı verme durumu, sanki erkekler "lütfetmiş de kadınların siyaset yapmalarına olanak vermiş" gibi sunulmuyor mu? 

Listeler açıklanırken ya da hazırlanırken sürekli erkek egemen siyasetin içinde kadınlara "yüzde bilmem kaç kadın" kontenjanı açmakla iş biter mi sizce? Seçme ve seçilme, eşit olarak tüm vatandaşlarımıza verilen bir hak ancak kadın ve erkeğin seçilme hakkının pratikteki durumu hakkında düşünmeden geçemiyorum. 

Toplumsal cinsiyet rollerinin bireyler üzerine yüklediği, kamusal hariç özel alanda özellikle kendisini gösteren, açıkça ifade etmek gerekirse hanedeki iş yükünün kadın üzerinde daha fazla toplandığını vs. düşünürsek; işten çıkar çıkmaz koştura koştura eve gelip de okuldan gelen çocuğuna, işten gelen kocasına yemek hazırlamak için çırpınan kadın hangi ara ne yapsın? gibi... Aslında şu yazdığım, çoğunluğun aşina olduğu tablonun bile daha insani kalabileceği ne çileler çekiyor insanlar....

Siyaset ve toplumsal cinsiyet teorisi profesörü olan Anne Phillips "Demokrasinin Cinsiyeti" adlı kitabında her bir kurum ve topluluğuna sinmiş bulunan ataerkil düzenin siyaset içinde kadınları nasıl görmezden geldiğini, bu duruma karşı kadın çalışmalarının getirdiği eleştiriler ve öneriler eşliğinde irdeliyor.

Feminizm ve demokrasinin çatışan noktalarıyla beraber aynı çizgiye en çok yaklaştıkları farklı noktaları açıklayarak açılışını yaptığı metinde Phillips, politikanın ana sorununu her iki cinsiyeti de eşit olarak gözetmeden, erkek egemen ve erkek temelli bir biçimde oluşturmuş olması olarak açıklıyor ve sorunun çözümü için birinci adımı, "toplumsal cinsiyetin kör bir nokta olarak kalmadığı" yeni bir politika tanımı yapma gerekliliğini sunuyor. Bunu, politikaya sayıca daha fazla kadın dahil etmenin ötesinde bir adım olarak düşünmek burada önceliğimiz olmalı, ki yazar da buna değiniyor, zira en başta benim de belirttiğim gibi kadın sorunlarını erkekler - erkek odaklı politika çözemez belki ancak bunu yalnızca kadınlardan ibaret bir oluşumla da çözülemeyeceği muhakkak. Bir bilinç, farkındalık, gereklilik, sorumluluk... Her nasıl tanımlarsanız tanımlayın siyaseti erkek egemenliğinden ve kadını görmezden gelen bir halden çıkarmak için toplumun her kesimi el ele vermelidir.

Kadının özel alana ait, erkeğin kamusal alana ait olarak görünmesi, toplumsal cinsiyete dayalı mekansal ayrışmanın sorunun kökeninde yatan en etkili sebeplerden biri olduğu vurgusunu yazar kitaptaki her bölümde yapıyor.

Yazarın demokrasinin sorunları olarak tanımladığı noktalarda öne çıkan durumlardan biri de kadınların demokrasi içinde pasif kalmaya mahkum edilmesi ve bunun asında kamusal ve özel ayrımından da beslenen, kadın ve erkeği mekansal olarak ayıran ve buna da farklı yükümlülükler getiren -yine- ataerkil bakış açısı olarak karşımıza çıkıyor.

Farklı demokrasi modellerini kadın sorunları ile beraber ele alan yazar, liberal demokrasinin kamusal - özel ayrımına (politik olan ve toplumsal olan) dikkat çekiyor. Kitapta yazarın, farklı feministlerce tekrar tekrar vurgulandığı üzere liberalizmle ilgili ortaya koyduğu sorunlardan biri de liberalizmin erilliğinin her yana sinmiş olması. Katılımcı demokrasinin öne çıkan noktasının ise demokrasiye devlette verilen/devlete yüklenilen öneminin, toplumsal hayatın tamamında olması gerektiği vurgusu üzerinde topluyor.

Kadınların temsil haklarını kazanımları yolunda, kadın çalışmalarının belirmeye başladığı ilk dönemlerden başlayarak sürecin genelini, siyasi sistemler içindeki durumları ile beraber incelemeye devam eden yazar, farklı coğrafyalardaki kadın hareketlerinin başarılarına da sayısal veriler ile kitapta yer veriyor. Şaşırmayacağımız bir bilgi olarak İskandinav ülkelerinde kadınların temsil oranının yüksekliği dikkat çekiyor.

Demokratik eşitliği artırmak için yapılan girişimleri, bilinç yükseltmeden kadın toplantılarına, siyasi partiler içinde kadınların yer almalarına, toplumsal hayatın (kamusal ve özel ayrımına özellikle dikkat çekerek, bu soruna ısrarla değinerek) yeniden düzenlenmesi gereken hususlarına dek Anne Phillips, demokrasinin cinsiyetini göstererek, düşünmeye davet ediyor. 

22 Mayıs 2015 Cuma

Rene Descartes "Aklın Yönetimi İçin Kurallar"

Bilim, bilimsel bilgi gibi kelimeler kullanıldığında genellikle insanların kafasında deney tüpü, elektronik, DNA, matematik, biyoloji, ilaç sanayi gibi şeyler canlanıyor bence. Yani bu ilk çağrışım içinde mesela ne bir siyaset bilimini, ne tarihi, ne sosyolojiyi ne de iktisadı görebilirsiniz. Biraz iddialı bir cümle hatta yakınma oldu, ama olsun, olsun çünkü fen bilimleri dışındaki çoğu şeyin bilimsel eğitim gerektirmeyen, bilimle alakası olmayan, hatta yer yer cinsiyetçi ve kadın düşmanı bir tutumla "kadın işi" olarak tanımlanıp küçümsendiğini ben çok gördüm. Siz gördünüz mü ya da genel nasıl bir şey demeyim şu an hadi, ama benim gözlemlerinden bu sonuca varmam mümkün.

Öncelikle bilim nedir, bilimsel bilgi nedir, bilimsel bilgiye ulaşmak için kullanılacak yöntem ve araçlar nelerdir - ve daha fazlası - çoğu zaman sadece sınavda cevap kağıdına yazılacak (ya da artık sanırım sadece cevap kağıdında "işaretlenecek") bilgi olarak öğretildiğinden, zamanla ölen, anlamını kaybeden konular haline geliyor. Bu yüzden de günlük hayattaki basit bilgilerin bile yanlış temellerle çarpıkça yerleşmesi, çoğu yanlışın inatla doğru sunulması ya da doğrunun ne olduğunun merak edilmemesi gibi bir çok zararlı durum, bireyler ve doğal olarak toplum için büyük sorunlar doğuruyor diye düşünmekteyim.

Bilim denilince aklına sadece matematiksel bilgi gelenlerin, felsefeyi, mantığı bilim saymayanların pek zoruna gidebilecek şekilde Rene Descartes,  matematik ve felsefe eğitimi ile dünya tarihinde sonsuza kadar fikirleriyle yaşayacak olan, ünlü filozoflardan biri. Hemen herkes adını duymuştur diye düşünüyorum en azından. 1596 ve 1650 yılları arasında yaşadığını ve şu an 2015 yılında dahi üniversitelerin belli bölümlerinde temel kaynak kitaplar arasında yer alan eserleri olduğunu düşünürsek, Descartes ne diyor diye durup düşünmeden geçmemenin gerektiğini de görebiliriz bence.

1628 ve 1629 yılları arasında kaleme aldığı Aklın Yönetimi İçin Kurallar adlı eserinde Descartes, adından da anlaşılabileceği üzere aklı kullanmanın yollarını anlatıyor. Aklı neden kullanırız? Bilgi edinmek için. Burada önemli nokta, doğru bilgiye ulaşmak olduğuna göre, doğru bilgiyi araştırmanın yöntemleri, adımları nelerdir diye Descartes yirmi bir adet kuralı paylaşıyor ve açıklıyor.

Her bir kuralı elbet yazmayacağım ancak kısaca nasıl bir içerik ve yol izlemiş, bahsedeyim: Öncelikle bilgiyi araştırmanın yöntem ve düzenini neden önem verdiğini açıklayarak başladığı metinde yazar, insan aklının gelişmişliğinin ve sınırsızlığının altını ilk sayfalarda çiziyor. Kuşku duyulan konu üzerinde aydınlatmak için araştırmaya girişilmesinden önce, sonucu kesinliğe varmayacağı belli olan konular için uygulanacak hiçbir yöntemin başarıya - doğru, gerçek bilgiye - götürmeyeceğini vurgulayan Descartes, muğlak konular üzerine cesaretle gidilmesi sonucu elde edilen üstünkörü bilgiyle sahip olmakla övünmeyi de eleştiriyor.

Araştırmada yöntemin güvenilirliğini sıklıkla vurgulayarak adımları sıralamaya devam eden yazar, aynı zamanda yöntemin sırasının gerekliliğine de değiniyor. Bir adımda elde edilen bilgiye dair şüphe olmasına rağmen inatla diğer adıma geçilmesinin doğru bir yol olmadığını, sonucun yine gerçek ve doğru olmayacağını belirtiyor. Bir basamağı çürük olan bir merdivende ilerlemenin sona varamayacağı gerçeği gibi...

Gerçeği armaya başlamak için en karmaşık gerçeklerden ziyade en basit gerçekleri öğrenmeyi ilk koşullar arasında sıralayan Descartes, öğretilen değil aranıp bulunan bilginin kişi için daha önemli olduğunu kendisinin öğrenme isteği ve merakı üzerinden de örnekliyor.

Bilgi sadece sınavlarda çıkan, bir sorunun cevabı değil; bilgi yaşama yöntemi, yaşama sebebidir diye düşünüyorum.  Nasıl düşünmeyi öğrenmek, gerçeği ve doğruyu hayattaki her konuda, her şeyde, her zaman nasıl bulabileceğimizi öğrenmek için bizlere yöntemi sunuyor Descartes. 

20 Mayıs 2015 Çarşamba

Yuri Davidov "Özgürlük ve Yabancılaşma"

Özgürlük kelimesi sürekli, her yerde. Bireysel ya da toplumsal, evrensel bir çok konu hakkındaki yorumlarda, vaatlerde, yakınmalarda, isteklerde özgürlük kelimesi bir şekilde cümleye dahil oluyor. Kelime anlamı olarak üç aşağı beş yukarı muhtemelen çoğu insanın aklına bir tanım geliyordur; özgürlük nedir, sorusunun karşılığı bir cümle içinde akıllarında yer alıyordur.

İşte "Özgürlük ve Yabancılaşma", bir yandan adı geçen bu iki kavramı daha yakından incelemeye, bir yandan da farkında olmadığımız bu iki gerçekliğin hayatlarımızda nasıl ve neden yer aldığını öğrenmeye davet ediyor bizleri.

Hegel üzerine uzmanlaşmış olan, 1929 Ukrayna doğumlu felsefeci Yuri Davidov, özgürlük ve yabancılaşma kavramlarını ayrı ayrı ve birbirleriyle ilintili olarak incelerken, bir yandan da her iki durumun ortaya çıkışını da inceliyor.

Sınırları konusundaki çelişkilere değinerek özgürlük kavramını ele alan Davidov kendi ifadesi ile soyut "nereden özgürlük" sorununun "neye özgürlük" sorununa nasıl dönüştüğünü irdeliyor. İnsan doğasının, insan varoluşunun özgürlüğün sınırları ile olan ilişkisini de bunun ardından, insan özünün zorunluluklarına bağlıyor. İnsanın doğa ile olan mücadelesi ve elbette üretimin bireysel ve toplumsal -evrensel- yönü ile olan ilişkisinin özgürlük kavramından bağımsız incelemeyeceğinin vurgusunu yapan yazar, bireyin doğasına uygun yaratıcı gelişiminin özgürlüğün gelişimiyle paralel ilerleyecek bir süreç olduğunu vurguluyor.

Özgürlüğün idealize edilmiş, zorunluluktan ayrıştırılmış ve bu yüzden soyut kılınmış halinin karşısında somut ve pozitif olarak boyunduruk altına alınmış halini koyan Davidov, Marx ve Engels'in vurguladığı üzer tarihsel süreçte insanın neden ve sonuç olduğunu ve bu süreç içinde kendisini ve toplumu var edebilecek yegane güç olduğunun altını çiziyor. Yani, doğa karşısında yaratıcı özellikleriyle üstülük kurabilen insan, kendi varlığının maddesel ilerleyişini aslında bir çeşit zorunluluktan doğan kölelik ile yaratmaktadır. Ancak bu kölelik ifadesinin varlığına rağmen, insanın doğasıyla (yabacılaşmamış içimde) ilerleyişi de onu özgürlüğe götürecek yoldur.

İnsanın yiyecek üretimine başlaması ile "diğerlerinden" ayrılması sonucunda tahmin edersiniz ki toplum içindeki işbölümünün ortaya çıkması da özgürlük ve yabancılaşma kavramlarının arasındaki ilişkiyi daha sık karşımıza çıkarak bir dönemi başlatmasına değiniyor Davidov. İlkel toplumun kooperatife yani üretici güce dönüşmesinin arından, toplum içindeki bireylerin kendi ilerleyişlerini toplumsal ilerleyiş içinde gerçekleştirecekleri dönem de gelmiş oluyor: Tek tek değil, birlikte hareket ederek "özgürlüğe" doğru yol alan insanın bu şekilde madde-üretici halini, ilk karakteristiğini kazanmış olarak karşımıza çıkışmış olduğunu da ekliyor.

Çalışmanın varlığını insanlığın tamamının özgürlüğü için tek ve en önemli yol olarak gören Davidov (Marx'ın da ilgili fikirlerini düşünebilirsiniz burada aslında), insanın doğa karşısındaki mücadelesinde bir yandan doğasını değiştirirken bir yandan da kendisini değiştirmeye başlamış olmasını da belirtiyor.

Marksist teoride doğa ile el ele vermiş insanın yükselişi olarak görebileceğimiz bu durum, üretim ilişkilerinin olması gereken halinden uzaklaşma sonunda yabancılaşmayı karşımıza çıkarıyor aslında. Önceliği her daim insan olan Marksist teoride, insanın (bireyin) üzerinde "türün" sorumluluğunun da olduğunu hatırlarsak, evrenselliğe giden yolun ilk adımı olan bu "türünün ve kendinin bilincinde olma" durumu, tür içinde ve tür için doğa ile el ele çalışmanın neden yabancılaşmadan uzak ve ancak özgürlüğe yakın bir yol olarak gösterildiğini de anlayabiliriz.

İnsanın önce emeğine, sonra kendisine - türüne yabancılaşmasını, üretim sürecindeki amaç ve araçların işleyişindeki bozulmalara bağlayan Davidov, Marx'tan sıklıkla yaptığı alıntılarla yabancılaşmaya etki eden sebepleri, sanayileşmeye varana dek ilk üretim faaliyetlerinden itibaren irdeliyor.

Yabancılaşma kavramıyla tanışmak ve özgürlük üzerine düşünmek için atlanmaması gereken eserlerden biri.

16 Mayıs 2015 Cumartesi

Friedrich Engels "Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni"

Böyle söyleyince elbette kimse inanmıyor ancak (ben farklıyım ya da özelim demek için demiyorum, hiç kimse özel ya da farklı değil çünkü) 11 - 12 yaşında sosyoloji okumaya karar verdiğimde (ve sosyoloji okuyup reklam yazarlığı yapmaya karar verdiğim aynı dönemde) annemin bana önerdiği birkaç kitaptan biriydi Friedrich Engels'in genelde adı geçtiğinde illa ki anılan eseri Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni. (Sonucu merak eden varsa; reklam okuyup, reklam yazarlığı yaptım ve şimdi de tahmin edin ne üzerine çalışmaya çalışıyorum =) )

Antropolog Lewis Henry Morgan'ın Eski Toplum adlı eserinden yola çıkarak incelemesine başlayan Engels'in, toplum yapısını insanlığın ilk dönemlerinden itibaren gelişim ve değişimlerini aktardığı bu kitapta, toplumsal cinsiyet rollerinin geçirdiği değişim ve bu değişimdeki etkenlerin geçirdikleri aşamalar anlatılıyor. Ana soylu bir sistemin insanlık tarihinin başından beri var olduğunu vurgulayan yazar, üretim ilişkilerindeki değişimlerin toplum yapısında yarattığı köklü ve kadın için olumsuzluklar yaratan etkileri irdeliyor. Üretim sürecinde meydana gelen değişikliklerin evlilik, akrabalık üzerindeki etkisi ve sonucunda toplumsal cinsiyet rollerinin günümüzdeki (yazarın eseri yazdığı dönemdeki, demek daha doğru olur - ve aslında hala süregelen) durumu nasıl ortaya çıkardığını anlatıyor.

Morgan'ın araştırmalarını baz alarak kaleme aldığı uygarlık aşamaları ve bu aşamalar içindeki aile - akrabalık  - üretim - toplum yapısını aktarıyor Engels. İnsanın varlığını diğer canlılardan ayıran unsurun insanın ihtiyaçlarını üretebilen ve bu üretim üzerinde egemenlik kurabilen tek canlı olduğu gerçeğine değiniyor.

Yabanıllık, barbarlık ve uygarlık aşamalarını insanın ihtiyaçlarını karşılama yöntemlerine göre oluşturan Morgan'ın sınıflandırmasını aktaran Engels, zamanla doğa karşısında hakimiyeti artan insanın hayatındaki büyük değişimleri, avcı - toplayıcı günlerinden başlayarak sanayinin doğuşuna ve sonrasındaki etkilerine dek okura aktarıyor.

Anaerkil ve anasoylu aile yapısının ataerkil düzene geçişinin "sahip olma" ve "üretim" üzerinden açıklayan yazar, özel mülkiyetin ortaya çıkışının da bu basamaklar paralelinde belirginleşmesine değiniyor.

Devletin oluşumu eski çağlarda öne çıkan medeniyetler/devletler üzerinden aktaran metinde Engels, mülkiyet hakkıyla beraber beliren ve bunu yaratan değişen üretim ilişkileri sonucunda kadının, sömüren ve sömürülenin oluşturulduğu düzen içinde aşağı bir konuma itildiğini ve itildiği bu işçi sınıfı içinde de ayrıca haksızlıklara maruz kaldığını belirtiyor. Üretimin tamamen erkek için ve erkek önderliğinde yapılması ve mülkiyet hakkının erkek egemenliğine geçmesi sonucunda, toplumsal işbölümünün de ortaya çıkması ile beraber toplumun geldiği noktayı "sömürenler" ve "sömürülenler" sınıfı olarak açıklıyor.

Kadının ev içine hapsi ve kamusal alandan itilmesinin de hız kazandığı bu sınıflaşma ardından, aile ilişkilerinin tamamının da kökten değiştiğini göz ardı etmek elbette mümkün olmuyor.
Kitap, adından da açıkça anlaşıldığı üzere ailenin, özel mülkiyetin ve devletin oluşumunun insanlık tarihi içinde izlediği yol ve yolu oluşturan her bir aşamanın insanlık tarihi üzerinde yarattığı ve şu an çoğunlukla yarattığı zorluklarla anılan durumların temelini attığını gözler önüne seriyor.

Bu kitabı ara ara çıkarır okurum yıllardır, blog'da yazısının olmadığını fark edince eklemek istedim. Benim kısacak özetimden daha fazlası, hala okumayanlar için bence, cidden en önemli kitaplardan biri olan Engels'in eserinde sizleri bekliyor. 

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Jo Nesbo "Kurtarıcı"

Jo Nesbo ile yıllar önce, cidden uzun yıllar önce, Eskişehir'de okurken, İnsancıl'ın dışarıdaki raflarından kitap seçerken tanışmıştım. İlk okuduğum kitabı, o zaman Koridor Yayınları'ndan çıkan Şeytan Yıldızı'ydı. Daha sonra Kızılgerdan'ın da aynı yayınevinden çıkan baskısını almıştım. (Henning Mankell ile de aynı Eskişehir günlerinde, aynı kitapçıda tanışmıştım zaten). Doğan Kitap Nemesis'i basarak Jo Nesbo kitaplarını yayınlamaya karar verene kadar baya zaman geçti açıkçası; ama iyi oldu, umarım bundan sonra serideki sıraya uygun bir şekilde yazarın kitapları yayınlanır. Ancak, şu an serinin ilk kitapları hala Türkçe yayınlanmadı. Bu da bana garip geliyor. Neyse.

Soğuk diyarların, demokrasinin ve adaletin yıkılmaz kaleleri olarak bildiğimiz, refah seviyesi pek yüksek ülkelerin, bu yönlerinin tam tersindeki durumları okuruz Jo Nesbo'nun romanlarında. Çoğu insanın hayallerinde en yaşanılası ülkelerden biri olarak yer alan bir diyara gideriz. Polisiye roman türünde olduğu için, elbette romanlarında bir suç, bir haksızlık, olmaması gereken bir durum vardır. Suçla, suçla ilgili hikayeye dahil olan karakterlerle, suçu araştıran ekiple ve bence Kurt Wallander gibi kendi efsanesini yaratan bir karakter olan Harry Hole'un yapayalnız yaşamı ile örnek ülkelerden biri olan Norveç'in mutsuz, yalnız insanlarına bakarız. Arka sokaklarına, o sokakları dolduran, sokakta yaşayan insanlara, katillere, uyuşturucu satıcılarına, uyuşturucu kurbanlarına, tecavüzcülere, yasadışı örgütlere bakarız.  

Harry Hole serisinin altıncı kitabı olan Kurtarıcı'nın hikayesinden bahsetmeyeceğim. Genelde polisiye romanlar hakkında yazarken bunu yapıyorum zaten eğer blog'un takipçisiyseniz fark etmişsinizdir diye düşünüyorum. Ve, bu açıklamayı da hep yapıyorum. Bunu da.

Neyse.

Birden fazla kez okuduğum, şu ana kadar okuduğum Jo Nesbo kitapları içinde kurgusu bence en kolay anlaşılan roman Kurtarıcı oldu. Sürekli Kuzey Avrupa polisiyesine maruz kalmaktan (ve bu durumdan bir hayli memnun olmaktan) dolayı "gri hücrelerim" (Selam Agatha Christie!) gelişmiş olabilir mi, ki düşük bir ihtimal, bilemiyorum ancak yorumum bu. Kesinlikle okuru çözüme rahat rahat götürecek bir anlatımı var. Az bir dikkatle olan biteni çok net anlayabilirsiniz.

Yakın dönem dünya siyasi tarihinin hikayeyi şekillendiren unsurlardan biri olduğunu söylemek yanlış olmaz. Bunu Jo Nesbo sıklıkla yapıyor zaten. Avrupa'nın şiddetli değişimler/yıkımlar yaşadığı dönemleri gerek kendi belleğinde, gerekse coğrafyasının belleğinde nasıl bir yer tuttuğunu, günümüze etkilerinin nasıl olduğunu da görebiliyoruz bu şekilde.

Daha önce Harry Hole serisinden bir kitap okudunuz mu, hangi sırayla ve hangilerini okudunuz bilmiyorum ancak Harry'nin hayatının gidişatı yine acı içinde, yine kurum içinde ve özel hayatında yaşadığı sorunlar, çözdükçe daha da mutsuz ve rahatsız olduğu durumlar içinde.

Polisiyeyi küçümsemeyen okurlardansanız ve polisiyeyi kolay yazılan, kolay satılan, kolay okunan bir tür olarak görmeyen bir yazarı okumak istiyorsanız Jo Nesbo sizin için bir seçenek. Bu kitabı okuyacaksanız da, serinin başından başlamadan okumayın. Zira her kitapta ele alınan konu haricinde, Harry Hole serisinin tamamını etkileyen bir konu da her kitapta ayrıca ilerliyor. 

2 Mayıs 2015 Cumartesi

Karl Marx "Ücretli Emek ve Sermaye"

Dün 1 Mayıs'tı; gün bitmeden ben de Ücretli Emek ve Sermaye'yi okuyayım dedim. Günün kapanışından önce kitabın son sayfalarını kapatarak, amacıma ulaştım.

Bilim ve Sosyalizm Yayınları'dan çıkan, Friedrich Engels'in yer yer değişiklikler yaptığı metin, adı üzerinde, Karl Marx'ın emek kavramını ve emeğin ücretlendirilmesi - sermaye ilişkisine dair yazılarından oluşan, kısa diyebileceğim bir metin.

Engels'in kitabın girişinde de değindiği üzere metin içinde karşımıza çıkan ve işçinin işverene sattığı "emek" değil, "emek gücü" şeklinde ele alınıyor. Bu emek gücünün ücretlendirilmesinde etkin olan unsurların, metanın üretim, satış ve alış kısmında etkilediği her şey de Marx'ın analizinde açıklanıyor.

İşçinin ücretinin nasıl belirlendiği konusunu açıklayarak başlayan Marx, emek gücünün belirlenen süre içinde belirlenen ücret için kullanılmasını, işçinin kendi metasını yani "emek gücünü" satışı olarak ifade ediyor.  Bunun yanında, emek gücünün diğer metalarla değişme oranını da emek gücünün "değişim değeri" olarak tanımlıyor. Bu durumda da karşımıza, emek gücünün diğer metalardan tamamen ayrılan yanı, insanın varlığı temelli bir yanı çıkıyor aslında.

"O halde ücret, işçinin, kendisi tarafından üretilen metadaki payı değildir. Ücret, kapitalistin onlarla kendisi için üretken emek gücünün belirli bir miktarını satın aldığı, önceden varolan metaların bir bölümüdür." (Syf: 26)

Özgür emekçi ve köle arasında emeği üzerindeki denetimi konusuna da değinen Marx, bu noktadaki ayrımın özgür emekçinin kendi emeğini sattığı vurgusunu yapıyor.

Geçerli fiyatının her zaman üretim maliyetinden düşük ya da yüksek olacağını vurguladığı metanın ücretlendirilmesinde ise arz - talep ilişkisine bağlı olarak yaşanabilecek değişimlere değiniyor.

Sermayenin büyümesi ile işçi sınıfının büyümesi arasındaki ilişkiyi doğru orantılı olarak belirten Marx, bir yandan da büyüyen sermaye ile artan ücretli emek yığının da bir anlamda sermayenin daha fazla ücretlim işçi üzerinde egemenlik kurmasıyla ilişkilendiriyor.

Kısa bir metin, fiyatı da yayınevinin diğer kitapları gibi çok uygun. Okunmalı çünkü.

Çalışma hayatınız oldu mu, nasıl şartlarda çalıştınız ya da çalışıyorsunuz, nasıl bir çalışma hayatı umuyorsunuz, beklentileriniz neler bilemiyorum. Üç yıl süren çalışma hayatımda yaşadığım zorlukları, maruz kaldığım sömürüyü ve hakaretleri düşünüyorum. Aldığım parayı, yaptığım işi, insanlık dışı çalışma saatlerimi, sürelerimi düşünüyorum. Benden  daha zor işleri, daha zor şartlarda, daha zor çalışma ve yaşam koşullarında yapanları düşünüyorum. Söyleyecek çok şey eminim sizlerde de vardır, ama söyleyemiyoruz. Onu da görüyorum.