1987'de, 7 ve 8 Aralık tarihlerinde Fransa'da France Culture radyosunda Roger Chartier'in konuğu olan Pierre Bourdieu'nün, ev sahibi Chartier ile tarih ve sosyoloji üzerine, ama aslında sosyoloji üzerine (ki sosyoloji ve tarihi ayrıştırmak doğru değil, biliyorum, sadece metnin ağırlık noktasının sosyoloji üzerindeki vurgusuna değinmek istiyorum) konuşmalarını içeriyor Sosyolog ve Tarihçi.
Tarih profesörü Chartier ve yakın dönemde sosyolojinin en büyükleri arasında yerini almış Bourdieu'nün, kendi alanlarında, yer yer espirili bir dille yaptıkları sohbetler, konuya ilgisi olan herkesi, özellikle sosyoloji ile ilgilenenleri kendisine çekecek kadar iddialı.
Daha önce yaşadınız mı, yaşamadınız mı bilemem ancak "sosyoloji"nin ne olduğunu, "sosyoloji ne?" sorusuna nasıl cevap vereceğinizi aramak zor bir soru haline gelebiliyor. Sorunun varlığı zaten bir sıkıntıya işaret ederken cevabın yaratacağı algıyı düşünmek bazen daha da garip olabiliyor. Bu durumda, bazen siyaset ya da tarih, ya da her iki alanı birden cevabın içine katıp "sosyoloji nedir?"i bir kaç cümle içind özetlemeye çalışacağım durumlar yaşadım, kendi adıma bunu söyleyebilirim.
Aynı soruna Bourdieu da değiniyor; öğrencilerine bir anket vs. gibi kendilerini tanıtmaları gereken ve bu tanıtımın olabildiğince "kolay anlaşılır" olması gereken durumlarda "sosyolog" olduklarını söylemeleri yerine "tarihçi" olduklarını söylemelerini öneriyor. Buna değindiği bir başka noktada da Noel hediyeleri araısnda tarih setleri satılırken asla bir sosyoloji serisinin satılmayacağı, çünkü sosyoloji tarihi üzerine bir kitap serisinin kimsenin ilgisini çekme ihtimalinin, hediye olarak, Noel'de paketlenecek bir hadiye olarak ağacın altına "yakışacak" bir meta olamayaşına (meta ifadesi tahmin edeceğiniz gibi bana ait) olamayışına değindiği bölüm. (Lütfen tarihçi arkadaşlar alınmasın, konun ya da örneğin, ifadenin kendileriyle bir ilgisi yok. Bourdieu'nun karşısındaki Chartier'nin de bir tarih profesörü olduğu gerçeğini tekrar hatırlarsak, buna ek olarak Bourdieu'nun da bir akademisyen olduğunu, bir aydın olduğunu hatırlarsak, tarih bilimi üzerine asla ters ya da aşağılayıcı bir ifade kullanması ihtimali olmadığını da görebiliriz zaten. Bilime saygı duyan bir yazar olarak, bilime inanan bir insan ve bilim için çalışan bir insan olarak benim de tarihe acımasız ve cahil bir gönderme yapma ihtimalim yok, o yüzden sorun da yok, devam edelim).
İçiçe geçmiş iki alan arasındaki araştırma yöntemlerinden tutun da algısına dek uzanan farklara değinen metin, iki akademisyenin arkadaşça ve saygı çerçevesinde gerçekleşen profesyonel bir sohbetinin, zevkle okunan bir kitabı haline gelmiş Tarihçi ve Sosyolog'da.
25 Ağustos 2015 Salı
23 Ağustos 2015 Pazar
Alıntı: Pierre Bourdieu & Roger Chartier "Sosyolog ve Tarihçi"
".... sosyolojik "gerçeğin", gerçeği tırnak içinde kullanıyorum, yaralayacak kadar şiddeti olduğunu düşünüyorum; acı çektiriyor ve aynı zamanda insanlar da bu acıdan, ancak ve ancak bunu, acıya neden olan kişiye doğru tekrar yönelttiklerinde kurtuluyorlar."
(Sayfa 19)
Etiketler:
Açılım Kitap,
Alıntı,
Pierre Bourdieu,
Roger Chartier,
Sıradaki Kitap,
Sosyolog ve Tarihçi,
Sosyoloji,
Tarih
21 Ağustos 2015 Cuma
Chris Priestley "Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri"
Chris Priestley'nin adını ve kitaplarını bir şekilde duyduktan sonra çizimleri ile tanıştım, çizimlerin pek beğendiğim yazarın kitaplarıyla tanışmam ise biraz zaman aldı. Biraz dediğim, uzun bir süre. Ders çalışmaktan fırsat buldukça, daha doğrusu kitap okuyacaksam bunun "ders dışı bir şey olmasının beni aşırı germeyeceği bir durum" fırsatı buldukça alınacaklar listesinden ya da okunacaklar listesinden birini seçiyorum. Listeler çok, ama kitaplar daha çok.
Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri, Priestley'nin Tudem Yayınları tarafından "Dehşet Hikayeleri"nin üç kitabından biri (Diğer iki kitap ise Kara Gemi'den Dehşet Hikayeleri ve Tünelin Ağzından Dehşet Hikayeleri). Diğer iki kitabın da olduğu bir set de satıştaydı ancak ben tek tek almak istedim. Hepsini aynı anda alırsam hepsini iki günde okuyup bitirir, sonra da geçen zamanda neden ders çalışmadım diye kendimi yerdim çünkü. Biliyorum.
Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri, annesi ve babasının yanına tatil için gelmiş bir çocuk olan Edgar'ın, ormanın içinde, ilginç, eski ve büyük bir malikanede yaşayan ve hikayelerin anlatıcısı olan Montague Amca'sı (aslında büyük büyük büyük büyük amca, sanırım) ile geçirdiği bir kaç saatin içinde kendisine aktarılan hikayelerden oluşuyor. Gizemli bir evde, Edgar'ın hiç görmediği hizmetkarı Franz dışında kimsenin yaşamadığı bir evde yaşayan Montague Amca'nın, birbiriyle alakasız ve bağlantısız bir çok eşyasının doldurduğu odasında, şöminenin başında Edgar'a anlattığı hikayeler ise cidden "dehşet"i içeriyor diyebiliriz. Bir çocuk için korkutucu olabileceği uyarısını yaparak Edgar'a kısa kısa bir çok öykü anlatan Montague Amca'nın kendisi ve hayatına dair gizem ise kitap boyunca aklımın bir köşesindeydi.
Her bir hikayede, olayın ötesinde bir mesaj olan hikayeleri ile Priestley, bir çocuk kitabı gibi bahsedilse de Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri'nde yaşı 27 olan benim gibi bir insanı bile kendisine, anlattığı hikayelere bağlıyor.
Zamanında izlemiş olanınız var mı bilmiyorum ancak Goosebumps'ı ilk izlediğimde, çocuk yaşımda hissettiğim dehşetin benzerini hissetmek isteyen, o duygular ve hikayeler ile tanışmak isteyen çocuklar için Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri kesinlikle başlangıç için uygun! Kan ve ölüm bir yana, hikayelerin tamamına yakınında yer alan "kötülük" asıl dehşeti uyandırıyor. Bir hortlaktan ziyade, dehşete düşüren korkuyu (literatürde "metus atrox" olarak tanımlanıyor sanırım) yaratacak bir çok olay ve durum hikayelerin içinde. Asıl korkunç olanın "kötülüğün varlığı" olduğunu bilenler için, yaşı ne olursa olsun bir çırpıda okunup bitirilecek bir kitap. Serinin diğer kitaplarını da en kısa zamanda okumaya teşvik ediyor bu yüzden, hem de fazlasıyla.
Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri, Priestley'nin Tudem Yayınları tarafından "Dehşet Hikayeleri"nin üç kitabından biri (Diğer iki kitap ise Kara Gemi'den Dehşet Hikayeleri ve Tünelin Ağzından Dehşet Hikayeleri). Diğer iki kitabın da olduğu bir set de satıştaydı ancak ben tek tek almak istedim. Hepsini aynı anda alırsam hepsini iki günde okuyup bitirir, sonra da geçen zamanda neden ders çalışmadım diye kendimi yerdim çünkü. Biliyorum.
Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri, annesi ve babasının yanına tatil için gelmiş bir çocuk olan Edgar'ın, ormanın içinde, ilginç, eski ve büyük bir malikanede yaşayan ve hikayelerin anlatıcısı olan Montague Amca'sı (aslında büyük büyük büyük büyük amca, sanırım) ile geçirdiği bir kaç saatin içinde kendisine aktarılan hikayelerden oluşuyor. Gizemli bir evde, Edgar'ın hiç görmediği hizmetkarı Franz dışında kimsenin yaşamadığı bir evde yaşayan Montague Amca'nın, birbiriyle alakasız ve bağlantısız bir çok eşyasının doldurduğu odasında, şöminenin başında Edgar'a anlattığı hikayeler ise cidden "dehşet"i içeriyor diyebiliriz. Bir çocuk için korkutucu olabileceği uyarısını yaparak Edgar'a kısa kısa bir çok öykü anlatan Montague Amca'nın kendisi ve hayatına dair gizem ise kitap boyunca aklımın bir köşesindeydi.
Her bir hikayede, olayın ötesinde bir mesaj olan hikayeleri ile Priestley, bir çocuk kitabı gibi bahsedilse de Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri'nde yaşı 27 olan benim gibi bir insanı bile kendisine, anlattığı hikayelere bağlıyor.
Zamanında izlemiş olanınız var mı bilmiyorum ancak Goosebumps'ı ilk izlediğimde, çocuk yaşımda hissettiğim dehşetin benzerini hissetmek isteyen, o duygular ve hikayeler ile tanışmak isteyen çocuklar için Montague Amca'nın Dehşet Hikayeleri kesinlikle başlangıç için uygun! Kan ve ölüm bir yana, hikayelerin tamamına yakınında yer alan "kötülük" asıl dehşeti uyandırıyor. Bir hortlaktan ziyade, dehşete düşüren korkuyu (literatürde "metus atrox" olarak tanımlanıyor sanırım) yaratacak bir çok olay ve durum hikayelerin içinde. Asıl korkunç olanın "kötülüğün varlığı" olduğunu bilenler için, yaşı ne olursa olsun bir çırpıda okunup bitirilecek bir kitap. Serinin diğer kitaplarını da en kısa zamanda okumaya teşvik ediyor bu yüzden, hem de fazlasıyla.
15 Ağustos 2015 Cumartesi
Alıntı: Agatha Christie "Hercule Poirot's Christmas"
Görsel bana aittir, lütfen kullanmayın.... Teşekkürler.
"The mills of God grind slowly, yet they grind exceeting small."
Etiketler:
Agatha Christie,
Alıntı,
Kitap,
Kitap Blog
22 Temmuz 2015 Çarşamba
Terry Eagleton "Kuramdan Sonra"
Terry Eagleton'ın ağırlıklı olarak kültür kuramını ele aldığı, Google sayesinde akademik hayatına kısaca bakarak hayran kalabileceğiniz Uygar Abacı'nın çevirisiyle Literatür Yayıncılık'tan çıkan Kuramdan Sonra, sıcak yaz günlerinde kendinizi yakın geçmiş içinde öne çıkan düşünceler üzerine fikir yürütürken bulabileceğiniz bir kitap.
Eagleton'ın bence kendine has, iğneleyici - espirili bir dili var; bu kitapta da çoğu örneğinde kullandığı üslup bunu doğruluyor bence. Kendisini sevmemde bu da bir etken galiba.
Kapitalizm egemenliğindeki bir dünyanın üzerinde es geçilen konuların, klasikleşen sosyoloji kuramları içinde incelenmeyen ya da detaylı inceleme uzağında kalan konuların özellikle 1960'lar itibariyle kuramda kendisine yer edinir hale gelmesi Eagleton'ın da çıkış noktası oluyor. Kendisi de bir kültür kuramcısı olan yazar, (bu kelimeyi dosdoğru kullanmam basit kaçabilir ama cidden bu şekilde düşünüyorum) "büyük" kuramların hayatın içinde - hayatın kendisi olarak, insanın varlığını tanımlayan çoğu detay üzerinde neredeyse durmamasına değiniyor. Örneğin dil, beden, cinsellik gibi konu başlıkları altında yapılan çalışmaların başlaması ve yoğunlaşması, bir dönem olarak kabul edilirse bu dönemin öncesinde bahsi geçen konulara duyulan mesafe akıllara geliyor - ki Eagleton da bunu söylüyor zaten. Akademinin uzak durduğu alanların incelenmeye başlanması ile beraber insan hayatı içinde dikkate alınması gereken ve üzerine çalışılması ihtiyacının varlığı en nihayetinde kabul gören bu gibi alanlar için kültür kavramının üzerinde duruyor, bu unsurların parçası olduğu yeri kültür olarak tanımlıyor. Kültür sonunda incelenmeye başlıyor ve aslında idrak ediliyor da diyebiliriz. Feminizm, arzu, sanat, zevk, post yapısalcı düşünüler, çevre ve doğanın önem kazanmasına yönelik kuramlar ve elbette kültür kuramı bu alanda yazarın sıklıkla vurguladığı öne çıkan konular oluyor.
Postmodernistlerin sık sık kulağını çınlatan Kuramdan Sonra'da, ülkemizde olduğu gibi dünyada da 1980 sonrasında yaşanan durağanlık, düşün dünyası - akademik çevre içinde yarattığı duraklama devriyle beraber oluşan, insanların içine düştüğü bir boşluktan da bu durumda bahsedebiliriz bence.
Siyasetin sosyoloji ile olan iç içe ilişkisini göz önünde bulundurursak düşünsel anlamda hareketli ve verimli olan dönemlerde ve durağan dönemlerdeki siyasi durum da Eagleton'ın derinlemesine incelediği konulardan. Küreselleşme - kapitalizm ilişkisi içinde Marksizm'in yeniden yorumlanması ya da Marksizm'in açıklarının kapanması yönünde atılan adımların düşünsel durgunluk ve çığrından çıkan siyasi durum içindeki önemine de dikkat çekiyor. Ütopya olarak damgalanan ve romantik bir hevesmiş gibi sunulan sosyalizmin aslında gerçekçiliğin bir savunusu olduğunu vurgulayan Eagleton'un bu noktada kapitalizm için değindiği bir nokta çok ilginç; yazar sosyalizmin ve Marksizm'in devrim arzusunu saf bir gerçekçilik olarak tanımlarken, kapitalizm gibi içinden paçayı kurtarmanın mümkün olmadığı yanılgısı yüzünden parçası olmayı ve durumu sindirmeyi (ve içinde sinmeyi) sorun etmeyen kitleleri ise hayalperest olarak tanımlıyor; gerçeklikten uzaklaşma olarak kapitalizme güveni işaret ediyor.
Paranın bir norm haline geldiği toplumsal düzen üzerine yorumlarında Eagleton akıllara Durkheim'ı getirmiyor değil. Normsuzluğun paranın norm olduğu bir düzen olarak düşünürsek (bence, bunu ben ortaya atıyorum şu an) kapitalizmin insan hayatındaki yıkıcı etkisini de daha iyi görebiliriz; değişen ahlak algısı ve yine yazarın değindiği üzere siyasi - toplumsal yapıdaki değişmeler.
Ahlak konusunda söyleyecek çok sözü olan ve örnekleriyle şekillendirdiği sivri uçlu mükemmel anlatımı ile Eagleton, postmodernizme giden yolun nasıl biçimlendiğine de değiniyor. Bu biçimlenmede ahlak algısı ve ahlak nedir, sorgusu okurun da yazarın da metin boyunca aklından çıkmıyor aslında.
Zenginlik ve yoksulluğun arasındaki uçurumda şekillenen algı ve kavramların incelemesini yapan Eagleton'la beraber aynı zamanda postmodernizmin taraftarlarına ve iddialarına da bakıyoruz. Berlin Duvarı, SSCB'nin yıkılışı, dünyada egemen ideolojinin şekil değiştirmesi ve toplandığı kutupların aralrındaki uçurum elbette kültür kuramı üzerine de etki yapacaktı.
Fark etmeden aklımdaki planın da dışına çıkıp uzatmışım yazıyı. Bu şekilde yazmayacaktım ama şu anda da bu şekilde pek kısa geliyor. Kuramdan Sonra günümüzün dünyasını şekillendiren hızlı düşünsel değişimlerin toplumlar üzerinde yarattığı etkinin yayıldığı sınırsız - sınırlarını tanımak ve çoğu zaman olduğu gibi kapitalist düzen içinde "neyin neden ve nasıl" olduğunu tekrar anımsatmak için Teryy Eagleton'dan okunması gereken bir kitap.
Eagleton'ın bence kendine has, iğneleyici - espirili bir dili var; bu kitapta da çoğu örneğinde kullandığı üslup bunu doğruluyor bence. Kendisini sevmemde bu da bir etken galiba.
Kapitalizm egemenliğindeki bir dünyanın üzerinde es geçilen konuların, klasikleşen sosyoloji kuramları içinde incelenmeyen ya da detaylı inceleme uzağında kalan konuların özellikle 1960'lar itibariyle kuramda kendisine yer edinir hale gelmesi Eagleton'ın da çıkış noktası oluyor. Kendisi de bir kültür kuramcısı olan yazar, (bu kelimeyi dosdoğru kullanmam basit kaçabilir ama cidden bu şekilde düşünüyorum) "büyük" kuramların hayatın içinde - hayatın kendisi olarak, insanın varlığını tanımlayan çoğu detay üzerinde neredeyse durmamasına değiniyor. Örneğin dil, beden, cinsellik gibi konu başlıkları altında yapılan çalışmaların başlaması ve yoğunlaşması, bir dönem olarak kabul edilirse bu dönemin öncesinde bahsi geçen konulara duyulan mesafe akıllara geliyor - ki Eagleton da bunu söylüyor zaten. Akademinin uzak durduğu alanların incelenmeye başlanması ile beraber insan hayatı içinde dikkate alınması gereken ve üzerine çalışılması ihtiyacının varlığı en nihayetinde kabul gören bu gibi alanlar için kültür kavramının üzerinde duruyor, bu unsurların parçası olduğu yeri kültür olarak tanımlıyor. Kültür sonunda incelenmeye başlıyor ve aslında idrak ediliyor da diyebiliriz. Feminizm, arzu, sanat, zevk, post yapısalcı düşünüler, çevre ve doğanın önem kazanmasına yönelik kuramlar ve elbette kültür kuramı bu alanda yazarın sıklıkla vurguladığı öne çıkan konular oluyor.
Postmodernistlerin sık sık kulağını çınlatan Kuramdan Sonra'da, ülkemizde olduğu gibi dünyada da 1980 sonrasında yaşanan durağanlık, düşün dünyası - akademik çevre içinde yarattığı duraklama devriyle beraber oluşan, insanların içine düştüğü bir boşluktan da bu durumda bahsedebiliriz bence.
Siyasetin sosyoloji ile olan iç içe ilişkisini göz önünde bulundurursak düşünsel anlamda hareketli ve verimli olan dönemlerde ve durağan dönemlerdeki siyasi durum da Eagleton'ın derinlemesine incelediği konulardan. Küreselleşme - kapitalizm ilişkisi içinde Marksizm'in yeniden yorumlanması ya da Marksizm'in açıklarının kapanması yönünde atılan adımların düşünsel durgunluk ve çığrından çıkan siyasi durum içindeki önemine de dikkat çekiyor. Ütopya olarak damgalanan ve romantik bir hevesmiş gibi sunulan sosyalizmin aslında gerçekçiliğin bir savunusu olduğunu vurgulayan Eagleton'un bu noktada kapitalizm için değindiği bir nokta çok ilginç; yazar sosyalizmin ve Marksizm'in devrim arzusunu saf bir gerçekçilik olarak tanımlarken, kapitalizm gibi içinden paçayı kurtarmanın mümkün olmadığı yanılgısı yüzünden parçası olmayı ve durumu sindirmeyi (ve içinde sinmeyi) sorun etmeyen kitleleri ise hayalperest olarak tanımlıyor; gerçeklikten uzaklaşma olarak kapitalizme güveni işaret ediyor.
Paranın bir norm haline geldiği toplumsal düzen üzerine yorumlarında Eagleton akıllara Durkheim'ı getirmiyor değil. Normsuzluğun paranın norm olduğu bir düzen olarak düşünürsek (bence, bunu ben ortaya atıyorum şu an) kapitalizmin insan hayatındaki yıkıcı etkisini de daha iyi görebiliriz; değişen ahlak algısı ve yine yazarın değindiği üzere siyasi - toplumsal yapıdaki değişmeler.
Ahlak konusunda söyleyecek çok sözü olan ve örnekleriyle şekillendirdiği sivri uçlu mükemmel anlatımı ile Eagleton, postmodernizme giden yolun nasıl biçimlendiğine de değiniyor. Bu biçimlenmede ahlak algısı ve ahlak nedir, sorgusu okurun da yazarın da metin boyunca aklından çıkmıyor aslında.
Zenginlik ve yoksulluğun arasındaki uçurumda şekillenen algı ve kavramların incelemesini yapan Eagleton'la beraber aynı zamanda postmodernizmin taraftarlarına ve iddialarına da bakıyoruz. Berlin Duvarı, SSCB'nin yıkılışı, dünyada egemen ideolojinin şekil değiştirmesi ve toplandığı kutupların aralrındaki uçurum elbette kültür kuramı üzerine de etki yapacaktı.
Fark etmeden aklımdaki planın da dışına çıkıp uzatmışım yazıyı. Bu şekilde yazmayacaktım ama şu anda da bu şekilde pek kısa geliyor. Kuramdan Sonra günümüzün dünyasını şekillendiren hızlı düşünsel değişimlerin toplumlar üzerinde yarattığı etkinin yayıldığı sınırsız - sınırlarını tanımak ve çoğu zaman olduğu gibi kapitalist düzen içinde "neyin neden ve nasıl" olduğunu tekrar anımsatmak için Teryy Eagleton'dan okunması gereken bir kitap.
Etiketler:
Kitap,
Kitap Blog,
Kuramdan Sonra,
Literatür Yayıncılık,
Sosyoloji,
Terry Eagleton
17 Temmuz 2015 Cuma
Louis Althusser "İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları"
Yapısalcı Marksist düşünür Louis Althusser'in İthaki Yayınları'nın kuram serisinden çıkan kitabı İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları (yazanın kalanında kitaptan sadece kitabın kapağında da öne çıkan şekilde, İdeoloji olarak bahsedeceğim), egemen ideolojinin kendisini pekiştirdiği, aslında yeniden üretim için yeniden üretecek "üretim" de dahil tüm üretim işlevinin nasıl işlediği üzerine kurulu.
Althusser'in Marksizm'e olan yakınlığı sebebiyle ideolojiyi bir sınıf mücadelesi sonunda ortaya çıkmış bir olgu olarak kabul edişi ve bu sınıf mücadelsinin ideolojinin yeniden üretimi ve varlığı için asıl önemli unsur olarak görmesi, en baştan yazarın metinde belirttiği bir durum. İdeolojinin içkin sorunlarının çözümsüzlüğünün sınıf çatışmalarını artırması ve sonucunda ideolojinin sürekli yeniden üretilme gücüne sahip oluşuyla detaylandırdığı ideoloji kavramını Althusser, devletin ideolojik aygıtlarının sınıf mücadelesi ve ideoloji ilişkisi içinde yerini hem konu hem de bu mücadelenin verildiği alan olarak belirtiyor.
Farklı yönetim biçimleri içinde, monarşide yasalar, burjuvazide ise parlamento olarak karşımıza çıkan devletin siyasal ideolojik aygıtlarının sürekli biçimde egemen ideoloji için yaratılması ve kullanılmasını vurguluyor Althusser.
Üretimin bir yandan da kendisinin yeniden üretimini gerektirdiği üretim ilişkileri içerisinde, üretim için her şeyin üretiminin önemi/ihtiyacı ön plana çıkıyor. Zira bir fabrikanın üretim için (yabancılaşmış) emek gücüne ihtiyacı olduğu gibi, hammadde ya da makine ihtiyacı da vardır. Bunlar da, aynı örnek üzerindne gidersek işgücü, yani insan gerektirir. Yani işçi, emek ve işgücü olan işçinin kendisini üretmesi, yani üremesi gerekir. Ya da makine; bir başka fabrikanın da yine aynı şekilde insan emeği kullanarak ilk başta bahsettiğim fabrika için gereken makineleri üretmesi gerekir. Böyle böyle düşününce, üretim için her şeyin üretiminin zorunluluğu daha net oluyor diye düşünüyorum. Tabi bunu en basitinden ve ilk akla gelen şekilde fabrika üzerinden verdim. Sonuçta sorunun metaforik anlatımında "fabrika" mühim =)
Emek gücünün yeniden üretimi ve üretim için okullar ve aileyi önemle vurgulayan Althusser, karşıt olduğu bu üretim ilişkileri içinde devletin ideolojisinin üretimin devamlılığını hangi araçlarla sağladığını açıklıyor. Okullarda emek gücünün yeniden üretimi klapsamında meslek, beceri kazandırılırken bir yandan da işbölümü (ki Marx işbölümünün bilinen ve kapitalist düzen içindeki şekline karşıdır) ve itaat - emir verme gibi unsurlar da öğrencilerin aklına yerleştiriliyor.
Bu noktada Marksist teorideki devlet kavramını da ayrı bir bölümde inceleyen Althussser, devletin ideolojik aygıtları ve baskıcı devlet aygıtlarının aynı şey olmadığını belirtiyor. Althusser'e göre devlet aygıtı (ve Marksist teoride de aynı şekilde ele alınıyor) hükümet, idare, ordu, polis, mahkemeler, hapishaneler vs.'yi kapsarken devletin ideolojik aygıtları ise dini kurumlar, okul, aile, hukuk, siyaset, sendika, haberleşme ve kültür gibi unsurları kapsıyor. Bunlara bakınca ilk akla gelen Marksist teoridekiş alt yapı - üst yapı kavramları. Bu nedenle Althusser metnin devamında ayrı bir bölümde teorideki bu topik ayrışmaya da değiniyor. Her iki farklı aygıt tanımının kendi içindeki işleyişi ve devlet müdahalesine ne kadar ve nasıl açık oluşu - açık olmayışı da yazarın detaylı biçimde, açıklayıcı şekilde anlattığı satırlarla irdeleniyor.
Althusser aynı zamanda ideolojinin de ne olduğuna, Marx'tan önce nasıl ele alındığı ve Marksist teori ile örtüştüğü noktların neler olduğuna da değiniyor. Uzun açıklamalar ve örneklerle pekiştirdiği anlatımında ideoloji kavramı hakkında Althusser'in yorumlarını da görmek mümkün.
Hayatı trajik bir sona sahip olan Althusser'in yapısalcı - Marksist kuramı şiddetli eleştiriler almış, hatta "çürütülmüş" olarak bile görülebilen bir bakış açısı. Buna rağmen İdeoloji, bence Marksist kuram ile ilgilenen, medya ya da iletişim alanında çalışan ya da kısaca -yine- toplumbilim - siyaset - sosyoloji konularında okuma yapmak isteyenler için önemli bir kaynak.
Althusser'in Marksizm'e olan yakınlığı sebebiyle ideolojiyi bir sınıf mücadelesi sonunda ortaya çıkmış bir olgu olarak kabul edişi ve bu sınıf mücadelsinin ideolojinin yeniden üretimi ve varlığı için asıl önemli unsur olarak görmesi, en baştan yazarın metinde belirttiği bir durum. İdeolojinin içkin sorunlarının çözümsüzlüğünün sınıf çatışmalarını artırması ve sonucunda ideolojinin sürekli yeniden üretilme gücüne sahip oluşuyla detaylandırdığı ideoloji kavramını Althusser, devletin ideolojik aygıtlarının sınıf mücadelesi ve ideoloji ilişkisi içinde yerini hem konu hem de bu mücadelenin verildiği alan olarak belirtiyor.
Farklı yönetim biçimleri içinde, monarşide yasalar, burjuvazide ise parlamento olarak karşımıza çıkan devletin siyasal ideolojik aygıtlarının sürekli biçimde egemen ideoloji için yaratılması ve kullanılmasını vurguluyor Althusser.
Üretimin bir yandan da kendisinin yeniden üretimini gerektirdiği üretim ilişkileri içerisinde, üretim için her şeyin üretiminin önemi/ihtiyacı ön plana çıkıyor. Zira bir fabrikanın üretim için (yabancılaşmış) emek gücüne ihtiyacı olduğu gibi, hammadde ya da makine ihtiyacı da vardır. Bunlar da, aynı örnek üzerindne gidersek işgücü, yani insan gerektirir. Yani işçi, emek ve işgücü olan işçinin kendisini üretmesi, yani üremesi gerekir. Ya da makine; bir başka fabrikanın da yine aynı şekilde insan emeği kullanarak ilk başta bahsettiğim fabrika için gereken makineleri üretmesi gerekir. Böyle böyle düşününce, üretim için her şeyin üretiminin zorunluluğu daha net oluyor diye düşünüyorum. Tabi bunu en basitinden ve ilk akla gelen şekilde fabrika üzerinden verdim. Sonuçta sorunun metaforik anlatımında "fabrika" mühim =)
Emek gücünün yeniden üretimi ve üretim için okullar ve aileyi önemle vurgulayan Althusser, karşıt olduğu bu üretim ilişkileri içinde devletin ideolojisinin üretimin devamlılığını hangi araçlarla sağladığını açıklıyor. Okullarda emek gücünün yeniden üretimi klapsamında meslek, beceri kazandırılırken bir yandan da işbölümü (ki Marx işbölümünün bilinen ve kapitalist düzen içindeki şekline karşıdır) ve itaat - emir verme gibi unsurlar da öğrencilerin aklına yerleştiriliyor.
Bu noktada Marksist teorideki devlet kavramını da ayrı bir bölümde inceleyen Althussser, devletin ideolojik aygıtları ve baskıcı devlet aygıtlarının aynı şey olmadığını belirtiyor. Althusser'e göre devlet aygıtı (ve Marksist teoride de aynı şekilde ele alınıyor) hükümet, idare, ordu, polis, mahkemeler, hapishaneler vs.'yi kapsarken devletin ideolojik aygıtları ise dini kurumlar, okul, aile, hukuk, siyaset, sendika, haberleşme ve kültür gibi unsurları kapsıyor. Bunlara bakınca ilk akla gelen Marksist teoridekiş alt yapı - üst yapı kavramları. Bu nedenle Althusser metnin devamında ayrı bir bölümde teorideki bu topik ayrışmaya da değiniyor. Her iki farklı aygıt tanımının kendi içindeki işleyişi ve devlet müdahalesine ne kadar ve nasıl açık oluşu - açık olmayışı da yazarın detaylı biçimde, açıklayıcı şekilde anlattığı satırlarla irdeleniyor.
Althusser aynı zamanda ideolojinin de ne olduğuna, Marx'tan önce nasıl ele alındığı ve Marksist teori ile örtüştüğü noktların neler olduğuna da değiniyor. Uzun açıklamalar ve örneklerle pekiştirdiği anlatımında ideoloji kavramı hakkında Althusser'in yorumlarını da görmek mümkün.
Hayatı trajik bir sona sahip olan Althusser'in yapısalcı - Marksist kuramı şiddetli eleştiriler almış, hatta "çürütülmüş" olarak bile görülebilen bir bakış açısı. Buna rağmen İdeoloji, bence Marksist kuram ile ilgilenen, medya ya da iletişim alanında çalışan ya da kısaca -yine- toplumbilim - siyaset - sosyoloji konularında okuma yapmak isteyenler için önemli bir kaynak.
15 Temmuz 2015 Çarşamba
Terry Eagleton "Eleştiri ve İdeoloji"
Terry Eagleton'ın Eleştiri ve İdeoloji adlı kitabı, kitabın alt başlığında da belirtildiği üzere Marksist edebiyat teorisi hakkında bir kitap. Bu açıklama olmasa bile çoğu insanın aklına yazarın adı, eleştiri ve ideoloji kelimeleri ayrı ayrı ya da ikili gruplar halinde geldiğinde dahi çağrıştıracağı,
düşündüreceği diğer şey Marksist teori olacaktır. Blog'da daha önce bir kaç Eagleton kitabının daha yazısını paylaşmıştım, merak eden varsa onlara da yönlenebilir bu arada, bahsettiğim çağrışımları pekiştirecek nitelikteydiler zira.
Edebiyat ve eleştiri arasındaki ilişki kitabın ilk sayfalarından itibaren masumane bir ilişkiden uzaklaştırılıyor. Bence de, normalde de zaten olması gereken bu değil mi? Herhangi bir metnin kendisi ya da eleştirisi, kesinlikle "öylesine" ve "sakin" bir çerçevede incelenemez . Farklı edebiyat akımları ve varoldukları dönem içindeki koşullar, tüm "şeyleri" ve "işleri" etkilediği gibi elbette edebiyatı da, edebi metni de etkileyecektir. Sizin bakış açınız nedir, bilemiyorum ancak Eagleton ve eleştiride temel aldığı, paylaştığı ideoloji olan Marksizm'in izinden giderek bu yazıya devam ediyorum.
Ne diyorduk? Herhangi bir üretim, tarihten ve insandan bağımsız düşünülemez. İşte bu yüzden Eagleton da sürekli olarak maddi üretim şartlarının ve ilişkilerinin biçimlendirdiği farklı toplumsal düzen ve dönemlerdeki edebi metinlerin üretim sürecine etki eden ana faktör üzerinden eleştirinin de şekilleneceği vurgusunu yapıyor. Hegemonyanın edebiyata yaptığı etki ve oluşum sürecine dahil oluşu, metnin yaratım sürecinde kendisini var etme çabası içinde nasıl yer alıyor diye inceliyor Eagleton.
Her metnin kendisini yaratırken bir yandan da oluşmasına vesile olan ideoloji de yeniden yaratması, okur karşısında bir "tüketim" unsuru olarak çıkacak olan "edebi üretim metnini" hem ideoloji üreten, hem de ideoloji ile üretilen kılıyor sonucuna varabiliyoruz böylece. Örnek olarak da iktidarın kendisini meşrulaştırma aracı olarak ısmarlama edebi metin yazdırması ya da burjuvanın/küçük burjuvanın taleplerini ya da varlığının sürekliliğini sağlama ihtiyacını iletmek amacıyla kaleme aldırdığı edebi metinleri gösterebiliriz.
Materyalist bir edebiyat eleştirisi için genel üretim tarzı, edebi üretim tarzı, genel ideoloji, yazarın ideolojisi, estetik ideoloji ve metin olmak üzere altbaşlıkları sıralayan Eagleton, edebi üretim sürecine etki eden bu farklı unsurların aralarındaki ilişkinin metin ve eleştisi eksenindeki sorgulamasını yapıyor.
Egemen ideoloji oluşumunda metnin ve eleştirisinin önemini ısrarla çizen kitapta aynı zamanda dilin siyasal önemine de dikkat çekiliyor. Şöyle ki dilin, siyasal dil olarak düşünülmesinin vurgusu, metnin ideoloji ile içinde bulunduğu ilişkinin öneminden bağımsız düşünülemez. Çünkü dil, siyasal niteliğini içinde bulunduğu siyasal ideolojiye borçludur ki aslında bu da dilin, ideoloji yaratmadaki görevinin/sorumluluğunun/kullanılışının bir örneğidir.
Kurmaca edebi metin ve tarihi edebi metin arasındaki ilişkiyi de Marksist teori çerçevesinde inceleyen Eagleton aynı zamanda İngiliz edebiyatının öne çıkan yazarlarındaki ideolojiyi ve bu ideolojinin şekillenmesinin ardında yatan şeyleri de inceliyor. Bu da ayrı bir bölümde yapan yazar Matthew Arnold, George Eliot, Charles Dickens, Joseph Conrad, Henry James, T.S. Eliot, W.B. Yeats, D.H. Lawrence üzerinden her bir yazarın metinlerindeki ideolojiyi yaratan ve yazarların yaşamlarıyla, yaşadıkları dönemle, benimsedikleri değerle, parçası oldukları toplumla olan ilişkileri ve kişisel görüşleri etrafında, haliyle egemen ideolojiye ya da karşı duran ya da egemen ideoloji ile ortaklaşan fikirleri çerçevesinde yapıtlarındaki ideoloji üretimini bence yeteri kadar detay ve açıklama ile okura sunuyor.
Kapitalizm ve feodalizmin İngiliz edebiyatının ideolojik biçimlenmesine etkisi ve toplumun kurtarıcı olarak benimsemesi için egemen ideolojinin çabaları, yazarların siyasi düşünceleri ile toplumsal birlik ve beraberlik için başat gördükleri unsurların, değerlerin eserlere nasıl yansıdığı Eagleton'ın kaleminden okunabiliyor.
Okuması kesinlikle çok zevkli bir kitap; Marksist edebibyat eleştirisi, İngiliz edebiyatı konusunda uzman olan Terry Eagleton'ın fikirleri, değerlendirmeleri ve doğal olarak ağırlıklı şekilde İngiliz edebiyatının materyalist eleştirisi ilginizi çekiyorsa, kitabı atlamayın derim.
İyi okumalar.
düşündüreceği diğer şey Marksist teori olacaktır. Blog'da daha önce bir kaç Eagleton kitabının daha yazısını paylaşmıştım, merak eden varsa onlara da yönlenebilir bu arada, bahsettiğim çağrışımları pekiştirecek nitelikteydiler zira.
Edebiyat ve eleştiri arasındaki ilişki kitabın ilk sayfalarından itibaren masumane bir ilişkiden uzaklaştırılıyor. Bence de, normalde de zaten olması gereken bu değil mi? Herhangi bir metnin kendisi ya da eleştirisi, kesinlikle "öylesine" ve "sakin" bir çerçevede incelenemez . Farklı edebiyat akımları ve varoldukları dönem içindeki koşullar, tüm "şeyleri" ve "işleri" etkilediği gibi elbette edebiyatı da, edebi metni de etkileyecektir. Sizin bakış açınız nedir, bilemiyorum ancak Eagleton ve eleştiride temel aldığı, paylaştığı ideoloji olan Marksizm'in izinden giderek bu yazıya devam ediyorum.
Ne diyorduk? Herhangi bir üretim, tarihten ve insandan bağımsız düşünülemez. İşte bu yüzden Eagleton da sürekli olarak maddi üretim şartlarının ve ilişkilerinin biçimlendirdiği farklı toplumsal düzen ve dönemlerdeki edebi metinlerin üretim sürecine etki eden ana faktör üzerinden eleştirinin de şekilleneceği vurgusunu yapıyor. Hegemonyanın edebiyata yaptığı etki ve oluşum sürecine dahil oluşu, metnin yaratım sürecinde kendisini var etme çabası içinde nasıl yer alıyor diye inceliyor Eagleton.
Her metnin kendisini yaratırken bir yandan da oluşmasına vesile olan ideoloji de yeniden yaratması, okur karşısında bir "tüketim" unsuru olarak çıkacak olan "edebi üretim metnini" hem ideoloji üreten, hem de ideoloji ile üretilen kılıyor sonucuna varabiliyoruz böylece. Örnek olarak da iktidarın kendisini meşrulaştırma aracı olarak ısmarlama edebi metin yazdırması ya da burjuvanın/küçük burjuvanın taleplerini ya da varlığının sürekliliğini sağlama ihtiyacını iletmek amacıyla kaleme aldırdığı edebi metinleri gösterebiliriz.
Materyalist bir edebiyat eleştirisi için genel üretim tarzı, edebi üretim tarzı, genel ideoloji, yazarın ideolojisi, estetik ideoloji ve metin olmak üzere altbaşlıkları sıralayan Eagleton, edebi üretim sürecine etki eden bu farklı unsurların aralarındaki ilişkinin metin ve eleştisi eksenindeki sorgulamasını yapıyor.
Egemen ideoloji oluşumunda metnin ve eleştirisinin önemini ısrarla çizen kitapta aynı zamanda dilin siyasal önemine de dikkat çekiliyor. Şöyle ki dilin, siyasal dil olarak düşünülmesinin vurgusu, metnin ideoloji ile içinde bulunduğu ilişkinin öneminden bağımsız düşünülemez. Çünkü dil, siyasal niteliğini içinde bulunduğu siyasal ideolojiye borçludur ki aslında bu da dilin, ideoloji yaratmadaki görevinin/sorumluluğunun/kullanılışının bir örneğidir.
Kurmaca edebi metin ve tarihi edebi metin arasındaki ilişkiyi de Marksist teori çerçevesinde inceleyen Eagleton aynı zamanda İngiliz edebiyatının öne çıkan yazarlarındaki ideolojiyi ve bu ideolojinin şekillenmesinin ardında yatan şeyleri de inceliyor. Bu da ayrı bir bölümde yapan yazar Matthew Arnold, George Eliot, Charles Dickens, Joseph Conrad, Henry James, T.S. Eliot, W.B. Yeats, D.H. Lawrence üzerinden her bir yazarın metinlerindeki ideolojiyi yaratan ve yazarların yaşamlarıyla, yaşadıkları dönemle, benimsedikleri değerle, parçası oldukları toplumla olan ilişkileri ve kişisel görüşleri etrafında, haliyle egemen ideolojiye ya da karşı duran ya da egemen ideoloji ile ortaklaşan fikirleri çerçevesinde yapıtlarındaki ideoloji üretimini bence yeteri kadar detay ve açıklama ile okura sunuyor.
Kapitalizm ve feodalizmin İngiliz edebiyatının ideolojik biçimlenmesine etkisi ve toplumun kurtarıcı olarak benimsemesi için egemen ideolojinin çabaları, yazarların siyasi düşünceleri ile toplumsal birlik ve beraberlik için başat gördükleri unsurların, değerlerin eserlere nasıl yansıdığı Eagleton'ın kaleminden okunabiliyor.
Okuması kesinlikle çok zevkli bir kitap; Marksist edebibyat eleştirisi, İngiliz edebiyatı konusunda uzman olan Terry Eagleton'ın fikirleri, değerlendirmeleri ve doğal olarak ağırlıklı şekilde İngiliz edebiyatının materyalist eleştirisi ilginizi çekiyorsa, kitabı atlamayın derim.
İyi okumalar.
Etiketler:
Edebiyat,
Eleştiri ve İdeoloji,
İletişim Yayınları,
Kitap,
Kitap Blog,
Kuram,
Sosyoloji,
Terry Eagleton
13 Temmuz 2015 Pazartesi
Patrick Rothfuss "Sessizliğin Müziği"
Daha önce hiç Patrick Rothfuss okumadım. "Rüzgarın Adı" ve "Bilge Adamın Korkusu" adlı Türkçe yayınlanan diğer kitaplarını ise sanırım ilk çıktıkları dönemden beri biliyorum. Alıp okumadım. Ama biliyorum. Genelde seri kitaplara karşı içten içe bir sorunum da olabilir, China Mieville'ın "Bas-Lag" serisi haricinde şu an son yıllarda okuduğum bir seri de gelmiyor aklıma. Okuduysam da unutmuşum demek ki - ki bu daha fena.
Hafızam ve seri kitaplarla olan ilişkim adlı Rothfuss'la alakasız girişten sonra, "Sessizliğin Müziği"ne odaklanmaya çalışayım şimdi de.
Bir yolculuk öncesinde pek aşırı sevgili bir insan tarafından bana hediye edilen, Rothfuss'un Kralkatili Güncesi serisini bilmediğim halde sanki serinin ve yazarın büyük bir hayranıymış gibi hemen okuyup bitirdiğim bu kitabın girişinde yazar açıkça belirtiyor: Rüzgarın Adı ve Bilge Adamın Korkusu'nu okumadıysanız bu kitapla başlamayın diyor. Zira kitabın baş karakteri, bahsi geçen kitaplardaki karakterlerden biri ve fazlasıyla ilginç ve gizemli olan hikayesi ile Sessizliğin Müziği'nde yer alan karater Auri.
Rothfuss'un önsöz haricinde bir de kitabın sonunda ayrı bir bölümde belirttiği üzere hikaye, klasik hikaye akışının oldukça uzağında. Üzerine bir de yazarın dili ve karakterin ilginçliği eklendiğinde aslında yazarın uyarısını dikkate almak lazım çünkü kitabı okur ve beğenmez iseniz belki Kralkatili Güncesi serisini okusa çok sevecek biri olmanıza rağmen seriye yanaşmayabilirsiniz. O yüzden önyargılardan arınarak okumakta fayda var; ben de öyle yaptım. Karşılaştığım şeyi de pek sevdim açıkçası.
Auri'nin cidden "sessizlik" içinde geçen hikayesi, "Şeyaltı" adlı, Auri'den başka hiçbir insanın yaşamadığı, yerin altında, arka kapakta belirtildiği üzere ise bir üniversitenin derinliklerinde karanlık bir yerde geçiyor. Auri'nin yanında, beklentilerini minimumuma indirmiş ve "o"nu bekleyen bu genç kadının yanında ise kullanması için kendisine adeta izin veren "şeyler" bulunuyor. Bir parfüm şişesinden tutun da bir çarka kadar. "Şeyler"in kişileştirilmesi ve Auri tarafından kendilerine yüklenen anlam ve "şeylerin" sadece "şeyler" olarak sunulmayışı, birer karaktermişçesine yer yer duyguları ve tavırları da oluşu dikkat çekici. Meta fetişizminden fazlasıyla uzak değerlendirmek gereken bu nokta - espiri yapıyorum gülsenize hafifçe - bana çekici geldi açıkçası.
Her bir bölümde farklı bir gün ve gün içinde Auri'nin Şeyaltı'nda geçirdiği, oradan oraya, "o"nu beklerken kapıldığı heyecanın her gün daha da artmasıyla ilerleyen hikaye, seriye uzak olan benim gibiler içinb belki asıl amacına erişemeyen bir hikaye olabilir. Ancak okurken gözümün önünde canlanan Auri, Şeyaltı'nın serinliği, karanlıkta attığı her bir adım ve "o"na dair kafamda oluşan merak, Sessizliğin Müziği'ni benim için güzel bir kitap kılmaya yetti.
Ve evet, şimdi seriyi edinip okuyacağım.
Rothfuss bunu hesaba katmış mıydı, bilemem.
Hafızam ve seri kitaplarla olan ilişkim adlı Rothfuss'la alakasız girişten sonra, "Sessizliğin Müziği"ne odaklanmaya çalışayım şimdi de.
Bir yolculuk öncesinde pek aşırı sevgili bir insan tarafından bana hediye edilen, Rothfuss'un Kralkatili Güncesi serisini bilmediğim halde sanki serinin ve yazarın büyük bir hayranıymış gibi hemen okuyup bitirdiğim bu kitabın girişinde yazar açıkça belirtiyor: Rüzgarın Adı ve Bilge Adamın Korkusu'nu okumadıysanız bu kitapla başlamayın diyor. Zira kitabın baş karakteri, bahsi geçen kitaplardaki karakterlerden biri ve fazlasıyla ilginç ve gizemli olan hikayesi ile Sessizliğin Müziği'nde yer alan karater Auri.
Rothfuss'un önsöz haricinde bir de kitabın sonunda ayrı bir bölümde belirttiği üzere hikaye, klasik hikaye akışının oldukça uzağında. Üzerine bir de yazarın dili ve karakterin ilginçliği eklendiğinde aslında yazarın uyarısını dikkate almak lazım çünkü kitabı okur ve beğenmez iseniz belki Kralkatili Güncesi serisini okusa çok sevecek biri olmanıza rağmen seriye yanaşmayabilirsiniz. O yüzden önyargılardan arınarak okumakta fayda var; ben de öyle yaptım. Karşılaştığım şeyi de pek sevdim açıkçası.
Auri'nin cidden "sessizlik" içinde geçen hikayesi, "Şeyaltı" adlı, Auri'den başka hiçbir insanın yaşamadığı, yerin altında, arka kapakta belirtildiği üzere ise bir üniversitenin derinliklerinde karanlık bir yerde geçiyor. Auri'nin yanında, beklentilerini minimumuma indirmiş ve "o"nu bekleyen bu genç kadının yanında ise kullanması için kendisine adeta izin veren "şeyler" bulunuyor. Bir parfüm şişesinden tutun da bir çarka kadar. "Şeyler"in kişileştirilmesi ve Auri tarafından kendilerine yüklenen anlam ve "şeylerin" sadece "şeyler" olarak sunulmayışı, birer karaktermişçesine yer yer duyguları ve tavırları da oluşu dikkat çekici. Meta fetişizminden fazlasıyla uzak değerlendirmek gereken bu nokta - espiri yapıyorum gülsenize hafifçe - bana çekici geldi açıkçası.
Her bir bölümde farklı bir gün ve gün içinde Auri'nin Şeyaltı'nda geçirdiği, oradan oraya, "o"nu beklerken kapıldığı heyecanın her gün daha da artmasıyla ilerleyen hikaye, seriye uzak olan benim gibiler içinb belki asıl amacına erişemeyen bir hikaye olabilir. Ancak okurken gözümün önünde canlanan Auri, Şeyaltı'nın serinliği, karanlıkta attığı her bir adım ve "o"na dair kafamda oluşan merak, Sessizliğin Müziği'ni benim için güzel bir kitap kılmaya yetti.
Ve evet, şimdi seriyi edinip okuyacağım.
Rothfuss bunu hesaba katmış mıydı, bilemem.
Etiketler:
İthaki Yayınları,
Kitap,
Kitap Blog,
Patrick Rothfuss,
Sessizliğin Müziği
11 Temmuz 2015 Cumartesi
Kitaplıktan Kareler
Yaz aylarında "yazlık bölgelerde" olanların hayatı nasıl geçiyor bilmiyorum ama benimki bu sıralar böyle.
Bu da geçen haftalardan bir kare, her gün benzer bir kareye bakarak yaşıyorum diyebilirim.
Bir de bolca kediye.
Etiketler:
Kitap,
Kitap Blog,
Kitaplıktan Kareler
30 Haziran 2015 Salı
Fredric Jameson "Kapital'i Sahnelemek"
Son bir yıldır yaşamdaki yegane amacım sanki yeniden "sadece daha fazla ders çalışabileceğim yerlerde olabilmek için daha fazla ders çalışmak" şeklini aldı. Bu yüzden şu cümlemi yadırgamadan okuyun, pek rica ederim: Ders çalışmaya ara verdiğimde okudum Fredric Jameson'dan Kapital'i Sahnelemek'i.
Blog'daki kitap yorumlarını takip ediyorsanız belirli bir çizgide ilerlemeye başladı kurgu dışı kitap yorumlarım. Bu yüzden Kapital'i Sahnelemek aslında geç okuduğum bir kitap oldu; neden bu kadar erteleyip yanımda şehir şehir gezdirdim bilmiyorum zira okumaya başladıktan bir kaç saat sonra bitrilebilecek, Kapital'in ilk cildinin analizinin ağırlıkta olduğu bir kitap.
Masanın bir yanında kokusuyla odayı kaplayan mor lavantalar, diğer yanında altını çize çize yeniden şekillendirdiğim Kapital'in birinci cildi, bir yaz gecesi rüyası gibi okumaya başladım Kapital'i Sahlemek'i. (Uyaklı blog yazarınızdan sevgiler).
Amerikalı Marksist politika kuramcısı ve edebiyat eleştirmeni Fredric Jameson, konuyla ilgili olanların sık sık karşına çıkan ve haşır neşir olduğu isimlerden biri. Marksist edebiyat kuramı araştırmalarının çıkış noktası olan ve doğal olarak Marksizm gibi bir kaynağın içine doğru yürüdükçe bu büyük teorinin daha fazla parçası olan Jameson çalışmalarıyla toplum bilimden edebiyata dek deniş bir yelpazeyi kaplayan çalışmalarıyla bence her daim okunacak ustalardan biri.
Kapitalizmin ortaya çıkışının zamansal ve mekansal özelliklerinin yorumunu yaparak metni açan Jameson, toplumsal üretim biçimlerinin tarih boyunca aldığı şekillere Marksist kuramın bakış açısından bakıyor. Üretim sınırlarının kapitalizmin ortaya çıkışını belirleyici kılan unsur olduğu vurgusu bu bölümde dikkat çekici. Keza, Kapital'in ilk bölümlerinde işlenen meta ve metanın kullanım değeri arasındaki ilişkinin sorgulanması, fiziksel özelliklerden bağımsız fenomenolojik deneyim odaklı bir değere dönüşen metanın dolaşımdaki ederi ve sermaye sahibinin kar elde etmesinin tüm bu kullanım değeri ile arasında olan - aslında akıl dışı - ilişkiyi Jameson detaylı olarak inceliyor.
Metanın gittikçe yüklendiği misyon ve meta fetişizminin toplumsal açıdan analizi ve sorgulanmasının ardından yazar, Marx'ın çıkarımlarını kendi yorumuyla bir işleyerek metanın kendini üretmesi ve yeniden üretmesi süreci içinde üretici konumdaki insanın çift yönlü emeği işliyor. Elbette kitabın ilerleyen bölümlerinde karşımıza çıkacak olan, Marksist kuramda atlanıp geçilmesi imkansız "yabancılaşma" kavramı ile ilgili olan bir çok açıklama ve soru da Jameson tarafından okurlar paylaşılıyor. Cisimleşen ölü emeğin işçi ve toplum üzerindeki etkisi bunlara verebileceğimiz bir örnek.
Tarih sahnesi içinde emek, ürün, sermaye gibi değişkenler üzerinden kapitalizmin inşasını da irdeleyen Jameson, işçinin meta üzerindeki etkisi - yaratım gücüne de uzun uzun değiniyor.
Kapitalizm içinde işçinin ve emeğinin sermayenin üretiminin devamlılığı için nasıl hem meta hem de meta üreticisi konumunda olduğunu sorgulayan yazar, işçinin kapitalist düzen içinde (Karl Marx'ın yüklediği) tarihsel sorumluluğu üzerinden neredeyse kopmaya varan durumunu, üretim ilişkilerinin kapitalizmle lehine gelişmesiyle arasındaki ilişki üzerinde duruyor.
Makineleşme ile insan emeğinin sermayenin meta üretimi amacıyla makineye hizmet eden insan gücü haline dönmesi, işçi ve üretim için zaman ve emek kaybını önleme gücündeki makinenin tam tersine işçi için emek ve zaman kaybı yaratması, zengini daha zengin ancak yoksulu daha yoksul kılmasının yanı sıra yarattığı yoksulluk içinde işçinin insanlıkdışı şartlar altında verdiği mücadeleye de değiniyor. Marx'ın kendi gözlemlerinden de alıntılar paylaştığı son bölümde Jameson, kadın ve çocuk emeğinin sanayileşme ardından toplumsa yarattığı korkunç acıyı ve yoksulluğu tıpkı büyük bir hümanist olan Marx'ın kaleminden hissettiğimiz kederin benzerini yansıtarak okura sunuyor.
Kapital okumasında kafası karşısan okur için Kapital'i Sahnelemek masanızın üzerinde duran ve sayfalarıyla sizinle konuşan bir danışman niteliğinde. Cenk Saraçoğlu'nun çevirisi ile Sel Yayınları'ndan çıkan bu kitap, konuya yabancı olanların dahi merakını uyandırabilir diye düşünüyorum.
Blog'daki kitap yorumlarını takip ediyorsanız belirli bir çizgide ilerlemeye başladı kurgu dışı kitap yorumlarım. Bu yüzden Kapital'i Sahnelemek aslında geç okuduğum bir kitap oldu; neden bu kadar erteleyip yanımda şehir şehir gezdirdim bilmiyorum zira okumaya başladıktan bir kaç saat sonra bitrilebilecek, Kapital'in ilk cildinin analizinin ağırlıkta olduğu bir kitap.
Masanın bir yanında kokusuyla odayı kaplayan mor lavantalar, diğer yanında altını çize çize yeniden şekillendirdiğim Kapital'in birinci cildi, bir yaz gecesi rüyası gibi okumaya başladım Kapital'i Sahlemek'i. (Uyaklı blog yazarınızdan sevgiler).
Amerikalı Marksist politika kuramcısı ve edebiyat eleştirmeni Fredric Jameson, konuyla ilgili olanların sık sık karşına çıkan ve haşır neşir olduğu isimlerden biri. Marksist edebiyat kuramı araştırmalarının çıkış noktası olan ve doğal olarak Marksizm gibi bir kaynağın içine doğru yürüdükçe bu büyük teorinin daha fazla parçası olan Jameson çalışmalarıyla toplum bilimden edebiyata dek deniş bir yelpazeyi kaplayan çalışmalarıyla bence her daim okunacak ustalardan biri.
Kapitalizmin ortaya çıkışının zamansal ve mekansal özelliklerinin yorumunu yaparak metni açan Jameson, toplumsal üretim biçimlerinin tarih boyunca aldığı şekillere Marksist kuramın bakış açısından bakıyor. Üretim sınırlarının kapitalizmin ortaya çıkışını belirleyici kılan unsur olduğu vurgusu bu bölümde dikkat çekici. Keza, Kapital'in ilk bölümlerinde işlenen meta ve metanın kullanım değeri arasındaki ilişkinin sorgulanması, fiziksel özelliklerden bağımsız fenomenolojik deneyim odaklı bir değere dönüşen metanın dolaşımdaki ederi ve sermaye sahibinin kar elde etmesinin tüm bu kullanım değeri ile arasında olan - aslında akıl dışı - ilişkiyi Jameson detaylı olarak inceliyor.
Metanın gittikçe yüklendiği misyon ve meta fetişizminin toplumsal açıdan analizi ve sorgulanmasının ardından yazar, Marx'ın çıkarımlarını kendi yorumuyla bir işleyerek metanın kendini üretmesi ve yeniden üretmesi süreci içinde üretici konumdaki insanın çift yönlü emeği işliyor. Elbette kitabın ilerleyen bölümlerinde karşımıza çıkacak olan, Marksist kuramda atlanıp geçilmesi imkansız "yabancılaşma" kavramı ile ilgili olan bir çok açıklama ve soru da Jameson tarafından okurlar paylaşılıyor. Cisimleşen ölü emeğin işçi ve toplum üzerindeki etkisi bunlara verebileceğimiz bir örnek.
Tarih sahnesi içinde emek, ürün, sermaye gibi değişkenler üzerinden kapitalizmin inşasını da irdeleyen Jameson, işçinin meta üzerindeki etkisi - yaratım gücüne de uzun uzun değiniyor.
Kapitalizm içinde işçinin ve emeğinin sermayenin üretiminin devamlılığı için nasıl hem meta hem de meta üreticisi konumunda olduğunu sorgulayan yazar, işçinin kapitalist düzen içinde (Karl Marx'ın yüklediği) tarihsel sorumluluğu üzerinden neredeyse kopmaya varan durumunu, üretim ilişkilerinin kapitalizmle lehine gelişmesiyle arasındaki ilişki üzerinde duruyor.
Makineleşme ile insan emeğinin sermayenin meta üretimi amacıyla makineye hizmet eden insan gücü haline dönmesi, işçi ve üretim için zaman ve emek kaybını önleme gücündeki makinenin tam tersine işçi için emek ve zaman kaybı yaratması, zengini daha zengin ancak yoksulu daha yoksul kılmasının yanı sıra yarattığı yoksulluk içinde işçinin insanlıkdışı şartlar altında verdiği mücadeleye de değiniyor. Marx'ın kendi gözlemlerinden de alıntılar paylaştığı son bölümde Jameson, kadın ve çocuk emeğinin sanayileşme ardından toplumsa yarattığı korkunç acıyı ve yoksulluğu tıpkı büyük bir hümanist olan Marx'ın kaleminden hissettiğimiz kederin benzerini yansıtarak okura sunuyor.
Kapital okumasında kafası karşısan okur için Kapital'i Sahnelemek masanızın üzerinde duran ve sayfalarıyla sizinle konuşan bir danışman niteliğinde. Cenk Saraçoğlu'nun çevirisi ile Sel Yayınları'ndan çıkan bu kitap, konuya yabancı olanların dahi merakını uyandırabilir diye düşünüyorum.
Etiketler:
Fredric Jameson,
İktisat,
Kapital'i Sahnelemek,
Kitap,
Kitap Blog,
Sel Yayıncılık,
Siyaset,
Sosyoloji
28 Haziran 2015 Pazar
Ahmet Taner Kışlalı "Siyaset Bilimi"
Hafızamda bazı anılar var, yaşımdan ya da olayların üzerinden geçen zamandan bağımsız, cidden "dün gibi", hatta çoğunlukla "az önce" gibi aklımdadır. Nedense çoğu da kalbime bir sızı saplayan, çocuk yaşımda bile tanık olmuş olsam o an da dahil, aklıma geldiği her anda gözlerimi dolduran anılardır. Çocukluğu 90'lara denk gelenler ya da 90'ları yaşadığında az çok olayları idrak edebilecek olanların bile hafızasından çıkmayan çoğu olay ortaktır sanırım.
Bu acı olaylardan biri de Ahmet Taner Kışlalı'nın uğradığı bombalı saldırı sonucu hayatını kaybettiği gündür benim için. O zamanlar yaş itibariyle olan biteni daha rahar ve etraflıca anlayabileceğim yaşlarda olduğumdan, haberi gördüğüm ilk andan tutun da sonrasındaki canlı yayınlara kadar her şey aklımda.
1939'da başlayan hayatı 1999'da Ankara'da sonlanana dek Ahmet Taner Kışlalı, akademisyen ve siyasetçi kimliğiyle üstlendiği/parçası olduğu görevler ile Türk siyasi hayatında önemli isimlerden biri olmuş bir sosyal bilimci. Siyaset sosyolojisi, siyaset bilimi üzerine Ankara Üniversitesi ve Hacettepe Üniversitesi'nde verdiği derslerin haricinde Kültür Bakanı olarak da görev yapmışlığı olan Kışlalı, İmge Kitabevi'nden çıkan Siyaset Bilimi adlı kitabı ile günümüzde de çoğu öğrencinin her daim elinin altında olan bir kaynak kitaba da imzasını atmış.
Siyaset biliminin tanımını yaparak açılışını yaptığı metinde Kışlalı, siyaset bilimindeki akımları ve etkileşimlerini ele alıyor. Ardından siyasal yaşama etki eden unsurların detaylı incelemesini yapan yazar, altyapısal etkenleri tek tek açıklıyor. Burada herkes gibi aklına Marksist teorinin altyapı kavramı gelenler için küçük bir açıklama da yapıyor Kışlalı, eklemek istedim. Toplumsal yapının tüm sınıfları ile ilişkili biçimde siyasal yapıyı şekillendirmesinin üzerinde örnekler ve farklı görüşler üzerinden ilerleyerek bölüme devam ediyor. Üstaypısal etkenleri açıklamasında ise Türk kültürüne de ayrı bir bölüm ayırarak, kültür - toplum - siyaset ilişkisini inceliyor.
Toplumsal sınıfların oluşmasına ve özellikle Marksist teori açısından konuya yaklaşan Kışlalı, altayapı ve üstayapının etkileşimi içinde siyasal rejimin değişmesine yönelik yaşanmış örneklerle beraber Marksist teorinin detaylarını aktarıyor. Üretim ilişkileri temelinde oluşturulan kuramın toplumun her kesimine ve unsuruna yaptığı etkiyi, iktisadi ve toplumbilimsel açıdan siyasetten - elbette - ayrı tutmayacak oluşumuzu da bir kez daha görüyoruz.
Siyasal temsil, yönetim biçimleri, partiler üzerine bilgileri ayrı bir bölümde aktaran Kışlalı, Türk tarihinden asla kopmayan biçimde verdiği örneklerle her okur için konuyu daha anlaşılır kıldığı kitabı boyunca yaptığı gibi, bu bölümde de Türk siyasi hayatının kırılma noktalarından örnekler veriyor.
Bir Atatürkçü olarak Kışlalı'nın Kemalist Devrim üzerine fikirlerini ve bakış açısını okura kitap boyunca bir çok kez sunuyor olması aynı zamanda genel bir siyaset bilimi kitabının ötesine geçen çalışmasında Türk siyasi tarihine ayırdığı satırlar ile de dikkat çekiyor.
Siyaset bilimini kelimelerinin ötesinde görme gerekliliğini fark etmemiş, sosyal bilimin dalları arasında uçurumlar olduğu gibi yanlış bir kanaatin peşine takılmış olanlar için göz açmaya hazır bir kaynak olan Siyaset Bilimi, sosyal bilimler ile ilgilenenler içinse olmazsa olmazlardan biri.
Ülkemiz aydınlarının uzun yıllar yaşadığı ve ışığın hiç sönmediği, nesiller boyunca daha da parlayarak aydınlattığı bir gelecek temennimi de paylaşayım.
İyi okumalar.
Etiketler:
Ahmet Taner Kışlalı,
İmge Kitabevi,
Kitap,
Kitap Blog,
Siyaset,
Siyaset Bilimi,
Sosyoloji
16 Haziran 2015 Salı
Anthony Giddens "Siyaset, Sosyoloji ve Toplumsal Teori"
Bu kitaba
bir başladım, bir bölüm okudum, bir kenara koydum. Başka kitaplar okudum. Bir
gün bir daha açtım, az daha okudum, okurken aklıma gelen bir konu için gidip
başka bir kitap okudum. Sonunda aşırı sıcaklarla cebelleşirken kitabı bitirdim.
Bu kadar uzun sürede bitirmem yanıltmasın, çok güzel bir kitap, dediğim gibi
kitap içinde aklınıza takılan, merak ettiğiniz konular çıktıkça araya başka
kitapların karışması normal, bu da öyle bir süreçti diyebilirim. Yoksa adında
"siyaset", "sosyoloji", "toplumsal teori"
kelimelerinin geçtiği bir kitabın ilgimi çekmeme ihtimali yok.
Tuncay
Birkan'ın çevirisiyle Metis Yayınları'nca basılan "Siyaset, Sosyoloji ve
Toplumsal Teori" adlı kitabında Anthony Giddens, toplumbilimin en çok öne
çıkan kuramcıları arasında olan birkaç ismin görüşlerini irdeliyor; katıldığı,
katılmadığı, çelişkili bulduğu ya da eksik gördüğü noktaların üzerinde duruyor.
Max Weber'de
siyaset ve sosyolojiyi işlediği bir bölümle kitabın açılışını yapan Giddens,
yaşadığı coğrafyanın yakın geçmişi üzerine şekillenen fikirleri çerçevesinde
Weber'in işlediği ana konular üzerinden ilerliyor. Protestan Ahlakı ve
Kapitalizmin Ruhu adlı kitabında da işlediği üzere Weber'in yönetim ve yönetilen,
iktidar ve toplum arasındaki ilişki arasında kurduğu bağlar, Giddens tarafından
detaylı biçimde okura sunuluyor.
Karl Marx ve
Weber'in kapitalizmin gelimi üzerine görüşlerinin bir ve ayrı olduğu noktaları
işleyen yazar, Weber'in bürokrasi kavramının aynı zamanda Weber tarafından
insanlığın gittikçe daha da derinine batacağı bir bataklık olarak gördüğüne de
değiniyor. Bu noktada, her iki ismin de aslında kapitalizme bakışında
ortaklaştığı noktanın yıkıcı kısım olduğunu söyleyebiliriz sanırım.
Emile
Durkheim'ın toplumsal işbölümü kavramının ağırlıkla işlendiği metinde Giddens,
Durkheim'ın çağdaş toplumların en büyük özelliği olarak organik ve mekanik
işbölümünü ortaya koyduğu sonucunu paylaşıyor. Aynı zamanda yazar, Durkheim'ın
bu düzen içinde sınıfların ortadan kalkacağı bir toplum hayalini tıpkı Marx
gibi hayal ettiğine değiniyor.
Durkheim
diyince akıllara gelen bir diğer kavram olan intihar, Giddens tarafından
Durkheim'ın kavrama toplumsal ve bireysel olarak yaklaştığı iki boyutu da
kapsar şekilde ele alınıyor. Toplumdaki bireyi toplum içinde pasif değil, aktif
ve toplumun bir yansıması olarak görüyor Giddens ve bu noktadan uzaklaştığı
dönem için Durkheim'ı eleştiriyor.
Pozitivist
felsefe ve pozitivizm içinde, sosyal bilimler ve fen bilimleri arasındaki
durumu, düşünce akımının öne çıkan isimleri Auguste Comte ve Karl Popper'ın
ağırlıklı olarak işlendiği bir bölümde aktaran Giddens, bilimsel düşünce ve
bilimin pozitivizm içinde nasıl tanımlandığını aktarıyor.
Talcott
Parsons'daki iktidar kavramını ve iktidar - güç arasındaki ilişkiyi inceleyen
yazar, otoritenin iktidarla olan ilişkine de değiniyor. Bu durumda rıza,
sorumluluk, seçme, yönetme gibi konular da ön plana çıkıyor.
Marcuse,
Garfinkel, Habermas ve son olarak Foucault, Nietszche ve Marx'ın fikirlerine
değinen Giddens, Foucault'nun iktidar teorisinin cinsellik ile olan ilişkisine
değiniyor. Siyasi bir anlam yüklenen cinsellik üzerinden oluşturulan otoriteyle
beraber aynı zamanda yazar, Foucault'nun hapishane ve akıl hastanelerini modern
çağı örnekleyen unsurlar olarak sunan görüşlerine de değiniyor. Marx'ın üretim
yerleri ve fabrikalar olarak işaret ettiği modern çağ sembollerinde Foucault'un
hapishane ve akıl hastanelerini koymasının Foucault'nun 19.yy ile beraber halkın gözü
önünde fiziksel acı ve şovla beraber yapılan cezalandırma işleminin artık ıslah
olarak değiştirildiğini belirtmesiyle olan ilgisini de vurguluyor.
Etiketler:
Anthony Giddens,
Kitap,
Kitap Blog,
Metis Yayınları,
Siyaset,
Sosyoloji ve Toplumsal Teori
13 Haziran 2015 Cumartesi
Kitap Blog'uyla İlgisiz İçerik: Resimlerim
En son
İstanbul'dan taşınmadan kısa bir süre önce gidip suluboya defteri almıştım,
aldığım gün de içine bir resim çizmeye başlayıp yarım bırakmıştım.
Yaklaşık 10
ay sonra, bu sefer başka bir şehirde, o resmi tamamlamaya karar verdim. Resim
olduğu gibi aklımdaydı, tamamlamam çok kısa sürdü.
Son yılın
aşırı yoğunluğu, son zamanların da gittikçe artan yoğunluğu başıma vurdu
sanırım dersten kafamı kaldırır kaldırmaz çay kahve vs molası verdiğimde
sürekli resim yaptım geçtiğimiz iki hafta hemen her gün.
En yakın
arkadaşımın da boya kalemlerini alıp gelmesiyle resmen SAN'AT dolu akşamlarda bolca çene çalma, siyaset, alakasız ve bağlantısız konular konuşup resim
yaptık.
Şu sıralar
yine, mesela bu yazıyı ekledikten sonra yine derse döneceğim ve bu sefer, bir
süre daha değil resim yapmak, boyalara elimi uzatmak için bile zamanım
olmayacak.
Kitap
blog'uyla zerre alakası olmayan ve hepsi birbirinden kötü ve neredeyse aynı
olan resimlerimi sizlerle paylaşmayı neden istedim bilmiyorum, bir sebep
bulamazsam en kötü "taslağa dönüştür" derim olur biter. Instagram'dan
takip edenler zaten bu resimleri görüp bir acı yaşadı, kimse eksik kalmasın,
blog'un takipçilerine de bir yaz günü kabusu olayım istedim belki de, kim bilir
=)
İç dünyalara
sevgilerle.
Not:
İçlerinden biri, en yakın arkadaşımın "benim de resmimi yap" demesi
üzerine yapıldı; diğer ikisi de iki farklı arkadaşımın isteği üzerine. Tahmin
etmek isteyen etsin; sizce hangisi 15 yıllık arkadaşımın portresi? =)
Charlotte Bronte "Profesör"
Çoğu insanın
mevcut işleyiş içinde hemen hemen kendisini tatmin eden, hayalini kuran çoğu
şeyi hala yapamadığı ama şansı varsa bir şeylerin yoluna girer gibi göründüğü
bir yaşta, 1855'te otuz sekiz yaşında iken ardında günümüze dek okunan,
gelecekte de okunacak olan sayılı eser bırakan bir yazar Charlotte Bronte.
Kadın olmak,
kadın bir yazar olmak ve tüm bunları uzun yıllar kadını resmi olarak aslında
tanımayan bir coğrafyanın ataerkil, ataerkillikle güçlenen feodal düzeni içinde
yapmış olmak ve bunları on dokuzuncu yüzyılın başında yapmış olmak, takdir
edersiniz ki takdir edilemeyecek bir şey değil. Üzerine de, İngiliz
edebiyatının öne çıkan isimleri arasına girebilmek; gerçekten değerli bir eseri
ortaya koymak...
Bronte
kardeşlerin benim gözümdeki yeri, buradan, 2015 yılından bakıldığında belki
çoğu insan için normal ya da yeterli görünse de aslında mümkün mertebeyi pek
çok kez açmış, yeri geldiğinde erkek egemen topluma doğrudan, yeri geldiğinde
dünyada egemen ekonomik ve politik adımları hikaye içinde kimi zaman bir kaç
vurucu cümle ile değiniyor olmaları. Charlotte Bronte de özellikle Profesör'de
bir öğretmenin hikayesini anlatırken, sıklıkla sanayileşme sonrası
İngiltere'nin durumunu, Avrupa'daki hakim fikirleri sıkça karşımıza çıkarıyor.
Currer Bell
takma adı ile yazdığı ve vefatının ardından yayınlanan romanı Profesör, Bronte
kardeşlerin genelinin bende yarattığı hisleri yaratan, okurken sizi içine
çeken, (metni orijinalinden çeviren Gamze Varım'ında da değerli katkısıyla) bir
hikaye.
Yirmi iki
yaşındaki William Crimsworth'ün eğitimi bittikten sonra hayat tutunma çabasını Profesör'ün
hikayesi. Ailesiyle ile arasında
neredeyse yok denilebilecek bir bağ olan Crimsworth'ün sanayileşme sonrası
İngiltere'de burjuva - kapitalist sınıfa bir örnek olarak karşımıza çıkan abisinin
yanında bir süre çalışmasıyla başlayan çalışma hayatı, kapitalist daha çok
kazanırken işçinin nasıl sabit bir gelirle, sabit harcama ve sabit ihtiyaçlarla
kendisini doğasında ilerlemeye değil de "sabit ve güvenli" kalmaya
odakladığını görüyoruz. Kendisini yalnız ve ancak "efendisi"
kapitalistin daha çok kazanması için görevine itaat ile ifade etmek zorunda
kalan Crimsworth'ün işçi olarak geçirdiği belirli bir zaman ardından bariz
biçimde içine düştüğü buhran, yabancılaşma kavramını okura düşündürtecektir
diye düşünüyorum.
Kitapta,
sürekli X...shire olarak geçen bölgedeki deyim yerindeyse hapis hayatına daha
fazla dayanamayan Crimsworth'ün karşına çıkan, yörenin soylularından biri olan
ancak hikaye boyunca fikirleri ile her zaman aykırı bir duruş sergileyecek olan
Mr. Hundsen'in de yardımlarıyla, aldığı eğitimin verdiği güvenle başka bir
ülkeye doğru yola çıkışı ile beraber de Profesör'ün asıl hikayesi başlamış
oluyor. Belçika'da öğretmen, yani "profesör" olarak dil eğitimi
vermek üzere bir erkek okulunda işe başlayan Crimsworth'ün yalnızlık ve
öğrencilerini eğitmekle geçen günleri arasında okur olarak sürekli bir
karamsarlık, bir yapayalnız ve umutsuzluk hissetmemek mümkün değil. Buna
rağmen, yazarın sıklıkla kitapta ele aldığı bir kavram var ki, her durumda, her
şeye rağmen karakterin içinde sıkı sıkıya tutunduğu, hüzünlü bir tutkuyla
içinde yer alan bir şey; umut. Yazar, sıklıkla umut kavramını, bireyin hayattan
uzaklaşmaması için tutunacağı yegane dalı işaret ediyor. (Adım Umut,
biliyorsunuz =) )
Fransızlar'a
da göndermeler içeren Profesör'de Büyük Britanya'da zaman zaman bir kaç küçük
eleştiriye uğruyor. Ancak asıl ağırlık,
başkarakterin Flamanlar'a kısmen ırkçı biçimde yüklenişi.
Öte yandan, özellikle öne çıkan kadın
karakterlerin güçlü ve sorumluluk, mevki sahibi, çalışkan insanlar (ve
ilginçtir ki yazar öne çıkan bu iki kadın karakteri de Flaman yapmamış) olarak
hikayede yer alıyor. Kadın karakterlerin, azim ve zeka birleşimi olan tavırları
içinde kimi zaman da kadın - erkek rolleri üzerinden eleştiriler yapıyor yazar.
Evlenip eve
hapsolmayı reddeden ve başarısının durağan değil, artarak ilerleyen bir kadın
karakteri hikayenin can alıcı isimlerinden biri haline getiren Bronte, bir
kadın olarak dönem içinde kadınlara zar zor tanınan fırsatlar içinde, kadınlara
biçilen ve kafeste bir süs kuşu gibi kalmalarını amaçlayan düzenlemeler içinde
Profesör ile elbette öncü bir yazar olmuş diyebiliriz - diyoruz da.
"Yazmanın
kadınlara göre bir şey olmadığı" gibi saçma sapan fikirlerin kurbanı olmuş
erkek egemen düzen içindeki insanlar (bakın cinsiyet ayırımı yapmıyorum),
kadınların ilerleyişini her zaman "yuva"dan uzaklaşmak olarak gören
zihniyetler o zamandan bu zamana kadar saklansa da, törpülense de hala yok
olmadı, bu kesin. Ancak, Bronte'lere ve daha bir çok öne çıkan, bence ilk
feminist kadın yazarlara bakın, o zaman bir santimetrelik ilerlemeye bile önem
vermenin gerekliliği ve yolları size ışık olacaktır.
3 Haziran 2015 Çarşamba
Bertell Ollman "Yabancılaşma"
Marx'ın
yabancılaşma kavramı üzerine okudukça daha da fazla ilgimi çeken bir konu oldu.
Birbiriyle ilgili bir çok durum ve kavramın yollarını kesiştirmekte sıklıkla
yabancılaşmayı kullanmaya başladım; şeyler arasındaki İlişkilerin bireysel ve toplumsal tüm yönlerini görebilmeyi
başarmak adına Marx'ın, yabancılaşma kavramını bir kilit olarak görüyorum.
Sebepleri asla düşünmeyip, görmeyip ancak ve sadece sonuçtan memnuniyet ya da
memnuniyetsizlik duymaya odaklı dünya toplumu olarak biz insanların, aradaki
bağları tanımaya bu kadar mesafeli duruşumuza bir anlam veremiyorum; o yüzden,
kimse aramak istemiyorsa da samanlığın içinde kaç iğnenin neden orada olduğunu
ve neden orada olmak zorunda olduğunu çalışmak güzel. Neyse.
New York
Üniversitesi'nde siyaset bilimi profesörü olan Bertell Ollmann, Marx'ın "yabancılaşma" kavramını açıklamak
için işi en başından ele alıyor ve ortaya çıkan eser, "Yabancılaşma, Marx'ın
Kapitalist Toplumdaki İnsan Anlayışı" konuya ilgi duyanlara, konuya ilgi
duyması gerekenlere ve konuyu bilenlere ve konuyu hiç bilmeyenlere; kısaca
herkese göre bir kaynak kitap olarak Ayşegül Kars'ın çevirisi ile Yordam
Kitap'tan yayınlandı.
Ollman, kitabın
ilk kısmında Karl Marx'ın kullandığı kelimelerin açık uçlu oluşuna ve farklı
okurlarca ya da çeviriler sonucunda yanlış anlamlara kayabileceği konusuna bir
netlik getirerek, Marx'ın sıklıkla kullandığı ve yakın anlamlarmış gibi
karşımıza çıkan çoğu kavramın ayrıştırıcı noktalarını vurguluyor ve Marx'ı
okumak, anlamak için kavramlar arasında bir netlik sağlıyor, sınır çiziyor. Bu
bölüm, dönüp Das Kapital'i ya da Elyazmaları'nı da okurken ihtiyacınızı
karşılayacak bir bölüm olmanın yanı sıra, Olmman'ın yeniden tanımlamalarını
yaptığı kavramlar elinizdeki kitabın ilerleyen bölümlerinde de karşınıza sıkça
çıkacağından, önemi bir de ben vurgulamak istedim.
İçsel
ilişkiler felsefesi çevresinde bireyin kendisi ve doğası ile olan ilişkisini
irdeliyor yazar daha sonra. Marx'ın doğasını kendisi dışında bulamayan varlığın
doğal olmadığı, olamayacağı ve doğal sistem içinde hiçbir noktada kendine yer
edinemeyeceği vurgusunu yaptığı bölümler bence oldukça dikkat çekici. Bireyin
yabancılaşmasının varacağı boyutu kabaca anlatıyor gibi görünse de o ifadelerde
jilet keskinliği bulduğumu belirtmek isterim. Bu bağlamda da Ollman,
Hegelcilerin öznenin dünyayı kendi nesnesi haline getirmesi ve kendisi ile bir
tutuması anlamına geldiği görüşünün de
burada altını çiziyor.
Marksist
etiğin varlığı - yokluğu sorgusunu yapan Ollmann ardından güç ve gereksinimler
konusuna geçiyor. Marx'a göre insanın bazı gereksinimleri doğal, bazıları ise
türsel gereksinimlerdir. İnsanı hayvandan ayrıştırma noktasında ise karşımıza
çıkan türsel güç ve gereksinimler oluyor bu durumda.
Doğal ve türsel
insan tanımlamalarının ardından üretim, üretim ihtiyacı, doğayla bir olma gibi
konuları ele alan Ollmann, sahiplenme kavramı, meta fetişizmi, yabancılaşma,
sermaya, emek, emek değer, değer gibi kavramları da Marx'tan alıntılar ile
sorguluyor. İnsanın toplumsal doğasından kopuşu ile beraber ortaya çıkan
yabancılaşmayı, üretim ilişkilerinin izlediği tarihsel yol ve kapitalizme
vardığı noktaya kadar aktaran Ollman, işbirliği içinde kendisi için kendi
nesnesini doğada yaratan ve yaratıcı gücünü kullanarak varlığını tamamlayan
insanın, kapitalizm ile beraber (özel mülkiyet ile başlayan sürecin ardından)
nasıl sadece rekabetçi bir hal aldığına değiniyor. Rekabeti ise yalnız farklı
sınıflar arasında değil, bir yandan da sınıflar içindeki iç çatışmalar ekseninde
değerlendiriyor. Fabrika sahibi ile rekabet içinde olan işçi aynı zamanda işe
girmek ya da işten kovulmamak için kendi sınıfından diğer işçi ile rekabet
halindedir; dışarıda giyim ve gıda için yine rekabet halindedir.....
Türsel
insanın kendisini yitirmesini, özel mülkiyetle ortaya çıkan düzenin insan
emeğindeki yabancılaşmayı ve sonunda soyutlaşmış emek ve değeri getirdiğini
belirten Marx'tan alıntılar ile ilerleyen yazar, buradan soyut kavram insanı da
inceliyor. Özel mülkiyetin, toprağa bağlı özel mülkiyetin ortaya çıkışının
yarattığı tarihsel zincir sonucunda emeğin ve tüm emek ürünlerinin
"şey"leşmesine değiniyor. Ne ürettiğini bilmeyen işçinin ürettiğine,
kapitalistin ürettirdiğine, insanların ürünlere yabancılaşması... Soyutlanma,
yabancılaşma... Emek ve nesnenin değer kazanma ya da kaybetme ilişkisi.
Bertell
Ollman, günümüzde sıkça adı anılan meta fetişizmi de kitabın bölümlerinden
birinde ayrıca ele alıyor. İhtiyacı
olmayan binlerce liralık telefonlar ile çevrenizde dolaşanlara baktığınızda,
toplu taşımada ya da bir yerde bir şeyler içerken insanların sadece ellerindeki
bu akıllı belalara odaklanmasına bakınca görebileceğiniz örnekleri gündelik
hayatta elbette mümkün olan bu kavram, metanın içeriğindeki insan faktöründen
bağımsız biçimde diğer metalarla girdiği ilişkinin bir göstergesi olarak
karşımıza çıkıyor.
Yabancılaşmış
insan ne demek; nerelere, ne şekilde yansır... Bunlar üzerinde düşünmek için
bir fırsat da veriyor. Zira 15 saat az bir maaşla çalışan bir işçinin kendini
gerçekleştirmesi ya da doğasıyla arasında bir bağ kurması nasıl beklenebilir?
İşçimiz bir otomobil fabrikasında, bir kafeteryada, bir reklam ajansında ya da
bir alışveriş merkezinde çalışıyor olabilir. Bu hiç fark etmez. Bu satırların
okurları bile çalışma hayatının kendilerinden illa ki götürdüğü bir şeyler
olduğunu fark etmiştir; çalışmıyor olsanız bile içinde bulunduğumuz sistemin
bireyler üzerinde etkisi olmaması imkansız. Bu, toplumun tamamını kapsayan bir
sorundur ve nasıl ki "politika ile ilgilenmiyorum" sözü aslında
imkansız bir ifade ise, bireyler ve doğal olarak toplumlar için de yabancılaşmadan
paçayı kurtardığını ya da kapitalizmden kaçtığını söylemek de aynı oranda
imkansızdır.
Her bir
bölümü için ayrı ayır yazıp, ayrı ayrı konuşup tartışabilsek keşke. Bir yanda
Kapital'i açık tutun, bir yanda bu kitabı okuyun. Ara ara Kapital'den ilgili
bölümleri okuyarak da ilerleyebilirsiniz. Ders tarifi verir gibi oldum. E,
lezzetli bir kitap. Ama yemedim, okudum. Tavsiyedir.
Etiketler:
Bertell Ollman,
Felsefe,
Kitap,
Kitap Blog,
Kuram,
Marksizm,
Sosyoloji,
Yabancılaşma,
Yordam Kitap
25 Mayıs 2015 Pazartesi
Anne Phillips "Demokrasinin Cinsiyeti"
Biliyorsunuz,
seçimlere çok az bir zaman kaldı. Aday listeleri belirlendikten sonra
memnuniyetsizlikler ya da hoşnutluklar doğdu. Elbette benim de bir siyasi
görüşüm, oy vereceğim bir parti var fakat (herhangi bir partiyi ima etmiyorum) aday
listelerinde "kadın aday" sayısı verme durumu, sanki erkekler
"lütfetmiş de kadınların siyaset yapmalarına olanak vermiş" gibi
sunulmuyor mu?
Listeler açıklanırken ya da hazırlanırken sürekli erkek egemen
siyasetin içinde kadınlara "yüzde bilmem kaç kadın" kontenjanı açmakla
iş biter mi sizce? Seçme ve seçilme, eşit olarak tüm vatandaşlarımıza verilen
bir hak ancak kadın ve erkeğin seçilme hakkının pratikteki durumu hakkında
düşünmeden geçemiyorum.
Toplumsal cinsiyet rollerinin bireyler üzerine
yüklediği, kamusal hariç özel alanda özellikle kendisini gösteren, açıkça ifade
etmek gerekirse hanedeki iş yükünün kadın üzerinde daha fazla toplandığını vs.
düşünürsek; işten çıkar çıkmaz koştura koştura eve gelip de okuldan gelen çocuğuna,
işten gelen kocasına yemek hazırlamak için çırpınan kadın hangi ara ne yapsın?
gibi... Aslında şu yazdığım, çoğunluğun aşina olduğu tablonun bile daha insani
kalabileceği ne çileler çekiyor insanlar....
Siyaset ve
toplumsal cinsiyet teorisi profesörü olan Anne Phillips "Demokrasinin
Cinsiyeti" adlı kitabında her bir kurum ve topluluğuna sinmiş bulunan
ataerkil düzenin siyaset içinde kadınları nasıl görmezden geldiğini, bu duruma
karşı kadın çalışmalarının getirdiği eleştiriler ve öneriler eşliğinde irdeliyor.
Feminizm ve
demokrasinin çatışan noktalarıyla beraber aynı çizgiye en çok yaklaştıkları farklı
noktaları açıklayarak açılışını yaptığı metinde Phillips, politikanın ana
sorununu her iki cinsiyeti de eşit olarak gözetmeden, erkek egemen ve erkek
temelli bir biçimde oluşturmuş olması olarak açıklıyor ve sorunun çözümü için
birinci adımı, "toplumsal cinsiyetin kör bir nokta olarak kalmadığı"
yeni bir politika tanımı yapma gerekliliğini sunuyor. Bunu, politikaya sayıca
daha fazla kadın dahil etmenin ötesinde bir adım olarak düşünmek burada
önceliğimiz olmalı, ki yazar da buna değiniyor, zira en başta benim de
belirttiğim gibi kadın sorunlarını erkekler - erkek odaklı politika çözemez
belki ancak bunu yalnızca kadınlardan ibaret bir oluşumla da çözülemeyeceği
muhakkak. Bir bilinç, farkındalık, gereklilik, sorumluluk... Her nasıl
tanımlarsanız tanımlayın siyaseti erkek egemenliğinden ve kadını görmezden
gelen bir halden çıkarmak için toplumun her kesimi el ele vermelidir.
Kadının özel
alana ait, erkeğin kamusal alana ait olarak görünmesi, toplumsal cinsiyete
dayalı mekansal ayrışmanın sorunun kökeninde yatan en etkili sebeplerden biri
olduğu vurgusunu yazar kitaptaki her bölümde yapıyor.
Yazarın
demokrasinin sorunları olarak tanımladığı noktalarda öne çıkan durumlardan biri
de kadınların demokrasi içinde pasif kalmaya mahkum edilmesi ve bunun asında
kamusal ve özel ayrımından da beslenen, kadın ve erkeği mekansal olarak ayıran
ve buna da farklı yükümlülükler getiren -yine- ataerkil bakış açısı olarak
karşımıza çıkıyor.
Farklı
demokrasi modellerini kadın sorunları ile beraber ele alan yazar, liberal demokrasinin
kamusal - özel ayrımına (politik olan ve toplumsal olan) dikkat çekiyor. Kitapta
yazarın, farklı feministlerce tekrar tekrar vurgulandığı üzere liberalizmle
ilgili ortaya koyduğu sorunlardan biri de liberalizmin erilliğinin her yana
sinmiş olması. Katılımcı demokrasinin öne çıkan noktasının ise demokrasiye
devlette verilen/devlete yüklenilen öneminin, toplumsal hayatın tamamında
olması gerektiği vurgusu üzerinde topluyor.
Kadınların
temsil haklarını kazanımları yolunda, kadın çalışmalarının belirmeye başladığı
ilk dönemlerden başlayarak sürecin genelini, siyasi sistemler içindeki
durumları ile beraber incelemeye devam eden yazar, farklı coğrafyalardaki kadın
hareketlerinin başarılarına da sayısal veriler ile kitapta yer veriyor.
Şaşırmayacağımız bir bilgi olarak İskandinav ülkelerinde kadınların temsil
oranının yüksekliği dikkat çekiyor.
Demokratik
eşitliği artırmak için yapılan girişimleri, bilinç yükseltmeden kadın
toplantılarına, siyasi partiler içinde kadınların yer almalarına, toplumsal
hayatın (kamusal ve özel ayrımına özellikle dikkat çekerek, bu soruna ısrarla
değinerek) yeniden düzenlenmesi gereken hususlarına dek Anne Phillips,
demokrasinin cinsiyetini göstererek, düşünmeye davet ediyor.
Etiketler:
Anne Phillips,
Demokrasinin Cinsiyeti,
Feminizm,
Kitap,
Kitap Blog,
Metis Yayınları,
Siyaset,
Sosyoloji,
Tarih
22 Mayıs 2015 Cuma
Rene Descartes "Aklın Yönetimi İçin Kurallar"
Bilim,
bilimsel bilgi gibi kelimeler kullanıldığında genellikle insanların kafasında
deney tüpü, elektronik, DNA, matematik, biyoloji, ilaç sanayi gibi şeyler
canlanıyor bence. Yani bu ilk çağrışım içinde mesela ne bir siyaset bilimini,
ne tarihi, ne sosyolojiyi ne de iktisadı görebilirsiniz. Biraz iddialı bir
cümle hatta yakınma oldu, ama olsun, olsun çünkü fen bilimleri dışındaki çoğu
şeyin bilimsel eğitim gerektirmeyen, bilimle alakası olmayan, hatta yer yer
cinsiyetçi ve kadın düşmanı bir tutumla "kadın işi" olarak tanımlanıp
küçümsendiğini ben çok gördüm. Siz gördünüz mü ya da genel nasıl bir şey
demeyim şu an hadi, ama benim gözlemlerinden bu sonuca varmam mümkün.
Öncelikle
bilim nedir, bilimsel bilgi nedir, bilimsel bilgiye ulaşmak için kullanılacak
yöntem ve araçlar nelerdir - ve daha fazlası - çoğu zaman sadece sınavda cevap
kağıdına yazılacak (ya da artık sanırım sadece cevap kağıdında
"işaretlenecek") bilgi olarak öğretildiğinden, zamanla ölen, anlamını
kaybeden konular haline geliyor. Bu yüzden de günlük hayattaki basit bilgilerin
bile yanlış temellerle çarpıkça yerleşmesi, çoğu yanlışın inatla doğru
sunulması ya da doğrunun ne olduğunun merak edilmemesi gibi bir çok zararlı
durum, bireyler ve doğal olarak toplum için büyük sorunlar doğuruyor diye
düşünmekteyim.
Bilim
denilince aklına sadece matematiksel bilgi gelenlerin, felsefeyi, mantığı bilim
saymayanların pek zoruna gidebilecek şekilde Rene Descartes, matematik ve felsefe eğitimi ile dünya
tarihinde sonsuza kadar fikirleriyle yaşayacak olan, ünlü filozoflardan biri. Hemen
herkes adını duymuştur diye düşünüyorum en azından. 1596 ve 1650 yılları
arasında yaşadığını ve şu an 2015 yılında dahi üniversitelerin belli
bölümlerinde temel kaynak kitaplar arasında yer alan eserleri olduğunu
düşünürsek, Descartes ne diyor diye durup düşünmeden geçmemenin gerektiğini de
görebiliriz bence.
1628 ve 1629
yılları arasında kaleme aldığı Aklın Yönetimi İçin Kurallar adlı eserinde
Descartes, adından da anlaşılabileceği üzere aklı kullanmanın yollarını
anlatıyor. Aklı neden kullanırız? Bilgi edinmek için. Burada önemli nokta,
doğru bilgiye ulaşmak olduğuna göre, doğru bilgiyi araştırmanın yöntemleri,
adımları nelerdir diye Descartes yirmi bir adet kuralı paylaşıyor ve açıklıyor.
Her bir
kuralı elbet yazmayacağım ancak kısaca nasıl bir içerik ve yol izlemiş,
bahsedeyim: Öncelikle bilgiyi araştırmanın yöntem ve düzenini neden önem
verdiğini açıklayarak başladığı metinde yazar, insan aklının gelişmişliğinin ve
sınırsızlığının altını ilk sayfalarda çiziyor. Kuşku duyulan konu üzerinde
aydınlatmak için araştırmaya girişilmesinden önce, sonucu kesinliğe varmayacağı
belli olan konular için uygulanacak hiçbir yöntemin başarıya - doğru, gerçek bilgiye
- götürmeyeceğini vurgulayan Descartes, muğlak konular üzerine cesaretle
gidilmesi sonucu elde edilen üstünkörü bilgiyle sahip olmakla övünmeyi de
eleştiriyor.
Araştırmada
yöntemin güvenilirliğini sıklıkla vurgulayarak adımları sıralamaya devam eden
yazar, aynı zamanda yöntemin sırasının gerekliliğine de değiniyor. Bir adımda
elde edilen bilgiye dair şüphe olmasına rağmen inatla diğer adıma geçilmesinin
doğru bir yol olmadığını, sonucun yine gerçek ve doğru olmayacağını belirtiyor.
Bir basamağı çürük olan bir merdivende ilerlemenin sona varamayacağı gerçeği
gibi...
Gerçeği
armaya başlamak için en karmaşık gerçeklerden ziyade en basit gerçekleri
öğrenmeyi ilk koşullar arasında sıralayan Descartes, öğretilen değil aranıp
bulunan bilginin kişi için daha önemli olduğunu kendisinin öğrenme isteği ve
merakı üzerinden de örnekliyor.
Bilgi sadece
sınavlarda çıkan, bir sorunun cevabı değil; bilgi yaşama yöntemi, yaşama
sebebidir diye düşünüyorum. Nasıl
düşünmeyi öğrenmek, gerçeği ve doğruyu hayattaki her konuda, her şeyde, her
zaman nasıl bulabileceğimizi öğrenmek için bizlere yöntemi sunuyor Descartes.
Etiketler:
Aklın Yönetimi İçin Kurallar,
Felsefe,
Kitap,
Kitap Blog,
Rene Descartes,
Say Yayınları
20 Mayıs 2015 Çarşamba
Yuri Davidov "Özgürlük ve Yabancılaşma"
Özgürlük
kelimesi sürekli, her yerde. Bireysel ya da toplumsal, evrensel bir çok konu
hakkındaki yorumlarda, vaatlerde, yakınmalarda, isteklerde özgürlük kelimesi
bir şekilde cümleye dahil oluyor. Kelime anlamı olarak üç aşağı beş yukarı
muhtemelen çoğu insanın aklına bir tanım geliyordur; özgürlük nedir, sorusunun
karşılığı bir cümle içinde akıllarında yer alıyordur.
İşte
"Özgürlük ve Yabancılaşma", bir yandan adı geçen bu iki kavramı daha
yakından incelemeye, bir yandan da farkında olmadığımız bu iki gerçekliğin
hayatlarımızda nasıl ve neden yer aldığını öğrenmeye davet ediyor bizleri.
Hegel
üzerine uzmanlaşmış olan, 1929 Ukrayna doğumlu felsefeci Yuri Davidov, özgürlük
ve yabancılaşma kavramlarını ayrı ayrı ve birbirleriyle ilintili olarak
incelerken, bir yandan da her iki durumun ortaya çıkışını da inceliyor.
Sınırları
konusundaki çelişkilere değinerek özgürlük kavramını ele alan Davidov kendi
ifadesi ile soyut "nereden özgürlük" sorununun "neye
özgürlük" sorununa nasıl dönüştüğünü irdeliyor. İnsan doğasının, insan
varoluşunun özgürlüğün sınırları ile olan ilişkisini de bunun ardından, insan
özünün zorunluluklarına bağlıyor. İnsanın doğa ile olan mücadelesi ve elbette
üretimin bireysel ve toplumsal -evrensel- yönü ile olan ilişkisinin özgürlük
kavramından bağımsız incelemeyeceğinin vurgusunu yapan yazar, bireyin doğasına
uygun yaratıcı gelişiminin özgürlüğün gelişimiyle paralel ilerleyecek bir süreç
olduğunu vurguluyor.
Özgürlüğün
idealize edilmiş, zorunluluktan ayrıştırılmış ve bu yüzden soyut kılınmış
halinin karşısında somut ve pozitif olarak boyunduruk altına alınmış halini
koyan Davidov, Marx ve Engels'in vurguladığı üzer tarihsel süreçte insanın
neden ve sonuç olduğunu ve bu süreç içinde kendisini ve toplumu var edebilecek
yegane güç olduğunun altını çiziyor. Yani, doğa karşısında yaratıcı
özellikleriyle üstülük kurabilen insan, kendi varlığının maddesel ilerleyişini
aslında bir çeşit zorunluluktan doğan kölelik ile yaratmaktadır. Ancak bu
kölelik ifadesinin varlığına rağmen, insanın doğasıyla (yabacılaşmamış içimde)
ilerleyişi de onu özgürlüğe götürecek yoldur.
İnsanın
yiyecek üretimine başlaması ile "diğerlerinden" ayrılması sonucunda tahmin
edersiniz ki toplum içindeki işbölümünün ortaya çıkması da özgürlük ve
yabancılaşma kavramlarının arasındaki ilişkiyi daha sık karşımıza çıkarak bir
dönemi başlatmasına değiniyor Davidov. İlkel toplumun kooperatife yani üretici
güce dönüşmesinin arından, toplum içindeki bireylerin kendi ilerleyişlerini
toplumsal ilerleyiş içinde gerçekleştirecekleri dönem de gelmiş oluyor: Tek tek
değil, birlikte hareket ederek "özgürlüğe" doğru yol alan insanın bu
şekilde madde-üretici halini, ilk karakteristiğini kazanmış olarak karşımıza
çıkışmış olduğunu da ekliyor.
Çalışmanın
varlığını insanlığın tamamının özgürlüğü için tek ve en önemli yol olarak gören
Davidov (Marx'ın da ilgili fikirlerini düşünebilirsiniz burada aslında),
insanın doğa karşısındaki mücadelesinde bir yandan doğasını değiştirirken bir
yandan da kendisini değiştirmeye başlamış olmasını da belirtiyor.
Marksist
teoride doğa ile el ele vermiş insanın yükselişi olarak görebileceğimiz bu
durum, üretim ilişkilerinin olması gereken halinden uzaklaşma sonunda
yabancılaşmayı karşımıza çıkarıyor aslında. Önceliği her daim insan olan
Marksist teoride, insanın (bireyin) üzerinde "türün" sorumluluğunun
da olduğunu hatırlarsak, evrenselliğe giden yolun ilk adımı olan bu
"türünün ve kendinin bilincinde olma" durumu, tür içinde ve tür için
doğa ile el ele çalışmanın neden yabancılaşmadan uzak ve ancak özgürlüğe yakın
bir yol olarak gösterildiğini de anlayabiliriz.
İnsanın önce
emeğine, sonra kendisine - türüne yabancılaşmasını, üretim sürecindeki amaç ve
araçların işleyişindeki bozulmalara bağlayan Davidov, Marx'tan sıklıkla yaptığı
alıntılarla yabancılaşmaya etki eden sebepleri, sanayileşmeye varana dek ilk
üretim faaliyetlerinden itibaren irdeliyor.
Yabancılaşma
kavramıyla tanışmak ve özgürlük üzerine düşünmek için atlanmaması gereken
eserlerden biri.
Etiketler:
Bilim ve Sosyalizm Yayınları,
Felsefe,
Kitap,
Kitap Blog,
Kuram,
Özgürlük ve Yabancılaşma,
Sosyoloji,
Yuri Davidov
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













