Kitap çekilişimizin sonucu belli oldu; kazanan Orkun Krcs.
Adresinizi bana Facebook (https://www.facebook.com/KarelerVeSayfalar) üzerinden iletebilirsiniz, istediğiniz zaman iletin, son tarihi falan yok :)
Katılan herkese teşekkürler.
30 Nisan 2014 Çarşamba
Susan Ee "Meleğin Düşüşü"
Nedense
dünyanın çığrından çıkması hoşuma gidiyor. Evet, belki rahat batıyor,
diyebilirsiniz. Ya da derdin ne, diyebilirsiniz. Hatta daha ileri gidip sadist
bile diyebilirsiniz ama bunların hiçbiri dünyanın mahvının satırlara
yansımasının tadını bir nebze bile azaltmıyor benim için :)
İnsanların
olağanüstü durumlar için neler kurguladıklarını merak ediyorum. Bunun için de
romanlar birebir doğrusu.
Ve
kitabımıza, Susan Ee ile beni tanıştıran kitabımıza dönelim.
Genellikle
zombi, dünyayı saran bir virüs, tükenen doğal kaynaklar gibi konulara meyilli
olsam da, Meleğin Düşüşü gayet hoşuma giden bir kitap oldu.
Melekler
dünyaya düşse ya da melekler dünyayı istila etse? Üstelik kafanızdaki melek
algısının tamamen yıkılmasına sebep olacak kadar farklı özellikleri olsa?
Mesela "Melek gibi" tabirini "Şeytan gibi" ile değiştirmek
gibi.
İnandığınız,
alıştığınız şeylerin tam tersi. İşte post apokaliptikte beni çeken bu. Dünyaya
karşı sahip olduğumuz sonsuz güven ve inancın bir anlamda tepetaklak olması ve
bizlerin yapayalnız, savunmasız kalması. Bunu sunan kitapları seviyorum.
Kahramanımız
Penryn, sorunlardan bir yumak olan annesi ve engelli kardeşini yanına alarak
evini terk eder ve daha güvenli bir ortama doğru yol almaya başlar. Ancak
meleklerin dünyayı istilası sevgi ve huzur gibi kavramlardan uzak, sadece kaos
ve felaket getirdiğinden, bu yolculuk güvenli bir yere değil, tehlikeye doğru
ilerler.
Melekler
kendi aralarında birbirlerini yerken, olan Penryn'nin küçük kardeşine olur ve
melekler küçük çocuğu kaçırır! Artık kendi hayatlarının devalılığını sağlamak
haricinde, bir de kardeşini kurtarmaya çalışacaktır Penryn. Bu sırada da
karşılarına Raffe adlı kanatları sökülmüş bir melek çıkacaktır! Zira melekler
yalnız insanlara karşı değil, kendilerine karşı da sanılanın aksine, yıkıma
yönelik bir tavır içindedir.
Güçlü
kadın karakterlerin olduğu romanlarla bu aralar sıkça karşılaşıyorum. Meleğin
Düşüşü'nde de bu durum böyle. Her daim kontrolü elinde tutabilecek kadar
kendine güvenen ve güçlü bir genç kız var karşımızda.
Meleğin
Düşüşü oldukça akıcı bir kitap. Çevirinin de başarısı olarak gördüğüm bu
durum, satırların su gibi akmasını sağlıyor.
Dex
Yayınları'ndan okuduğum ilk kitaptı. Sırada "Steelheart" var ve ben
kitaba başlamak için sabırsızlanıyorum.
Etiketler:
Dex Kitap,
Kitap,
Kitap Blog,
Meleğin Düşüşü,
Susan Ee
Bu Ay Okunanlar: Nisan 2014
Kendime inanamıyorum ama bu ay gerçekten yalnızca 3 kitap okumuşum!
Mayıs ayında daha çok okumak dileğiyle!
Sizde durum nedir?
Mayıs ayında daha çok okumak dileğiyle!
Sizde durum nedir?
Etiketler:
Blog,
Kitap,
Kitap Blog,
Okunanlar
27 Nisan 2014 Pazar
Ne Okuyorum?
Yazısı yakında blog'da olur.
Hafta sonu bitti bitiyor ama umarım iyi geçmektedir sizin için de.
Etiketler:
Hafta Sonu,
İletişim Yayınları,
Jorge Luis Borges,
Kitap,
Kitap Blog,
Kum Kitabı,
Ne Okuyorum
26 Nisan 2014 Cumartesi
Cherie Priest "Kemik Titreten"
TADI
SATIRLARIN ÖTESİNE GEÇEN BİR ZOMBİ HİKAYESİ
Zombi
hikayeleri denilince aklıma ilk gelen isim George A. Romero'dur. Üstadın yeri
geldiğinde insanı zombilerle empati yaptıracak kadar güçlü anlatımı ve insanın
ebedi yalnızlığına göndermeler yüklediği klasikleşen tarzı, zombi hikayelerine
karşı şu an sahip olduğum ilgiyi edinmemde temel oluşturan şeylerden birisidir.
Bu temel üzerinde yeri geldiğinde beyaz ekranda, yeri geldiğinde - sıklıkla
beyaz perdede ya da yazın alanında karşıma çıkan eserler ile de bir zombi
kültürüne olan ilgim gittikçe artmakta. Ancak bunun yalnızca bana has bir
özellik olduğunu düşünmüyorum.
İnsanın
"insanlıktan çıkması" üzerine hikayelere neredeyse açlık içinde bir
dünya toplumuyuz. Vampire dönüşenler, zombiye dönüşenler, kurt adama dönüşenler
hemen her mecrada sanat severlerin karşısına çıkıyor. Güçlü prodüksiyonlarla
sunulan film ya da diziler ile aradaki bağ sağlamlaştırılırken, hikayelerin
kitaplara yansıması ile doğan bu kültürün her yönden beslenmesini destekliyor. Ölümsüzlüğün
ihtiyacının yanında olabilecek tüm
felaketleri insanoğlunun yaşamasını görmeyi istiyoruz. Gündelik hayatın
sıkıcılığı içinde, yaşama tutunmak için olmadık şeyler peşindeyiz ve zombiler,
uzaylılar açlığımızı gideriyor. Bize "farklı" bir şey sunuyor.
Bilmediğimiz, içinde yaşarsak heyecan dolu bir kitabın satırlarında koşacağımız
bir gerçeklik sunuyor.
KONTROLDEN
ÇIKAN BİR İCAT
Kasım
2012'de dilimize kazandırılmış olan Kemik Titreten, Cherie Priest'in uzun
zamandır okunmayı bekleyenler listemde yer alan bir kitaptı. Karakedi Yayınları
tarafından, yayınladıkları diğer kitaplardan bir hayli farklı bir çizgiye sahip
olan Kemik Titreten'i okumakta bu denli geç kalmamı ise büyük bir kayıp olarak
görüyorum.
Kitabın
arka kapağında, kitabı en doğru şekilde özetleyen bir yorum yer almakta. Mike
Mignola'nın bu yorumunda kitabın Jules Verne ve George Romero'nun kafa kafaya
vermesi sonucu oluşmuş bir eser tadında olduğu yazıyor. Kesinlikle katıldığım
bir cümle olduğu için paylaşmadan edemedim. Eğer Romero'ya ilginiz varsa ve
hemen herkes kadar bir Jules Verne okumuşluğunuz varsa, Kemik Titreten'i
okurken bu iki ismi anmadan geçemeyeceksiniz.
Hikayemize
dönersek: Kemik Titreten, Doktor Blue'nun buzu kırarak yer altındaki altınlara
ulaşmayı sağlamak amacıyla yaptığı bir icat. Ancak kontrolünü kaybeden bu
makine ile bir gün, 1900'lerin başlarında, Seattle kenti alt üst olur. Kentin
altının üstüne gelmesi elbette yalnız bir deprem etkisi yaratmaz. Yıkımın
haricinde yeraltından çıkan gazın da şehre daha büyük bir yıkım getirir; gaza
maruz kalan insanlar "dönüşür", yani gazı soluyan herkes zombiye
döner. Gazdan kaçabilenler ise şehrin etrafına bir duvar örer ve gazın şehre
sızmasını engellemeye çalışır. Yıllar içinde yalıtılmış bir bölgeye çevrilen bu
alanın dışında kalan ise tehlike ve bilinmezliktir; zombiler, tehlikeli
gruplar, gazla ve zombilerle yaşamaya alışmış azınlıklar, gazdan elde edilen
uyuşturucu ticaretini yapanlar duvarın öte yanında kalmıştır.
Kemik
Titreten'in devamı ise felaketten 16 yıl sonra, Doktor Blue'nun eşi ve oğlunun
hikayesi ile başlıyor. Oğul Ezekiel'in Hiç tanımadığı babasının anısını temize
çıkarmak ve ortaya çıkan felaketteki rolünü/suçunu/suçsuzluğunu anlamak ve
insanlara bunu kanıtlamak için duvarın öte tarafına gitmeye karar vermesiyle
gelişen olaylar karşımıza çıkıyor. (Zira vaktinden önce test edilmesi için
Ruslar'dan bir emir geldiği yönünde bir ipucu bulunursa, felaketi doğuran
kararı babasının vermediği ortaya çıkacaktır). Annesi Briar ise aralarında
büyük bir iletişim sorunu olan oğlunun peşinden, duvarların ötesine, tüm
macera, tehlike ve bilinmezliğin kendilerini beklediği yere doğru yola
koyuluyor.
Girişte
belirttiğim üzere, Romero ile temellendirdiğim zombi kültürüm Kemik Titreten
gibi bir kitabı bağrına basacak şekilde. Sürekli oradan buradan saldıran
zombiler yerine, hikayede "dozu iyi ayarlanmış" şekilde karşımıza
çıkan zombiler var. Bu da beni kitaba bağlayan şeylerden biriydi.
Tüm
bu zombi hikayesinin yanında, buharlı makinelerin hikaye içindeki payı,
gözünüzde canlandırdığınız karakterler ve dış görünüşleri, şehrin ve sistemin
genel işleyişi, ulaşım vs gibi detaylarla karşınıza çıkan steampunk bir evren
de sunuyor Kemik Titreten.
Zombi
hikayelerine olan ilginiz ya da sevdiğiniz tarz doğrultusunda bir okuma keyfi
yaşatacak bir kitap Kemik Titreten. Anne - oğul arasındaki iletişimsizliğin,
geçmişin gölgesinde ve neredeyse suçluluğu içinde geçen bir hikayenin
işlenmesi, yıkılan bir dünya devi gücün, Amerika'nın duvarlar ardında gazdan
saklanarak yaşayacak kadar acizleşmesi ve bunun ezeli rakipleri, Amerika'nın
klasikleşen Rusya paranoyalarına değinecek şekilde Rusya elinden çıkma
ihtimalinin varlığı hikayenin zombi sınırları dışında da anlatacakları
arasında. Yaratılan karakterlerin okuyucuyla doğrudan bir sıcaklık kuracak
kadar içten yazılması, her birine atfedilen farklılaştırıcı özellikler ve
gereksiz karakter kullanımından kaçınan yazarın başarısı ile Kemik Titreten,
geç kalınmadan okunması gerekenler arasında yerine alıyor.
İyi
okumalar.
Etiketler:
Cherie Priest,
Kemik Titreten,
Kitap,
Kitap Blog
20 Nisan 2014 Pazar
Ne Okuyorum?
On8 Kitap'tan geçtiğimiz hafta çıkan bir kitap Ağaçtaki. Hayatta hiçbir şeyin bir anlamı olmadığını fark eden 7. sınıf öğrencisi bir çocuğun, arkadaşlarının hayatlarına sebep olduğu çatlaklar/aydınlanmalar/inkarlar ile başlıyor kitap.
Bu pazar bu kitabı okuyorum.
Siz neler okuyorsunuz?
18 Nisan 2014 Cuma
Bernhard Hennen "Ejderha Elfleri"
FANTASTİK BİR DÜNYA İHTİYACI
Edebiyattaki
her bir farklı türle farklı bir kapı aralanır. Ama en farklı kapıları da,
gerçek hayatta denk gelinmesi imkansız (ya da henüz bizler deneyimlemediğimiz
için bize imkansız gelen) olayları, tasvirlerini okumanın ayrı bir keşif ve
heyecan olduğu karakterleri anlatan türlerdeki eserlerde ortaya çıkar.
Bu türlerin başlıcaları bilim kurgu ve
fantastik edebiyattır. Bilim kurgu başka bir yazıya, ilerleyen haftalara kalsın
ve biz fantastik edebiyat üzerinden biraz konuşalım.
Okuyucunun, gündelik hayatı içinden kimi
zaman sadece kaçmak için kullandığı bir kapıdır kitap. Bazen kaçış başka bir
döneme, başka bir insanın hayatına, başka bir gündelik yaşama ya da başka bir
gerçekliğe olabilir. Başka bir gerçeklikte olmak ise her okuyucu için aynı
anlamı ifade etmez. Gerçekliğin, kitap içinde bilinen halinden uzaklaşması ve
neredeyse, kimi zaman olabildiğince uç noktalarda gezinmesi bazı okurlar için
itici bir sebep olabilir. Gerçekliğin aşınması, merak edilmeyen ya da tanıdık
olmadığı için anlaşılamayan bir durumun sayfalarca anlatılacak denli canlanması
okuyucuya cazip gelmiyor olabilir. Bunun tamamen olmasa da ağırlıklı olarak hayalgücü
ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Eğer hayal korkmaktan korkmuyor iseniz sizin
için edebiyatta sınır yoktur; havada salınan ejderhalar ya da zamanda yolculuk
yapan bir bilimadamı, uzayda yolculuk yapan bir grubun uzay aracı içindeki
hayatları, farklı gezegenlerdeki farklı ırklar ya da farklı ırkların,
bilinmeyen bir diyardaki maceraları sizin için "imkansız olduğu için
yadırganası ve dışlanası" değil, tam tersine, "etkileyici ve merak
edilesi"dir.
Hayal etmekten korkmadan, yaşanmamış bir
dünyanın, varolduğu "bizlerce bilinmeyen" diyarların varlığını
keşfetmenin, okur için mükemmel bir tat olduğuna eminim. Nasıl ki ilk kez şahit
olunan bir yıldız kayması insanı derinden etkiliyorsa, her bir kitapta
keşfedilen yeni dünyalar, yeni ırklar da okuyucu için kitap okuma haricinde bir
mutluluk yaratıyor.
Kendi gerçekliğinden, bir kaç dakika
gözlerini kapatıp uzaklaşmaya çalışanlar için, başka bir dünyanın nasıl mümkün
olabileceğini merak edenler için, çok sıkıldığı günlük hayatında nefes almak
için kaçacak yer arayanların sığınabileceği, tatmin olabilecekleri türlerden
biri olan fantastik edebiyat ile okur, sıradanlığın sınırlarını aşma ihtiyacını
da bir şekilde gideriyor. Bunu her ne kadar gözlerinin önünden akan satırlar
ile yapıyor olsa da, şunu da unutmamak lazım; insanlar okudukları kitabın
içinde kendilerini de görürler. Orada bir rol kaparlar ve bir bakarsınız bir
elf ya da bir hobbit gözünden hikayeyi yaşıyorlar.
Ülkemizde sıkı takipçileri olan
fantastik edebiyatın, özellikle Yüzüklerin Efendisi'nin sinemaya uyarlandığı
dönemle beraber yükselişe geçtiğini hep beraber gördük. Bunun ardından da,
belki ilk kez fantastik edebiyatla karşılaşan kitlenin, türü daha derinlemesine
inceleme, okuma ihtiyacını ortaya çıkardığı, türü daha bilinir hale getirmede başlıca
rol oynayan etkenlerden biri olduğu kanısındayım.
MACERA DOLU BİR DÜNYA
Ejderha Elfleri, iki kitaptan oluşan bir
seri. Karşımıza çıkan dünya ise gerçek anlamda fantastik bir dünya.
Yanlışlıkla öldürdüğü bir trol yüzünden
hayatı değişen Nandalee’nin hikayesi ile başlıyor kitap. Kendisini kurtaran bir
topluluğun içinde, ardında bıraktığı, bırakmak zorunda kaldığı kabilesi
haricinde yepyeni bir yaşam ve tanımadığı bir dünya içinde buluyor kendisini.
Ejderha elfi olabilecek kapasitede
olduğuna inanılan Nandalee’nin nasıl ve neden olduğunu idrak edemeden kendisini
içinde bulduğu sürecin başlaması ile karakterin hikaye içinde aldığı rolü
tanımaya başlıyoruz.
Eş zamanlı olarak devam eden bir diğer
hikaye ise, bir ölümsüzün ruhuna bedeninde ev sahipliği yapmaya başlayan,
sıradan bir çiftçinin birden değişen hayatı bizleri karşılıyor. Artax,
aralarındaki fark bir ölümlü ve bir ölümsüz olmaktan da öte olan “ruhların” ev
sahipliğini yaparken, bir hükümdar olmayı başarmaya da çalışıyor. İnsani ve saf
duyguların, acımasızlık karşısında kendisini savunmaya geçtiği anlar,
seçenekler içinde bocalayan bir hükümdarın içine düştüğü durumlar Artax
üzerinden okuyucuya sunuluyor.
Farklı topluluklar arasında artmakta
olan gerilimle beraber ilerleyen hikaye, Bernhard Hennen'in temposu yüksek
hali, kullanılan dilin akıcılığı ve çevirmenin başarısı ile fantastik edebiyat
severler için hoş bir seçenek oluyor.
Etiketler:
Bernhard Hennen,
Ejderha Elfleri,
Epsilon Yayınları,
Kitap,
Kitap Blog
17 Nisan 2014 Perşembe
Kitap Çekilişi!
Süpriz bir kitabı hediye ediyorum.
Katılmak için ise;
- Blog'u takip etmeniz,
- Blog'la ilgili minik bir yorumunuzun yer aldığı bir yorum bırakmanız yeterli.
Son katılım, Nisan ayının son günü!
Bol şans :)
Image from: http://lillysworkshop.blogspot.com.tr/2010/04/steampunk-mothers-day-gift-guide.html
13 Nisan 2014 Pazar
Ne Okuyorum?
Hafta sonuna eşlik eden kitap bu hafta Cherie Priest'ten "Kemik Titreten". Neredeyse bir yıldır okumayı planlıyordum, ancak okumaya başlayabildim.
Yazısı da pek yakında blog'da olacak elbette. Şu an kitabı yarıladım, bakalım ne zaman bitecek =)
Hava da süper, kısa bir süre daha okumaya devam edip güneşin tüm parlaklığına rağmen, erimeyi bile göze alarak dışarı çıkacağım ama.
Size iyi pazarlar!
Etiketler:
Cherie Priest,
Kemik Titreten,
Kitap,
Kitap Blog,
Ne Okuyorum
4 Nisan 2014 Cuma
Kitaplıktan Kareler
Bu ayın kitap hasılatı. Bakalım ne kadar zamanda okuyabileceğim....
Hepsine baktıkça mutlu oluyorum ayrıca gerçekten kitapları seviyorum yahu.
Etiketler:
Blog,
Kital Blog,
Kitap,
Kitaplıktan Kareler
Hugh Howey "Silo"
DÜNYANIN
SONUNDAN BİR KARE
Geçtiğimiz
haftalarda post apokaliptik romanların okuyucuyu kendisine çekme sebepleri
üzerine biraz fikir yürütmüştük. Dünyanın bildiğimiz anlamda sonunun gelmesi ve
alışılmadık bir düzen içinde yaşama adapte olmaya çalışan insanlığın
hikayelerinin, ne denli cezbedici şekillerde okuyucuya sunulduğuna değinmiştik.
Dünya
yaşanmaz bir yer haline geldiğinde, hayatta kalan son insanların çıkış yolları
neler olabilir? Zehirli bir gazın tüm dünyayı sardığı, büyük devletlerin
yıkıldığı, alışılan ve güvenilen tüm gerçekliklerin yerle bir olduğu dünyada,
hayatta kalmayı başarmak için insanoğlu neler deneyecek, neleri göze
alabilecektir?Hayatın devamlılığı için gereken kaynakları temin etmek için
nasıl bir çözüm üretecektir? En ilginci de, bilinen ve alışılan dünyanın özlemini,
yaşamın merak edilen "geri kalan kısmı" ve "geçmişi" ile
ilgi soruların oluşmasını nasıl önleyecektir?
Zira
merak, cevap aramayı gerektirir ve saklı şeyleri uzun süre gözden uzakta tutmak
merakı öldürmekten ziyade, daha da güçlendirecektir. Ulaşılmaya çalışılan
cevaplardan her bir denemesinde ayrı düşen insanoğlunun sonunda yapacağı şey
ise oldukça açıktır: Kendisinden saklanan her şeye ulaşabilmek ve içinden gelen
merak arzusunu bastırabilmek için isyan edecektir.
İsyanın
tarihi üzerine eminim çok şey söylenebilir. Hemen herkesin hayatında bir
şeylere isyan ettiği, geçmişi kurcaladığı ve cevap ararken sert kayalara
çarptığı dönemler olmuştur. Ancak bunu devlet yönetimi genelinde ele alırsak,
manipüle edilen bir tarihin içinde yaşarken, kitaplarda sunulan ezberci tarihi
ilk örnek olarak göstermek mümkün olacaktır. İktidarın istediği biçimde sunulan
tarihi gerçekler, karşımıza ya susmayı ve merak etmeden yaşamayı ya da
kurcalamayı daha fazla sorunun karşılığını aramayı gerektirecektir. Bunu kendi
çapında yapan bir insanın saf gerçeğe ulaşmaktaki çabası ve maruz kaldığı
şeyler bir yana, genelle birlikte bu araştırmasını ve gerçeği herkese
ulaştırmaya çalıştığı anda başına gelenleri, en azından kendi yakın dönem
siyasi tarihimizden örnekleyebiliriz diye düşünmekteyim.
Sebep
ve sonuç ilişkisi sorgulandıkça bir insanın aydınlanma yaşaması kimsenin işine
gelmez. Saklı gerçekleri ortaya çıkarmaya yönelik en ufak bir arzunun yok
edilmesi gerekir ve bu çoğu zaman ibret olması için toplum önünde yapılabilir.
Bunu yapmak için ille de bir insanı şehir merkezinde asmaya gerek yok; onlarca
hapishaneyi suçsuz insanlarla doldurmak da buna bir örnek olarak
gösterilebilir.
YERALTINDA
BİR DÜNYA
Hugh
Howey'nin sürükleyiciliğin sınırlarını zorlayan romanı Silo'da bizleri dünyanın
zehirli gazlar etkisinde kalmasının ardından, yer altında oluşturulmuş bir
siloda yaşamakta olan bir toplum karşılıyor. Yüzeyden ve geçmişlerinden uzak
tutulan bu toplumun, kendi kuralları ve yaşam şekilleri içinde "dışarıyı
merak etmek" başlı başına bir tabu ve bunu dile getirmek ise
"temizlik" cezası gerektiriyor. Temizlik cezası ise, yalnız yüzeye en
yakın kattaki ekrana dışarıdaki görüntüyü yansıtan kameranın, silo dışına
çıkarak temizlenmesi. Yani temizlik süresince yetecek oksijen sağlayan bir
kıyafet içinde yüzeye çıkmak, kamera yüzeyini temizlemek ve ardından oksijenin
bitmesiyle beraber sonun gelmesi. Yani ölmek. Yani dışarıyı merak etmenin sonu
ölüm.
Silo
içinde yaşayan insanlar, karşımıza kendi dünyalarında yaşamaya uyum sağlamış,
tabuları asla didiklemeyen ve geçmişlerine dair kendilerine sunulandan daha
fazlasını merak etme güdüleri dahi törpülenmiş insanlar. Katlara göre farklı
konumlarda yaşayan ve farklı işlerde çalışan bu toplum içinde elbette zaman
zaman yaşanan isyanlar da olmuş. Fakat bu isyanları sorgulamak ya da konusunu
açmak dahi bir cesaret gerektiriyor.
Ancak
yaşanan hiç bir şey, geçmişi ve "neden" sorusuna cevap arayan silo
sakinlerinden bazılarını yatıştırmaya yetmiyor.
Yazarın
elindeki mükemmel konuyu işleme şekli hayranlık uyandırıcı. Yıkılan bir gücün
ardından, arta kalmış bir avuç insanın kendi geleceklerini kontrol altına
almaya çalışmak için uyguladıkları yöntemler takdir edilesi. Günümüz dünyasının
siyasetine, devlet yönetiminde söz sahibi olan her değere yaptığı göndermeler,
bariz sistem eleştirileri, silonun üreme sistemini kontrol almak için, yer
altındaki bir toplumda nüfusu kontrol altına almak için kullandıkları
yöntemler, ağaç yetişmediği için kağıdın anormal bir değer taşıması, gelişmiş
teknolojileri ve yeraltında bitki yetiştirmek için kullandıkları yöntemler ilgi
çekici. Tüm bunların yanında, eğer yeryüzünden olsalardı hayalimdeki topluma
iyice yaklaşacakları şekilde sunulan eşitlik ve aşırı tüketimin önlenmesi
konusu. Yemeğin, eşyaların, zamanın fazlasına değil, ihtiyaç duyulduğu kadarına
sahip olan insanların yaşadığı bir toplum... Tüketim çılgınlığı adlı klişe
kalıbı kullanmaktan başka çarem yok, ancak bu tüketim toplumunda en basitinden
gün içinde tek bir kişinin çöpe gönderdiği onlarca kağıdı düşünmekten de
kaçamadım kitabı okurken.
Eklemek
istediğim bir diğer nokta ise, karakterlerde "eli bol" davranan ve
her bir karakteri yarattığı amaç uğrunda var etmekten ya da yok etmekten
çekinmeyen bir yazar oluşu Howey'nin. Kimi zaman gözleriniz dolarken, kimi zaman
hırsınızdan kendinizi sıkabileceğiniz kadar güçlü karakterlerle
karşılaşıyorsunuz.
Jules
karakteri ise, her ne kadar tek bir karakter üzerinden yorum yapmaktan kaçınsam
da değinmek istediğim bir karakter. Güçlü, inançlı ve azimli bir kadın karakter
olan Jules'e hikaye boyunca hayranlık duymamak elde değil.
Çevirisindeki
akıcılık ve başarı, hikayenin sürükleyiciliği ile Silo, son zamanlarda post
apokaliptik bir hikaye arayanlar için en doğru tercihlerden biri olacaktır.
Görüşmek
üzere, iyi okumalar.
Etiketler:
Hugh Howey,
Kitap,
Kitap Blog,
Monokl Edebiyat,
Silo,
Wool
3 Nisan 2014 Perşembe
30 Mart 2014 Pazar
Kısa Kısa
Günlerden
cumartesi. Oyumu kullandım geldim. Gelirken de yolda bu cadı oyuncağını aldım
çünkü 26 yaşındaki her yetişkin oyuncak alır.
Ne
okuyorum? Gördüğünüz üzere Lydia Millet - Çaresizlik Kuyusu.
Silo'nun
yazısı hazır, yakında okuyabileceksiniz.
Silo'dan
önce blog'a "Y: Son Erkek - Erkeksiz" çizgi romanı konuk olacak ama.
Bugün içinde yazısını eklerim.
Siz
neler yapıyorsunuz, neler okuyorsunuz?
Etiketler:
Çaresizlik Kuyusu,
Kısa Kısa,
Kitap,
Kitap Blog,
Lydia Millet,
Silo
25 Mart 2014 Salı
Kareler ve Sayfalar Tumblr'da!
http://karelervesayfalar.tumblr.com/ adresinden tumblr profilini de takip edebilirsiniz. Henüz pek bir içerik yok ancak yakın zamanda daha fazla fotoğraf, alıntı vs olacak.
Takipte kalın :)
24 Mart 2014 Pazartesi
22 Mart 2014 Cumartesi
Justin Cronin "On İki"
"Hayat en
karanlık gecede bile yolunu bulur dostum."
Justin
Cronin, On İki.
SONU GELEN DÜNYA
FANTEZİSİ
Son
yıllarda, özellikle Amerika çıkışlı dizi, film, kitap ve çizgi romanlarda
sıklıkla rastlanan bir konu olmaya başlayan "dünyanın sonu" ya da
daha başka bir dille anlatmak gerekirse, "dünyanın bilindik halinin
sonu" ülkemiz sanat severleri için de ilgi çekici hikayeler sunuyor.
Çevrilen
kitaplarla, televizyonda gösterime başlanan dizilerle ya da sınırları yok eden
internet sayesinde kolay ulaşılabilir hale gelen tüm mecralar yoluyla ülkemiz
içinde de kendisine ayrı bir kitle yaratmayı başarabilen post apokaliptik tarz
örnekleri her geçen gün artıyor.
Konumuz
bir kitap olduğuna göre, kitap örneğini ele alarak ilerlemekte fayda görüyorum.
Okuyucu
için, neredeyse "gergin" bir durum oluşturan post apokaliptik hikaye
anlatan bir kitabın, okuyucuyu bu denli gererken aynı zamanda kendisine nasıl
sıkı sıkıya bağladığının sebepleri üzerinde kısa bir şekilde düşünmeyi tavsiye
ediyorum.
Bildik
dünyanın elden kayıp gitmesinin çekiciliği nereden geliyor? Neden okuyucu sahip
olduklarının yittiği bir geleceğin içinde kendisini bu denli heyecanlı ve
yaşıyor hissediyor?
Bunun
öncelikli sebepleri arasında belki heyecan/macera hatta tehlike, ipin üzerinde
yürüme riskini sever olması gelebilir. Ya da kendi bulunduğu stabil dünyası
içinde asla içine düşmeyeceği bir geleceği anlatan bu hikayeler karşısında,
kendi durumuna bakıp kendisini şanslı sayabilir. Eklemek istediğim bir diğer
şey ise, böyle bir durum olduğunda nasıl davranması gerektiği konusunda
kendisine bir hazırlık, bir ders veriyor olabilir. Bir gün dünyanın sonu
gelirse, nasıl davranacağı konusu yaşayarak öğrenemeyeceği bir durum
olduğundan, ancak henüz yaşanmamış bir kurgu üzerinden bunu deneyimleyebilir.
İpin
ucunda, nükleer felaketler atlatmış ve hemen her an bir savaş beklentisi içinde
olan günümüz dünyası insanı için, sanıyorum ki dünyanın sonunun yaklaşıyor
olması dev bir hayal olmaktan ziyade, zamanı netleşmediği halde beklenen bir
durum.
Bu
sebeple, haklı olarak, belki saymadığım onlarca sebepten ötürü "o da artık
sona doğru yol almaya hazır."
Ancak...
RAYINDAN ÇIKMIŞ
BİR DÜNYADA YAŞAMAYI BAŞARMAK
Justin
Cronin'in dilimize çevrildiğinde, hedef kitlesi içinde oldukça ses getiren
romanı Hiçlikten Gelen Kız'ın devam kitabı olan On İki, ilk kitapta başlayan
hikayenin sanırım en heyecanlı kısmını bizlere anlatıyor ve üçüncü (son)
kitabın yakın zamanda çevrilmesi ihtiyacını doğuruyor.
Yapılan
tehlikeli bir deneyin ardından işlerin çığrından çıktığı Amerika'nın bizleri
beklediği hikayede, karşımıza son yıllarda fazlasıyla popüler olan ve neredeyse
çoğu yazara ilk kitabını yazdıran "kan emiciler", On İki'de de
karşımıza çıkıyor. Ancak rahat olun, tahmin ettiğinizden çok çok daha farklı
bir "vampir" hikayesi var karşımızda. Zira yazarın mükemmel kurgusu
ve olay yaratma yeteneği sayesinde ele aldığı konuyu taşıdığı çizgi, kitabın
ikinci cildinin neden bu denli beklendiğini kanıtlar nitelikte.
Önce,
0 yılına dönerek deneyin patlamasının ardından hayatta kalan insanların bir
araya gelme ve olan biteni anlama dönemini izliyor, ilerleyen zamanla beraber
devlet ve ordunun işin içine girdiği ve bireysel çıkarların da ön planda
tutularak yönetilmeye mahkum bırakılmış, sonu gelmiş toplumların düzensizlik
içindeki düzenini okumaya başlıyoruz.
Yıkılan,
dünyanın dev gücü olduğu halde yıkılan bir Amerika'da, insanların kendi
kanunlarını ve gerçeklerle/sorunla baş etme, hayatta kalma ve dünyada yeniden
yaşamı canlandırma adına giriştikleri çalışmalar ve yaptıkları planlar, okuyucu
için en başta bahsi geçen "öğrenme" sürecini oluşturabilecek gibi
duruyor.
Vampir
konusu ise "Viral" olarak karşımıza çıkmakta. Yazar, yarattığı kan
emiciler "Viraller" olarak tanımlıyor ve normal vampir anlayışımızın
aksine, virallere farklı özellikler yüklemiş. Bu da elbette farklılaştırıcı
noktalardan biri olarak kitaba bir artı puan daha kazandırıyor.
Justin
Cronin'in tebrikleri hak ettiği bir kaç detayı daha eklemek istiyorum; ilk
olarak kitaptaki kadın kahramanları okuyucuya sunuş biçimi. Baş karakter Amy
olmak üzere hikayede karşımıza güçlü erkek karakterler kadar kadın karakterler
de çıkıyor. Bahsettiğim güç, karakterin yaratılışının edebi yönünü olduğu
kadar, hikaye içinde sahip oldukları gerek fiziksel gerekse zihinsel
yetenekleri. Bir savaşçı olarak hikayede yer alan Alicia karakterini bu duruma
örnek gösterebilirim. Kadın erkek eşitliği çok güzel biçimde irdeleyen yazarı
bu noktada kutlamakta sakınca görmüyorum.
Bir
diğer detay ise okuyucunun atlaması imkansız olan, sayıca fazla olan
karakterlerin yaratılışındaki başarı. O kadar fazla karakter, o kadar iyi bir
ustalıkla kurgulanmış ki her bir karakterin davranışlarının içinde olduğu
tutarlılık, kitap boyunca tek bir satırda bile bozulmuyor.
GERİLİM VE
HEYECAN
On
İki, post apokaliptik bir roman olarak klişelerden sıyrılmış bir çizgide.
Hayatta kalma çabası, intikam, gerçeğin yadsınması, türler arasındaki savaş,
umut olduğu kadar umutsuzluk ve geleceği kendi elleriyle yaratmaya, kurtarmaya
çalışan bir avuç insan. Öte yandan kural koyucular ve diğerleri arasındaki
adaletsizlik, adaletsizlik içinde kendi adaletini yaratmaya çalışan kanunsuz
ama kural sahibi olanlar.
On
İki, son zamanlarda iyi bir maceraya atılmak isteyenlerin doğru tercihi
olacaktır.
Etiketler:
Doğan Kitap,
Justin Cronin,
Kitap,
Kitap Blog,
On İki
9 Mart 2014 Pazar
Kitap Önerileri
Son günlerde sık sık düşündüğüm, hatırladığım iki kitap. Üstad ne de güzel yazmış.
Hala okumayanlar varsa, okumak için tam zamanı.
23 Şubat 2014 Pazar
Ray Bradbury "Mars Yıllıkları"
"Eğer gerçeği fazla didiklemezsen, düş görmenin de büyük
yararları vardır kimi zaman."
Ray Bradbury, Mars Yıllıkları
GELECEĞİ UMUTLARLA PARLATMAYA ÇALIŞMAK
Gelecek kara
bir perdenin ardında saklanan bir bilinmezdir.
İnsan merak
eder. Hayal kurmak ve hayallerine kavuşmak ister.
Gelecekte kaybettiklerini
geri kazanmak, hayatında ikinci bir şans sahibi olabilmek ister.
Geleceğin
daha iyi olacağını, şimdiki zamanın sıkıntısından ve dertlerinden kurtaracağını
düşünür, bunu bekler. Ya da mekan değiştirmenin, hatta açıkça ifade etmek
gerekirse kaçışın bir sıfırlama ve güzelliklere gebe bir durum olduğunu,
varılan yeni noktanın şimdiki hayatın hayalkırıklıkları ve yenilgilerinden,
sorunlarından uzak olacağı fantezisini besler kafasında.
Çünkü kaçış
umuttur. Hayaller, beklentiler... Sinsi bir hastalık gibi insanı sarar ve bir
kandırmacanın içine doğru çeker kişiyi. Gerçekliğin sınırlarından kurtulmak
için insanın umuda ve hayallere ihtiyacı vardır ve bunu onlara verebilecek her
duruma neredeyse acınası bir ihtiyaç içinde kendilerini atar, ona sıkıca
sarılırlar.
Çünkü bir
başka dünyanın mümkün olup olmadığı, ölümden sonra ne olacağı ya da hemen
herkesin aklına gelebilen Mars'ta hayat var mı, bir gün oraya gidilip
gidilmeyeceği sorusu hayattan kaçmanın, merak etmenin ve geleceği umutlara
sarıyor olmanın en sıradan örneklerle bir göstergesi gibi.
MARS'A DEĞEN İNSAN ELİ
İthaki
Yayınları'nın geçtiğimiz aylarda yayınladığı Mars Yıllıkları, Ray Bradbury'nin
daha önce "Gümüş Çekirgeler" adı ile yayınlanan ve birbiriyle
ilintili öykülerden oluşan bir kitabı. Her bir öykünün bir diğerini tarih
sırasına göre devam ediyor oluşunu, öykülerin isimlerinde geçen tarihlerden
anlayabileceğimiz üzere, aynı zamanda konu ve olayların akışında da
görebiliyoruz.
Kaçış, yeni
bir hayat, ikinci bir şans ya da kayıpların telafisi, güzel bir gelecek için
insanoğlunun Mars'a göç etmesiyle başlayan hikayelerde, değişen bir gezegenin,
değiştirmeye gelen bir ırk tarafından nasıl tahrip edilip, kendisi olmaktan
uzaklaştığını, insan eli ile nasıl Mars'tan çok bir Amerika'ya çevrildiğini
okuyoruz.
İlk
öykülerde karşımıza çıkan Marslılar'ın, zaman içinde - ve her bir öykü ile
beraber - Dünya'dan gelenlerle karşılaşmalarını görüyoruz. Mars'taki hayatın,
bizim gezegenimizdekinden her ne kadar farklı görünse de, insan ya da Marslı
arasında yeri geldiğinde yedi fark bulamayacak kadar da tanıdık gelen tepkileri
ve tavırları olduğunu anlıyoruz. Özellikle ikili ilişkiler ve diyaloglarda
ortaya çıkan bu insani(!) durum örneklerini Bradbury'nin kağıda dökmesini
ustalıktan başka nasıl tanımlayabiliriz bilmiyorum.
Hikayeler
ilerledikçe bir yandan insanlığın ardında bıraktığı Dünya'nın, bir yandan da
Mars'ın sürüklendiği yol karşımıza çıkıyor. İnsanın, Marslı ile karşılaşması,
aralarında oluşan iletişim ya da iletişimsizlik süreci, benzer ya da farklı
noktaları hikayelerde okuyucuyu karşılıyor.
Dünya'da
kitapları yasaklanan ve yakılan yazarların yeniden var olabildiği ve
yazabildiği bir yer olan Mars, ölmüş insanların yeniden görülebileceği ve hiç
bir şey olmamış gibi yaşamaya devam ettikleri bir gezegen olan Mars, yanınızda
olmasını istediğiniz insanları size sunan bir aldatmaca olan Mars, gelişmiş
toplumun omuzlarında yıllarca yükselttiği ve sonunda Dünya'dan gelen bir
virüsle allak bullak olan bir yaşamın ev sahibi olan Mars...
Ray
Bradbury'nin, Resimli Adam adlı kitabındaki öykülerde de gözlemleyebileceğiniz
üzere tarzındaki karanlık, Mars Yıllıkları'nın genelini de sarmış durumda. Ölüm konusuna değinmekten asla kaçınmayan
yazarın, karanlığının kendine has işlenişi ile buluşan hikayelerinde cesurca
ölümden bahsedebiliyor olması kendi adıma mutluluk verici - bir okur olarak.
DÜNYA'DAN MANEN KOPAMAYIŞ GERÇEĞİ
İnsanın
varoluşundaki ele geçirme ve yönetme arzusunun da vurgulandığı kitapta,
mahvedilen ve daha fazla yaşanmaz hale gelen bir Dünya'nın alternatifi ve
kurtarıcısı olarak konumlanan Mars'ın, ilerleyen yıllar içinde yine de
akılların Dünya'dan uzaklaşmasını sağlayamayacak kadar benimsenmiyor oluşu da
dikkat çekici. İnsanın kendi hayatını sürekli olarak, asıl olarak Dünya'ya ait
hissetmesi mesajının verildiğini düşündüren kitabın sonu da bunu destekler
biçimde.
Etiketler:
İthaki Yayınları,
Kitap,
Kitap Blog,
Mars Yıllıkları,
Ray Bradbury
21 Şubat 2014 Cuma
Jason "I Killed Adolf Hitler"
Zamanda
yolculuk teması her zaman ilgimi çekmiştir. Geleceğe Dönüş seri ile büyüyen bir
neslin mensubu olmamdan olsa gerek, içine sığabildiğim tüm karton kutulardan da
çocukken zaman makinesi yapmışlığım vardır.
Zaman
kavramını henüz algılayamamışken, tüm varlığıyla geçmişe ya da geleceğe
gidebilme hayalleri kuran bir çocuk olarak, fırsat buldukça zaman yolculuğu ile
ilgili makale, roman ya da şekilde görüleceği üzere çizgi roman okumaya
çalışıyorum.
Zaman
makinesi ile geçmişe dönmenin, geleceği etkileyeceği sorununu kısaca irdeleyen
Jason'ın çizgi romanı I Killed Adolf Hitler, Hitler'in zaman makinesi yardımıyla
geriye gidilerek öldürülmeye çalışılmasını konu alıyor.
Bir kiralık
katil olan kahramanımız, insanları gözünü kapamadan öldürmekten çekinmezken,
kendisine bir gün, tarihte en azından kendi adıma söyleyebilirim ki, ölmesi ve hiç varolmaması istenen bir insan olan Hitler'i öldürmesini isteyen bir müşterisi gelir ve iş
Hitler'i bulup öldürmeye kalır. Bu amaçla da bir zaman makinesine sahip olan
başka bir karaktere gidilir, tarihte geriye gidilir ve işler hafiften karışmaya
başlar.
Oldukça,
oldukça akıcı bir çizgi roman. Neredeyse dakikalar içinde bitti. (Gerçi her
zaman dilimi zaten dakikalar içindedir ya, her neyse.) Yer yer hikayede bazı
noktalar okuyucu için soğuk gelse de, bunun karakterlerin yalınlığından
kaynaklanan bir şey olduğunu düşünüyorum.
Çizim
oldukça yalın, diyaloglar da öyle. Göz yormayan ve dikkat dağıtmayan bir tarzda
oluşturulmuş.
Karakterlerin
ağırlıklı olarak köpek olarak çizildiği I Killed Adolf Hitler'de ördek ya da
tavşan şeklinde çizilmiş karakterler de görebilirsiniz.
Etiketler:
Çizgi Roman,
I Killed Adolf Hitler,
Jason,
Kitap,
Kitap Blog
20 Şubat 2014 Perşembe
Kitaplıktan Kareler
ArkaBahçe Çizgi Roman Dükkanı (Beşiktaş)'ndan alınma Sandman bardağı. Bir ikincisi daha yoktu sanırım, biz aldık =)
Lejyon'un yazısını blog'da bulabilirsiniz, ama genişletilmiş haliyle yeniden yayınlayacağım.
China Mieville'e olan sevgimi zaten biliyorsunuz.
Ghost! Son yıllarda dinleyip de bu kadar beğendiğim başka bir grup olmadı.
Ve kitap dağı.
Kitaplığımın bir kısmı ile bitiriyoruz =)
Etiketler:
Kitap,
Kitap Blog,
Kitaplıktan Kareler
15 Şubat 2014 Cumartesi
Fabien Nury/John Cassady "Lejyon"
Kitleleri harekete geçirme ve yönlendirme,
amaç doğrultusunda kullanma isteği insanoğlunun damarlarından asla çıkmayacak,
kişiye göre sinsice, kişiye göre açıkça dışa vurulan sevimsiz bir içgüdü.
Savaşta ya da barışta, insan üzerinde
hakimiyet kurma isteği dendiğinde özellikle aklıma gelen en SAVAŞ başta siyasiler ya da din
adamları olmuştur. Tarih boyunca, bildiğim ve hatırladığım kadarıyla yanlış
amaçlar için insanların inanç ve değer yargılarını kendi gelecekleri için,
toplu bir yönetim ve boyun eğdirme aracı olarak kullanan insan, kazanan ya da
kaybeden konumunda bir yol izleyerek bu açıktan faydalanmıştır.
Tıpkı Hitler’in, dünyayı yerinden oynatacak
ideaları için kullanmayı ve kandırmayı başardığı (buna başarı demeye içten içe
dilim varmıyor bile olsa) milyonlarca insanın kullanılması, belki hala bir çok
siyasi akım (ya da kısıtlama yapmayalım – bir çok insanın) için kullanılmak
istenen control mekanizmalarından biri.
Savaşta, gözleri uğruna savaşmaları
beyinlerine kazınan binlerce insanın kendisini ateşe atmaktan çekinmemesi ya da
öldürmekten bir an bile çekince duymaması, ordu komutanının ve savaş süren asıl
güç ya da güçlerin sahip olabilmeyi hayal ettiği yegane kaynak olsa gerek.
İşte bu yüzden, savaşta “Daha iyi nasıl sonuç
alınabilir?” sorusunu soran bir ordunun, eline geçen güç kaynaklarını
çeşitlendirme ve çoğaltma, kusursuz ordu, hatta ölüm makineleri yaratma
ihtiyacı doğuyor.
GÖZÜ KARA
LEJYONLAR
Fabien Nury ve John Cassady’nin imzasını
taşıyan Lejyon, işte tam bu noktada, II. Dünya Savaşı sırasında orduların
maksimum verim, en iyi strateji ile düşmanla karşı karşıya gelmesi, tek amaç
doğrultusunda ilerlemesi üzerine yapılan bir deneye, projeye dayanıyor:
Kazanmak!
Hikayenin başında, bizleri bir cinayet ve
İngiliz İstihbarat Servisi’nin olaya dahil olması karşılıyor. Neredeyse bir
ritüel şeklinde işlenen bir cinayet ve intiharın ardından olayın aydınlatılması
ile ilgilenen Servis’in yanı sıra, cephede devam eden savaş da hikayenin ana eksenini
oluşturuyor.
Savaş sırasında, Almanlar’ın bir projesi ile
hikayeye adını veren ve kitap kapağında beliren, on yaşında küçük bir Romen
kızı olan Ana ile yolumuz kesişiyor.
Ana, kan nakli ile insanların/hayvanların
zihnini ele geçirme ve kontrol etme yetisine sahip bir kız. Elbette, bu durum
Nazi ordularının gözünden kaçmıyor ve durumu, kendi amaçları için kullanmaktan
çekinmeyecekleri bir projeye dönüştürüyorlar. Askerler, kan nakli ile Ana’nın
mükemmel strateji ve en iyi savunma ile saldırtacağı birer ölüm makinesine
dönüşüyor.
VAMPİRİZM VE
SAVAŞ BİR ARADA
Arka planda devam eden cinayet ve Ana, aynı
zamanda bizleri tarihi bir karaktere, kimi zaman Vlad Tepes, kimi zaman Drakula
adı ile anılan Kazıklı Voyvoda’ya götürüyor.
Vampirizm temasının da işlendiği Lejyon, bir
savaş hikayesi olarak okuyucu için farklı noktalarda öne çıkan bir hikaye
yaratıyor.
Farklı bir çok karakterin içinde bulunduğu
hikayede dikkatin yüksek seviyede tutulması bir ihtiyaç; farklı karakterlerin
sıkça karşımıza çıkması haricinde farklı isimlerle karşılaşılan aynı kişiler
ise yer yer kafa karışıklığı yaratsa da, çözüm bölümündeki netlike oluşan küçük
karışıklıkları dağıtacak şekilde.
Çizimleri ile okuyucu için kolaylık sağlayan,
göz yormayan çizim ve renkleri ile akıcılığı pekişen kitap, Marmara Çizgi’nin
çevirisi ile okunmayı bekleyenler arasında yerini alıyor.
Etiketler:
Çizgi Roman,
Fabien Nury,
John Cassady,
Kitap,
Kitap Blog,
Lejyon,
Marmara Çizgi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









