27 Kasım 2023 Pazartesi

Will Dean "Black River"

Eklemişken Kareler ve Sayfalar soğuk diyar polisiyesi (özel) turuna, daha önce hiç konuk olmamış İsveçli bir yazar ve seriden de ilk kitabı eklemek istedim. Tuva Moodyson serisinin üçüncü kitabı Black River. Çok fazla denk geldiğim, okumadan geçmemek için de listeye eklediğim bir romandı. Okuyalı aylar oldu, ancak soğuk diyar polisiyesi olarak okumaya giriştiğim romandan pek de soğuk diyarlık da polisiyelik de sezemedim. İsveç'te geçmesi yeterliyse bilemem, bana yeterli değil, soğuk diyar polisiyesi dediğim kategoriye asla koyamayacağım bir roman.

Öncelikle fazla Amerikan polisiyesi tarzında. Bunu karakterlerden anlamak mümkün, yazarın karakterleri bence İsveçli değil o yüzden, İsveç'te yaşamakta olan Amerikalı deliler gibi canlandı özellikle şüphelileri.

Baş karakter Tuva da, gerçekten Clinton-Obama-Biden-Harris bir araya gelmiş de yaratmış gibi; çok zorlama ve gerçekten kıyafet gibi giydirilmiş özelliklerin karikatüre evrilmiş oturmamış bir "karakter" girişimine dönüşmüş. Keşke bu kadar sevilme kaygısı ve takdir kaygısı olmadan, o kaygının enerjisini iyi bir kurgu, polisiye kurgusu yazmaya harcasaymış yazar.

Olaylar şöyle; Tuva'nın eski görev yerinden yakın arkadaşı kayboluyor, onu bulmak için geri dönüyor. Kayıp kızın peşinde, neden ve kim kaçırmıştır diye koşuyor. Kayıp karakter de Clinton-Obama-Biden usulü, Netflix dizisi tadında kimlikçiliklerle süslenerek kötü bir kurguya malzeme edilmiştir.

Seriden başka kitap okumam. Ancak benim beğenmediğim başkasını rahatsız etmeyebilir; Netflix işi Amerikan polisiyesi severleri tatmin edecektir.

26 Kasım 2023 Pazar

Ragnar Jónasson & Katrín Jakobsdóttir "Reykjavík: A Crime Story"

Kareler ve Sayfalar soğuk diyar polisiyesi (özel) turu öldü gibi görünse de aslında ölmedi. 2023'e dair tek beklentim olarak yolunu gözlediğim, yayınlanmasından bir ay kadar sonra da okuma fırsatı bulduğum "Reykjavik"le devam ediyor tur. Üstelik en sevdiğim İzlandalı polisiye yazarının yanında şimdi İzlanda başbakanı da var; ikilinin nasıl bir roman yazacağını merak ediyordum. Zira Jakobstdottir'in yüksek lisans tezi de Arnaldur Indridason üzerineymiş. Şöyle bi bakın yazdığımız isimlere, soğuk diyar polisiyesi için bence beklentiyi yükseltmişlerdi.

Romanın konusu şöyle; 1956'da, İzlanda'nın ücra bir köşesindeki bir adada, ev işlerinde çalışmak üzere işe giden genç bir kız, işten ayrılacağını söylediği gün ortadan kaybolur. Adaya ulaşım sınırlı imkan dahilinde olduğundan, genç kızın adadan nasıl ayrıldığı, ayrıldıktan sonra nereye gittiğine dair de hiçbir şey bulunamaz. On dört yaşındaki Lara, adeta buhar olup havaya karışmıştır. O dönem genç kızın kaybıyla ilgilnen dedektifin hayatında hala bir bilinmez olarak kalan, olay gerçekleştiğinde İzlanda'nın gündemini uzun süre meşgul eden bu olay, zamanla tarihe karışır.

Olaydan yıllar sonra, genç ve hevesli bir gazeteci olan Valur, bu olayı aydınlatmaya girişir. Lara'nın kaybıyla ilgili bilinmezlerin, gözden kaçırılmış olabilecek bir şeyler olduğu fikrinin ardından gider. Zira Lara'nın kaybolması, çalışmak üzere gittiği "elit kesim" eviyle de hayli dikkat çekicidir. Geçmişe dönen Valur, olaya dair bir yazı dizisine girişir. Olayın yankısı, birkaç ipucu ve büyük bir felaketle Valur'a geri döner.

Bu olay, İzlanda'da üstü örtülmeye çalışılan bir olay mıydı? Valur, neden ve kimin dikkatini çekti? Lara yaşıyor muydu, ölü müydü?

Tüm bunların peşinden giderken, Ragnar Jonasson'un romanlarına bakarak bir değerlendirme yaptığımda daha yavaş bir tempoda gidiyor roman bir süre. Açıkçası ikilinin beraber yazması bir eksiye de dönüşmemiş, bence devam ederler. Kurgusu kesinlikle sürprizlerle şaşırtacak güçte değil, Jonasson'un romanlarında genelde bahsettiğim mekansal kısıtlılık, doğanın sindiği sert ve çetin bir karanlık bu romanda o kadar belli değil. Ama tek kişi yazmadığı için, yazara yığmak istemem. Bunu olumsuzlu olarak değil, fark olarak belirtiyorum.

Daha çok şaşıracağım bir son ve hikaye bekliyordum açıkçası, çünkü neredeyse bir yıldan fazla zamandır bu romanı bekliyordum. Pişman olmadım ve öneriyorum, ancak çok daha iyilerine de vesile olmasını umarak bu ortaklığın.

17 Eylül 2023 Pazar

Alice Feeney "Rock Paper Scissors"

Kareler ve Sayfalar psikolojik gerilimin çok satanları ve çok hızlı okunanları pek de özel olmayan turu devam ediyor.

Daha önce iki kitabına yer vermiştim Alice Feeney'nin; blog'da bu gidişle birkaç kitabını daha görmeniz mümkün olacak. Siz diye hitap ettim ama, aslında karşımda kimse yok. Biliyorsunuz (boşluğa diyor) bu blog'u kimse artık okumuyor.

Rock Paper Scissors okuduklarım içinde en sevdiğim Alice Feeney romanı oldu. Muhteşem, eşsiz bir roman değil. Hatta yazarın çok güvenli bir alanda hareket ederek daima aynı düzende romanlar yazarak kendini riske atmadığının farkındayım. Bu bir olumlu ya da olumsuz nokta mı, ona karar verecek kadar üzerinde kafa yoracağım okumalar olmadığı için, okuyanlara bırakıyorum bu kararı. 

Adam ve Amelia, evliliklerindeki çatlağı toparlamak için Amelia'nın iş yerindeki bir çekilişte kazandığı hediyeye doğru yanlarına köpeklerini de alarak yola çıkar. Bu hediye, İskoçya'nın ücra bir köşesinde, ıssız bir yerdeki bir oteldir. Hafta sonunu geçirmek üzere Amelia'nın ısrarıyla çıkıldığı belli olan yolculuk, romanında başında başladığı gibi bizi ikilinin evliliklerindeki çatlakla karşılaştırıyor. Yolun kendisi bile, karı koca için hayli çekilmez ve üzerinde anlaşılmaz bir yolculuğun parçası olduğu için, gerilimle başlıyoruz.

Gittikleri yer, kiliseden bozma bir oteldir. Ancak otelde onları kimse karşılamaz. Otelin kendilerini beklediği açıktır; yiyecekler, içecekler, odaları hazırdır. İkiliye hitap eden bir mektup, keyiflerine bakmalarını söyler.

Tek mekanda, iki günde geçen bir roman. Alice Feeney'nin mekansal güvenlik kaygılarından sanırım, karakterler çoğalıp mekan çeşitlendikçe romanı toparlayamamaktan korkmak. Yani sadece kendi fikrim, zira kurgu yazarken ben de aynı sorunu yaşıyorum.

Bu sırada, kar fırtınası etrafı da kaplamışken, aslında pek de yalnız olmadıklarını ama ıssız bucaksız bir yerde kimin olduğunu da anlamadıkları bir "biri var galiba" ihtimaliyle karşılaşırlar.

Anlatıcılarımız, Adam, Amelia ve Robin. Robin, bilinmez bir köşede inzivaya çekilmiş, tavşanıyla sade, çok sade, pes etmişçesine yaşayan bir karakter olarak gizemli biçimde karşımıza çıkıyor. Romandaki gizem ve gerilim kaynağı ise yalnızca Robin değil. Adam ve Amelia, anlatıcı oldukları bölümlerde birbirlerine karşı tahammülsüzlüklerini ve geçmişlerinden beri taşıdıkları yükleriyle karşımıza çıkıyor. Bu yükler, neden yolun bu ücrada bittiğine de zamanla artan işaretler barındırıyor. Aynı şekilde Robin'in de neden yaşamdan uzaklaşıp bir kulübede inzivaya çekildiğini zamanla öğreniyoruz.

Bu sırada, anlatıcılarımız haricinde roman, Adam'a eşinin evliliklerinin her yıl dönümünde yazdığı mektupları da içeriyor. İkili arasındaki ilişkinin on yıl içinde nasıl bir evrim geçirdiği bu mektuplarda saklı. Mektupların kendisi de saklı zira Adam bu mektupları aslında hiç görmüyor. Hiçbirini ona vermek için yazmıyor. Çiftin evlilik yıl dönümleri için kararlaştırdıkları materyallerde ya da olgularda hediyeleşmek gibi bir ritüeli de var; taş, kağıt, makas da hem bunlara dahil, hem de romanda çözümsüzlüğün çıkışı olarak karşımıza çıkan bir sembol.

Bir de Adam'la ilgili ilginç bir detay var; yine bu ücrada kazanılan tatilin tesadüf mü bir plan mı olduğuyla bir yerlerde temas ediyor, ikilinin tüm ilişkisinde öne çıkıyor, Adam'ın travmatik çocukluğundan beri hayatındaki en baskın özellik oluyor. Bu özellik, Adam'ın insan yüzlerini tam olarak algılayamadığı/göremediği bir hastalığa sahip olması. 

Roman çok hızlı okunuyor, kısıtlı mekanda geçen ancak çok hızlı akan psikolojik gerilim romanlarını seven es geçmesin.

6 Eylül 2023 Çarşamba

Alice Feeney "His & Hers"

Kareler ve Sayfalar'la bir günde okunacak suç/gizem/psikolojik gerilim/polisiye (özel olmayan) turu devam ediyor. Muhteşem bir cümle oldu bu, her cümleye böyle bir ön cümle koyup yazacağım artık. Hatta belki konuşurken de bunu yapabilirim.

Aslında şöyle de olur; kareler ve sayfalar psikolojik gerilim (özel olmayan) turu devam ediyor.

Alice Feeney'den blog'da daha önce "Daisy Darker" ile bahsetmiştim, o romanını bir günde okuyup bitirince, okurken sıkılmadığım için diğer kitaplarını da okuyayım bari dedim. Bu türden tek beklentim bu çünkü. His&Hers de beklentimi karşıladı.

İki anlatıcımız var; ilk olarak Anna ile tanışıyoruz. Boşandıktan sonra klişe olarak alkole düşmüş bir karakter olarak karşımıza çıkan Anna, muhabir olarak çalıştığı kanalda bir tesadüf eseri ana haberleri sunmaya başlamış. Ancak romanın hemen başında, muhtemelen boşandıktan sonra uzun süre hiçbir güzel şey olmayan hayatındaki tek güzel şey olan bu durum da beklenmedik biçimde değişiyor, Anna kendisini yeniden muhabir olarak buluyor. Hayalkırıklığı ve sinir içinde, Blackdown adlı yerdeki bir ormanda bulunan kadın cesedinin haberini yapmak üzere yola koyuluyor. 

O sırada ikinci anlatıcımız ile tanışıyoruz; yine boşanmış bir karakter olan dedektif Jack de aynı anda haber aldığı cinayet soruşturmasına ilk adımını atıyor Blackdown'da. 

İkilinin yolu, her ikisinin anlatımıyla da böylece Blackdown'da kesişmiş oluyor. 30'lu yaşlarındaki kadının öldürülmesinin ardında yatanları çözmek için, her ikisi de bir şekilde kendi geçmişlerine doğru gidiyor diyebilirim. Sürprizleri kaçırmadan anlatmak için neredeyse cümle kuramaz hale geldim, hoşnutsuzum. Ama oldukça hızlı akan, zaman zaman bu türde gördüğüm klişeler ve çok tat kaçırmayan ufak tefek zorlamalar kurgunun keyfini azaltmıyor bence. 

Olayları ve Blackdown'ı bir Anna bir de Jack'den okuyarak geçmişte kalmış rezilliklere kepazeliklere sakat sakat işlere yelken açıyoruz. Bu sırada Jack, bir şekilde soruşturduğu cinayette zanlı konumuna düşüyor. Kuyusunu kazmakta olan biri var, ama kim, bunu da anlamaya çalışıyoruz. İki anlatıcının anlattıklarından hangisi doğru, Jack gerçekten katil mi, ölen kadının hayatındaki gizemler ne ve tüm olan bitenin Blackdown'la ilgisi ne. Daha soru yazayım mı...

Kısa bölümler, yalın anlatım, dikkat dağıtmaya fırsat vermeyecek hızdaki kurgu, tadında kalmış klişeler ve zorlamalarla ortaya çıkan roman, bir günde bitsin, okurken aklıma başka bir şey gelmesine fırsat kalmasın diyenler için muhteşem işlevli.

Tavsiyedir.

28 Ağustos 2023 Pazartesi

Rebecca Makkai "I Have Some Questions for You"

Kitabın adını, durup kitaba sormak istiyorum.... Başarılı reklam kampanyası ve mikro-blogger teörü sayesinde her yerde karşıma çıkan, üstelik sürekli de övülen bu kitapla ilgili en çok üzüldüğüm şey, bu kitabın basılı kopyaları adına israf edilen kağıtlar. 

İlk kez okuduğum bir yazar Rebecca Makkai. Anladığım kadarıyla başka romanları bu kadar başarısız değil, ona da güvenerek yayınevi bu romanı basmayı kabul etmiş olabilir. Mantıklı bir açıklama bulmaya çalışıyorum NEDEN bu roman var diye. Pskilojik gerilim, suç, korku, polisiye vb. türleri içine dâhil edilmiş ancak amaçladığı şeyin ne olduğunu anlasam da bu türlerin hiçbirinin ortalama bir örneği bile olamayacak kadar vasat bir roman. 

Uzatıldıkça uzatılmış, maksimum 100 sayfada anlatılacak bir hikayesi var oysa. Hiçbir anlamı olmayan yan öyküler, hiçbir anlamı olmayan olaylar ve özelliklerle doldurulmuş. Kimse okumadı mı cidden bu romanın basılmasından önce ya. 

Artık her yeni romanda görmekten fenalık geçirdiğim Biden/Clinton/Obama çetesi işi kimliklerle süslü karakterlerin resmen zorlayarak dâhil edildiği bir roman ayrıca. Fenalık geçiriyorum. Koyalım da daha çok okunsun, denilen kimlikler. Gerçekten yıldım.

Romanın konusunu hâla merak eden varsa; yıllar önce mezun olduğu yatılı okula (lise) bu sefer bir dönemlik hoca olarak giden anlatıcımız, yıllar önce öldürülen arkadaşının cinayetine dair cevapsız soruları yeniden deşmeye başlar. Ders verdiği öğrenci grubunun PODCAST FİKRİ ÖDEVİ nedeniyle öğrencileri, okulda işlenmiş ve tutuklanan katilin gerçekten cinayeti işlediği yönünde kesin kanıtlar olmaması nedeniyle bu konuya odaklanır. Gerçek katil kimdi, neden zamanında cinayet aceleyle örtbas edildi, gerçek katil şu an nerede, nasıl yırttı bu işten. İşte böyle klişe bir mevzu.

Podcast görmekten de fenalık geldi, podcast hazırlama dersi vermeye giden hoca ne ya, bu dünya nereye gidiyor, ne kadar saçma sapan oldu her şey. Dev bir kamala harrisçi seçim kampanyası da goodreads algoritması aracılığıyla yürütülüyor galiba.

Sıkıcılığından okunmuyor bile. Zorla okudum yine de. Tamam bitti cidden sıkıldım. Okumayın zaman israfı.

20 Ağustos 2023 Pazar

Sally Hepworth "The Soulmate"

Bu sefer de Avustralya'dayız; iyi açıldık. Sally Hepworth de ilk kez okuduğum bir yazar. Goodreads'te gezerken "The Soulmate"i görüp merak etmiştim.

Ruh eşi kavramı çok jilet üzerinde bir kavram, roman da bunu anlatıyor ama bunu bir polisiye kurguyla anlatıyor. Bir yandan ruh eşim diye tüm yükü sırtlanıp kimse ölmeye yaklaştığınızı fark etmeden hayat diye o yükü taşımaya devam edebilirsiniz; bir yandan da ruh eşiniz gerçekten ruh eşinizdir, herhalde bu da dünyada cenneti yaşamaya benzer. Onunla yaşayarak ölebilirsiniz, onsuz ölürüm sanarken aslında onsuz nasıl yaşayacağınızı düşününce hayret de edebilirsiniz. Meğer nefes sizin nefesinizmiş.

Gabe ve Pippa, uçurumun kıyısında, intihar noktası olarak bilinen bir yere çok yakın yaşamakta. Gabe, intihar etmeye gelen 7 kişiyi kararlarından vazgeçirebildiği için yerel kahraman gibi bir şey olmuş. Anlatıcımız Pippa. Hemen romanın başında, bu sefer ikna edilemeyen bir kadının uçurumdan atlayarak hayatını kaybetmesini anlatıyor Pippa. Kadının uçurumun kenarında belirmesiyle kadının yanına giden Gabe'i evin penceresinden izleyen Pippa, iki küçük kızlarını bir yandan zaptetmeye çalışırken gözü arada sırada Gabe'den evlerine dönüyor, gözünü arada kaçırması, kadının atladığı bir ana denk geliyor. Sonun başlangıcı da bu oluyor; zira son anda Pippa, kocası Gabe'in kollarının kadına uzanışında bir tuhaflık buluyor, onu tutmaya çalışmaktan ziyade itmeye çalışıyormuş gibi hissediyor. Bu şüphe, roman boyunca bizimle.

Gabe'in tanımadığını iddia ettiği kadın ise Amanda; bir diğer anlatıcımız. Bir yandan da Amanda'nın Max ile olan evliliğini okuyoruz. Gabe, kadının atlamadan önce kocasının "kendisine ihanet ettiğini öğrendiğini ve böyle yaşamak istemediğini" söylediğinden, işin buraya nasıl geldiğini Amanda'dan öğrenmeye başlıyoruz. Amanda ölü olsa da, kurgu ya, yazar onu aramızdan ayırmamış. Ölüme düştüğü andan itibaren romanın sonuna dek olaylarda izleyici konumda Amanda.

Biz bir yandan Pippa'nın, bir yandan Amanda'nın hikayesini okuyoruz, iki hikayenin nasıl ve neden kesiştiğini, Amanda'nın neden Pippa ve Gabe'in evinin önünde ölüme atladığını okuyoruz:

İkisinin de eşleri "ruh eşleri"; bu kavramı da iki çift üzerinden sorgulamak mümkün.

Bir günde okursunuz, öyle akıcı bir roman. Az karakter, zorlama olmadan kurgulanmış tesadüfler, okura çözüm için ipucu veren yazar. Finalde şoke olunsun diye bekletilen sırrı da çözmek mümkün. Beni çok şaşırtan sonu olmadı, beklentilerim gibi bitti. 

Lisa Jewell "None of This Is True"

İngiltere'den devam edeyim; okurken gerilimden sinir harbi yaşama ihtimaliniz olan bir kurgu. Bu arada Türkçe ilk yorumunu yazan ben olabilirim bu kitabın ya, bilmiyorum. Bilsem de sonuç değişmez, nasılsa kimse okumuyor. Neyse, roman diyorduk. Gerçekten psikolojik-gerilim romanı None of this is true. 

Lisa Jewell'ı da ilk kez okudum. Şu sıra bu kitabı okumayan yokmuş gibiydi instagram'da durum; popüler romanları okumam diye şoray kanunlarınız varsa siz okumak istemeyebilirsiniz, o yüzden yazının devamı da ilginizi çekmeyecektir. "Gidin buradan, beni yalnız bırakın" - Mülayim Sert. 

Aşırı kötü bir giriş oldu. Romana dönelim. Bir podcast'ten yola çıkılarak uyarlanmış bir Netflix yapımı, belgesel düşünün; onun metinlerini okuyoruz romanda yer yer. Zira uyarlamanın yapıldığı podcast, gerçek olaylara dayanıyor. Bir yandan belgeselden sahneleri okuyoruz, bir yandan podcast ilerliyor, bir yandan da bu podcast'in başlangıcına tanık oluyoruz. Şöyle; Alix Summer, iş hayatında öne çıkan kadınlara podcastinde yer veren birisi. 45. doğum gününü kutlamak için dışarı çıktığında, aynı yerde, aynı hastanede doğduklarını öğrendikleri Josie ile karşılaşıyorlar. Şaşırtıcı bir tesadüf.

Sonra Josie ile yine karşılaşıyorlar ertesi gün, sonrasında bu tesadüfler sonucu Alix, "Hi, I'm Your Birthday Twin" adlı bir podcast serisine başlıyor. Farklı bir formatta ilerleyecek yeni serisine onu "iten" aslında Josie. Manyağın önde gideni olan Josie, neredeyse görünmez bir zorbalıkla Alix'e kendi hayatını değiştirmeye karar verdiği bir dönemden geçtiğini ve hayat hikayesini, Alix'in normalde yaptığının aksine değişimden sonrasını değil, öncesini de anlatma "şansını" vererek podcast haline getirmesi önerisini yapıyor. 

Podcast için Alix'in stüdyosuna gidip gelmeye başlayan Josie, evli ve iki çocuk annesi. Eşi 72 yaşında, 21 yaşındaki kızı ise odasından çıkmıyor, online oyun oynuyor ve sadece püre haline gelmiş gıdalarla besleniyor. Josie'nin aynı evde olmalarına rağmen aylardır görmediği kızının haricinde, 16 yaşında evden kaçan bir kızı daha var. Josie'yi tanımaya başladıkça, podcastte anlattıklarını dinlemeye başladıkça Alix, karşısındaki kadının yaşadıkları karşısında şoke oluyor. En büyük sorunu içkiyi fazla kaçırınca sızan kocası olan iki küçük çocuk annesi olan Alix, zaman içinde Josie'nin hayatına "sızmaya" çalıştığını da fark ediyor. Ancak karşısında küçük yaştan itibaren yaşadığı mağduriyetleri anlatan kadına acımadan da edemediği için, Josie'yi "tepesine çıkarıyor".

Birgün Josie kayboluyor. Alix'in hayatı da dönülmez bir yere sapıyor. 

Takıntılı, hastalıklı bir ruhun, Funny Games'teki gibi neredeyse hedefinin rızasını alacak kadar sinsice ilerleyip onu ele geçirdiği, zorbalığa gönüllü bir boyun eğişi sağlamak için manyakça manipülasyonları ustaca kullandığı bir roman. Bu açıdan beğendim, okurken Alix güzel kardeşim sen salak mısın kov şunu evden, gibi çok hoş düşüncelere boğuldum. Okurken de yazarın yarattığı, gittikçe çığrından çıkacağı sinyallerini her satırda veren gerilimle boğuldum. Bunu yaratabilmesi güzel. Alix'in yer yer pasifliğini anlayamasam da.

Finalinde yazar, ortaya ucu açık bir mevzu yerleştiriyor. Ancak kitabın adı yeterince açık, kapalı olan mevzuları da böyle çözelim diye.

Tavsiyedir.

Lucy Foley "The Guest List"

Kareler ve Sayfalar mekansal kısıtlılık içeren polisiyeler özel serisi mi yapsaydım acaba. Yine Agatha Christie'nin "and there were none"ından ilham almış, yine bir ıssız adada hesapların kesildiği gerilim romanından bahsedeceğim çünkü: İlk kez okuduğum bir yazar olan Lucy Foley'den "The Guest List".

Ünlü bir blogger ve ünlü bir tv programcısı/sunucusu, evlenmek için özel günlere ev sahipliği yapan, küçük ama pahalı bir yer seçerler. Issız bir adada, evli bir çiftin işletmecisi olduğu yerde tüm konuklar toplanır. Bir kısmı da düğünden bir gün önce gelerek aynı yerde konaklar. İşte biz, bu gece de konaklayacak olanların adaya doğru gelmesiyle başlıyoruz olayları okumaya. Konuklar yavaş yavaş geliyor, her gelen konuğun hayatında bir dram olduğunu seziyoruz. Gelin ve damat tarafından az sayıda yakın arkadaştan oluşan bu ekip, birbirini önceden tanımayan birkaç kişiyi de kapsıyor, damadın yatılı okuldan manyaklıklarını geleneğe çevirdikleri bir okuldaki arkadaşlarını da. 

Genelde yatılı okul demek gerilim romanlarında bela demektir bu arada, bunu asla unutmayın. Bunu "ehehehe" diye bitirmek isterdim ama ayrıca bir cümle olarak eklemeyi seçtim.

Neyse, çok gözde, göz alıcı duran çift ve arkadaşlarından bazılarının, bir de işletmeci kadının anlatıcılar arasında olduğu romanda yer yer dışarıdan da baktığımız bölümler var; olaylar zamanda ileri geri akarak ilerliyor. Düğün pastası kesilirken birden ışıkların gitmesi, olayların kırılma noktası. Bu olayın öncesindeki farklı zaman dilimlerine, ancak yine de yalnızca hafta sonu içinde kalarak tanık oluyoruz. İçlerinden biri öldürülüyor. Kimin öldürüldüğünü de romanın başında bilmiyoruz. Zamanla açığa çıkacak olan şey ise, her konuğun öldürmek için bir nedeni olduğu.

Bir kırılma noktasına, açıklamaya her karakteri kendisinden dinledikçe daha da yaklaşıyoruz. Birçok bilinmezin hayatlarını doldurduğu karakterlerin içinde daimi bir intikam, acının hesabını sorma güdüsü var. Romanda, düğünü çevreleyen duygu bu; intikam. 

Bana fazlasıyla zorlama gelen yön ise karakterlerin nefret ettikleri ortak "şeyin" karşılarına nasıl olup da çıktığı. Ancak bu bir roman, sadece kurgularda olacak tesadüfler benzeri tesadüfler olmasa, içlerinden birinin öldüğü bu romanda katilin de cinayet nedeninin de açıklaması olmayabilirdi. 

İntikam duygusunun baskınlığı da Agatha Christie'yi çağrıştırdı. Onun da bazı romanlarında çok sert bir intikam arzusu baskındır. Her cinayet intikam için işlenmiyor onun romanlarında malum, bu nedenle intikamı işledikleri ayrıca ilgimi çeker. The Guest List'teki olayların iskeleti de karakterlerin hemen hepsine sinmiş, geçmişin yüküyle ağırlığını her daim hissettirmiş intikam duygusu.

Bir günde okunabilecek bir kurgu, özellikle bölümlerin kısalığı romanı çok akıcı hale getirmiş. Tavsiye edebileceğim bir polisiye.

17 Ağustos 2023 Perşembe

A.J. Finn "The Woman in the Window"

Yine soğuk diyar polisiyesi değil, yine psikolojik-gerilim ekli polisiye. Ve Amerikan. Gerçekten, normalde hiç ilgimi çekmeyecek bu kombinasyonlarla geçirdiğim bir Ağustos ayı oluyor, beğenerek okuyorum üstelik.

Adından direkt, Hitchcock aklınıza gelecektir. Binlerce kez yeniden kurgulanmış bir kurgunun atası olarak, yazar da sıklıkla anlatıcımız olan ana karakter üzerinden atıfta bulunuyor zaten. Evet, karşı komşu; karşı pencereden gördüğü bir şeyler, bu bir şeyler yüzünden düştüğü gerilim, korku ve yaşadıkları. Ve kapanış.

Anlatıcımız olan ana karakter, Anna Fox, romanın başında anladığımız kadarıyla agorafobik, yani açık alanlara çıkma korkusu yaşıyor. Bu nedenle yaklaşık 10 aydır evinden dışarı çıkmamış. Aynı zamanda çocuklar üzerine uzmanlaşmış bir psikiyatrist, ancak online olarak kendisiyle aynı sorunu yaşayan insanlara da anonim biçimde yardımcı olmaya çalışıyor. Anna, zamanını siyah-beyaz korku, gerilim klasiklerini izleyerek, bol bol içerek geçiriyor. Anladığımız kadarıyla ayrı yaşadıkları eşi ve kızıyla da sık sık konuşuyor, onun haricinde etrafı gözetliyor... Komşularını gizli gizli izliyor, bir pencereden gördükleri kadarıyla yaşıyormuş gibi hissetmeye çalışıyor. 

Ve klasiktir, sokağa yeni taşınan bir aile dikkatini çekiyor, ailenin önce çocuğuyla, sonra tesadüfen çocuğun annesiyle tanışıyor, uzun zamandır kiracısı, spor hocası, pskiyatristi dışında gelenin gidenin olmadığı evinde "Jane" ile bir süre eğlenceli zaman geçiriyor.

Sonrasında, pencereden bir şey görüyor; Jane'in evinde, Jane'e bir şey oluyor. Evden çıkamayan biri olarak olaylara sadece "dikizleyerek" de dahil olmuş olsa, Jane'le geçirdiği zamanın da etkisiyle kendisini bir şekilde olaylara çekilmiş halde buluyor.

Çok klasik, hatta klişe bir kurguya sahip. Anna'nın neden evden çıkmadığına dair açıklama beklenmedik olmuyor, ortada çok şaşırtacak bir şey bana göre yoktu. Kocası ve kızından neden ayrı yaşamak zorunda olduğunun açıklaması, romanın başından beri tahmin edilebilir halde olduğu için sürpriz oradan da gelmedi. Karşı evde gördüğü olayların detaylı açıklamasını elbette getiremiyor insan okurken ama sorumlunun kim olduğuna dair okura fazlasıyla ipucu veriyor. Peşinde olduğu şüphelinin kim olduğunu okur olarak tahmin etmek kolay, fazla kolay ve çabuk olmuş. Ancak finale kadar roman ortaya aleni bir açıklama sunmuyor, düğüm finalde çözülüyor yani tatsız biçimde bildiğiniz bir sonucu okumuyorsunuz. Dediğim gibi, çok klişelerle dolu olduğu için, yazar da ipucunda bonkör davrandığından beni çok şaşırtmadı.

Fakat bir günde okunuyor, sizin için tatmin edici olacak bir özellikle bunu da belirteyim. Ben yazarın yeni kitabı çıksın, onu da okurum mesela.

Greer Hendricks & Sarah Pekkanen "The Wife Between Us"

Soğuk diyar polisiyesi olmayan psikolojik-gerilim türünde bir kurguyla devam edelim. Ağustos'un başından beri bu türden okuyorum, merak eden olursa bu hayati bilgiyi paylaşmak istedim.

İki yazarı da daha önceden hiç okumamıştım, ikisinin birlikte yazdığı hiçbir romanı da okumamış oluyorum bu durumda. The Wife Between Us, farklı bölümlerde anlatıcının karakterlerden biri ya da yazarlar olduğu bölümlerden oluşuyor. Bunu başlangıçta belirtmek istedim, zira anlatıcının romandaki karakterlerden biri olan Vanessa olduğu bölümlerde, Vanessa'nın kendisini başka bir kadın için terk eden eşinin ardından yaşadığı hayatın çöküklüğünü birinci ağızdan okuyoruz. Öte yandan, eşi Richard'ın kendisini uğruna terk ettiği kadın Nellie'nin hikayesini ise yazarlar üzerinden okuyoruz, yani bizimle konuşan tek kişi Vanessa; diğer karakterlerle temas ettiğimiz bölümler ise karakterlere dışarıdan bakıyoruz.

Ayrılık sonrası, biraz takıntılı biçimde karşımıza çıkan Vanessa. Öte yandan sürekli sessiz telefonlar alan, sürekli bir korku ve gerilim içinde olduğu, takip edildiği "birinin" korkusunu hayatını New York'a taşıyıp değiştirmeye çalışsa da geride bırakmaya çalıştığı geçmişiyle birlikte peşinden getirmiş gibi duran Nellie. Bir yandan Richard'la evlenmek üzere olan, Vanessa'nın "yerine geçen"in düğününe kısa bir zaman kalmışken okuyoruz; ve bu süreç, Vanessa'nın aslında engellemek istediği bir sürece dönüşüyor.

Neden peki?

Vanessa neden Richard'ın yeniden evlenmesini istemiyor, işin içinde sadece basit bir kıskançlık mı var, yoksa başka bir şeyler mi? 

Richard kim peki, iki kadının hayatı üzerinden okuyabildiğimiz kadarıyla tanımakla kaldığımız bu adam kim...

İşte bu soruların cevaplarına yaklaşmaya başladıkça roman birden hız kazanıyor, belki yarısına kadar karakterleri tanımaya çalıştığımız romanda tempo yüksek olmasa da sonrasında çok hızlı akıyor. Mesela ben "nEEY" diyerek (aynı böyle evin içinde nEEY dediğimi düşünün) okudum, birden beklenmedik bir süreç başlıyor romanda. Biz ne okuyormuşuz meğer, diyecek bir şaşkınlık yaratıyor.

Kendisini okutan, hızlı akan, kesinlike soğuk diyar polisiyeleriyle alakası olmayan, zaten soğuk diyardan da olmayan popüler bir psikolojik-gerilim romanı. Bu tarz sevenler kesin okumuştur, benim pek düşkünü olmadığım bir tür, böyle dönem dönem alakasız tarzlarda okuyorum ama. neyse, romanı okumayana da bu yazı vesile olur belki. Romanın Türkçe baskısı varmış, ama satışta yok sanırım.

8 Ağustos 2023 Salı

Alice Feeney "Daisy Darker"

Kareler ve Sayfalar soğuk diyar polisiyesi (özel) turu değil bu sefer, olay yeri İngiltere: Muhteşem ve ironik bir isim ve soyisim kombinasyonuna sahip, anlatıcımız Daisy Darker'la aynı adı taşıyan roman.

Alice Feeney ilk kez okuduğum bir yazar, goodreads'te gezerken denk geldiğim popüler/çok satan polisiye ve gerilim türündeki romanlar arasında denk gelmiş, listeye almıştım. Sırayla okuyorum bu listelerden eklediklerimi.

Daisy Darker, Donnie Darko gibi bir isim olduğu için beni çekti, merak ettim. Elbette bir Donnie Darko daha beklemiyorum herhangi bir kurgudan. Darker ailesinin büyükannesinin cadılar bayramına denk gelen 80. doğum gününü kutlamak üzere bir araya gelmesiyle başlayan ve yalnızca bu buluşmayla başlayıp ertesi sabah sonlanan olayları anlatan bir roman. Tek mekanda, mekansal kısıtlılıkla sarılı geçiyor roman. Zira evin olduğu adanın karayla bağlantısı, gel-git nedeniyle sekiz saatliğine kapanıyor. Böylece hareket imkânı karakterler için neredeyse ancak evin içinden ibaret kalıyor. Bu tür romanları özellikle seven ya da sevmeyen varsa diye belirtmiş olalım; izlerken ya da okurken tek mekanda geçen kurgular bazen beni boğuyor mesela. Ancak Daisy Darker'da bu böyle olmadı.

"Bozuk bir kalp" ile doğan Daisy Darker, kalbindeki sorun nedeniyle çocukluğu boyunca birden fazla kez "ölmüştür". Kalbi durduğu her seferde yeniden hayata döndürülen Daisy Darker, yaşadığı sorun nedeniyle eve kapalı, anne ve babasının ayrılmasının ardından kaldığı yalnızlıkla birleşmiş "bozuk kalbi"nin bir daha durmaması için de aslında genellikle büyükannesi Nana'yla birlikte yaşamaktadır. İki kardeşi, yeğeni, büyükannesi, annesi, babası, büyükannesinin köpeği ve aile dışındaki tek yakınları olan arkadaşları, kutlama amacıyla evde toplanıyor. Ailenin birbirinden nefret etmeyen bireyi yok gibi; çocuğunu sevmeyen anneler, gelinini sevmeyen kaynana, eski karısını ya da kocasını sevmeyen eş, annesini ya da kızlarını ya da torununu sevmeyen baba... Daisy Darker, tüm bu nefret ağının için adeta görülmez, muhatap alınmaz bir konumda bu arada; yıllar önce yaşanan, romanın ilerlemesiyle birlikte ne olduğunu öğreneceğimiz bir olay ardından kardeşleri ve arkadaşı onunla bir daha konuşmamıştır; annesi ise "bozuk kalbi" yüzünden daima ona mesafeli ve soğuk durmuştur. Romanda kırık kalpli yalnız Daisy, sadece kardeşinin çocuğu ve büyükannesi arasında içten bir bağla kurulmuş sevgiyi hissediyor aslında. Üçü hariç, birbirinden nefret etmeyen kimse yok buluşmada. Tüm bu nefret ve gerilim içinde, Daisy Darker'ın büyükannesi, uzun yıllardır söyleyegeldiği üzere son doğumgünü olduğunu düşündüğü 80. doğum gününü kutladığı gece, aynı zamanda vasiyetini de açıklar.

Ardından çıkan minik aile içi kriz, sırlarla dolu Darker ailesindeki herkesin gerçek yüzünü, dışavurduklarından daha da yoğun biçimde yansıtacakları bir geceyi başlatır. Tek mekanda geçmesine ve hemen herkes birbirinin sürekli gözü önünde olmasına rağmen, gece yarısı içlerinden biri ölür. Kimin yazdığı belirsiz mesajlar evde belirmeye, Darker ailesinin geçmişinden kalan vhs'ler, izlenmeleri için mesajlarla birlikte evde ortaya çıkmaya başlar. Her bir mesaj, Darker ailesinin bir üyesinin içine bir bakış gibidir; tüm kiri, sırları ve kötülüğü gizemli biçimde anlatır. 

Şimdiiii. Agatha Christie'nin and then there were none'ını düşünün, onlarca kurguyu etkilemiş (hatta yüzlercedir, belki binlercedir) kurgu, yeniden Daisy Darker'da da karşımıza çıkıyor. Geçmişle hesaplaşma, intikam, sevgisizlik, yalanlar ve sırlarla örülü geçmişin yükü, çıkarcılık ve bencillikle örülü birçok hikayeyi karakterler üzerinden işleyip, Daisy Darker'ın yıllardır sakladığı sırra doğru da ilerliyor roman. Bir yandan şimdiki gizem, bir yandan da Daisy'nin sakladığı şeyin ne olduğunu merak ettiriyor. 

Soğuk diyar polisiyesi değil, sadece kendini okutan sürükleyici bir polisiye. Bir de finalde gözünüzün dolması mümkün, mendil alın yanınıza... 

7 Ağustos 2023 Pazartesi

Jenny Lund Madsen "Thirty Days of Darkness"

Kareler ve Sayfalar Soğuk Diyar Polisiyesi (özel) Turu'nda ilk kez yer alan bir yazar Jenny Lund Madsen. Bu sıralar Amerikan ve İngiliz polisiyelerine, psikolojik gerilim türündeki romanlara da bakıyorum; bakıyorum dediğim okuyorum. Onları da Kareler ve sayfalar'ın parantez içinde "özel" yazan bir başka serisi olarak yorumlarım belki, ya da dümdüz yorumlarım, serisiz. Kemiksiz. 

Thirty Days of Darkness, Danimarkalı bir yazara sahip olsa da olayların neredeyse tamamı İzlanda'da geçtiği için etiketlere İzlanda polisiye ve Danimarka polisiyesini de ekledim. Eğer bunlar olmasa hayatında bir şeyler eksikmiş gibi hissedecek olan varsa diye. Yoktur, blog'u okuyan bile yok çünkü.

Romanın ana karakteri, "bir yudum çay içip, sonrasındaki yuduma kadar 50 sayfa karakterin düşüncelerini paylaşan" tarzda romanlar yazan Hannah. Bu benzetmeyi romanın içinde de bulabileceğiniz için, tam da işe yarayacak tanımı sunduğu için yazmak istedim. Hannah, kendi romanlarının yüksek edebi değeri olduğunu düşünen, aslında aşırı popüler olmasa da anladığım kadarıyla geniş kitlelere değil, hedeflediği kitleye ulaşabilen bir yazar. Bu durum, çılgınca satan polisiye romanlara karşı bir nefret de yaratıyor Hannah'da; polisiyeye olan önyargıyı bir polisiye roman içinde, ana karakteriyle işleme cesareti gösterdiği için tebrik ederim sayın Jenny Lund Madsen'i de. Polisiye romanların belirli bir formül çerçevesinde yazıldığı, bu nedenle yaratıcılık ve edebi değerden uzak olduğunu düşünen Hannah, bir imza gününde, hemen karşısındaki sahnede büyük bir hayran kitlesi eşliğinde röportaj vermekte olan, nefret ettiği polisiye yazarını görünce çileden çıkıyor, adamın kafasına adamın romanını atıyor ve bir geri zekalının bile bir ayda bir polisiye roman yazabileceğini söylüyor. Hannah biraz.... gergin bir insan; romanda uzun süre boyunca sevdiği ya da hoşnut olduğu herhangi bir durum görmüyoruz; hatta saçtığı nefretle yer yer komik bile bulabilirsiniz. Tadında bir gıcık olmuş Hannah. Neyse, işte bu iddiası ciddiye alınınca da kameraların önünde ettiği sözün ağırlığıyla kalıyor. Yayınevi, bir aylığına kendisine yazması için İzlanda'da kalabileceği bir yer ayarlıyor ve kafasına fırlattığı kitabın üzerinden birkaç saat geçtikten sonra Hannah, polisiye yazarına olan tüm nefretiyle iddiasını kanıtlamak üzere İzlanda'ya uçuyor

Her şey, İzlanda'nın ücra bir köşesindeki eve konuk olarak gittikten bir gün sonra başlıyor; ev sahibinin yeğeni, şüpheli biçimde denizde boğulmuş olarak bulunuyor ve bir polisiye roman yazmaya çalışan Hannah, bir cinayet soruşturmasının içine düşüyor. Bunu da romanı için kullanmaya başlıyor.

Romanda en çok hoşuma giden nefret dolu Hannah ve bu nefretini sağa sola yöneltmesindeki bonkörlüğüyle karışmış kırgınlığı oldu. Bir yandan Hannah'nın yerel polis gücü olan tek polise soruşturma sırasında yardım etme önerisi eşliğinde, kafasına göre işin peşine düşmesini, diğer yandan da mekansal olarak sıkışmış ücra bir köşede, sert iklim şartları altında işlenen cinayetin herkesin üzerine nasıl bir gölge gibi düştüğünü okuyoruz. Polisiye tadını hiç kaybetmeden, sonuna kadar kendisini okutan bir roman. İpuçlarının peşinden okur da gidiyor, okura katile ve cinayete dair yavaş yavaş yoğunlaşan biçimde ipuçlarını sunuyor. Bir açıklamaya ulaşmak mümkün, finalde inanılmaz bir ters köşeyle okuru da sinir etmiyor.

Hannah'nın bencilce nefretinin, gıcıklığıyla karışmış huysuzluğunun romanda zamanla yumuşayarak gitmesine tanık olmak da güzeldi. 

5 Ağustos 2023 Cumartesi

Eva Björg Ægisdóttir "You Can't See Me"

Bu seriyi çok sevdim. Kareler ve sayfalar soğuk diyar polisiyesi (özel) turunun ayrılmaz parçası İzlanda'dan en sevdiğim üçüncü yazar sanırım. Oldukça yalın, öte yandan soğuk diyar polisiyesi tadını büyük bir yoğunlukla vermese de kesinlikle hiçbir zaman pişman etmeyen bir yazar ve seri.

Forbidden Iceland serisinin dördüncü kitabı You Can't See Me. Bu sefer serinin ana karakteri olan Elma yok, onun gelmesinden hemen önce gerçekleşmekte olan olaylar içindeyiz romanda. Finalde, Elma'nın geleceğinin haberini alıyor müstakbel eşi, ancak o zamanlar henüz haberi yok... Bizler biliyoruz... Seriyi sırayla okuyunca....

İzlanda'nın ücra bir köşesinde, Sneafellsnes'deki lava arazilerinin içinde, küçük ancak anladığım kadarıyla hayli "butik" ve "pahalı" bir otelde, İzlanda'nın en zengin ailelerinden biri olan Sneaberg ailesi bir hafta sonu için otelin tamamını kendileri için rezerve ettirmiştir. Ailenin büyükbabasının yüzüncü doğum gününü kutlamak için uzun süre sonra beraber olacak olan aile üyelerinin otele gelmeye başlamasıyla açılıyor roman. 

Anlatıcılar, bölümler arasında değişiyor. Bu nedenle farklı karakterler gözünden aileyi tanımak ya da birbirlerini görmek mümkün oluyor. Bir yandan da otel çalışanı genç bir kadın da anlatıcılar arasında; hem bir aileye kendi içlerinden bakıyoruz, hem de dışarıdan bir gözle okuyoruz. Olaya dahil olan polisler de ayrı bölümlerde soruşturmaları sırasında yazar tarafından anlatılıyor. Sürekli zamanda hareket var romanda, bir yandan en sonda, bir yandan en başta, bir yandan da ortadayız.

Bir kaybolma hikayesinin yanında bir de cinayet var, ancak kurbanın kim olduğunu uzuuuun süre bilmiyoruz. Kaybolana dair bir soruşturmaya da uzun süre girilmiyor romanda çünkü toplam iki günde geçen romanı okurken saatler ve günler arasında gidiş-dönüşler olduğu için eş zamanlı ilerlemiyor. Romanın başında, henüz hiçbir şey başlamamışken yazar birkaç sayfada sadece "birinin birini aradığı tekinsizliği" aktarıyor. Sonra, olayların başladığı güne dönüyor, tüm bu iki üç gün içinde gezip duruyoruz.

Okura çok fazla ipucunu bonkörce verse de, bazı merak unsurlarını kısa zamanda bu nedenle kaybetse de okuru kendisine çeken, son sayfaya kadar da kendisini okutan bir roman olmuş. Ancak okurken çoğu açıklamaya okur bu kadar da rahat ulaşamasaymış keşke; biraz daha kafa yorsak daha iyi olmaz mıydı.... En kapsamlı açıklamaya romanın ortalarına gelmeden bile ulaşmak mümkün. Birçok gizemi okurken çözebilmeniz mümkün; karakterlere içlerinden ya da dışlarından bakarken fazlaca ipucu bulmak mümkün. Finali insanı vuracak bir şekilde olmasa da, hatta bana biraz zorlama da gelse tatsız bir polisiye finaline sahip değil. Yine de serideki diğer romanların kurgusu yanında yazar ve okur için daha kolay buldum. 

Michael Hjorth & Hans Rosenfeldt "The Disciple"

Kareler ve Sayfalar Soğuk Diyar Polisiyesi (özel) Turu büyük çabalar sonucu, hava sıcaklığındaki korkunçluğa rağmen aylar sonra bula bula bu günü yazı yazmak için bularak devam ediyor. Bu cümleden sonra hiçbir insan bu blog'u okumaya yanaşmaz sanırım.

Sebastian Bergman serisinin ilk kitabı hakkında yazmıştım, merak eden blog'da saniyeler sürecek bir arama sonucu ulaşabilir. İkinci kitap, The Disciple ile devam edeyim. İlk kitaba da ölüp bitmemiştim ancak ikinci, kesinlikle okuma kararı almamda etkili olan nedenler için hiç tatmin edici sonuç vermedi. Elbette bunlar kişisel beğeni ve tercihler neticesinde şekillenen yorumlar; katili baştan beri biliyor olmamız, romanın Amerikan seri katil romanları tadında olması gibi iki başlıca özellik, benim için olumsuz noktalardı. 

Konuya gelirsek; yıllar önce hapse giren ve çıkma ihtimali olmayan seri katil Hinde'nin cinayetlerinin kopyaları yeniden gerçekleşmeye başlar. Dışarısıyla iletişimi, hatta hapishanedeki yüksek güvenlik önlemleri nedeniyle neredeyse insanlarla iletişimi oldukça kısıtlı ve denetimli olan Hinde'nin cinayetlerinin taklitlerinin yeniden, üstelik milimetrik detaylarına kadar yeniden işlenmeye başlaması bir korku doğurur. Sebastian Bergman, yıllar önce Hinde üzerine bir kitap yazdığı ve aslında hapse atılmasında da rol oynadığı için, cinayet soruşturmasına biraz da kendi çıkarlarını doğrultusunda dahil olur. Bir yandan cinayet soruşturmasını, bir yandan da Bergman'ın ilk kitaptan beri devam eden sorununu okuyoruz; yaşadığı yıkım ardından öğrendiğinde hayatını değiştiren bir gerçek olarak bir çocuğu daha olduğunu öğrenmesi, içinde olduğu bozuk ruh hali ve bunlara eşlik eden bir gerilim olarak gerçek babasının Sebastian olduğundan haberi olmayan kızıyla soruşturma nedeniyle yeniden beraber çalışmaya başlaması. 

Soruşturma ilerledikçe Bergman'ın da cinayetlere adeta çekilmek zorunda kaldığını görüyoruz. Hızlı okunan bir roman ancak çok klişelere boğulmuş. Başta dediğim gibi, Bron adlı muhteşem polisiyenin yaratıcısı olup da sonra böyle Amerikan seri katil romanlarından hallice bir roman yazmalarını anlamsız buldum. Hinde karakteri de, eski ve yeni cinayetlerin nedeni de, cinayetlerin kurgusu da çok klişe. Beni hiç çekmeyen bir tarz. Kesinlikle soğuk diyar polisiyesi olarak adlandırdığım ruh halinden ve incelikten yoksun. 

11 Nisan 2023 Salı

Inger Wolf "Frost and Ashes"

Kareler ve Sayfalar soğuk diyar polisiyesi (özel) turunun 2023'teki ilk kitabını okumam için Nisan ayının gelmesi gerekmiş demek. İnatla devam eden bu turun inatla devam eden hayat içindeki yeri nedeniyle yıl verimsiz başladı, yapacak bir şey yok. Geçen yıl ilk kitabını okuduğum Daniel Trokic serisinin ikinci kitabı Frost and Ashes hakkında kısaca yazıp gideyim.

İlk kitap Dark September hakkındaki yazımı bi hatırlatmak isterim o yüzden şuradan okuyabilirsiniz. Şimdi, bu ilk kitabın ödül alması da garibime gitmişti, çünkü aman aman bir polisiye değildi. Finali sıkılıp da öylesine doldurulan sınav kağıtlarının son sayfaları gibi, bitsin diye yazılmış gibiydi. Merak ettirdiği noktaların finalde bağlandığı yer çok kolaya kaçmış gibiydi; en başta da karakterlere yakınlaşamıyor olmam sorundu. O yüzden ikinci kitabı okuyunca bakalım fikrim ne olacak diye okudum. Bence Frost and Ashes, ilk kitaptan daha iyi bir polisiye olmuş. Ancak yazarın final yazana kadar romanlarını yazmaktan sıkıldığını düşünmeye başladım. 

Romandaki olay şu; sekiz yaşındaki bir çocuk gölde boğulmuş halde bulunuyor. Kim, neden küçük bir çocuğu boğarak öldürmek ister? Daniel Trokic ve ekibinin peşinde olduğu soru bu. Soruşturmaya ilk sayfadan itibaren dahil oluyoruz okurken çünkü roman direkt olay yerine Trokic'in gitmesiyle başlıyor. İlk kitapta bu birden olaya girmek bana karakterlere alışma imkanı vermediğinden olumsuzdu benim için; ama şimdi nasılsa tanıdık diye selam verip devam ettim okumaya.

Frost and Ashes'da geçmişten gelen bir felaketin şimdiki zamanda yaşayan karakterleri nasıl şekillendirdiği, neye dönüştürdüğünü okuyoruz. İnsanın yazmak bile istemeyeceği bir olayın izleri, geçmişte küçük bir çocuğun intiharıyla sonuçlanan felaketin şimdiyi etkileme gücünü görüyoruz. 

Bence yazar klişe de olsa elindeki sorunu güzel işlemiş, okurken merak ettiriyor, hemen sonuca varmak için ekiple beraber gördüğümüz ipuçlarını biz de değerlendirebiliyoruz. Ancak yine finali, yarattığı gizemin 300 sayfa ilgisini çekmeyi başardığı okur için çok basit, hatta detaylardan yoksun, birkaç cümleyle geçiştirmiş gibi yazmış. 50 sayfalık final niye yok demiyorum, hatta nicelikle ilgili bir derdim de yok, biz birkaç cümleden daha derinlikli sonuçlar ya da açıklamalar da görebilirdik mesela. Katille karşılaştığımızda tüm bu felaket zincirine dair "işte katil bu, şunu yaptı, bu olmuş" kadarlık açıklama bence çok zayıf kalıyor.

Karakterlere alışmak konusunda da, Trokic'in hayatında sanırım seri boyunca devam edecek ve çevresindeki arkadaşlarıyla da ilgisi olan bir bilinmez var; onunla ilgili de her kitapta bir ipucu gelecek gibi. Savaş sırasında kaybolan kuzeninin varlığına dair bir ipucu bu kitapta belirdi mesela, bakalım ne olacak.

Üçüncü kitabı da okurum sanırım, Songbird. Finali umarım sıkılıp kesip atmamıştır yine.

24 Aralık 2022 Cumartesi

Samuel Bjørk "The Owl Always Hunts At Night"

Kareler ve Sayfalar soğuk diyar polisiyesi (özel) turunun 2022'deki son konuğu sanırım The Owl Always Hunts At Night olacak. Şu an okumakta olduğum bir soğuk diyar polisiyesi daha var ama yetişeceğini sanmıyorum yıl sonuna kadar. Savunmadan sonraya kalacak... Bekleyin yani. Kimsenin umursamadığı bu tur ben ölene kadar devam edecek farkına vardığınız bir gerçek olduğunu düşünüyorum bunun....

Samuel Bjork, Norveçli Frode Sander Oien'in yazarken kullandığı takma isim. Bu kitap da şu ana kadar dört kitaptan oluşan Holger Munch&Mia Kruger serisinin ikinci kitabı. Nasıl bir süreç sonunda elimde ilk iki kitap olduğu halde ikinci kitaptan okumaya başladım seriyi gerçekten hatırlamıyorum. İlk kitap I'm Travelling Alone da var bende ama ikiden başlamış bulundum. Çok büyük bir kayıp ya da farklılık olduğunu sanmıyorum bu arada. İlk kitapta olanlara dair sık sık, fazlaca hatırlatma yapmış yazar. Okumuş kadar oldum. Cinayet hariç, Munch ve Kruger karakterlerinin ilk romanda yaşadıklarına fazlaca yer vermiş. Bunun nedeni de, Kruger karakterinin psikolojik olarak sıkıntılı bir durumda olması. Kardeşini kaybettikten sonra içinde düştüğü buhran, kardeşini kaybetme şekli, hayata başlama şekli derken karakteri yıkık yaratmaya çalışırken tüm kozları ortaya koymuş yazar sayesinde hayli kasvetli. Kendisini hissetmek istemez gibi, çılgınca içerken ya da intiharın kıyısında sürekli dolaşırken bir yandan da işini başarıyla yapan bir karakter Kruger. Ben böylesine karakterleri artık yorucu buluyorum, klişeleşmiş alkolik, boşanmış, çocuklarıyla ya da eşiyle sorunlu, intihar eğilimli vb. Birkaç tipleştirme var, sık sık soğuk diyar polisiyelerinde belki de okuduğum polisiyelerin genelinde karşıma çıkıyor. Munch karakteri de boşandığı eşini hala seven ve boşanmayı aşamamış bir karakter mesela. Benim için bu tipleştirmelerin zirvesi ve göze batmayan örnekleri Kurt Wallander, Harry Hole ve Erlendur'dur. Hiçbiri de gözüme batmaz, yormaz, kurgunun dışında, kurguyu hissettirecek kadar üzerlerine yüklenmiş özellikleri taşımaktan sıkıldıklarını okura yansıtmaz. Ama bahsettiklerim zaten işin zirvesindeki isimler, onlarla kıyas yapmadan okumaya çalışıyorum. Yine de bence artık yeterli. Polisiye okumaya Agatha Christie'nin muhteşem, düzenli, tertipli, kaya gibi Hercule Poirot'suyla başladığım için, tekrar eden özelliklerin itekleme varlığı daha da batıyor bana.

Ne çok yazdım. Ama genel bir yakınma oldu bu, kitaba özgü değil yalnızca. Romandan devam edeyim; ormanda, bir ritüelin parçası gibi öldürülmüş, pentagramın içine yerleştirilmiş genç bir kız bulunuyor. Kızın, sorunlu çocuklar için bir bakımevinde yaşamış olduğunun ortaya çıkmasıyla oklar oraya dönüyor; nerede ne döndüğünü anlamaya çalışan ekiple birlikte hareket ediyoruz. Bunu sevdim; özellikle katile ekiple aynı ipuçlarıyla yaklaşabilme imkanımız oluyor okurken. Dışarıdan izlermiş gibi okumayı, ortaya birden çıkan katil ya da çözümleri sevmediğim için ipuçlarını takip etme imkanı vermesini sevdim romanın. Hatta katilin kim olabileceğini anlama fırsatı da var. 

Romanda sevdiğim şeylerden biri bu ipuçları, diğeri de şaşırtmacaların yormadan oradan oraya atmasıydı. Birkaç katil adayına TAMAM BULDUM dedikten sonra yine başka bir ipucuyla başka çözüme yönlendiriyor. Ancak, okuru hem ayık hem de ilgisini soruşturmada bu kadar tuttuktan sonra cinayetlerin nedeni için ortaya koyduğu neden de, katilin motivasyonu da bana çok havada geldi. Açıkçası bağlayacağı yeri yazar sanki sıkılıp üstünkörü geçiştirmiş gibi. Gayet gerçekçi ilerleyen roman birden fazlasıyla ayakları yere basmayan biçimde sonuçlandı. 

Serideki ilk romanı da okurum, kolay okunan, klişeleriyle yormasına rağmen polisiye kurgusu olarak bence başarılı olan, ancak şu katile biraz daha zaman ayırsa olmaz mıydı dedirten bir romandı...

23 Aralık 2022 Cuma

Inger Wolf "Dark September"

Kareler ve Sayfalar Soğuk Diyar Polisiyesi (özel) turu bir yılın daha sonuna geldi. Okunma sayılarının düşüklüğüne rağmen inatla devam eden turumuzda şimdi Danimarka'dayız: Inger Wolf'un şu ana kadar yedi kitabı yayınlanmış Daniel Trokic serisinin ilk kitabı, Dark September.

Daha önce okumadığım bir seri ve yazar; özellikle okumadığım yazarlardan gitmeye çalışıyorum bu ara yine. Böylece benden başka kimsenin umursamadığı soğuk diyar polisiyesi turunda daha fazla isim ve eser okumuş ve tanıtmış olurum diye. Daniel Trokic serisini de nereden gördüm hatırlamıyorum ama muhtemelen Goodreads'te gezerken görmüşümdür. 

Başkarakter Trokic, Bosna Savaşı'nın travmalarını taşıyan, hayatında pek de yolunda giden bir şey olmayan dedektifimiz. Anna Kiehl adlı bir arkeoloji öğrencisinin ormanda ölü bulunmasıyla başlayan roman boyunca Trokic'in kasveti bizim de üzerimize yapışıyor. Karakterlerin çoğuyla hiçbir biçimde iletişim kuramadığım sayfalar sonunda, en nihayetinde kitabın ortalarında biraz yakınlaşmaya başladım. Trokic'deki kasveti hissediyorsunuz ama nedense kitap bir süre içine çekemiyor. Kendimi birden cinayet soruşturması içinde buldum mesela, kitap başlar başlamaz olay yerindesiniz. Hikayenin genişlemesi ve karakterlerle "tanışabilmek" için zaman geçmesi her zaman gerekiyor, evet, ama bu birden başlayan koşturmaca içinde sanırım sadece haber metni gibi bir şey okuyacağım düşündüm ilk bölümlerde. Metin çok çabuk okunuyor bu arada, bağ kuramıyorsunuz ama bi bakmışsınız kitabın ortasındasınız; ilginizi çeken bir haberi yorumsuz okumak gibi hissettiriyor sadece bir süre. Ancak sonra, zamanla diğer karakterlerin de insani yönleriyle karşılaşmaya başlayınca, kısa bölümler olarak ilerleyen kitabın her bir kısa bölümünde iyi kötü bir temas yakalamaya başlayınca gözünüzün önünde canlanmaya başlıyor karakterler.

Beni vuran bir konusu olmamasına rağmen roman Danish Crime Academy'den 2006'da ilk roman ödülü almış. Bilemedim. Yani kötü değil ama, ödüllük mü, karar verenler öyle görmüşse öyledir diyelim.

Cinayete dönersek; gerekçesi ve soruşturma süreci büyüleyici, vurucu bir yana sahip değil. Anna Kiehl'in öldürülmesinden sonra soruşturma devam ederken, bu cinayetin haftalar önce kaybolan, nöro-kimya alanında çalışan bir bilim insanıyla da bağlantısı olduğu bulunuyor. SSRI'lar üzerine çalışmalar söz konusu. Bu vesileyle romanın bence ilgi çekici birkaç yönünden biri açılıyor. Tüketim toplumunda mutluluğun tüketimi. Üretmeden tüketmenin tadını mutluluk ya da huzur konusunda nasıl ele alabiliriz? Hiç çaba göstermeden mutlu olmanın, bir ürünle gerçekleştiği durumlarda mutluluktan bahsetmek mümkün mü?

Çok çabuk okunan ve biten bir roman, serideki ikinci romanı da özellikle okumak istiyorum bakalım aşina olduğum karakterlerle okumaya başlayınca da aynı dahil olamama hissini yaşayacak mıyım, yoksa romana kaynayıp, tanıdıklarla bir cinayet çözmeye mi girişeceğim, göreceğiz.

13 Aralık 2022 Salı

Michael Hjorth & Hans Rosenfeldt "Dark Secrets"

Kareler ve Sayfalar Soğuk Diyar Polisiyesi (özel) turu, 2022'nin son kitaplarıyla devam ediyor... Böyle bir giriş havalı durur diye düşündüm ve durmadı. İsveç'ten, daha önce yer vermediğim ve okumadığım iki yazarın eseriyle devam ediyor ama tur. "Dark Secrets".

Sebastian Bergman serisindeki ilk roman olan bu kitabı seçme nedenim, Rosenfeldt'in bana göre dünyanın en iyi polisiye dizisi olan Bron'ün yaratıcılarından olması. Bron'ün ilk üç sezonunun yerini alabilecek bir kurgu ekranlarda asla olmayacaktır benim için. Öyle severim. O nedenle kitabı da bulunca kaçırmadım, okudum.

Seriye adını veren karakter Sebastian Bergman, suçlu profili oluşturmakta uzman bir psikolog. Roman, Sebastian'ın hayatında yeni bir dönemin başlamasıyla açılıyor aslında. Cinayetten önce buna değinmek istedim. Oldukça hızlı bir gençlik yaşamış, tek gecelik ilişkilerinin sayısını bilmeyen, kendisini fazlasıyla beğenmiş, sivri dilli Bergman, ailesinden hayatta kalan son kişi olan annesinin ölümü üzerine, cenazenin ardından annesinden kendisine kalan evi satışa çıkarmaya Vasteras'a gidiyor. Ailesiyle uzak, soğuk, hatta bitmiş ilişkilerinin ardından yalnızca bir an önce evi satıp geri dönmeyi düşünen Bergman, hayatındaki kayıpların acısıyla etrafa karşı sivri diliyle ve umursamazlığı bir duvar örmüş gibi, uzak, mesafeli ve çoğu zaman itici davransa da işlenen bir cinayet, planlarını ve hayata karşı tavrını biraz değiştirmeye başlıyor. O sırada annesinden kalanları gözden geçirirken, yıllar önceden kalan bir mektuptan öğrendiği bir bilgi nedeniyle de aslında biraz şoke oluyor. Umutsuz, karanlık, soğuk hayatında yeniden bir ışık bulacakmış gibi, bir ihtimale tutunmasını görüyoruz aksi Sebastian'ın. 

Öte yandan aynı dönemde 16 yaşındaki lise öğrencisi Roger Eriksson'un kalbi sökülmüş halde bulunuyor. Eskiden Vasteras'ta beraber çalıştığı polis arkadaşlarıyla soruşturma sürecinde tesadüfen karşılaşan Bergman, mektuptaki bilgiyi doğrulayabilmek için polisin kaynaklarını kullanabileceğini düşünerek, tamamen kendi amaçları doğrultusunda kendisini biraz da ekibe dahil ettiriyor. 

Bir yandan Bergman'ın hayatındaki dramı izlerken, diğer yandan vahşi bir cinayetin, 16 yaşında öldürülen Roger'ın katilinin peşine düşüyoruz. İtibarını kaybetme korkusu yüksek bir lisenin dışlanmış öğrencisi Roger'ın kendisini var etme mücadelesinin haricinde, aslında ne kadar "tanınmadığını" görüyoruz. Dark secrets kısmı da buralarda saklı zaten. 

Öldürülenin kim olduğunu anlamadan cinayet nedenini anlamak imkansız olduğundan, yazarlar gittikçe sisleri dağıtmaya başlıyor. Romanda hemen her karakteri yakından görüyoruz; hepsiyle tanışığız, hepsinin yanından yazıyor yazarlar. Bron'ü izlediyseniz, çok benzer demek istediğim. Hangi rolde olursa olsun karakterlere yakındık; bu romanda da öyle. Haliyle ortada birçok sır ve puslu konu var. Eleyerek ilerlemeye çalışıyoruz okurken. Merak unsurunun birden fazla noktada sürekli diri tutulması nedeniyle sanırım, roman çok hızlı ilerliyor. Yüzeyselleşmeden, tadında, yan karakterlerin hikayeleriyle sıkmayan biçimde yapıyor bunu da.

Bron'ü andığım için eklemek istediğim noktalar var; mesela kesinlikle cinayet nedenini okura en başlarda veren bir ipucu var. Öyle bir ipucu ki, birden nedenin ortaya çıkmasıyla katile de sizi götürüyor. O ilk ipucunu fark ederseniz, gerisi sizin için itirafı beklemeye kalıyor. Ama romandaki tek merak unsuru bu olmadığı için, romanın sonunu sıkılarak beklemiyorsunuz. Karakterlerin her birine dair bulacağınız bir cevap olduğu gibi, Bergman'ın peşine düştüğü bilginin akıbetini de merak ediyorsunuz. Nedense yazarlar o konuyu da fazla sezdirmiş gibi geldi, finali şoke etmedi beni o konunun da. 

Nedense, çok daha beklenmedik bir cinayet nedeni, katil bekliyordum. Ama tavsiye edebileceğim, sürükleyici bir soğuk diyar polisiyesi. Diğer kitapları da okurum o yüzden.

14 Kasım 2022 Pazartesi

Katrine Engberg "The Tenant"

Kareler ve Sayfalar Soğuk Diyar Polisiyesi (özel) Turu yine daha önceden de aşina olduğu bir diyarda: Danimarka'da. Kimsenin gitmediği, gidip de görmediği, görüp de bilmediği Kopenhag'da hatta. Böyle yazayım dedim. Kütüğüm Kopenhag'daymış gibi başladığım satırlar, Şahan'ın eski skeçlerindeki gibi devam etti özür dilerim her kelimem için.

Katrine Engberg'in şimdiye kadar beş kitabı yayınlanmış "Korner and Werner" serisinin ilk kitabı olan The Tenant, yazarın okuduğum ilk kitabı. Okumadığım yazar ve serilerden ilerlemeye çalışıyorum daha önce de bahsettiği üzere. Beğendiğim roman olursa da serideki diğer kitapları okuyorum. The Tenant'ı da beğendiğim için serideki diğer kitapları okumaya karar verdim mesela. Ama bir sonraki soğuk diyar polisiyesi yine ilk kez okuduğum bir yazar olacak.

Bir de hemen belirteyim, yanlış hatırlamıyorsam serideki ilk iki kitap Türkçe'ye de çevrilmiş. Merak edip de Türkçe okumak isteyen olursa diye not olsun.

Üniversiteden emekli Esther, hayatında artık akademik zorunluluklar için değil, keyfi için yazmaya zaman bulmanın mutluluğuyla bir polisiye roman yazmaya başlıyor. Romanında kendi hayatından ilham alan Esther, karakterler ve mekan seçiminde kendi çevresini yansıtıyor. Kiracılarından biri olan bir kız da, romandaki kurban karakterini yaratmasında temel oluyor.

Roman, Esther'in üç daireden ve bir dükkandan oluşan apartmanındaki kiracılarından biri olan Julie Stender'ın vahşice öldürülmesiyle başlıyor. Cinayetin detayları, kurbanın üzerinde katilden kalan izler ise Esther'in romanındaki detaylarla örtüşüyor.

Serinin ana karakterleri Korner ve Werner ikilisi, Jeppe Korner ve Anette Werner. Dedektifler, gerçekle kurgunun birbirine nasıl girdiğini çözmeye çalışırken, romanda karşılaştığımız hemen her karakterin hayatına dair ortak bir tema da belirmeye başlıyor. Karakterlerin, dedektifler de dahil olmak üzere aslında hayatında bir şekilde karşılaşılan bu tema benim çok da ipucu vermemek adına çocuk sahibi olmak olarak tanımlayabileceğim bir şey. 

Yazılmakta olan, henüz 40-50 sayfalık bir romanın neden yazarın alt katındaki kiracısının cinayete kurban gitmesiyle sonuçlandığını anlamaya çalışan ekiple birlikte biz de oldukça hızlı olaylar zinciri içine giriyoruz. Hemen her karakterin bir yandan cinayetle ilgili bir yandan da alakasız görünebildiği sayfalar var; yazarın kurgusunun yalınlığıyla, okuru özellikle birkaç noktada gerçekten şaşırtmayı başarması benim çok hoşuma gitti. Mesela, katil yazar tarafından ifşa edilmeden katili bulduğumda, açıkta kalan birkaç şey yüzünden kafamda bir türlü cinayetin nedenini oturtamamıştım. Yazar bence hem okura katili bulma fırsatı verip hem de neden ve nasılı ustaca sona saklayabildiği için bana göre başarılı. 

Klişeler olmazsa olmaz; Jeppe karakteri de soğuk diyar polisiyelerinin olmazsa olmazı, belki de polisiyelerin aranan tipi diyebilirim, eşinden yeni boşanmış, iştahsız, depresif ve karanlık günlerin arından düze çıkmaya çalışan, o arada kafasını toparlamaya çalışan dedektif karakterimiz. Anette ise depresif ve kasvetli Jeppe'nin karşısındaki hareketli, iştahlı ve mutlu aile yaşantısına sahip bir karakter. 

Burada kendimi tutuyorum ve sosyologluk yapmadan, düalizm ve batı felsefesi eleştirilerimi kendime saklayarak kitabı tavsiye ediyor ve susuyorum. 

Zorbalık, para, güç, her anlamda istismar, psikolojik şiddet, sevgi, umutsuzluk, pişmanlık ve ebeveyn olabilmekle ilgili bir roman aslında. Duygusal anlamda istismara açıklığın acı sonuçları ya da geçmişin sonsuza dek insanın üstünde yaşaması üzerine, her şeyin birbirine bağlandığı yaşam içinde neleri ortaya çıkarabileceğine dair bir roman.

5 Kasım 2022 Cumartesi

Óskar Guðmundsson "The Commandments"

Kareler ve Sayfalar ile Soğuk Diyar Polisiyesi (özel) Turu yine İzlanda'da. Keşke size bu satırları gerçekten İzlanda'dan yazıyor olsam. Seneye yazarım söz....

Soğuk diyar polisiyesi (özel) turunu kimse umursamasa da inatla yazmaya devam ediyorum, bunun için de genelde daha önce okumadığım yazarları bulmaya çalışıyorum. Sadece kendim için okuyor olsam da belki merak eden birinin denk geleceği tutar, oturur okur, güzel bir kitapla tanışmasına vesile olurum amacıyla da yazıyorum. O yüzden yine ilk kez okuduğum bir yazarın romanıydı The Commandments. Bu arada 25 yıldır İngilizce okuyup yazmak disleksiyi yenmiyor, sizin için (seçime girercesine, sizler için) harflere tekrar tekrar bakarak "commandments" yazmam 1000 dakika sürüyor. Mümkün olduğunca "roman" diyerek devam etmeyece çalışacağım bundan sonra. 

1950, İzlanda doğumlu yazarın kaç kitabı var kontrol etmedim, ama İngilizce'ye çevrilmiş olarak bulabildiğim tek kitabı buydu. O yüzden şu seri, bu seri, diyerek ekleyebileceğim bir bilgiye sahip değilim. Ancak Goodreads'te yazarın sayfasına baktığımda üç kitap daha gördüm. İzlanda dilinde oldukları için yorum yapamıyorum özür dilerim. Ama seneye öğrenirim söz....

The Commandments (1000 dakikam gitti yine), Akureyri'deki kilisede görevli rahibin, kilisede korkunç biçimde ölü bulunmasıyla başlıyor. On Emir'e gönderme yapan katilin cinayeti işlemesine her ne kadar tanık olsak da, kiliseye taşınan ceset üzerinden sembolik biçimde verilen mesajlarla birlikte katile dair daha girişten itibaren bilgi sahibi oluyoruz. Cinayetlerin nedenine dair okurda bir fikir uyandıran bölümlerin ardından karşımızda oldukça rahatsız edici, kötü, iğrenç bir suçun yattığı geçmiş çıkıyor. Bu suçu işleyen herkesle hesaplaşmaya kalkışacağı daha kitabın ilk sayfalarından belli olan katili göremesek de, roman boyunca henüz kim olduğunu anlamadan karşılaştığımız tüm bölümlerde On Emir'e yapılan göndermeleri görüyoruz. 

Bu sırada, ilk cinayetin hemen öncesinde yıllar önce ailesiyle birlikte ayrıldığı İzlanda'ya geri dönen Salka Steinsdottir ile karşılaşıyoruz. Ailesiyle İngiltere'ye taşınan Salka, peşinden boşanmayı getiren acı olaylar yaşadıktan sonra, bu acıların yüküyle dönüp geldiği İzlanda'da da babasının hastalığıyla karşılaşıyor. Bir iyileşme ve karar verme gerilimini hissettiğimiz Salka, daha önceden de beraber görev yaptığı arkadaşlarından birinin ricası üzerine yeniden bölgedeki polisle çalışmaya başlıyor. Salka'nın soruşturmada rol almasını etkileyen en önemli olay ise, öldürülen rahiple ilgili eski bir dosyaya da İngiltere'ye taşınmadan önce bakmış olması.

Çok çabuk okunan bir roman; Salka'nın çöküntü yaşayan dedektif klişesini giymiş olması bile fazla sırıtmıyor. Ancak konu itibariyle sıklıkla işlenen bir konuyu seçmiş ve bence çok da farklı biçimde ele almayı seçmemiş bir roman. 

Öte yandan okura olayı çözebilmesi için bilerek mi bu denli ipucu koymuş bilmiyorum ama ipuçları çok aleni, göze sokulur gibi gelen bir iki nokta özellikle finali çok kestirilebilir kılmış. 

Beklenmedik unsurları da kullanmış yazar; bu nedenle bana göre romanda bir konu iki ayrı sonla aydınlanmış oldu. O nedenle kendi vardığım sonuca (bana göre) çok aleni ipuçlarıyla ulaşmış olsam da bana da sürpriz gelen bir sonu içeriyordu.

Bu yüzden tavsiye ederim, çok akıcı, sıkılmadan okunacak bir soğuk diyar polisiyesi.

31 Ekim 2022 Pazartesi

Zygmunt Miloszewski "Entanglement"

Polonyalı yazar Zygmunt Miloszeswki'nin ana karakteri savcı Teodor Szacki olan "Teodor Szacki" serisi üç kitaptan oluşuyor. İlk kitap Entanglement ile Kareler ve Sayfalar Soğuk Diyar Polisiyesi (özel) Turu, biraz daha az soğuk bir diyara gitmiş oluyor. Romanın geçtiği mevsim de maalesef kış değil, ama yine de soğuktur diyardır polisiyedir bunlara sahibiz. O yüzden neden olmasın... 

Entanglement, oldukça garip bir grup psikoterapi seansı sonrasında katılımcılardan birinin ölü bulunmasıyla başlıyor. Varşova'daki bir manastıra ait alanda, psikolog tarafından organize edilen seansın dört katılımcısından birinin gece yarısı öldürülmüş halde bulunmasıyla Szacki olaya dahil oluyor. Öldürülen kişi, öncesinde intihar girişiminde bulunsa bile anlıyoruz ki bu girişiminden vazgeçerek organizasyonu terk etmek üzereyken öldürülüyor. Gözler haliyle bu seansa çevriliyor. Bence iki bölüme ayrılmış gibi duran kitabın ilk bölümü de bu anormal seansa odaklanmış halde geçiyor. Neler olup bittiğini öğrenmeye çalışan Szacki eşliğinde, katılımcıların birbirlerinin ailelerini canlandırdığı, anormal bir seansı öğreniyoruz. Anormal gelen kısmı şu, yazar neredeyse Dean Koontz-vari bir sahne kurgulamış; kurgulanan sahneyi bizimle birlikte Szacki de öğrendiği için, o da aynı yorumu yapıyor. Dean Koontz'un psikoterapi ile yönlendirmeyle ilgili bir romanı vardı okuduysanız, aklıma o geldi benim. Ama bir yandan da yazar bunu ciddi ciddi yazmış mı, böyle bir seansı bir polisiyenin göbeğine oturtup mantıklı bir sonuç aramaya yönelmiş olamaz diye düşündüm. Çünkü roman fantastik bir kurguya sahip değildi. 

Benim romanın ilk bölümü diye düşündüğüm kısım, kendisine yapılan psikolojik açıklamaların açıklama kabiliyetini sorgulayan Szacki'yle doluyken ikinci bölüm, karakterin (ve belki de Polonya'nın) geçmişine dönük araştırmalara yönelen bir Szacki görüyoruz. Katil kim, cinayetin nedeni nedir, cevap hangi bölümde saklı, bunun peşinden koşuyoruz. Yazarın, Szacki'yi kurbanın geçmişine yöneltmek için kurguladığı detaylar çok hoşuma gitti bu arada keşke spoiler olmadan yazabilsem...

Szacki karakterine de değinmek istiyorum. 35'ine gelmiş, evli ve küçük bir kız çocuğu babası olan savcı Szacki, hayatının daha ne kadar hiçbir şey olmadan gideceği sorgulamasını yapmaya başladığı sıkıntılı bir dönemini yaşıyor. Hayatında bu yaşına kadar kaybettiği ya da kazandığı her şeyin, bir daha karşısına çıkmayacağını anlıyor. Karşımızda boğulmak üzere olan bir adam var; bir yandan cinayetin çözümüne giderken bir yandan da Szacki'nin bu hayatıyla ne yapacağına karar verip veremeyeceğini dair yazarın yarattığı merağın peşinden ilerliyoruz. Klişelere boğmadan, cinayetin önüne geçmeden, tadında işlenmiş bir karakter olduğu için tanışmış olduğumuz karakterle arada beraber iç çekiyoruz. 

Beğendiğim bir polisiye romandı, serideki diğer romanları da okurum, yazarın diğer romanlarını da okurum. Polisiyeden benim beklentilerimi karşıladı; sıkmadı, uzatmadı, gereksiz detaylarla kafa karıştırmadı, beklenmeyen bir sonu büyüleyici biçimde yaratmamış olsa da olaylar çözülmeye başlayana kadar dikkatimi dağıtmadı. 

30 Ekim 2022 Pazar

S.S. Van Dine "Garden Cinayeti"

Kareler ve Sayfalar Soğuk Diyar Polisiyesi (özel) Turu kapsamında değil de, polisiye turu kapsamında diyelim bu sefer. Böyle bir tur yok ama arada Kuzey Avrupa polisiyeleri dışından da polisiyeler tanıtmıştım blog'da, istisnalarla devam de ederim böyle. Mesela şu an okumakta olduğum bir Polonya polisiyesi var, onu da bugün yarın eklerim. Bu nedenle şimdiki konuk, Amerikalı polisiye yazarı Van Dine. 

Okuduğum ilk romanı Garden Cinayeti değil aslında, The Benson Muder Case'e başlamıştım, o arada ilgimi çeken başka bir polisiye soğuk diyar polisiyesi olunca yamyam gibi kitabı yarım bırakmıştım. O romandan bahsetmeyeceğim ama bence yazarın ana karakteri, dedektif Philo Vance ile tanışmak için ilk olarak o kitap okunabilir. Karaktere dair psikolojik bir tabloyu daha net çiziyor. Vance, biraz üst tabakadan bir karakter; çalışma tarzı, düşünme biçimi, kılık-kıyafeti, rutinlerine dair detaylar da sürekli bu imajı destekliyor. Yazarın, karakteri ve kurgularını edebi ve sanatsal referanslarla zenginleştirerek klasik polisiyeden farklılaşmaya yöneldiğini düşünmek de normal oluyor; özellikle eserin yazıldığı dönemi de göz önüne alırsak. Amerika'nın seçkinleri arasında geçen vakalarla karşılaşıyoruz. Bunları sadece okuduğum bir buçuk kitabına ve eserlerine kalanına dair tanıtım yazılarına dayanarak yazdığım için suçluysam evet suçluyum....

Philo Vance serisi 12 kitaptan oluşuyor; 1888-1939 yılları arasında yaşamış Amerikalı yazarın bu serideki ilk kitabı olan The Benson Muder Case de 1926 tarihli; son roman da 1939 tarihli The Winter Murder Case. Bu arada serideki tüm kitapların isimler şu şekilde; "X ... Murder Case".. Garden Cinayeti de "The Garden Murder Case" haliyle.

Yazardan ve seriden kısaca bahsetmek istedim. Garden Cinayeti'ne geçersek; intihar süsü verilmiş bir cinayetle karşılaşıyoruz. Cinayet, dedektif Vance'ın da olay yerinde olduğu bir sırada gerçekleşiyor. New York'ta, zengin bir aileye ait penthouse'da gerçekleşen cinayet öncesinde Vance'a uyarı niteliğinde bir mesaj geliyor; nerede, ne zaman bir "şey" olacağını anlatmaya çalışan bu gizemli not sonrasında Vance da kendisini at yarışlarını dinlerken buluyor. Neredeyse herkesin gözünün önünde işlenen cinayet sonrasında ise ağırlıklı olarak tek mekanda geçen romanda, katil kim ve cinayet neden işlendi sorularının peşinden çabucak gidiyoruz. 

Aman aman diyebileceğim bir polisiye değil, ancak genelde okuduğum ve sevdiğim türden zaten ayrıştığı, bambaşka bir biçimdeki polisiye olduğu için kötülemiyorum da. Ortada klasikleşmiş bir ismin sıkmadan okunacak bir romanı var. 

En sevdiğim polisiye türü soğuk diyar polisiyesi olsa da hatırlatmak isterim; Agatha Christie olmasa ben bir hiçtim... Polisiyede hala en sevdiğim yazar Christie'dir aslında, hayran olduğum, belki de hayatımı değiştiren karakter de Poirot karakteridir. Bu nedenle, ister istemez yakın dönemlerde yazılmış eserler olarak Christie romanlarıyla da karşılaştırma yaptım; Christie'nin eşsizliğinin sarsılmayacağını bilerek, sadece yorumlamamı kolaylaştırsın diye bir karşılaştırmaydı aslında. Amerikan ve İngiliz üslubundaki farklılık burada da var; Amerika'ya hitap eden Amerikanlılık hali, şu anda da yazılan/çizilen/çekilen polisiye/gerilim/suç kurgularını nasıl belirgin ise, bu romanda da belirgin. Bu beni çok çekmese de polisiye mi polisiye, merak ederek mi okudum evet, ama katili çok çabuk buldum. Ortada çok derinlikli bir kurgu olmasa da dediğim gibi, meselesi peşine takıp hemen okutup bitirmek, çözüme gitmek olan kurgu tarzıyla Amerikan polisiyelerinin temellerinden biriydi sanırım.

Ama ait olduğum bir yerde hissettim mi, hayır, karakterlerle yakınlaşabildim mi, hayır. Beni soğuk, karanlık, yalnızlık ve keder çekiyor, üzerine bir de incelikli yazılmış, "gri hücrelerle" çözebileceğimiz polisiye.

29 Ekim 2022 Cumartesi

Eva Björg Ægisdóttir "Night Shadows"

Kareler ve Sayfalar Soğuk Diyar Polisiyesi (özel) Turu, sanırım en sevdiği üçüncü İzlandalı polisiye yazarı Eva Björg Aegisdottir'in okuduğum üçüncü kitabı Night Shadows ile devam ediyor. 

Night Shadows, Forbidden Iceland serisinin üçüncü kitabı. İlk kitap hakkında galiba yazmadım blog'da, unuttum, ama ikinci kitap hakkında yazı şurada; buyurun "Girls Who Lie".

Romanın ana karakteri dedektif Elma. Uzun süre Akranes dışında yaşayıp, yaşadığı acı bir olay sonrasında yeniden kendi doğup büyüdüğü yere dönen dedektif Elma'nın hikayesi bir yandan üç kitap boyunca ilerlerken, diğer yandan da her kitapta ayrı bir cinayet karşımıza çıkıyor. Night Shadows, ilk iki romandan kesinlikle farklılaşmış bir roman öncelikle bunu söylemek isterim. İlk iki kitabı okuduktan sonra yazarın belli bir desen etrafında kurduğunu/yazdığını düşünmüştüm. İki romanın bana göre tematik olarak benzerlikleri çok fazlaydı; elbette demek istediğim kendini tekrar etmesi değil. 

İlk iki romanda, İzlanda'dan okuduğum polisiye romanlarındaki ortak sert, karanlık, depresif , hüzünlü ve kederli yapı kendisini gösteriyordu. Bu benim çok sevdiğim ve İzlanda polisiyelerini ayrı bir yere koymama neden olan özellikler grubu. İklimiyle benzeşmiş kurgular, hikayeler. 

Üçüncü romanın sonunda, yani Night Shadows'un sonunda yazar romanı yazdığı dönemde yaşadığı zorluklara değinerek romanı bitiremeyebileceği düşüncesine bile kapıldığını yazmış. Bence yazarlığında bir dönüşümle sonuçlanan faydalı sancılarla dolu bir süreç olmuş bu. Zira ilk iki romandan farklı Night Shadows, daha katmanlı, biraz daha polisiyeyi tatlandıracak detaylarla süslü ve okurken okurun kafasını iyi anlamda karıştırmayı biraz daha başaran bir roman. Sevdim.

Konusuna gelirsek; Akranes'te bir evde yangın çıkıyor; yangında bir genç hayatını kaybediyor. Ancak gencin yangın sırasındaki ölümü şüpheli zira kaçmaya çalıştığına dair bir bulguya denk gelinmiyor. İntihar mı, kundaklama mı, kaza mı? Yangının nasıl çıktığı çözüldükten sonra, gencin neden hedef olabileceğine dair sorular ortaya çıkıyor. Öte yandan, Hollanda'dan, annesini ve son olarak babasını kaybetmiş bir kız, çocuk bakıcılığı yapmak için Akranes'e geliyor. Ancak kız, yangının çıktığı gece gizemli biçimde ortadan kayboluyor.

Elma ve ekibin peşinden gideceği sorular da ortaya çıkmaya başlıyor. 

Katil kim ve cinayetlerin nedeni nedir sorularını okur olarak çözmeye çalışırken, yazar bize Elma'da ve ekipte olan tüm bilgileri sunduğu için, adım adım çözüme ulaşmakta ne ekip yalnız kalıyor ne de okur. Bu nedenle, katili ve nedeni bulmak için Agatha Christie'nin Poirot karakterinin (dünyanın en iyi polisiye yazarı ve dünyanın en iyi dedektifi) her zaman dediği gibi, insan psikolojisini tanımak yetiyor. Yetiyor derken, uluorta ilan edilmiş bir katil ya da ipuçlarının göze sokulma durumu yok, ama dikkatli okurken katili bulma zevkinden de yoksun kalınmıyor. 

Tavsiye edeceğim bir roman ve yazarla tanışmayan varsa tanışsın artık....

Jo Nesbo "Oğul"

Kareler ve Sayfalar Soğuk Diyar Polisiyesi (özel) Turu bugün hızlı çıktı. Birkaç gönderiyle daha devam edelim. Jo Nesbo'dan başlamışken ara vermeden "Oğul"a geçelim.

Bu kitaba yanılmıyorsam 2017'nin Nisan ayında başlamıştım, o zaman Türkçe'ye çevrilmemişti. Ama elimde yedek Nesbo kitabı kalmadığı için kendimi tutup okumayı bırakmıştım. Yedekte şu an Nesbo kitabın var mı derseniz, evet var. Bir adet ama. Yeni bir tane daha yazsın, onu okur, peşine bir diğerine yedeğe alırım. Gerçekten sevdiğim yazarların kitapları bitmesin istiyorum ne yapabilirim.

Oğul'a dönelim. Roman, hiçbir seriye ait değil. Kendi-başına olan Nesbo romanlarından biri. Sonny Lofthus'la tanışarak başlıyoruz romana. Sonny kimdir? Başkalarının suçlarını üstlenmesi karşılığında kendisine temin edilen *madde*ye erişebilmek adına yıllardır hapishanede olan bir suçlu ya da sadece ağır bir bağımlı. Babasının ölümü ardından rayından çıkan hayatı hapishanede, bir bağımlı olarak yaşamasıyla sonuçlanan Sonny, günün birinde babasının ölümüne dair gerçek sandığı şeylerin yalan olduğunu öğrendikten sonra intikam almaya ve olayları çözmeye karar veriyor. Oğul'un hikayesi de böyle başlıyor. Bir yandan Sonny'nin kırılgan suratının altında yatan güçlü insanla tanışıyoruz, bir yandan da onun peşinde olan iyiler ve kötülerle. 

Sonny'ye yardım etmeye çalışanlarla Sonny'yi yok etmeye çalışanlar arasındaki kovalamacaya, 18 yaşında girdiği hapishaneden neredeyse 15 yıl sonra çıkan bir adamın tanımadığı bir dünyada önünü görüp hedefine ulaşırken karşılaştığı sıradan ama nedense bana dokunaklı gelen olaylarla ilerliyor roman. 

Ana karakter Sonny ancak anlatıcımız o değil, aslında ana karakterler demek daha doğru olur zira Simon Kefas karakteri de üzerine soğuk diyar polisiyelerinin klişelerinin kullanılmasına rağmen üzerinde hiç sırıtmadığı bir polis. 

Çürümüş bir sistemin açıklarına, ayakta kalmaya çalışan bir sistemin can çekişmesine tanık oluyoruz. Gerçekten kovalamaca tadında ilerleyen bir polisiye, Nesbo'nun genelde de kurguları böyle yüksek tempolu olur, tam o hesap, sabah kitabı elinize alıp dünyadan el ayak çekseniz akşama kadar o koltuktan kalkmadan bitirebilirsiniz. Gereksiz hikayelerin sıkıcılığına, hızlı kurguların yer yer düştüğü yüzeyselliğe hiç temas etmemiş, usta bir yazarın yazdığı polisiye olduğu belli, klişeleri kullandığında okuru itmeyen bir roman. Sonu bilinmezlikleriyle şoke edecek bir hikaye olmasa da, dediğim gibi, iyi polisiye arıyorsanız tavsiye edebileceğim bir soğuk diyar polisiyesi.

Jo Nesbo "Krallık"

Kareler ve Sayfalar ile Soğuk Diyar Polisiyesi (özel) Turu asla bitmeyecek bir ateş, asla erimeyecek bir fiyorttur bunu sakın unutmayın. Beş ay olmuş yazmayalı ama o arada okumayı bırakmadım elbette sadece yazacak zaman yok. Uzatmayalım, devam.

Jo Nesbo'nun Harry Hole serisi nihayetinde sonlandığından, seri dışından, tek-başına olan kitaplarından biri Krallık. Bu arada, Harry Hole serisi devam ederken de yazdığı kitaplar var, bunları kendi başına bir Jo Nesbo yazısında detaylı anlatır sonra da buraya eklerim. Buraya link gelecek mesela.

Krallık da bu kitaplardan biri. Anlatıcımız Roy Opgard, kendi başına yaşadığı çiftliğindeki hayatı hemen kitabın başında birden değişiyor. Değişimin nedeni, uzun yıllardır evden uzak olan kardeşi Carl'ın yanında eşi Shannon'la Amerika'dan dönmesi. Ailelerinden kendilerine kalan, Roy'un yaşamaya devam ettiği çiftliğe ve arsalarına dair planlarla dönen Carl'ın, bir yandan kasabalıyı aklındaki otel projesine yatırım yapmaya ikna etmesi süreci, öte yandan Carl'ın gelişiyle hortlayan geçmiş ve tetiklenen sarsıntılar. 

Uzun süren yalnızlıkların istila-vari hissettirmeden kalabalıklarla yüzleşmesi her zaman kriz yaratır bence, Roy'un durumunda da aynı şey yaşanıyor. Gündelik yaşamındaki rutinin değişmesinin yanında, haberdar olmadığımız geçmişlerine geri dönüşlerle iki kardeşin hikayesini de okumaya başlıyoruz. Bu geri dönüşler, bir yandan okura aileyi tanıtırken öte yanda alev almış tutuşmaya başlayan, hikayenin geçtiği zamanın gerilimini artırmaya devam ediyor. Geçmiş olmadan geleceği kurmak mümkün olmadığından, iki kardeşin, belki Roy'un sırtlanmak zorunda kaldığı yüklerle tanışmaya başlıyoruz.

Bu tanışma suç ve dram yüklü. Anne ve babalarını kaybettikten sonra bir başlarına yaşamaya başlayan iki kardeşin, Carl Amerika'ya gitmek üzere ayrılmasına dek geçen süreyle yüzleşiyoruz. Bir soğuk diyarın, ücra bir kasabasında Nesbo'nun yarattığı kurgunun Harry Hole serisinden tamamen ayrışmış, farklı bir tatta polisiyeye dönüşmesi de böyle mümkün olmuş aslında. Okuduğumuz roman, çok sürükleyici bir polisiye olmasının yanında, yazarı uzun zamandır takip edenler için de Nesbo'nun güvenli sınırları dışında yazabildiğini gösteren, tekrar yazarı sevdiren bir roman. Şöyle anlatayım; Stephen King'in ilk dönemlerindeki kurgunun tadı, hikayelerinin gerilimi, Nesbo'nun soğuk diyar polisiyesinin yalınlığı ve keskinliğiyle birleşmiş halde. Üzerine de okuru şoke etmeyecek bile olsa sık sık şaşırtmayı başarabilen bir kurguya sahip.