14 Şubat 2018 Çarşamba

Jean Baudrillard "Simülakrlar ve Simülasyon"

Kendisini bir nihilist olarak tanımlayan ancak içinde olduğu sistem için nihilizmin uç bir nokta olmasına rağmen yine sistem tarafından etkisizleştirildiğini ifade eden Jean Baudrillard, gerçekliğin bittiği bu düzen içinde elde olanın sadece kuramsal bir güç/şiddet olduğunu ifade ediyor. Ancak, buradan yine bir çıkmazı işaret ederek bunun da bir ütopya olduğunu vurguluyor: Baudrillard'a göre artık anlam diye bir şeyin kalmadığından, kuramsal gücün varlığının da bir değeri olmuyor. Şöyle ki, karşı koyulan sistemin kendisinin nihilist olması, bu örnekte, kendi belirttiği şekliyle Baudrillard'ın sisteme karşı koyulabilecek en radikal kafa kaldırma yöntemi olarak gösterdiği nihilizmi de yok etmektedir. Ölümlü olarak ortaya koyduğu anlamın artık olmadığını öne sürdüğünü düşünürsek, Baudrillard'ın karanlığını daha net canlandırabiliriz bir an için. Yapılacak hiçbir şey olmadığı iddiasında. 

Tepkisizliğin dünyanın geldiği son aşamada "mahkumiyet" halinde olduğunu ifade eden Baudrillard, tepkisizliğin zincirleme bir etkiye sahip olduğunu da düşünüyor. Bunu küresel bir tektipleşmede, benzeşmede görebiliriz mesela - kendisini desteklemek amacından ziyade kendisini örneklemeye çalışırsak. Aydınlanmanın, modernizmin reddi üzerinden ilerleyerek - haliyle nihilizm iddiasını en çok postmodern sonuç olarak görürsek bu şaşılası olmuyor zaten - kitlelerin tepkisizliğin anormalliği içine yutulmanın bir normalleşme olarak görüldüğünü öne sürüyor. Buradan da artık diyalektiğin bir çekiciliği olmadığını, tepkisizlik üzerinden bağlıyor. 

Gerçeğin ortadan kalktığı, yerine simülakrlar (gerçek olmayan ancak gerçeklik gibi algılanmaya çalışan) ve simülasyonlar (bir "şeyin" yapay biçimde tekrar yapımı) bir dünyayı analiz ediyor Baudrillard. Burada gerçeklik,artık sahte ya da düşsel boyutundan uzaklaşmıştır ona göre. Karşımıza koyduğu düzen içinde yeniden tasarlanan "caydırma" işlevi gören simülasyon evrenleridir. Şöyle örnekleyelim; Disneyland'ın yer aldığı Los Angeles ve Amerika, Baudrillard için gerçek bir evrende yer almıyor. Onlar artık bir hipergerçek, simülasyon evreni içinde yer almaktadır ve bu da "gerçekmiş gibi"yi saklamak için olan bir "caydırma"yı içinde barındırmaktadır. Bu da, Los Angeles'ı ne sahte ne de gerçek yapmaktadır. Baudrillard, simülasyonu tanımlarken onda gördüğü en büyük özelliğin her noktada kendisini gösteren, gerçeğin yerine geçmiş olan modellerdir.

Anlamın, gerçeğin olmadığı bir düzen içinde Baudrillard, kitle iletişim araçlarına dair "toplumsallaştırıcı" bir yönü olduğu iddiasın tamamen karşı durarak, kitle iletişim araçlarının mevcut halinin yalnız içeriklerinin yok edilmesinden ibaret olduğunu söylüyor. Bu yüzden de içerikte olanın ne olduğunun artık bir önemi kalmamıştır. Yani mesaj, etkisini kaybetmiştir. Anlam da, iletişim de hipergerçek bir hale geldiğinde, Baudrillard'a göre mesaj bu sürece dahil olduğu anda yok olmaktadır. Yani, kitle iletişim araçlarının (hatta iletişimin, ve bu yüzden etkilenen toplumun - toplumsallaşmanın) dev bir aldatmaca olduğu çıkarımını yapıyor. Haberin varlığı artık sadece "toplumsallaşma"ymış gibi olsun diye, içeriğinin sorgulanmasından bağımsız bir hale gelmiştir onun için. Anlamın üretimi, maruz kaldığı araçsallaştırma sonunda anlamın yok olmasıyla sonuçlanmıştır. İzlenen, söylenen, topluma sunulan bir şey aslında yoktur - çıkarımı yapıyor, kabaca. Çünkü Baudrillard, iletişim araçlarında mantık ya da anlamın olmadığını ısrarla vurguluyor. Kısır döngü halini almış bir simülasyon içinde olduğu için de bu çıkmazdan kurtulmanın bir yolu ona göre yok.

Reklamda gerçek ya da yalan diye bir şey olmadığını da iddia eden Baudrillar, tıpkı kitle iletişim araçları gibi reklamların da hiçbir şey ifade etmediğini düşünüyor. Reklamın yarattığı tek şeyin kitleler üzerinde hipergerçeklik içine çekme olduğunu ifade ediyor; bir yanda haber değeri olan haber, bu sürece dahil olduğundan yok olmakta, öte yandan reklam da benzer bir sürece dahil olarak ürünü /malı yok etmektedir diyebiliriz mesela. Nihayetinde, ortada olan tek şeyin de, hipergerçeklik içinde, en başta belirttiğim tepkisizliği büyüten bir süreç olduğunu söylüyor. 

Mimari, sinema, edebiyat gibi alanlardan örnekler üzerinden de ele aldığı konuyu farklı bölümlerde inceliyor Baudrillard. Gerçeklik ve anlam yoktur ve asla bir daha bunlara kavuşamayacağız düşüncesi, neden kendisini nihilist olarak tanımlıyor ve simülakrlar ve simülasyonlar nedir ne değildir diye merak edenler için daha fazla kitapta. 

10 Şubat 2018 Cumartesi

Jean Hyppolite “Marx ve Hegel Üzerine Çalışmalar”

ENS’de Sartre, Aron ve Merleau-Ponty gibi isimlerle beraber eğitim gören Fransı filozof Jean Hyppolite, Hegel’in Marx’tan önce bir Marksist olduğunu söylediği bu çalışmasında, Marx’ın Hegelci yönünü ortaya koyarken, iki büyük ismin birbiriyle olan ilişkisini değerlendiriyor.
Hyppolite, Hegel’de tikel yaşam formları karşısına ölüme biçtiği rolün, efendi – köle ilişkisinde uyanışa benzer biçimde yer aldığını belirtiyor. Maddesel varlığın aşılması yolunda ölümün rolü, yaşamın ölüm karşısındaki konumunun idrakı ile gerçekleşiyor. Şöyle ki, özgürlüğün yaşamın riske girmesi koşuluyla kazanılabilir olduğunu vurgulayan Hegel’in, kendi – için varlık olmanın yani varoluşun, sadece yaşıyor olmanın ötesindeki uyanışın ancak bu şekilde gerçekleşebileceğini ölümle mücadelenin tarihin bir koşulu sayması üzerinden değerlendiriyor. Ölüm kaygısının insana has yönünü düşünmek bunu somutlaştırmak için en basit örnek. Efendi – köle diyalektiğinde kölenin uyanışı sonrasında değişen durum gibi, insanın ölüm karşısında uyanışını da düşünebilirsiniz. Bu bağlamda, Hegel’de devrimci bir eylemin ortaya çıkması için mutlak bir tehdidin zorunlu oluşuna dikkat çekiyor Hyppolite. Bir grubun kendisini tehdit altında gördüğü an yeniden doğuşunun mümkün olduğunu ifade ederek bunu Hegel’deki özgürlüğün kazanılması için bir hareket olarak değerlendiriyor. Örnekleyelim; ulusal bütünlüğünün tehlikede olduğunu düşünen bir devletin kendisini savunma durumuna geçmesi gibi. Ancak yazarın vurguladığı gibi, buradaki örnek ve ifadeler Hegel’i doğrudan bir devrimci olarak değerlendirme amacı taşımıyor, ki yazarın da belirttiği üzere Hegel bir devrimci değil (yazar, özellikle reformcu olduğunun altını çiziyor). Buna rağmen Hegel’in hayalcilikten, değişime karşı hayalciliğe sığınmaktan uzak oluşunu da ifade ederek, sabrın memnuniyetsizlik duyulan durumlar karşısında cesaret ve atılganlığın önüne set çekecek bir hal yaratmaması gerektiğini savunduğunu da vurguluyor.
Hegel’in yurttaşlığı bölünmemiş bir irade olarak devletin altına yerleştirerek böylece bir yandan organizmacı anlayışı anımsatır biçimde bütünün işleyişinin altında her bireyin eylemi için bir zemin sunmaktadır. Bu eylemlerin bireysel iradenin bir yansıması olarak değerlendirildiğini belirten Hyppolite’in bu vurgusu Hegel’in bireyin varlığının bireyce akılcı biçimde kavranabilmesi için aynı koşullarda (rasyonel) bir devletin yurttaşı olmasını işaret etmesini akla getiriyor. Devleti bireyler üstü bir konuma yerleştiren Hegel, bu konumu aynı zamanda parçaların bütünlüğünün garantisi olarak ele almaktadır; genel irade olarak yasalara yansıyan yapıyı tüm tikel talep ve arzuların önüne yerleştirmektedir. Hegel’in aydınlanma ile özbilincin nesnel bir zemine kavuşmuş olduğunu belirtmesi de bununla bağlantılı olarak yazarca ele alınıyor zaten; başkası – için olan varlıktan kendi – için olan varlığa aydınlanmacı akıl ile geçildiği şeklinde yorumlarsak, örneğin bu durumda Fransız Devrimi’nde de yurttaşlık bilincinin varlığı, ancak bütünlük içinde kendi – için olan varlığın keşfi ile ulaşılan bilinci anlamak için yol gösterir.
Hegel’in somut diyalektik kullanmasına Lucaks’ın analizi üzerinden yer veren Hypoolite, Hegel’in Marx öncesinde kapitalist toplumun ortaya çıkışına dair yaptığı betimlemelere, yeni toplumsal düzendeki üretim ilişkilerinin barındırdığı çelişkilere ve bu çelişkilere dair öngörülerine değiniyor. Örneğin toplumsal iş bölümünün insan ve doğa arasındaki mesafeyi nasıl açtığını yabancılaşma üzerinden irdelemesi, insanın kendi emeği sonucunda nesnelleşmesi ve yabancılaşması (ki Marx’a göre Hegel nesnelleşme ve yabancılaşma kavramlarını karıştırmaktadır) gibi sonrasında Marx’ta sıklıkla göreceğimiz konuları nasıl öncelediğini gösteriyor. Hyppolite, Hegel’in zenginliğin akıl almaz bir boyuta ulaşarak yoksulluk ile zıt yönlerde nasıl ayrı ayrı büyüyeceğine dair çıkarımına yer verirken aynı zamanda mekanikleşen iş bölümü ve emeğin soyutlaşmasıyla beraber üretim sistemindeki değişmenin yeni pazarlar ve üretimle beraber alacağı boyuttan bahseden Hegel’in kitlelerin yoksulluğa mahkum edilmesi yönündeki sözleriyle destekliyor.
Hegelci yöntemi, özbilincin yabancılaşmasını aşma yönünde bir sistem olarak değerlendiren Hyppolite, bu yabancılaşmayı da insanın bu özbilincinin toplumsal ilişkiler ve toplumsal kurumlar üzerinden dışsallaşmasını ve takiben yabancılaşması üzerinden incelediğini ifade ediyor. Yani, özbilinç ve özbilincin yabancılaşması arasındaki diyalektik ilişkiyi ise Marx’ın devrimci diyalektiği için temel oluşturduğunu vurgulayan yazar, Marx’ın toplumsal zemine çektiği bilincin yabancılaşma sonucunda, tarihsel bir zorunluluk olarak yabancılaşmayı sonlandırma görevini yükleneceği bir rolü yine insana yükleyeceği biçimde kurgulayacağı yöntem böyle gelişiyor. Toplumsal hayatın aktörlerine rolün verildiği an yani. Marx, Hegel’deki aşkın ideanın yerine proletaryayı koyarak Hegel’den aldığı diyalektiği toplumsal gerçeklik zeminine çeker, burada Hegel’den çıktığı yolun sonunu götürdüğü yeri görürüz: Hegel’deki uyanan bilinç, Marx aracılığıyla devrimci diyalektiğe yorumlanır. Yani, Marx’ın “zincilerinden başka kaybedecek bir şeyiniz yok” diye uyandırmaya çalıştığı bilinç, özgürlük, Hegel’den açılan yolun sonunda çıkar. Marx’ın Hegelci ulusun yerine koyduğu toplumsal sınıflarla ve böylece sınıflara (aktör) yüklediği görevlerle artık diyalektik, Marx’ta devrimci gücüne kavuşmuş ve Hegel’in çözülmeyecek biçimde sunduğu yabancılaşmasından da kurtulabilir hale getirilmektedir.
Lenin’e yıllar sonra Hegel’e dönüş yaptıracak olan, Marx, Hegel ve iki isim arasındaki bu ilişkiyi merak edenler için Hyppolite iyi bir kaynak sunuyor.

Jürgen Elsasser “Ulusal Devletin Yıkımı ve Sol Tavır”

Artık hiçbir şeye şaşırmanın mümkün olmadığı günleri uzun zaman önce geride bıraktığımız için, emperyalist Amerika’nın elinden çıkan işgallere açık destek veren sözde solu da gördük. Irak ve Afganistan’a kör gözlerin Marksizm’den, Leninizm’den “ulusların kendi kaderinden” bahsetmesinin emperyalizm savunurken düştüğü bu batağın örnek gösterilebileceği sol olduğunu iddia eden kepazeliğe Jürgen Elsasser “Ulusal Devletin Yıkımı ve Sol Tavır” adlı kitabında değiniyor.
Düşülen batak, antikapitalist olmayı antiemperyalist olmaktan bağımsız bir yere koyup, Marx’ın adının sürekli anılmasına rağmen ne Marx’tan ne de emperyalizmi kapitalizmin son aşaması olarak gören Lenin’den bihaber olmayı işaret ediyor. Solun (sözde solun diyelim) antikapitalist olmayı öncelikli mesele yapıp antiemperyalist olma noktasında taviz verme ve sonunda emperyalist eli öpmeye varacak şekle girmesi, basitçe şu bilgiden bile yoksun olmaktır: Marx, Kapital’de üretimin mübadele değeriyle ve mübadeleyle olan birbirine muhtaçlık ilişkisine değinir. Mübadelenin sürekli olarak gerçekleştirilebileceği ve sürekliliğinin sağlanabileceği yeni pazarlar arayışı sermaye için coğrafi olarak da genişleme ihtiyacını yaratır. Yani, sermayeyi elinde tutan için mekansal bir yayılma kendisi için ihtiyaçtır; bu saldırganlığın sonucunu emperyalist bir işgalden ayırmaya çalışmanın anlamı yok. Sermaye birikiminin işgalden gelen petrolden ya da göçle gelen ucuz işgücünden beslendiğini düşünürken emperyalizmi göremiyor olmak?
Küresel sermayenin kendisini oluşturma ve garantilemesini, yeni ticari birlikteliklerle mevcut çete imajlarını başarılı biçimde nasıl gizliyor konusuna Elsasser değiniyor. Tony Blair’e Dış Politika Başdanışmanlığı yapmış Robert Cooper’ın “Ulus Devletin Çöküşü: 21. Yüzyılda Düzen ve Kaos” adlı kitabından yaptığı alıntıda, Avrupalılar’ın kendi aralarındaki ortaklıklarında yasalarca kendilerini güvenceye aldıklarını ve şeffaf bir politika izlediklerini, öte yandan Avrupa kıtası dışındaki işlerinde saldırı, aldatmaca gibi “kaba” yöntemleri izlediklerine değiniyor. Yeşil ve sol Avrupa’nın bağrına bastığı Ortadoğu’nun başbelaları da akla geliyor; gelişmiş bir Avrupa ülkesinde çıkıp asla söyleyemeyeceğiniz çoğu şeyi Ortadoğu’da söyleyebilmeyi özgürlük, demokrasi, bireysel hak gibi kavramlarla doldurup kullandıkları tipleri mesela. Elsasser’in de değindiği üzere burada asıl mesele, ulusların inşasına destek veriyormuş gibi durulan her yerde aslında ulusların parçalanmasının mevcut olması. Bir kurgunun desteklenmesiyle oluşturulacak ulus kavramının mevcut bir ulusal birliği yok etmesini görmektense büyülenmiş biçimde yeşil ve demokratik uluslar, halklar özgürlükler, adaletler, postmodernizmin yeni yeni fırlattığı daha nice kavram daha büyüleyici geliyordur muhakkak. Ancak büyülenmenin maskelediği yıkım, Elsasser’in ayrıca toplumsal kurumlar bazında verdiği bir örnekle de postmodernizm ve ulus devlete karşı olan sözde solun yarattığı tabloyu anlatmaya devam ediyor. Toplumu en küçük parçalara kadar bölerken yalnız etnik kimlik, mezhep, din gibi parçalama yöntemlerinin haricinde bir de kurumlar üzerinden özellikle kitle iletişim araçları ile desteklenerek, küreselleşmenin bir başarısı olarak ulaşamadığı yer kalmayıncaya kadar bağırıyor. Toplumun en küçük parçasına kadar ayrılmadığı her noktayı “tahakküm” altında görme meselesi gibi, Elsasser de medyanın emperyalizm eliyle birliğin her türlü yerde “faşizm” şüphesi altında bırakıldığına değiniyor. Örnek olarak da aileye bağlılığın ya da dini inancın doğrudan muhafazakarlıkla damgalanacak hale getirilmesini gösteriyor. Maruz kalınan emperyalist işgalin başarıyla sürdürdüğü bir beyin yıkama programı bu Elsasser’a göre.
Aynı sebeptendir ki, ‘68 kuşağının emperyalizmi sevmeyi nasıl öğrendiği sorusunu ortaya atıyor yazar. “Postmodern solcular devlet, işçi sınıfı ve ulus karşıtı olmak istemektedirler” diyor. Yeni Sol’un günümüzdeki anlamına karşılık gelenlere birkaç örnek vermiş; Troçkistler, Ekolojistler, Hippiler, Spontaneciler, Feministler… ‘68 kuşağının ilgi alanının Marksizm, sömürü, insan ve doğa arasındaki ilişki gibi konular olmak yerine bireyci, daha mikro sorunlar olmaya doğru gitmesine ve aslında bunların işlevsizce ele alınmasına değiniyor yazar. Pop-solcular kavramını kullanarak, ekonomi yerine “kültür” devriminden bahseden ve en nihayetinde sonu postmodernizm, “aklın özgürleştirilmesi”, saç jölesi, kıl gibi konulara odaklanılmış bir kesime işaret ediyor. (Marx’ın kıl ve organik sebzeler üzerine yazdığını ya da insan ve doğa arasındaki ilişkiden bahsederken, yabancılaşmadan bahsederken evlilik kurumunu yerden yere vurduğunu – ki evlilik bağına bağlılığa vurgu yapar Marx – ve gender studies’in mevcut durumu için pek de uygun bir çerçeve çizdiğini görmedim hiç.)
Elsasser, bireyciliğin öne çıkartılmasıyla, kuralsızlığın bir marifetmiş gibi sunulmasıyla varılacak noktayı çok güzel özetliyor: “Bu kuralsızlaştırma bireyi daha özgür kılmaz, onu daha korunaksız bir hale sokar. Kurallar olmadan en güçlü olanın, ekonomik gücü elinde tutanın sözü geçerli hale gelir.” Bunu ulus devletin parçalanması noktasında, bireyciliğin tezahürü kimlikler üzerinden ilerleyen süreçle idare edilen işgal politikalarına bakarsak, en nihayetinde yine başta bahsettiğimiz Marx’ın emperyalizme, sermayenin coğrafi olarak genişleme ihtiyacına bağlanıyor konu. Ekonomik gücü elinde tutanın sözünü dinlemek, yani emperyalist bir işgale uğramak kendi vatanınızda tek bayrak altında yaşamaktan daha çok tercih ettiğiniz bir şeyse, (ya da bunu başka insanların vatanları için düşünecek hale geldiyseniz) buyurun içinizdeki postmodern zehri kusup çıkarın, belki hala kurtulma şansınız vardır.
Emperyalizmin, Batı’nın bireyselliği öne çıkaran politikalarını pazarlarken bunu medeniyetin olmazsa olmazı kalıbına sokması, toplumu ayrıştırıcı her politikayı hak ve özgürlükler zemininde sunması ulus devlete karşı girilen mücadelenin postmodernizmin sahaya sürülmesindeki rolünü sürekli hatırlatmaya yarıyor aslında. Tam bağımsız bir ulus devlet savunusu yerine, ya da şöyle diyelim, makro bir duruşun altında barınmak ya da ona eklemlenmek yerine o duruştan ayrışmak hatta ona karşı durarak kendisini tanımlamak zorundaymış gibi davranan yeni söylemleri besleyen yeni solun yeşillikleri, bir işgal zamanında bilmem ne olumlama hareketinin önceliğini savunacak ya da Amerikan bayrağı altında cinsellikten bahsetmeyi özgürlük sanacaktır. Sivil toplumun sunduğu bu koşullarda, emperyalist küresel politikalar için araçsallaştığı bu durumda ulus devleti Batı medeniyeti dışında kalan, çağ-dışı, yobaz, faşist damgası ile damgalayan vatansızlar, küresel sermayenin ağına yapışık kalmayı o ağa dahil olmuş sanmak ve medeniyet olarak görerek, yeni sömürge kimliklerini özgürleşmiş sanarak üzerlerine örteceklerdir.
Günümüzdeki postmodern solun Marx’a, Lenin’e verdiği zarar, uğruna yalan yanlış çarpıtmalarla mahvettikleri teori, emperyalizm kadar tehlikeli aslında.

23 Ocak 2018 Salı

Mehmet Perinçek "Atatürk'ün Sovyetler'le Görüşmeleri"

"Türk - Sovyet dostluğu Misak-ı Milli'nin bir parçasıdır" diyen Mustafa Kemal'in bu sözünde emperyalizme karşı iki ülkenin ortak tavrını da yansıttığını görmemek mümkün değil. İki ülkenin devriminin birbiriyle olan ilişkisinin, birbirinin varlığının teminatına olarak, her iki ülkenin büyük devrimcilerinin de vurguladığı üzere Türk ve Rus ilişkilerinin tarihsel ve zorunlu ortaklığının "gericilik ve emperyalizme karşı" bir cepheye getirdiğini belirten Mehmet Perinçek, iki ülkenin ise "devrim ve halkçılıkta birleştiğini" söylüyor.

Sovyetler'den bakıldığında da durumun emperyalist bir dünya düzeni içinde gerçekleşen her iki devrimin de dünyadaki zayıf halkalarda gerçekleşmiş olduğunun altını çizen yazar, Türk kurtuluş mücadelesinin Komünist Enternasyonel'de antiemperyalist bir karakterde değerlendirildiğinin vurgulandığını belirterek, günümüzdeki kimi kendini bilmez vatansızların aksine bizim devrimimizin de karakteri itibariyle milli devrimlerin önünü açan bir yapıda olduğunu ifade etmekte.

1930'larda Sovyetler ve Japonya ile beraber Türkiye'nin dünyada en hızlı gelişen üç ülkeden biri olması, Sovyetler ve Türkiye arasında gelişen ilişkilerden bağımsız düşünülemez. Bu yüzden Mehmet Perinçek, belgelerle ortaya koyduğu üzere Sovyetler ve Türkiye arasındaki kesintisiz iletişimin her iki ülkenin de devrimlerinin ilk yıllarındaki karşılıklı iletişime sıklıkla dikkat çekiyor. Yalnız askeri bir ortaklıktan çıkmış olan bu ilişkiler, kültürel anlamda bir ülkenin yeniden yapılanmasından tutun da sanayisini kurabilmesine kadar kendisini belli eden bir çizgide ilerliyor. Sovyetler'in bir dost olarak görüldüğü ve Mustafa Kemal'in her daim vurguladığı üzere, bu dostluğun ebedi olmasının gerekliliği, her iki ülkenin de batıya karşı bağımsızlık davalarından vazgeçmemeleri noktasında yine kendisini belli ediyor. Yazar bunu SSCB'nin Leninizm'den kopması ile girdiği ve sonrasında uzaklaştığı Türkiye ile olan yakın ilişkileri ve ardından gelen emperyalist bir döneme girmesi ile örneklerken, bizim için de Türk devriminin Kemalizm'den uzaklaşmaya başladığı an yaşadığı sorunlar ile açıklıyor.

Falih Rıfkı Atay, "Türk dostluğu Leninizmin ananelerinden biridir" diyerek Sovyetler ve Türk dostluğuna vurgu yaparken, her iki ülke yetkililerinin anılarının da yer aldığı kitapta, okurken fark edileceği üzere yapılan ziyaretlerin dostça bir çerçevede geçmediği görmemek mümkün değil. Durumun, karşılıklı ifadelerin iki ülkenin kader ortaklığının ötesine geçmiş bir dostluğu yansıttığını görmek diyelim. Batı'ya karşı bir olduklarının kanıtı niteliğinde onlarca belge bulabileceğiniz kitap, bu dostluk ilişkisinin neden iki ülkenin birbirinin varlığına karşı bir teminat sayıldığını da kanıtlayacaktır.

Bir de önemli ek, yazarın belirttiği üzere Nutuk, Türkiye dışında ilk kez, 1929 yılında Stalin'in önerisiyle Sovyetler Birliği'nde yayınlanmış. 

20 Ocak 2018 Cumartesi

Fahrettin Ege "Lenin'in Üç Zaman Sentezi"

Yazar, devrimin geçmişin tekrarı beklentisine saplanması sorununa karşılık "üretken bir tekrar" olabilmesi için geçmiş, şimdi ve geleceği de içeren bir sentez olarak ortaya çıkması gerektiğini vurguluyor. Olay olarak devrimi incelerken, geçmişin şimdinin dayanağı, geleceğin de şimdiye mecbur oluşunu anlatıyor. Bunu da her bir devrimin bir öncekini tekrar eden bir görüntü sergilemesine rağmen aslında barındırdığı gelecek yönü ile ayrıştığını, tam da bu üçlü sentezin varlığı sebebiyle en nihayetinde gelecek yönünde farklılaşma ve üretkenliğin ortaya çıktığını belirtiyor. Burada faili şimdiye yerleştirerek, birden bir sıçramanın mümkün olmadığını da vurguluyor. Kendinde farkın eklenmesinin bir kapı açabileceği yani devrimci karakter kazandırabileceğini belirtiyor. Yani, devrimi sallama çay yapmaya benzetenler üzerinden örnekleyerek gideyim: Bir devrimin karakteri geçmiş bir devrimi andıracaktır ve fail, süregelen tarih içinde bir kırılma yaratarak ancak süreklilik içinde hareket kabiliyeti olan bir konumdadır. Bu sentezin anlaşılması kitap boyunca benim cümlelerimden daha güzel anlatılıyor ancak mesele Lenin'in milli demokratik devrimleri tarihin içindeki bir aşama olarak görmesi buna denk düşüyor. Tarihin (geçmiş) içinde zaten var olan aktör, bunun bir parçası olarak bu kırılmanın içinde "şimdi"de bu aşamada ancak böyle yer alıp, devrimin gelecek safhası için konumlanabiliyor. 

"Tekrar tarihçinin düşüncesinden önce devrimci eylemin ön koşuludur." diye belirten yazar, eğer, tarih içinde geçmişle bir ilişki üretici biçimde yani yeni bir inşayı yaratacak şekilde, sentezi oluşturacak biçimde oluşamazsa, yazar bunu ancak karşı devrimin galibiyeti ile sonuçlanacak bir son olacağını belirtiyor. Sadece geçmişin tekrarının arzusunu devrimci bir talepmiş gibi pazarlama yanılgısı içinde olan sözde devrimciler için karşı devrimci saptaması yapmamız boşuna değilmiş. 

Kaba tekrara dayalı ve mevcut durumun analizinden yoksun, yazarın ihtiyaç olduğunu belirttiği üzere yerelin ve coğrafyanın koşullarını idrak etmekten uzak, tek bir devrim modelinin tüm zaman ve yerlerde tekrar edilebileceği ve başarıyla ulaşacağı yanılgısına sahip olanların düştüğü çıkmazsın bir boyutu olarak, kendi kendilerinin ayak bağı olmalarıyla sonuçlanıyor. 

Fransız Devrimi ardından, Jakobenlerle özdeşleşen Bolşevikler üzerinden devam eden yazar, 1968 ve 1968'in tekrarını incelediği bölümlerle devam ediyor. 

Burada da kısaca bir şeye değineyim, mesela yazar yığınları alıp başını bir yere çekiştirmek ve sonunda bir şeye bağlamadan bırakacak bir hareketin bir kazanım olmayacağından bahsediyor. Bunu da bir yere bağlanmayan ve bir kimlik kazanmayan ancak çıkış noktası herhangi bir lokomotif kimlik ya da hareket noktası olan öncüler üzerinde Laclau ve Mouffe'a karşılık Zizek'teki  işçi sınıfını sürükleyip üzerinden ilerleyen antikapitalist hareketler ve sonuçları üzerine olan tartışmaya değinerek açıklıyor. Yani Laclau ve Mouffe'da farklı grupların farklı çıkar grupları değişken biçimde x zamanda şu grup olabilir vb, tanımlı olarak karşımıza çıkmıyor. İkisinden farklı olarak ise Lenin'in yöntemini karşımıza çıkarıyor; burada da öncül karşımıza sınıf olarak çıkıyor ancak devrimin karakteri halk devrimi biçiminde oluyor. Bunu, Jakobenlerin yanında kim vardı diye düşününce, Lenin'in tekrarını ya da sonrasında Kemalist Devrim'de kimler vardı diye düşününce görmek mümkün oluyor. Yığın kavramı burada önem kazanıyor. 

Lenin'in üç zaman sentezindeki "şimdi" boyutunu "halk cephesi" yani antiemperyalist cephe olarak Türkiye için değerlendiren yazar, bu cephenin milli demokratik devrimci cephe olduğunu çünkü  farklı terimler olsa da  her iki kavramın gösterdiği anlamın karşı konumlandığı yer olarak (emperyalizm ve yerli işbirlikçileri) aynı olduklarını belirtiyor. Bu durumda, Jakobenlerin ya da Bolşeviklerin, Mustafa Kemal'in yığınları konumlandırmasının şimdiki tekrarı bu şekilde gerçekleşirken, yerin ve zamanının yani failin rolüyle olayın karakteri ancak gelecek boyutuna farklılaşarak taşınabilecek, böylece ortaya bir olay çıkabilecektir. 

Son olarak 1968 olaylarından sonra solun küresel çapta bastırılması ve yansıtılması yolundaki girişimlere değinen yazar, tarihsel bağlarından koparılmış ve umutsuzluk zeminine çekilmiş bir devrim fikrinden ibaret kalmış bir solun nasıl yaratılmak istendiğine değiniyor. Bunu taraflı tarih yazımının kendisini soyutladığı gerçeklikle nasıl başardığını sürekli olarak zaten görmekteyiz ve zaten kullanmaktan nefret etsem de burnumuzun dibinde aslında her gün inşa edilmekte.

Bizim kör gözlü emperyalizm maşası olmuş, Lenin'in tabiriyle çocukluk hastalığı olan sol komünizm batağına saplanmış, radikalizmin çıkmazına girmiş güruh, "şimdi"nin potansiyelini aslında söküp alarak, sıçramanın gerçekleşeceği zemini bu yüzden geçmişten de kopararak geleceğin devrimci yönünü de yok saymaktadır. Böylece ortaya çıkan tablo boş nihilist, ancak bir noktada da inatla kendisini hala devrimci olarak tanımlayan bir komedidir. Sentezin ihtiyacını çok net anlatan kitabı alıp okumalarını tavsiye edelim. Kemalist devrimin tarihsel bağını yok sayıp hala "sınıfçı komünizm" gibi komik tabirler uyduran teori katillerinin, sosyalizmin akşam ne pişirsem sorusuna verilecek bir cevaptan daha kolay bir inşa süreci olduğu yanılgısına düşenlerin, anlam veremedikleri nedir diye düşünürken kitap yardımcı olacaktır. Tarihsel bir zorunluluk olarak Lenin'in ele aldığı ve Marx'taki devrimci diyalektiğin farklı yer ve zamanların ihtiyacına göre neden gerçekleşebilir olduğunu zaman boyutu üzerinden anlayabilirsiniz. Sonuçta, varılması gereken yerin işlevsiz sol bataklığında ortodoks hayallere kapılık geçmişin tekrarının hayaliyle değil yığınları ancak üç beş sandalyeye dizilmiş eşi dosta konuşma yapmayı, Kemalizm'e ve Kemalist Devrim'e bu saplantıları yüzünden saldırmayı devrimcilik sananların neden yanıldığını anlamak için okuyun.

13 Ocak 2018 Cumartesi

Doğu Perinçek "Asya Çağının Öncüleri: 21. Yüzyılda Lenin Atatürk ve Mao"

"Türkiye bir maymun değildir ve hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak ne de Batılılaşacaktır; o sadece özleşecektir." 
Mustafa Kemal Atatürk

Marx'ın kapitalist ülkelerde ve Avrupa'da beklediği devrime karşılık, doğuda ve kapitalist olmayan ülkelerde gerçekleşen devrimlerin emperyalizm çağındaki devrimler olduğunu Lenin'in, Mustafa Kemal'in ve Mao'nun vurgularıyla ortaya koyan bir eser Doğu Perinçek'in Asya Çağının Öncüleri adlı kitabı. Marx, kapitalizmin ilerlemesi ve zirveye ulaşmasıyla beraber, yaratacağı çelişkilerin devrim için gerekli koşulları sağlayacağını belirtmekteydi. Ancak hayatının son dönemlerinde artık bu görüşünden uzaklaşmaya başlayarak, Avrupa'da beklediği devrimin de aslında Asya'da olacağını sezmiştir. Perinçek'in de eserinde belirttiği üzere, örneğin Marx, Türk köylüsüne, Türk halkına odaklanarak devrimci karakterlerine vurgu yapmış, Avrupa köylülüğünün en ileri temsilcisini onlarda gördüğünü belirtmiştir. Bu, yalnız iyi niyetli bir ifade olmanın ötesinde, beklenen devrimin gerçekleşeceği coğrafyanın öngörüsünün Marx'ta da mevcut olduğunu ifade etmektedir. Tıpkı, Rusya'ya dair yaptığı çıkarımın da buna benzer oluşu gibi. 

Perinçek, devrimin, yani milli demokratik karakteri olan devrimlerin Marx'tan sonra gelişmiş kapitalist ülkeler yerine sömürge ve yarı sömürge ülkelerde antiemperyalist bir karakter sergileyerek, vatan savunması cephesinde yaşandığını belirtmektedir. Buna da, bahsettiğimiz gibi Rusya, Çin ve Türkiye örnekleri üzerinden devrimci liderleri ile değinmektedir. 

Avrupa solunun Marksizmin ortodoksi batağında kalması ve milli demokratik devrimleri yok sayarak Asya'ya sırt çevirmesinin karşı devrimci ve emperyalist bir konumdaki bakışını vurgulayan Perinçek, artık devrimleri anlamanın yolunun Lenin, Mao ve Mustafa Kemal'i anlamaktan geçtiğini anlatmakta. Burada, Avrupa'da kalan Marksist düşüncenin de bu devrimleri yok sayan, mesela Latin Amerika'yı yok sayan yönünü ya da Afrika'ya kör yönünü de anlamak mümkün oluyor. 

Kurtuluş Savaşı'nın temel gücünün, Marx'ın işaret ettiği üzere Türk köylüsü olduğunu vurgulayan Perinçek, Mustafa Kemal'in "Köylü milletin efendisidir" sözünün altında yatanın demokratik devrimin karakterini açıklama noktasında önemine dikkat çekiyor. Tıpkı sonrasında Mao'nun Çin için izleyeceği yolda da yaşanacak süreç gibi.

Vatan savunması karakterinden ve vatanseverlikten yoksun bir devrim beklentisinin, kapitalizm çağında kalmış analizlerin ötesine geçemeyen beklentiler ve sözde devrimci iddiaların ancak Marx'ı, Lenin'i, Mustafa Kemal'i anlayamayanların hayal dünyası olduğunu kitap boyunca görebilmek mümkün. Mustafa Kemal'in ve Kemalist devrimin Asya ve ezilen ülkeler için nasıl bir önder olduğunu, Asya'daki devrimlerin yapısal olarak birbirlerine nasıl benzediğini ve aynı cepheye karşı nasıl bir mesaj olduğunu anlamak için metin iyi bir kaynak.

İşçilerin vatanı yoktur, diyen Marx'tan ancak ve sadece vatansız solculuk çıkarma yanılgısına düşenlerin işçilerin ulusal bağımsızlıklarını sağlamadan nasıl bir esaret altında olacaklarını idrak edemeyen günümüz sözde soluna karşı vatan savunmasının, antiemperyalist duruşun ihtiyacını tarihin ortaya koyduklarıyla ve nedense okuyup anlamadıkları teorinin desteğiyle ele alıyor yazar.

Artık devrimlerin antiemperyalist bir nitelik taşımak zorunda olduklarını çünkü çağımızın emperyalist bir çağ olduğunu belirten yazar, ele aldığı her üç vakanın da antiemperyalist cephede gerçekleştiğini vurgulayarak, antiemperyalizmin neden savunulması mecburi bir hat olduğunun altını tekrar tekrar çiziyor.

10 Ocak 2018 Çarşamba

Mehmet Perinçek "Avrasyacılık: Türkiye'deki Teori ve Pratiği"

"KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş, tek kutuplu dünyada hak ve adaletin olmadığını vurguladı. "Afganistan'a bakın. Ne kadar barış temin edilmiştir? Irak'a bakınız. Her gece Irak halkına yapılanları televizyondan gördükçe, insanlığımızdan utanıyoruz. Bir ülkeye demokrasi götürmenin yolu buysa, eksik olsun öyle demokrasi" dedi. ABD'nin Irak'taki kayıplarının Amerikan halkından gizlendiğini söyleyen Denktaş, ABD'ye şöyle seslenilmesini istedi: "Askerlerini Irak'tan çek. Gaddar bir işgalci durumuna düştün. Irak halkı direniyor diye, bunları öldürmeye hakkın yoktur."
(sayfa:103 -Denktaş'ın Ankara'da yapılan Uluslararası Avrasya Sempozyumu'ndaki konuşmasından, 4 Aralık 2004.)

Dugin'in tarihsel olarak stratejik ortak olduklarını sürekli olarak vurguladığı ve Mehmet Perinçek'in de buna kitapta sıkça yer verdiği Rusya ve Türkiye'nin, küresel dünyanın saldırgan tek kutuplu dünya düzeninde elindeki tek kurtuluş yolu olarak seçenek olarak neden Avrasyacılık sorusuna, üstteki paragrafı alıntılayarak başlamak iyi olur diye düşündüm. Emperyalist işgalin Kıbrıs sorunu üzerinden geliştirdiği bölücü strateji karşısında, Kıbrıs'ı "bundan böyle kendi sorunları" da olarak gören Rusya'nın, ABD karşısında çok merkezli bir savunma hattının ihtiyacını vurgulaması ve buna Türkiye ve Türkiye'nin milli meseleleri açısından Denktaş'ın sözleri hareket içinde göz ardı edilemez.

Emperyalizme karşı konumlanırken oluşturulacak cephenin, milli değerleri ve ulusu savunma noktasında birleşmekten, bunu yaparken de emperyalist - yıkıcı yerel/yapay - inşacı kurgular yerine var olanı savunmaktan geçen bir yol çizen Avrasyacılık hareketi, bölgesel direniş noktalarıyla bir çıkışın mevcut olduğunu anlatarak, postmodernist işlevsiz yıkım çığırtkanlarına cevap veriyor. Küresel istilanın milli çıkarları hedef aldığını vurgulayan Perinçek de, özellikle milli değerleri ve çıkarları koruma hattının bu direniş noktasında hayati önemde olduğunu ifade ediyor. Mafyalaşan kapitalizmin kendi iç krizleri ve emperyalist çekişmelerin faturasını saldırının ve işgalin hedefinde olan coğrafyaların, toplumların ödediğini ifade eden Perinçek, ABD'nin parlatmaktan utanmadığı yeni dünya düzenin yarattığı korkunç tablonun yıkım, bölücülük, terör ve katliamla beslenen yüzünün bu politikanın, tek kutuplu dünya düzeninin işleyişinin bir sonucu olduğunu gösteriyor.

Buna karşılık Avrasyacılığın, Atlantikçi bölücü stratejilerin karşısına neler koyduğunu anlatıyor. Türkiye için kendi varlığını koruma noktasında Avrasyacılığı yegane çözüm olarak ortaya koyan Perinçek, Türkiye'nin bağımsızlığının da bu yoldan geçtiğini ifade ediyor. Dugin'in de vurguladığı gibi, aslında Avrasyacılık hareketi içinde, Atlantik'in saldırısına karşı dahil olması ihtiyaç olan ülkelerin Avrasyacı bir tutuma sahip olmaları gerekliliği de tam olarak bu. Tarihsel ve milli değerlerinden emperyalist işgal sonucu koparılmaya ve kimlikçi, bölücü hareketlerle ulusal bütünlüğünden koparılmaya ve tek kutupluluk içinde yok edilmeye çalışılan ülkelerin ayakta kalabilmeleri için, çıkar yol budur sonucu ortaya çıkıyor. Perinçek, bu yüzden emperyalist bakışın Avrasyacılık analizlerinin hareketi "gerici"likle eş tutarak yorumladığını belirtiyor. Bu tıpkı, batıyı ilericilik sanma ve doğuyu gericilikle, barbarlıkla eş tutan bilinçsizliğin farkında olmadan benimsediği bakış. Oysa bu kurgu, işleyen emperyalist işgalin bir yansıması maalesef. Oysa hatırlatmakta fayda vardır; Mustafa Kemal Atatürk "Biz Türkiyalılar Asyai bir milletiz, Asyai bir devletiz" demiştir (yazar da kitabın bir bölümün girişinde yer vermiş). Burada, batılılaşma, batıcılık ve batı medeniyetine tapınma konusunda kafa karışıklığı yaşayanlar için çok açık bir ifade mevcut. Emperyalizmi hazmedip oturmaktansa kendimizi bilmenin, yerimizi görmenin ve onu muhafaza etmenin hayati ihtiyacını anlamak, bir vatansever ve antiemperyalist olarak neden önemlidir, düşünelim...

Rusya ve Türkiye'nin bulunduğumuz coğrafyanın önemi ve iki devletin de köklü tarihinin, ilişkilerinin geçmişini görmek, Avrasyacılık hareketi içinde iki ülkenin nasıl bir ilişki içinde olduğunu görmek ve anlamak adına çokça detaya yer veriyor yazar. Ben uzun uzun yazmayım, kitabı okursunuz. 

Son olarak, "ama Çin..." diye başlayan ve bir başka kara propaganda örneğine maruz kalan devlet olan Çin'i temsilen, işgalci ve eli kanlı Amerika'nın karşısına, Avrasya Sempozyumu'ndan şu sözleri paylaşayım:

"Çin Halk Cumhuriyeti'nde tek kutbun yeri yoktur.(...) Çin, bir gün güçlü olsa bile süper devlet olmayacaktır. Çin bir gün süper devlet olursa, bütün dünyaya çağrıda bulunuyoruz; onu birlikte devirmeye çalışacağız."
(sayfa:105 -Çin Halk Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Song Augio'nun Ankara'da yapılan Uluslararası Avrasya Sempozyumu'ndaki konuşmasından, 4 Aralık 2004).


9 Ocak 2018 Salı

Pierre Bourdieu "Seçilmiş Metinler"

Pierre Bourdieu'yü ve teorisini anlamanın en iyi yolu, kendisinin söylediklerini anlamaya çalışmaktan geçiyor; o yüzden Seçilmiş Metinler de, bu yol için iyi bir seçenek. Bourdieu'nün kendisinin derlediği yazı ve söyleşilerinden oluşan bu derleme, kendisinin bir sosyolog olarak gelişimin -mesela antropolojiden geçen yoluna da değinerek - bir özetini vermekten tutun, Distinction'a, spor sosyolojisine dek farklı metinler içeriyor.

Bourdieu kendi metodolojik gelişiminden, yapısalcılık ve fenomenoloji ile olan etkileşiminden başlayarak, etnolojik araştırmalarına da değinen bir söyleşiye yer vererek, örneğin Levi-Strauss ve Althusser'in kendi teorisi üzerinde nasıl bir etkisi olduğuna değiniyor. Bourdieu'nün metodolojisini keskin bir tanımla kafanızda soyutlamak bazen zorlaşıyor; ancak yapısal - inşacı olarak tanımladığı bir yer var mesela bu kitapta; bu yüzden Levi-Strauss'tan aldığı yapısalcılığı ya da gündelik hayatın, sosyal yaşamın pratikleri içindekini teorisinin içinde dahil etmeye giden yolda bir etnolog ya da yapısalcı gibi yaklaştığında yolu antropolojiden geçtiğinde (ki sonradan bu yoldan nasıl ayrıldığını da kısaca anlatıyor) görmek bu yüzden faydalı. Düşüncesinin gelişimi anlamaya başladıkça, Distinction'da vardığı noktanın arkasında nasıl bir birikim ve süreç olduğunu görmek Bourdieu'ya insanı tekrar hayran bırakıyor. Cidden. Yapı ve fail arasında kurmaya çalıştığı etkileşimde mesela ortaya habitusu attığı an bir yandan yapısalcılardan bir kopma sergiliyor ancak yine de, kendi adıma hala inatla Bourdiue'da yapının daha baskın olduğunu görüyorum. Bu kitapta da, belki anlatmaya çalıştığının tam tersini anlıyorum hala ama yine aynı şeyi düşündüm. Marx'tan kopmuştur, evet, ama yapı en sonunda yine; yapı....

Distinction'da uzun uzun yer verdiği kavramlarına dair kitaptaki metinlerde ya da söyleşilerde de açıklamalar mevcut; yine habitus, alan, yatkınlık, oyun okurun karşısına çıkıyor. Bourdieu'nün sınıf analizini anlamak için okunabilir; örneğin sosyal uzamdaki karşılaşmaları kavramları üzerinden açıklarken sınıf ya da sosyal gruplar diyelim, sosyal grupların habitusları çerçevesinde bu süreçlerin nasıl işlediğini açıklıyor. Weber'in statü gruplarını yine anabilirsiniz; güç ilişkileri ve sosyal konumların kendi mevkilerini muhafaza stratejilerinin gündelik yaşamda nasıl kendisini belli ettiğini, sosyal grupların kendilerini yeniden üretimde nasıl bir strateji izlediğini anlatıyor Bourdieu. Burada yeniden üretim demişken, onun yeniden üretim için işaret ettiği önemli kurumlardan birisi eğitim kurumudur, Seçilmiş Metinler'de de es geçilmiyor, değiniliyor. Eşitsizliğin yeniden üretimi hususunda özellikle konu üzerine olan diğer çalışması da yine tavsiyedir, sürekli tavsiye ediyorum biliyorum ancak çalışmanın güncelliğini kaybetmesi pek mümkün görünmüyor (Bourdieu & Passeron "Varisler").

Çok uzatmayayım; akademi hakkında da fikirlerini içeriyor kitap Bourdieu'nün. Alan kavramı üzerinden ayrıca entelektüel alana dair analizleri de mevcut. 

Okumak da anlamaya çalışmak kadar zevkli Bourdieu'yü; kendisine yüklenen tüm büyük sıfatları da boşuna hak etmemiş diyorsunuz.

8 Ocak 2018 Pazartesi

Aleksandr Dugin "İnsanlığın Ön Cephesi Avrasya"

Tek kutuplu dünya düzeni karşısına bir alternatif olarak, aslında alternatifin de ötesinde, ABD emperyalizminin çığrından çıkmış küresel istilası karşısına yerelin kendisini muhafazası adına bir çözüm olarak çıktığı belirtilen Avrasyacılık, ne olduğunu merak edenler için bu kitapta Avrasyacılık hareketinin en önemli isminin yazılarından ve söyleşilerinden oluşan bir derleme olarak sunulmuş.

Avrasyacılık, ele alınırken Atlantik karşısında, Atlantik'in saldırganlığına maruz kalma noktasında, Dugin'in ve doğal olarak bu hareketin de belirttiği üzere aslında Avrupa'nın da tıpkı Ortadoğu gibi aynı tehlikeyle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Şu an dünyada bir Rusfobisi yaratmak için çaba sarf eden Avrupa ve ABD küresel medyası, Putin'in de destek verdiği Avrasyacılık hareketinin (Dugin, Putin'in danışmanlarından aynı zamanda, belirteyim) ABD'nin kendi kimliklerini yok ettiğini görmek yerine Rusfobisinin parçası olmayı seçmeyi kolay bulmuş olabilir tabi. Neyse. Oysa, Dugin'in anlatmaya çalıştığı, örneğin bir İngiltere'nin ya da İtalya'nın da tıpkı Türkiye gibi ya da Rusya gibi ya da İran gibi Atlantik karşısında aynı konumda olduğu.

Çok kutuplu yeni bir alternatif sunan Avrasyacılık, yerelin değerlerini küreselleşmenin emperyalist talancı politikasına karşı koruma amacı güderek ancak Avrasyacılıkla kendisini var edebilmeye devam edeceğini belirtiyor. Dugin, modernist bir anlayış olarak ele alabileceğimiz Avrasyacılık için içinde yaşadığımız durumun ise aslında postmodern bir dönem olduğunu, ancak bunun Avrasyacı hareket için bir fırsata çevrilebileceğini belirtiyor. Bunu şöyle düşünebiliriz; artık aşamaları görmek ya da beklemek gerekmiyor; bir dönüşüm için postmodern dönem bir gedik sunmaktadır ve Avrasyacılık, tek kutuplu düzenin egemenliğine postmodernizmin bu akışkanlığından faydalanarak, bunu kendisi için bir fırsata çevirerek - ve postmodernizmi modernizme yenik düşürmeyi amaçlıyor aslında, güzel gol olur - kendisini var etme şansı yüksek bir konumdadır diyor. 

Muhafazakarlıkla eş tutulan tüm yerel değerlerin, Atlantik'in, yani ABD emperyalizminin karşısında kendisini korumasının, ulusal değerlerin, milli değerlerin muhafaza edilmesinin Avrasyacılık'ın zaten bir amacı olduğunu belirten Dugin, çoklu merkezlerin bu değerlerin asla bir eritme noktasına getirmeyi hedeflemeyecek bir merkez rolü olacağının da altını çiziyor. Yani, kendisini hatırlaması gereken topraklara kendilerine gelmesini söylemenin, Amerika elinden özgürlük ya da demokrasi umma hatasına düşen insanları tutup sarsmanın mesajı da var bu noktada.

Atlantikçi evrenselcilik iddialarını tamamen reddeden Avrasyacılığın, bu yüzden kendisi hariç olana karşı kötü - yanlış - geri kalmış - barbar yaftası yapıştıran emperyalist bakışı içinde barındırmadığını özellikle belirtiyor. Bu yüzdendir ki Dugin, içinde Türkiye, İran gibi ülkelerin de olduğu yakın çevremiz ülkelerinin ABD/küresel işgal karşısında güçsüz kalmaması ve kendi değerleriyle, kendi tarihlerinden gelen değerleriyle varlıklarını tıpkı kendi ülkesi olan Rusya gibi istediği gibi, sürekliliğini garantileyen bir biçimde sürmesini istediğini de bu hareketin en önemli ismi olarak tekrar belirtiyor. Bu noktada elbette ülkelerin bağımsız çıkarlarından ziyade ortaklıklarının, örneğin Rusya - Suriye ilişkilerinde değindiği gibi, görmezden gelemeyiz ancak insanın toplumsal bir varlık olduğunu ve ülkelerin de etkileşimsiz topluluklar olmadığını hatırlamakta fayda var.

Dugin, ülkemiz de dahil olmak üzere Avrasyacılığı bir çözüm olarak sunduğu ve merkezi önem atfettiği ülkeleri oldukça güçlü ülkeler olarak ele alıyor; farkında olmamız gerekenin, ülkelerin farkında olması gerekenin, ulusların farkında olması gerekenin de bu olduğunu bu hareket kapsamında yeniden bir kez daha böyle görmekte fayda var. Ortak değerlerin, ulusal, milli değerlerin neden yaşamsal değerler olduğunu Avrasyacılık içinde de tekrar yorumlayan Dugin, tek-tipleşen dünyaya karşı elimizdeki gücün altını çizmek adına taviz verilmeyecek noktaları da belirtiyor.

Kitapta belki katılmayacağınız ifadeler de olacaktır, ancak haricinde yaşadığımız toprağın tarih boyunca önemli olduğunu günümüz şartları için de bir kez daha hatırlatacaktır. 

Oldukça güncel konulara da değinen yazılar var kitapta, öte yandan Avrasyacılığa dair teorik kısma da değiniyor Dugin.

Kısaca böyle. Avrasyacılık nedir, sorusuna cevap arayanlar için tavsiye.


27 Aralık 2017 Çarşamba

Ruth Ware "The Woman in Cabin 10"

Bu yıl okumayı planladığım çoğu şey, yılın kendisi sebebiyle okunamadı. The Woman In Cabin 10 de merak ettiğim halde aylardır öylece bekliyordu geri kalan onlarcası gibi; biraz onun biraz da benim şansıma sonunda okuyabildim. 

The Woman In Cabin 10 "merak edeyim, çözmeye çalışayım, sıkmasın, bunaltmasın yeter"den ibaret beklentilerimi karşılayan, böyle basit basit yazdığıma bakmayın güzel de kurgusu olan, gizemli bir macera, kısmen de hafif gerilim romanı diyebileceğim bir roman. 

Kuzey ışıklarını görmek için yapılan, on kabinden ibaret olan bir cruise romanın neredeyse tamamının geçtiği yer. Lo Blacklock, aynı zamanda hikayenin anlatıcısı da olan başkarakter, biraz da şansının yüzüne gülmesiyle çalıştığı dergi için gezi yazısı yazmak üzere bu yolculuğa katılıyor ve,on numaralı kabindeki kadınla karşılaştığı andan itibaren işler çığrından çıkıyor. 

Romandaki diğer karakterler üzerinde çok durmuyor mesela, çok gereksiz bir paragraf yazacağım şimdi cidden yazmasam da olur. Büyük bir kısmı tek mekanda ve hareket kabiliyeti sınırlı kişiyle geçen bir romanda, denizin ortasında geçen bir roman okurken karakterler üzerinde daha fazla durulacaktır diye umdum nedense. Cidden nedense ve ne alaka. Ruth Ware böyle bir şey yapmamış. İhtiyacı olan karakterleri seçip çıkarmış, karmaşa ya da gereksiz detay eklenmemiş seyahat edenlere dair. Öte yandan bir süre sonra neredeyse diğerleri yok oluyor; okurken hissedersiniz. Bunu bilinçli mi yaptı bilmiyorum ama soyutlanmasını, yalnızlığını vermiş bu durum bir taraftan da. Ama diğer yandan da karakterler sadece işine yaradığı an var, sonrasında yoklar. Tam olarak böyle. Fakat kurguda kalabalık var mı - hayır. Sadece bir göz atıp çıkıyoruz. Sonrasında Lo ile beraberiz. 

Gereksiz paragrafım bitti. Diğer kısa gereksiz notuma geçeyim: Bir gizemin sayfa sayfa çözülmeye çalışıldığı her romanda olduğu gibi bi romanda da kendim ve yazar arasında geçen bir yarışa girerek "ben de bulacam" havasına girdim. Okura bu imkanı da vermiş Ruth Ware, yani sonunda çok büyük bir şaşkınlık yaşayıp yaşamamak size kalmış. Zaman geçmiyor diye yakınıyorsanız ve merakla okuyacağınız, okurken de "acaba acaba acaba acaba"larla kafanız dolsun istiyorsanız, The Woman In Cabin 10 bunu karşılayacak güzel bir roman. 


6 Aralık 2017 Çarşamba

Arnaldur Indridason "Sular Çekildiğinde"

Erlendur serisinden daha önce bir kitap hakkında daha yazmıştım blog'da ama sanırım kitabı pek beğenmemiştim. Yine kuzey polisiyesi üzerinden benden başka kimsenin ilgisini çekmeyecek lüzumsuz bir tartışmaya girerek bunu da yazıya dökmüş de olabilirim. Yine başlamayım.

Sular Çekildiğinde, Inspector Erlendur serisinin altıncı kitabı. Erlendur da (ne yapsam konu canım ciğerim Wallander'a geliyor) Wallander'ı anımsatan bir karakter ama ELBETTE bir Wallander değil. Bu kitapta yaşı biraz daha ilerlemiş ve yalnız hayatında ayrı olduğu eşi ve çocuklarıyla ilgili problemler kendisini iyice belli etmiş halde olduğu için aklıma Wallander geldi. Aklıma hep Wallander geliyor zaten çünkü her kuzey polisiyesini onunla kıyaslayacak kadar lüzumsuz bir önyargı ile okuyorum her satırı.

Kitabın konusu ise Reykjavík'te bir gölge bulunan bir ceset ile geçmişe dönük bir araştırma süreci ve yakın dönem dünya tarihine damgasını vurmuş en büyük mevzulardan biri. Stasi, KGB, NATO... Karşınıza bolca çıkacak olan bu isimlere alışabilirsiniz okumadan. Hele ki gündemimiz bolca NATO ile meşgulken kütüphanede elimi attığım bu kitabın da böyle çıkması muazzam oldu. Amerikancılıktı, Rusyaydı, NATO'ydu derken nüfusu ortalama bir ilimizden az fazla olan İzlanda'da casus avına çıkmaya kadar varıyor romanda iş. Tabi tam olarak böyle değil. Okursanız tadı kaçmasın diye çarpıttım. İyi yaptım bence.

Katılıp katılmayacağınız yorumlar yapabilir bu arada karakterler, tabi ben okurken taraflı okudum, sizin için nasıl bir okuma süreci olur bilemem ama her şeyle kavga etmeye hazır olduğum bir konu hakkında olduğu için okurken NE DİYORSUN LAN da diyerek okuduğum oldu, ADAM HAKLI dediğim de oldu.

Güzel polisiye ama.

Son olarak, NATO'dan çıkalım.






5 Aralık 2017 Salı

George Ritzer "The McDonaldization Thesis"

Ritzer'in rasyonelleşme ve toplumun McDonald'laşması üzerine olan bir çalışması bu kitap. Bu yüzden önce rasyonelleşmeyi Mannheim'ın rasyonelleşme teorisi üzerinden ele almış, endüstrileşme ve beraberinde gelen rasyonelleşme süreci kapsamında diyebiliriz. Burada Mannheim'ın bu sürecin tamamının doğal olarak ve mecburen dahil olduğu rasyonelleşme sürecine karşı getirdiği aslında bir korkuya da yer vermiş, şöyle ki Mannheim'da bu dünyanın dört bucağını sarmış bir restoran zincirinin aynı kalıpta çalışması biçiminde ifade edilmese de Ritzer'in bağladığı noktaya nasıl geldiği açısından önem taşıyor. Çünkü Mannheim mevcut durumumuzdaki küreselleşme belasının bir tektipleştirme ve virüs gibi yayılma sonucunda ideolojiyi de gasp edeceğini ifade ediyordu; ki bu oldu da. İdeoloji ve ütopya üzerine yazdıklarına bakabilirsiniz. İnsan doğasının bir tahribi olarak görür mesela bunu. Bu da insan gelişimine ket vurur çünkü insanın ideolojisi ve ütopyası elinden gider. Bunu rasyonelleşme bağlamında, endüstrileşme ile beraber değerlendirdiği kısma Ritzer yer vermiş mesela.

Sonrasında McDonald'laşmanın işgücü piyasasına etkisinden ağırlıklı olarak Amerikan toplumundan örneklerle açıklamalar getirdiği bölüm var mesela, burada vasıfsız işgücünün ve gelip geçici işlerin postfordist dönemde nasıl bir rasyonelleşme sürecine dahil olduğuna değiniyor. Bu aslında rasyonelleşmiş bir yapı mesela. Çünkü bu şekilde işliyor. Ancak iş gücü piyasası için nasıl bir yıkım ve bölünme olduğunu düşünün; oradaki çalışanların özellikleri bağlamında buna değiniyor zaten.

Küreselleşme, McDonald'laşma ve Amerikanlaşmaya da yer vermiş. Bunlar zaten aynı şeye tekabül ediyor şöyle bir düşününce, çıkış yeri küresel emperyalist işgalin merkezi olduğundan şaşırmıyoruz. Tüketim kültürüyle bu sistemin nasıl işlediğini anlatıyor Ritzer. Ritzer gibi anlatıyor tabi. Tüketim toplumunun yeni unsurları, mesela tüketim kartlarıyla beraber gelen yeni pratikler gibi toplumda kendisine yer bulan daha doğrusu topluma sunulan/yedirilen yeni sistemlere değiniyor. Bunların bu süreçteki rolüne ve amacına dair çözümlemeleri var. Hesaplanabilir bir tüketimin iki taraf için de nasıl bir rolü olduğunu anlatıyor ki bu da bahsettiğimiz tüketim toplumunun neden emperyalist bir işgalin zuhur ettiği bir an olduğunu ispatlıyor bence. Hani siz bu kitaptan ne çıkarırsınız bilmiyorum ancak başta bahsettiğim, Mannheim'ın ideolojinin ve insan ütopyasının gaspından konuyu kredi kartını neden kullanıyoruz ve neden insanların dünyanın en ücra köşesinde bile mahallelerindeki bir amerikan fastfood zincirini gördüklerinde kendilerini daha rahat hissediyor ve oraya gidiyor diye düşünür ve bunu eleştirmeye başlarsanız, sanırım daha rahat olacaktır.

Disneyland gibi tema parklar, turizm için yaratılan simulasyonlar ya da kurgular gibi tüketim toplumun yeni manyaklıklarının da analizini yapan Ritzer, tüketimin yeni anlamlarını da bu bağlamda değerlendiriyor. Tüketim artık modern dönemdeki anlamından çıkmıştır. Zaten postmodern analize ayrı bir bölüm de ayırmış.

Tavsiyedir. 

4 Aralık 2017 Pazartesi

Jean Baudrillard "Gösterge Ekonomi Politiği Hakkında Bir Eleştiri"

Baudrillard'ın Marx'tan daha marksist olduğunu belirterek marksist ekonomi politiğin eleştirisi yapma ihtiyacını sıklıkla sert bir dile getirdiği, bazen de yumuşak biçimde bir eleştiri getirdiği çalışması birkaç noktada Baudrillard'ın ne yapmaya çalıştığını anlamakta beni zorlasa da Veblen'ci bir bakışla tüketim kültürüne bakmaya çalıştığınızda mesela, derdinizi anlatmanıza yardımcı olabilecek bir çalışma.

Baudrillard, kitabın adının da zaten bangır bangır bağırdığı üzere Marx'ın meta analizinin bir eleştirisini içeriyor. Şöyle, Baudrillard bir tüketim toplumundan bahsediyor. Burada bir fayda var diyelim. Ancak Marx'ın analizindeki fayda, başka. Kapital'de buna değiniyor. Kısaca şöyle özetleyebilirim; metanın değerini Marx kendisinden ayrı görür, metaya değer katan mübadeleye dahil oluşudur. Bu da aslında somut bir şey değil. Marx'ın bir metaya değer yüklemesi yani mübadeleye dahil oluşu ki burada da değeri şey üzerindeki emek ile ölçüyor. Tamam toparlayacam bir saniye. Marx için üretim sürecine dahil olmasından başka metanın bir değeri yoktur. Bu da mübadele ile ilgili. Çünkü mübadeleye girmesi bir ihtiyacı karşılaması ile ilgili. Böyle kabaca. Çok karıştırmadım bence ya.

Neyse. Karıştıysa şimdi netleşecek.

Ama Baudrillard'da böyle değil. Baudrillard bize göstergelerden bahsediyor. Marx bize mübadeleden, faydadan, üretim sürecine dahil olarak üzerinde bir emek birikerek ancak değer kazanabilen bir metadan bahsediyordu. Baudrillard da burada eleştirmeye başlıyor işte. Zaten Marx'ı yerden yere vuruyor ancak çoğu zaman da bir Marksist gibi davranıyor. Ancak yine de kendisini her daim postmodern düşünürler arasında görmeye alışkınız ki kendisi postmodern olduğunu da kabul etmiyor. Neyse. Baudrillard, bir üründe örneğin Veblen'in gösterişçi tüketim dediği, statü ile ilintili bir harcama tüketime benzer bir durumdan bahsediyor ancak doğrudan Veblen gibi de değil. Çünkü; Marx nesneldi; ihtiyaçları nesnel zemindeydi. Baudrillard buna tamamen karşı çıkarak ihtiyaçları bu bahsettiğimiz göstergeler üzerinde oluşan hareket halindeki ihtiyaçlar olarak tanımlıyor. Yani modernizmden kopuş bu işte. Zaten o iddia da yok ama postmodernist değilim demesine karşılık olarak belirttim neden belirttim diye kimse sormaz ama yazdım. Baudrillard'ın tüketim toplumunda Marx'tan farklı olarak üretim değil tüketim önplandadır ve tüketim aslında bir üretim rolündedir. Yani o tüketmek için yaşayan ve tüketmek için üreten insan kalıbı Baudrillard'da var kabaca. Üstelik bu tüketim üretiminin ilişki biçimlerine de indiğini yani böylece bir tüketim toplumu oluştuğunu da belirtiyor ki bu başka bir kitabının konusu. Burada asıl meselesi göstergeler üzerinden yürüyen sisteminin açıklaması. 

Baudrillard gergin bir insan ve tüketimin boyutlarını oldukça gerçekçi biçimde inceliyor ancak yer yer cidden ipin ucu kaçıyor; bir noktada Marx'ı kapitalizmi beslemek gibi bir şeyle suçluyor mesela. Onun haricinde gerçekçiliği karamsarlık olarak görmüyorsanız tüketimin ihtiyaç - arzu - gösterge - soyut - somut - inanç  gibi kavramlarla beraber nasıl bir analize tabi tutulduğunu Marx'tan kopuş ancak arada Marx'la temas eden bir çalışma kapsamında okuyabilirsiniz bu kitapta. 

Anna Jourdain & Sidonie Naulin "Pierre Bourdieu'nün Kuramı ve Soyolojik Kullanımları"

Pierre Bourdieu için bir giriş kitabı arıyorsanız önerebileceğim kitaplardan biri, kısaca bahsedeyim dedim. 

Marx'tan, Durkheim'dan ve Ayrım adlı çalışmasında sıklıkla akıllara geldiği üzere Weber'den etkilenen Bourdieu'nün öte yandan bu isimlerin hiçbirinin doğrudan devamı sayılamayacağını da belirterek, kitapta da aynı vurgunun doğal olarak varlığını belirteyim. Yirminci yüzyılın en büyük sosyoloğu olduğunu söylesek az mı gelir bilmiyorum fakat Bourdieu için karman çorman gibi görünen kuramıyla haşır neşir olmaya başladıkça klasik kuramların üzerine böylesine yükselen bir isme az gelmediği konusunda hemen herkes hemfikir oluyor diye düşünüyorum.

Kitaba dönersek; yazarlar kısaca Bourdieu'nün kuramının temel kavramlarını kitap içinde açıklıyor, farklı bölümlerde bunları bulmak mümkün. Ancak dediğim gibi bunları sadece insanların ismini öğrendiğiniz bir tanışma toplantısı gibi düşünün. 

Bourdieu ile akıllara gelen eğitim konusunda da ayrı bir bölüm var, Varisler adlı eserini de bu vesileyle tavsiye edeyim. Passeron ile beraber yaptığı bir çalışma, pozitivist bir çalışma gibi görünse de çatır çatır nasıl realist olunacağını ispatlıyor ikili o çalışmada. Bu kitapta eğitim konusuyla zaten anılıyor, ancak çalışmanın kendisi Türkçe olarak mevcut, en azından Fransa örneği üzerinden okumak bile faydalı olacaktır. Konu biraz dağıldı ancak eğitimde fırsat eşitsizliği ve Bourdieu'nün daha sonra Distinction'da derli toplu görülen kuramına dair, özellikle kültürel sermaye - ekonomik sermaye gibi kuramının içeriği için Varisler adlı çalışmanın önemi büyük, okumakta fayda var. Şekillenmenin nasıl olduğuna dair önceki verileri görmek adına yani. Mesela toplumsal eşitsizlik noktasında Bourdieu için eğitim nedir, Jourdain ve Naulin de buna yer veriyor; yine aynı şeye dönüyorum ancak Bourdieu'nün kuramı için eğitim alanındaki çalışmasından tutun kültür alanına kadar yazdığı söylediği her şeyi zaten kavramlarına şöyle bir göz atarken dahi aslında görmek zorunda kalıyorsunuz.

Kültür ve meşru kültürün Bourdieu için ne olduğuna da ayrı bir bölüm ayırmış yazarlar, burada da habitus kavramı üzerinden yeniden üretimle beraber inceliyorlar. Takip eden bölüm saha kuramı ki bunu da habitustan bağımsız düşünemeyiz. 

Kitap kavramlar, kurama dair tanıtmak, genel bir bilgi vermek için özet niteliğinde ve derli toplu. Sonraki okumalar geçmeden önce tanışmak için bakmak isteyenlere önerebilirim.


14 Kasım 2017 Salı

Emily Brönte "The Night is Darkening Round Me"

The night is darkening round me, 
The wild winds coldly blow; 
But a tyrant spell has bound me, 
And I cannot, cannot go. 

The giant trees are bending 
Their bare boughs weighed with snow; 
The storm is fast descending, 
And yet I cannot go. 

          Clouds beyond clouds above me, 
       Wastes beyond wastes below; 
     But nothing drear can move me; 
   I will not, cannot go. 

Emily Brönte'nin şiirlerinden oluşan "The Night is Darkening Round Me", Penguin Books'un Little Black Classics serisinden. Cidden "little". Şiir yorumu yapabilecek biri değilim, ama okuyun çok güzeller.

10 Kasım 2017 Cuma

Tülin Bumin "Hegel"

"Hegel'e göre insanın gerçekten bilim yapabilmesi yani varlığı akılsal olarak ve bütünüyle kavrayabilmesi için, önce rasyonel bir devletin bilinçli bir yurttaşı olarak ortaya çıkabilmesi gerekir." (s.137).

Kitabın tam adı "Hegel - Bilinç Problemi, Köle - Efendi Diyalektiği, Praksis Felsefesi". Onu başlığa sığmadı ama görselde var neyse ki ama yazmayınca içim rahat etmedi. Bunu da açıklamazsam olmazdı.

Yazıya başlamadan önce, kitapta da Tülin Bumin'in sıklıkla referans verdiği iki kitap var, onların bir adını analım çünkü bu yazıdan sonra onların yazısını ekleyim, güzel olsun. Birisi Jean Hyppolite'in Marx ve Hegel Üzerine Çalışmalar'ı. Diğeri Alexandre Kojove'nin Hegel Felsefesi'ne Giriş'i. Sonucusunun şu an piyasada baskısı yok diye biliyorum, ancak bir yerlerde görürseniz alın. Bu iki kitabı neden panikle giriş kısmına ekledim, Bumin'in kitabını bu ikisinden önce okursanız anlarsınız; ama tavsiyem sıralamada o ikisini öne alın. 

Bilinç konusunun efendi - köle diyalektiği bağlamında doğal olarak Hegel üzerinden çalışma konusuna nasıl bağlandığını işliyor öncelikle Bumin. Bu da şöyle oluyor; Hegel'deki ben'in (sonra neden Hegelci Marksistler'e sövüldüğünde sinirlendiğimi soruyorlar) ancak dış dünyanın dönüştürülmesiyle ben olabilmektedir. Burada iş çalışmaya geliyor işte. Şöyle, efendi ve köle bir karşıtlık ilişkisi, ancak bu ilişki içinde bir çalışmayı da içeriyor. Yani ben'in farkındalığını sağlayan efendi'nin "yap" demesi ve kölenin çalışmaktan başka seçeneği olmaması gibi. Hegel'e bu ben'in ortaya çıkışındaki tek fırsatın tüm insanların ilk ben'e uyanma biçimin ancak ve sadece efendi köle ilişkisi olabileceği iddiasında karşı çıkışlar da var, bunlara Bumin'de değinmiş; yani kadın erkek ikiliği yerine efendi köle ikiliği ya da karşıtlığı diyelim, onu koyuyor Hegel, orada da bir efendi köle ilişkisi varsa bu yine birinin diğeri üzerinde aynı sonucu vermesi şeklinde sonuçlanır savunmasına gider bu diyalektikle giderse analiz. Yani, Hegel'in ben'inin idrakı ancak efendi - köle ilişkisinde, dış dünyaya dönük ve çalışma ile gerçekleşmektedir. Of çok uzattım. 

Buradan da Hegel'in tarih anlayışına bağlayabiliriz aslında konun geldiği yer havada kalmıyor, boşuna uzatmamışım; insanın bu bilinci ve dışa dönük çalışmayla gelen değiştirme gücü, doğa üzerindeki değiştirme gücü yani, dünyadaki verili olanı değiştirmesidir. Hegel'e göre bu verili olanın olumsuzlanması. Bu durumda, Hegel insanlığın tarihini olumsuzlayıcı eylemlerin tarihi olarak ele alıyor, yani kendi yarattığı tarih kendisini dışa vurarak dışı olumsuzladığı ancak kendisini yansıttığı tarihtir. Tarihi de zaman ile ele aldığını ekleyelim; zaman ve insan Hegel için aynı şeyler diye belirtiyor Tülin Bumin; "zaman insanın dünyadaki gerçek varlığı ya da gerçek tarihidir". 

Kitabın devamında, doğal olarak benim üç paragraflık beş satırımdan fazlası var. Görüngübilim üzerine, devlet üzerine, bilinç üzerine, Frankfurt okuluna Hegel'in etkisine kadar Bümin'in yer verdiği dolu şey var. Okuyun.

Ne kadar net yazdım.


6 Kasım 2017 Pazartesi

Michael Hjorth & Hans Rosenfeldt "Katil Olmayan Adam"

Nasılsa Henning Mankell (ve sonrasında da nasılsa Jo Nesbo) değil diyerek hava kapalıyken okumalık İskandinav polisiyesi diye okumuş bulundum Katil Olmayan Adam'ı. Beklentim sadece çabuk okunan, katili bulmaya çalışırken kitaptakilerden öne geçmeye çalışıp kendimi kendime ispatlamak için gıcık, itici biçimde gereksiz bir yarışa girebileceğim bir roman okumaktı - Amerikan polisiyesi ya da başka bir diyarın polisiyesi olmaması gerekiyor bu arada, özellikle tekrar belirteyim. Hava durumu, coğrafya, romanda geçen isimler vb. tüm bunlar eleme kriteri. Çünkü bunlar dünyanın hiçbir şekilde umurunda olmayan şeyler ve başka türlü bir şeyleri eleyemediğime göre bu kriterlere sapıkça yapışmam lazım.

MUHTEŞEM bir yazı oluyor.

Ne diyordum.

Kitaptan beklentilerimi yukarıda sıraladım; gereksiz bir tomar bilgi ile. Yani kitap kapaklarının arkasına yazılan, tek kelime ile "sürükleyici" diye ifade edilen şeyi de yazabilirdim. Sürükleyici olsun, nasıl sürükleyecekse artık bilmiyorum, benim derdim kitaptakilerle yarışmak ben daha iyi biliyorum demek. Ama şu da mühim; öyle bi kurgu olsun ki yazar katili hem saklayamamış olsun ama bi yandan da öyle iyi kurgulamış olsun ki okurken okura da fırsat vermiş olsun biraz, okur kendisini dışlanmış hissetmesin, az safça da olsa yanlış da olsa bir izin peşinde iyi kötü bir sonuca o da yaklaşmaya çalışsın. 

Katil Olmayan Adam'da okura fırsat da vermiş yazarlar mesela. O fırsatı kendi adıma ne kadar verdiklerini de belirteyim de girdiğim lüzumsuz yarışta nasıl bir sonuç aldığım üzerinden kurguyu değerlendirin; katili bilemedim. 

Siz bulabilirsiniz belki.

Konuyu anlatmıyorum zaten google'larsanız kitapların arka kapaklarındaki yazılar polisiye romanlar için yeterli hatta bence fazla bile. Polisiyenin konusunu yazmaktan hoşlanmıyorum. Katili arıyorlar işte. 

Blog'dan ziyade bir kavga meydanına dönüştü burası.

Not: Ama onlardan önce daha yakın sonuca gittim - ben saksı değilim......................................

Sophie Hannah "Closed Casket"

Agatha Christie'ye manyakça, sapıkça bir tutkum olduğu için Hercule Poirot serisine başka bir yazarın bir kitap eklemesi bana uzun süre hadsizlik geldi ve bu eklenti seriye uzun süre surat astım ve astığım suratı benden başka kimse ne gördü ne de umursadı. Bu lüzumsuz ergen girişimi ardından sıkıntıdan ve meraktan kitabı okudum. Ben okurken kitap her zamanki gibi Türkçe'ye çevrilmemişti ve sanırım şu satırlar yazılırken Türkçe'si satışta. Bu vesileyle hizmet olsun, kitaptan bahsedelim hazır kitap çevrilmişken.

Öncelikle kitabı Agatha Christie yazmadı.

Bunu bin kere daha söylesem de söylemesem de zaten okurken fark ediliyor yani en azından benim için böyleydi ama ilgi alanı kelimeler ve kelimelerin kimin elinden çıktığı üzerine bir şeyler düşünmek olan biri için bunlar normal olabilir ya da dümdüz önyargıdır. Size kalmış. Ben söyleyeceğimi söyledim.

Ancak kurgu ve closed casket kısmını beğendim. Öte yandan yazar bazı noktalarda dolambaç yaratayım derken ipin ucunu kaçırıyor ve fazla ipucu veriyor ve hatta bu girişim bazen gereksiz ve sıkıcı olabiliyor. Bunu kitaba dair ipucu vermeden anlatmaya çalıştığım için üstü kapalı yazmaya çalıştım ve hiçbir şey anlatamamış gibi oldum. Biliyorum. Ama kitabı okuduktan sonra belki netleşir sizde de ya da siz de öyle hissedersiniz. Ya da zaten yazdıklarımı kimse okumuyordur. Bilemem.

Agatha Christie'nin Shakespeare göndermeleri yazar için de etkileyici bir noktaymış ki bu kitapta da karşımıza çıkıyor mesela, yalnız bir şeyi kullanmakla bir şeyi abartmak noktasındaki denge şunu hep hatırlatıyordu insana; bu kitabı Agatha Christie yazmadı.

Kısa kısa yazılar ile blog'a kitap ekleme gününde bir kitap yazısının daha sonuna geldik ama bu kitap yazısına bir şeyler daha ekleyecem dönüp. 


Henning Mankell "The Man Who Smiled"

Bahsetmemiş olmamak adına Henning Mankell'in bu kitabından da bahsedeyim. Biriktirip biriktirip bin tane kitap hakkında yazı yazmaya Kasım 2017'de karar vermiş gibi oldum, bu yüzden önce romanlar hakkında kısa kısa bir şeyler ekleyecem çünkü böylesi daha kolay. O arada Türkçe'yi de konuşma dili yönünde katletmiş gibi oldum, özür dilerim ama "ekleyeceğim" dediğimde kendimi daktilo gibi hissedecektim nedense.

The Man Who Smiled, Kurt Wallander'ın yine kendi kendine kıvrandığı bir roman; ama bu sefer bu kıvranış bir önceki romandan arta kalan bir kıvranış. Sırayla okumamış olanlar için sebebini de yazmıyorum. Gerçi kitapları sırayla okumayı başarabilen cidden var mı merak ediyorum. Neyse. Wallander'ın içine düştüğü ciddi bir bunalımdan çıkamadan dahil olduğu soruşturmaya odaklanıyor roman. Bence Wallander serisindeki birçok roman diğerlerinden bazı yönlerle ayrılıyor; yani polisiyeyi polisiyenin yanına bir şeyler daha ekleyip tanımlama ihtiyacını doğuran bir şey var Mankell'de, bir mesele var. The Man Who Smiled'da da aslında hemen her coğrafyada olan bir şeyden İsveç örneğinde bir şeyi anlatıyor; karanlıkta neler, hangi güç ekseninde dönüyor, para nelere kadirdir, o ağlar nasıl bir imkan sağlar, o ağlar nasıl korunur, neden korunur, ne pahasına korunur...

Sırf bahsetmemiş olmamak için yazdığımı söylemiştim. Kitabı ne zaman okuduğumu hatırlamıyorum ama Türkçesi'nin basıldığını sanmıyorum. Denk gelirseniz alın okuyun ama.




Wilkie Collins "The Woman In White"

Emily Brönte'nin "Wuthering Heights"ının lafını geçirmeden nedense The Woman In White'dan bahsedemeyecekmişim gibi geldi. Öte yandan bir günümü de Wuthering Heights göndermesi içermeyen en az bir cümleyle geçirmeyeli de yıllar oluyor. Yani yazıda bu iki romanın bir araya gelmesine sebep olan çok şey var. Her iki romanı da okumuş olanların zaten tahmin edeceği gibi, beni tanımış olanların zaten bilebileceği gibi - ki beni pek az kimsenin tanıdığını düşünürsek....

The Woman In White, 1860 yılında ilk basımı yapılan, Wilkie Collins'in kaleme aldığı ve yakın arkadaşı olan Charles Dickens'ın kendisine hayran olmasında büyük payı olan benim çok sevdiğim bir kurgusu olan bir roman. Son cümleyle kendimi ve Charles Dickens'ı aynı kefeye koymuş gibi oldum çünkü romana olan hayranlığımız noktasında aynı değerlendirme yapabilecek seviyedeymişiz gibi bir izlenim yarattım sanki. Buradan hem Wilkie Collins'ten hem de Charles Dickens'tan özür diliyorum, hadsizlik ettim.

Esrarengiz bir hikayenin, içine dahil olan daha fazla esrarengiz hikaye ile geliştiği romanda her bir karakter bir yandan kendilerine ait bir dram, sır ya da korkuyu saklarken öte yandan da büyük ve hikayenin iskeletini oluşturan büyük karanlığın içerisinde okurla beraber sona doğru yol alıyor. Romanın farklı farklı karakterler tarafından anlatıldığını da ayrıca belirtmekte fayda var, yer yer anlatıcı değişiyor, sabit bir anlatıcı yok. Bu yüzden okurun bir şeyleri anlamaya başladığı ve bir dedektiflik hikayesine evrilmeye başlayan romanda sanki ifadeleri bile okuyormuş gibi hissedebiliyor insan. 

Yalandan örülmüş bir ağın içinde yol bulmanın, önünü görecek bir ışığı söndürmemeye çalışarak doğruya ulaşmaya çalışmanın ne denli zor olduğunu da The Woman In White'da görmek mümkün. Hiç lafını geçirmedim şu ana kadar ama bu aynı zamanda bir aşk hikayesi de diyebiliriz; bir aşk hikayesinin neler içerdiğini siz nasıl kafanızda canlandırıyorsunuz bilmiyorum ama  yazar bir aşk hikayesinde iki insanın içine düşebileceği ve karşılaşabileceği hemen her şeyi yani dünya üzerindeki hemen her kötülüğü romana dahil etmiş. Her bir karakterin temsil ettiği, dünya var olduğundan beri dünyada var olan hemen her şeyden pay almış. Bu yüzden The Woman In White'daki acının, kederin, dehşetin, üzüntünün, korkunun, esrarın, kaçışların, ihanetin, intikamın, aşkın, yeri geldiğinde de mutluluğun ve çoşkunun şiddeti çok yüksek. 

7 Mayıs 2017 Pazar

Henning Mankell "An Event in Autumn"

Bu kitabın yazısını eklememişim. Onu da ekleyim, eksik kalmasın. Her şey tam ve düzenliymiş gibi böyle bir girişle yazıya başlamam da saçma oldu ama gülünecek bir yanı olan saçmalıktan ziyade, An Event in Autumn'daki saçmalık gibi; Kurt Wallander'ın başına gelen talihsizlikler gibi. Yani aynı hava esti. Bence. 

Bir önceki yazısı Marksizm ve Hristiyanlık üzerine Feuerbach ve Hegel'den bahseden bir blog olarak giriş paragrafı için oldukça uygun bir adım attım yine; kaostan düzen doğar. Artık kitaba geçelim lütfen.

Kurt Wallander serisinin 9,5. kitabı olarak geçiyor bu kısa roman (ya da uzun öykü diyebiliriz). İlk kez 2004 yılında yayınlanmış. Seriye aşina olanlar Wallander'ın taşınma sürecini, daha doğrusu iki evi arasındaki süreci anlatan bir roman olmadığını fark etmiştir. Yani serideki kitapların hiçbirinde son oturduğu eve dair aslında detaylı bir şey yok. Çok hayati bir mevzuymuş gibi şu an yazmamı yadırgayan varsa kırılırım açıkçası (blog'u kimse okumuyor gerçi, kırılmam için bir risk de oluşamayacak aslında). Çünkü An Event in Autumn konusu itibariyle Wallander'ın serinin sonlarındaki romanlarda geçen evi bulma sürecine odaklanıyor.

Kurt Wallander tipi talihsizlikle kendimi giriş paragrafında boşuna benzeştirmedim; karşısına uygun bir fırsat, daha doğrusu şans çıkınca satın alıp alamayacağın bakmak için gittiği evin bahçesinde bir insan eli buluyor. Bir önceki cümle de kendisini böylece yalanlıyor; Wallander'ın karşısına aslında bir şans çıkamaz. Wallander tipi talihsizliğin içeriğine bu da dahil çünkü.

Hikaye bahçede bulunan bu elin kime ait olduğuna dair araştırmayla geçiyor - doğal olarak. Bundan sonrası için de benim anlatacak bir şeyim yok. Polisiye kurguda neyden bahsetsem ipucu vermiş gibi olacağım için anlatmıyorum blog'u okuyanlar bilir, diyeceğim ama kimse okumuyor olabilir. Bu yüzden tekrar belirteyim dedim.

27 Nisan 2017 Perşembe

Alasdair MacIntyre "Marxism And Christianity"

Bir süredir yazısını yazmak için beklettiğim bu kitaptan da kısaca bahsedeyim, zaten kitap da çok kısa. Ve genelde son zamanlarda blog'da bahsettiğim ya da blog'da daha önce bahsettiğim birçok kitap kapsamında irdelenen mevzularla da ilişkili bir derdi var kitabın. 

Alasdair MacIntyre'ın ortaya sürdüğü şu; Marksizm ve Hristiyanlık birçok ortak noktaya sahiptir (ilk bölümün başında Oswald Spengler'den şöyle bir alıntı var; "Christianity is the grandmother of Bolshevism", yani ortaya sürmekten ötesinden bahsediyor aslında yazar kitapta) ve bu ortak noktaların oluşumunda Marksizm'in reddettiği noktalarının üzerinde kendisini inşa etmesinde payı olan Hegel ve Feuerbach'ın da büyük etkisi vardır. Ki burada Feuerbach'ı andığımız için özellikle din konusunda, daha ziyade Hristiyanlık konusunda vurgulanacak çok şey oluyor. Fakat metnin safi bir dini metnin Marksizm ile kıyaslamasından fazla olduğunu da düşünürsek yazarın incelediği hususlar aslında Hegel, Feuerbach, Marx ve Hristiyanlık'taki birey, toplum, kurtuluş, idealize edilen ve inşasının planı yapılan toplumun her bir isim ve dini metindeki ele alınış biçimi. 

McIntyre sürekli olarak Hegel ve Feuerbach'ı anlamadan Marx'ı anlamanın mümkün olmadığını belirtiyor. Zira bunun da Hristiyanlığın seküler bir versiyonu olarak Marksizme bağlanacağını ifade ediyor; bu ortak noktaların nerelerde kurulduğunu ve Marx'ın öncüllerinden neleri aldığını ya da aksini iddia ederek kendisini oluşturduğunun ancak böyle anlaşılabileceğini vurguluyor. Zaten kitaptaki bölümlerden birinin başına bir Engels alıntısı koymuş yazar, alıntı şöyle; "We are all Feuerbachians." Sanırım ısrarlı vurgunun derecesini ve teorideki öneminin altını daha net ifade edemezdi. 

Hegel ve Hristiyanlığın kabullerinin kesişimlerine değinmiş yazar. Mesela kişinin kendi bilincinde olması üzerine Hegel ve St. Paul kıyaslamasına gitmiş; sonunda vardığı nokta ise Hristiyanlıkta karşımıza İsa üzerinden çıkanlar oluyor. 

Hegel'in dünya görüşündeki özgürlük tanımını ele almış yazar; doğanın ve evrenin kanunlarının bilincinde olan insanın özgür insandır; böylece doğa artık insana hükmedemez. Burada önce "bilincinde olma" kısmında vurgu oluyor haliyle. Buradan mutlak idealizm eleştirisini geçmek isterseniz siz devam edin ben kısaca toparlayıp yazıyı sonlandırmaya yönelmek istiyorum. Yani Hegel'de gerçekliği değiştirmek için öncelikli olarak bireyin düşüncelerini değiştirmek zorunda olduğunu yazar da belirtmiş. Burada aklınıza kölenin köleliğini sonlandırmak için ilk olarak köle olduğuna karşı çıkışı zihninde yapmaya başlaması gelebilir ve tüm bu karşı çıkışın ardından köle olarak kalmaya devam edecek olduğu gerçeği ya da köle olarak kalmaya devam etmeyebileceği gerçeği aklınıza gelebilir. Bu tartışma tartışılsın.

Feuerbach'daki düşünceye de değinen yazar, Feuerbach'ın düşünceyi sosyal ve materyalist yönüyle de ele alıyor oluşuna değiniyor. Yani düşüncenin öznesi ve nesnesinin konumlandırılışını burada düşünmek önemli. Feuerbach ve Hegel'in nerede ayrıldığını düşünmek isterseniz diye dedim. Burada eylemi gerçekleştirenin ait olduğu sosyal bir dünya ve maddi bir yönü vurgulayarak Feuerbach aynı zamanda düşüncenin bağımsızlığının da olmadığını vurgulamış oluyor. Yani özgürlük konusunu bir de böyle düşünün derim şimdi. İdealizmden bir kopuşu temsil ediyor bir yandan da zira. 

Kitaba dair neyi anlatacağımı unuttum yalnız. Feuerbach ve Hegel'den bahsetmek için yazmaya gelmişim gibi oldu. 

Sonrasında Marx'ın felsefesinin bu iki isimden hareketle nasıl bir evrim izlediğini ve zamanla pratiğe doğru nasıl geliştiğini anlatıyor yazar. Sonrası ise Marksizm'e aşina olanlar için uzak olmayan bir içerik; teorinin genel hatlarına dair neredeyse ezbere bildiğimiz şeylerin bir özetini yapıyor yazar ancak bunu elbette belli bir konunun sınırları çerçevesinde yapıyor ve son olarak inanç ve teori üzerine kısa bir bölümle kitabı bitiriyor.

İyi toparladım.