Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Can Yayınları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Aralık 2018 Salı

Ann Radcliffe "Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi"

Yüzyıllar sonra blog'a yazı ekliyorum ve hakkında yazdığım ilk yazı, bu sürecin sonunda, 1700'lerden. Ben de en son 1700'lerin sonunda blog'u güncelledim, bilmem fark eden oldu mu? Gelir gelmez dışlanmış ve sevilmeyen bir blog olduğumu da hatırlatmayı ihmal etmedim. Yabancılık çekmeyin okurken..... okuyan varsa.... belki.... umarım.... 

1764 doğumlu yazar Ann Radcliffe'in Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi adlı romanı, gotik roman türüne dahil edilen bir roman. Yazıldığı dönemdeki türünün diğer örnekleriyle birçok ortak noktasını bulabileceğiniz olay akışına sahip; buna olumsuz bir anlam yüklemeyin. Burada çıtayı bir yere çekmiş ve ona göre bir değerlendirme yapıyor değilim hatta şu an yorgunluktan ölüyorum ve birkaç hafta önce okumuş olduğum bu kitabın yazısını inatla yazmaya çalışıyorum. O yüzden özür dilerim. Zaten sevmeyerek okuyorsunuz beni. Konu yine dağıldı.

Sicilya'da bir Aşk Hikayesi'nde, beklenen kaos ve gerilim ne zaman yaşanacak diye düşünürken sayfalar hızla geçiyor; zaten ortada bir müphemlik var. Bunun üzerine üst üste binmeye başlayan diğer unsurlar; büyük ve karanlık bir şatonun gizemi; aydınlatılamayan bu gizemin üzerine yaşanan bir dram; bunlara eklenen bir macera. Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi, geçmişin gölgesinin sindiği bir gotik roman olarak, ki birazdan birkaç benzerini de anacağım üzere, aklınıza gelecek o ilk gotik romanların çoğundaki korkunun hakimiyetinden daha baskın biçimde bir kaçışın gerilimini yaşatıyor. Bu yüzden, okurken kafamda üçe bölündü akış.

Karakterlere de kısaca değineyim; isimlerine değil, zaten olayı da anlatmıyorum. Yazıyı yazma sebebim ben beğendiğim kitabı, siz de okumadıysanız okuyun demek zaten. Karakterler diyordum; her bir karakteri çok beğendim. Kibrin ölümcüllüğü, yeri geldiğinde bir toprak sahibi üzerinden yeri geldiğinde ölümcül dereceye varmasa da bir din adamı üzerinden, bazen hırslarına yenik düşen bir kadın üzerinden yansıtılmış. Öte yandan kadın karakterlerde asla boyun eğmeci ve kaderci bir tutum yoktu bence; inancın pasifleştirici bir etkisinin yapıştırıldığı karakterler olur ya; burada Radcliffe hanımefendi aksini koymuş; kadın karakterler çok güçlü. Asla pes etmeyen, yılmayan ve gözü kara kadınlar. Dönemi düşünürseniz; yazıldığı dönem ve kurgu içinde karakterleri içine atmaktan sakınmadığı durumlar, kendisi hakkında da bir fikir veriyordur belki. Ağırlıklı olarak da bir dayanışma hali kadınlar arasında, kadınların yardımlaşmasına da değinelim. Romanda, bir bölümde din kurumu - toprak sahipliği üzerinden yansıtılan otorite çekişmesi/şovu, iki tarafın da meselesinin nasıl sadece kendi otorite konumları üzerinden bir mücadeleye giriştiğini, buna karşılık, bahsettiğim bölümde asıl sorun olan karakterin mevcut durumunun akıbetinin nasıl geri plana itildiğini gösteriyordu. Vurgulamak istedim. Elbette kadınlar iyidir erkekler kötüdür değil, kardeşlik bağı, dostluk bağı gibi anlamlarla yazar kadın ve erkek arasındaki saygı ve sevginin bu kurumlar savaşının yanında nasıl bir dayanışmayı ortaya çıkardığı çok kez örnekliyor. 

Evet.

Wilkie Collins'in Woman In White'ı, elbette en sevdiğim romanlardan biri olan Emily Brönte'nin Wuthering Heights'ı, Horace Walpole'dan The Castle Of Otranto (buna lisedeyken şarkı yapmıştım, şarkının adını kitaptan çaldığım yetmiyormuş gibi şarkının bir bölümünü de Impaled Nazarene'den çalmıştım. Şarkı gotik değil, leş iğrenç mağara dönemi black metaliydi. Çocuklarınızı sevdiklerinizi black metaldan koruyun) okurken ilk aklıma gelenlerdi. 

Bu romanları seviyorsanız, bu romanı da seversiniz. Her şey her zaman iyi gitmez ama her şey her zaman da kötü gitmez. 

7 Kasım 2015 Cumartesi

Mihail Lermontov "Zamanımızın Bir Kahramanı"

Bir süredir devam eden, herhangi bir isim koymadığım ve bu yüzden sürekli "Rus edebiyatının klasikleri içinde yer alan ve benim okumadığım romanları okuma" şeklinde ifade etmeye mecbur kaldığım okuma "maratonu"nda bu hafta Mihail Lermontov'un Zamanımızın Bir Kahramanı adlı kitabı var.

Kitabı geçtiğimiz hafta bitirdim ancak yazısını eklemeye bir türlü zamanım olmadı; çünkü nasıl oluyor bilmiyorum ama ders çalışırken sıklıkla psikoza girmiş de psikozu ders çalışmak olan bir insana dönüştüğümden zamanım olmadı.

1814 Moskova Mihail Lermontov'un hayatı benim yaşımdayken bitmiş; o da 27'sinde, bir düello sonucu hayatını kaybetmiş. Trajik bir durum; Zamanımızın Bir Kahramanı'nda geçen düello bölümlerinde yazarın hayat hikayesini kitabın girişinde kısaca da olsa okuduğum için, roman içinde geçen bu bölümlerde bir efkar bastı. 

Zamanımızın Bir Kahramanı, ilk başta bir yol hikayesi gibi başlıyor; şu an Gürcistan olan bölgeden dönmekte olan bir anlatıcının, yolda karşılaştığı ve sıklıkla coğrafyanın farklı halkları hakkında önyargısı bol ifadelerle geçmişinden anları onunla paylaşan bir başka karakterle yolu kesişiyor. Böylece Zamanımızın Bir Kahramanı'ndaki asıl kahraman da yavaş yavaş okura tanıtılmaya başlanıyor; anlatıcımıza aktarılan bu anıların içindeki bir karakter, Peçorin karakteri, sayfalar ilerledikçe hikayenin merkezine yerleşiveriyor.

Anlatıcı bir süre sonra değişiyor; zira roman, Peçorin'in kendi günlüğünden bölümler ile devam etmeye başlıyor.

Peçorin ilginç bir karakter; içinde bir kötülüğün yeşerdiğini gördüğünüz sayfalarda bile aslında kötü olmadığını hissedebilirsiniz: Neyi neden yaptığına anlam veremediğiniz her seferde, bir sonraki sayfada karşınıza çıkacak maziden bir karenin ya da mazinin doğurduğu bir ruh halinin sizi hem hüzünlendireceğini, hem de Peçorin'in davranışlarını anlamak için gerekli sebebi verdiğini göreceksiniz.

İnsan ilişkilerinde fazla sıcaklığı olmayan, kadınlar konusunda bir hırsın, bir hayalkırıklığının hırsının esiri olan, özgürlüğüne düşkün ve aslında tüm umutlarını geride bıraktığı pek ala da anlaşılabilen bir karakter Peçorin. Ne kadar mutlu ya da mutsuz bir hayatınız oldu bilmiyorum ancak Peçorin'in karakterini yansıtan ifadelerdeki umutsuzluk ve hüzün, sizi en az birkaç kere kendisine çekecek bir ortak nokta yaratacaktır diye düşünüyorum.

Kendi ağzından, kendi ifadeleriyle içini döktüğü, ancak sadece günlüğüne içini döktüğü bölümlerde, çevresi için çoğu zaman kibirli ve umarsız görünen Peçorin'in aslında nasıl bir acının pençesinde olduğu, yitmiş bir hayatın yasını aslında nasıl geleceği ve şimdiyi neredeyse silip atarak, onu yaşamayı reddederek devam ettiğini görmek mümkün.

"Bütün dünyayı sevmeye hazırdım; değerlendiren çıkmadı: Böylelikle de nefret etmeyi öğrendim. Renksiz gençliğimi, kendime ve dünyaya karşı giriştiğim savaşta tükettim. Alaya alınmaktan korktuğum için en iyi duygularımı yüreğimin derinliklerine gömdüm. Orada silinip gittiler. Hep doğruyu söyledim, inanılmadım. O zaman kandırmaya başladım." (syf:127)

17 Ekim 2015 Cumartesi

Lev Tolstoy "İvan İlyiç'in Ölümü"

"Bunun gerektiği gibi yaşamanın sonucu olduğu aklına geldikçe de bu garip düşünceden kurtulmak istiyordu." 

İvan İlyiç'in Ölümü, Lev Tolstoy.

Son yazılarda sürekli söylediğim gibi, okumadığım Rus klasiklerini okuma girişimime devam ediyorum. Ders yoğunluğundan biraz dağıldığım için, elime ders dışı bir kitap aldığımda vicdan azabı duyup elimden bıraktığım, dönüp ders çalışmaya devam ettiğim anlar yaşıyorum ara ara. O yüzden aksadı biraz. 

Şu an masamda duran 21 kitap arasında bu satırları yazmaya çalışıyorum, o kitapların yarısından fazlası benim hafta sonum olacaklar çünkü, öyle anlatayım.

Neyse.

İvan İlyiç'in Ölümü'nü bir gecede okudum diyebilirim. İnce bir kitap. Ancak İvan İlyiç'in ölümünü anlatışı ile Tolstoy, kitabı kalbinize ağırlık yapacak biçimde yazmış. İnsanın varlığına, yaşama uğraşına dair çabasının yıkım mı zafer mi getireceğinin çözümsüzlüğü, mahkeme üyesi İvan İlyiç'in dertli hikayesiyle zamanla değişmeyecek bir sıkıntı olarak her zaman okunacak, her zaman kendisine iç çektirecek okurlar bulacak şekilde hikayeye yansımış.

İç organlarındaki bir sorunun ortaya çıkmasından sonra ölüm korkusu ve hastalığın gerginliğiyle bunalıma giren, ancak sonunda "neden yaşadım", "neden böyle yaşadım", "bu şekilde yaşamak için çabalamam bana ne getirdi"yi sorgulamaya dönüşen bir süreç içinde, günümüz insanının da gayet kendine dönüp sorması gereken sorularla dolu bir hikayesi var İvan İlyiç'in.

Hayatında yükselmek, iyi bir konuma gelmek, zenginlerin evleriyle yarışır ancak onlarla yarışmak için yapıldığı belli olan çabalarla, maddi şeylerle, süslü bir salonla, güzel bir evle hayatın yaşanması gereken haline sahip olduğunu, bunlar için yaşaması ve çalışması gerektiğini düşünen İvan İlyiç'in, hayatında zamanla istediği ve "öyle olması gerektiği için" öyleleştirmeye çalıştığı şeylerin sonu değiştiremediğini okura sunuyor Tolstoy. Manevi kazançlarının yetersizliğini ölüm döşeğinde düşünmeye ve fark etmeye çalışan İvan İlyiç ne sahip olduğu ailenin; ne karısının, ne kızının, ne oğlunun, ne de sahip olduğu ev ve içindeki şatafatın onun için asla bir sebep ve tatmin sebebi olamayacağını ancak son zamanlarında anlıyor. Öyle olması uygun olan bir evlilikle, öyle yaşaması sunulan hayatın parçası olmaya çalıştığı ömrü boyunca, gerçeğin üstünü kapatan ve mutsuzluğunu hissetmesini alıkoyan kurgu içinde İvan İlyiç, ölümüne yaklaştıkça boşa yaşadığını idrak ederken daha da kahroluyor. Bir yandan hastalığının ıstırabı, diğer yandan aslında boşa geçen hayatının boşluğunu yeni fark etmesi....

Cilalı bir hayatın altında kalanın, ciladan zerre etkilenmeden varlığını sürdürmeye devam etmesini görmek için cilalı tabakanın değersizleşmesini bekleyen İvan İlyiç'in hikayesi, ölümüyle idrake ve anlama ulaşıyor diyebilirim.

Etkileyici bir hikaye olduğunu yazsam da yazmasam da bir zira Tolstoy'u olumlu ya da olumsuz anlamda eleştirmenin aslında haddim olmadığını düşünüyorum. Aynı şekilde yaklaştığım dolu yazar var elbette, ama genelde bunu belirtmiyorum. 

Klasiklerin neden klasikleştiğini, hikayelerin neden ölmediğini, zamanın neden hangi yazarı ya da hangi kitabı eskitemediğini kendi kendinize sorun.

Çünkü İvan İlyiç, ölümü beklerken çok şey soruyor. İşte o sorular, insanın varlığının başından sonuna dek insanla bir olacak sorular. O sorulara cevap bulamayan herkesin İvan İlyiç'in Ölümü'nü aslında yaşadığı ya da yaşamakta olduğunu ispatlayacak sorular.

"Kamuya göre yukarı çıkmaktayım. Yükseldiğim ölçüde hayattan uzaklaşıyordum.... Şimdi de tamamıyla öl bakalım." (syf:74)

9 Mart 2014 Pazar

Kitap Önerileri



Son günlerde sık sık düşündüğüm, hatırladığım iki kitap. Üstad ne de güzel yazmış.


Hala okumayanlar varsa, okumak için tam zamanı.


20 Mayıs 2013 Pazartesi

Hermann Hesse "Demian"


Hazır Hermann Hesse okumayı daha bir sever hale gelmişken, Demian’la devam edeyim okumaya dedim. Bu yıl içinde okumadığım Hesse kalmasın kararını da destekler bir hareketti, güzel de oldu.

Demian’da kafam bir nebze allak bullak oldu. Şimdi okuyup bitirdikten ve bir kaç gün kitap üzerine düşündükten sonar kafamda bir çok yeni fikir ve “acaba?” belirdi. Spoiler vermemek istiyorum ama bu sefer çabalarım bir yerde kalakalacak sanırım. İsterseniz kitabı okumayanlar yazıyı okumaya devam etmesin. Zaten çabuk bitirebileceğiniz, fazla uzun olmayan bir kitap. Yerinizde olsam alıp, okur ve sonar da bu yazıya bir göz atardım. Belki aynı soru işaretleri sizde de oluşmuş olur.

Devam edelim Demian’a.

Emil Sinclair, kitabın anlatıcı ve başkahramanı. Kendisiyle tanıştığımızda henüz on ya da on bir yaşında bir çocuk. Hayatı tanımaya, aydınlamaya başlamasına az bir süre var üstelik. Huzur ve güven dolu bir ailede, Hermann Hesse’nin kendi hayatıyla paralellikler taşıyacak şekilde, dinin önemli bir yer kapladığı bir ailenin, dinle huzur ve güven sınırları daha da belirginleştirilmiş bir aile içinde yaşıyayan bir çocuk Sinclair. Kötü ve kötüye dair her şeyin de evin sınırları dışında kaldığının farkında olmasına rağmen, aslında bu ince sınırların, hatta o sınırların ardındaki dünyanın, kötünün, kendisine bir nebze çekici geldiğinin de farkında.

Ancak işlerin dönüm noktası, kötüyle yüzleşmesinde kendisine derin bir ızdırap yaratıyor. Arkadaşları arasında, “mahallenin kötü çocuğu”nun gözünde havalı bir imaj çizmeye çalıştığı bir anda, kafasından uydurduğı ve fakat üzerine yemin etmek gibi bir hataya düştüğü anı, uydurma anı yüzünden ilk kez gerçek hayatın kötülüğüyle yüzleşiyor. Ve Demian, Max Demian da bu dönemde hayatına giriyor.
Buraya kadar her şey bir çocuğun hayatı anlama, arkadaş edinme, iyi kötü ve doğru yanlış arasındaki sınırları öğrenme çabası ya da deneme-yanılması olarak görülebilir ancak Demian ile başlayan süreç kesinlike bunun dışında bir hikaye getiriyor gözümüzün önüne.

Annesi ile beraber “farklı” bir düşünce sistemi ya da din ya da öğreti ya da felsefe, ne derseniz diyin, ona ait olan Demian, Sinclair’in hayatına şimşek gibi dalıyor, onda gördüğü “nişan” ile Sinclair’in de kendileri gibi olduğunu, bir şekilde seçilmiş olduğunu söylüyor.

Habil ve Kabil hikayesindeki göremediği tarafın Demian’ın açıklaması ile başka bir şekle bürünmesi, aslında hikayenin kırılma noktalarından birini mükemmel bir biçimde temsil ediyor diyebiliriz. Işte bilinen ve alışılan gerçekten uzaklaşması böyle başlıyor Sinclair’in.

Okul, takibinde lise, sonrasında üniversite eğitimi sırasında Sinclair’in çocukluktan ergenliğe, yetişkinliğe adım atışlarındaki sancılı tüm süreçlerde bir “idea” olarak Demian, hatta Demian’la bütünleşmiş bir Sinclair, yeri geldiğinde bir kadın siması Sinclair’in hayatında “farklı boyutta” bir yer kaplıyor. Koruyucusu, desteği, sevgilisi, arkadaşı, çizdiği bir resimde vücut bulan bu ifade, bu surat oluyor. Kitapta özellikle bi imajın yaratılma süreci, ihtiyacının doğuşu süreci oldukça etkileyici. Sinclair’in içindeki yangını siz de hissediyor, birinci ağızdan anlatımın etkisiyle daha da gömülüyorsunuz onun bunaltısına.

Çocukluktan çıkıp hayatına cinsellik girdikçe, Sinclair'in düşünceleri ve ruh halinin doğal olarak değişimi kitapta oldukça sancılı bir süreç olarak geçiyor.

Daha fazla detaya girmeyim.

Bir insanın aydınlanma süreci, ancak kendi sınırları içinde güven ve huzur yaratan inancından uzaklaşarak yaklaştığı bambaşka bir dünyanın, yer yer paranoyanın, yeri geldiğinde arayışın olduğu bir dünyanın içine girişini anlatıyor.

Bundan sonraki satırlar bolca spoiler içerir, dikkat.

* * * *

Lise öğrencisi iken tanıştığı din adamı ile olan ilişkisi, Demian, Demian’ın gerçekliği ve Bayan Eva, kitap bittiğinde bana Demian’ın hasta ruhunun yarattığı karakterlermiş gibi geldi. Yani Demian baştan beri, sanırım doğru tabir şizofreni olacak, bir şizofreni hastasıymış gibi geldi.

Kendi çocukluğundaki sıkıntının, patlak verdiği o yalan hikaye sonrasında girdiği berbat durumdan kurtuluşu, ruhundaki bunaltının azaltılması Demian’ın ortaya çıkışı ile geliyordu ki bu da Demian’ın hayali bir karakter, kurtarıcı olarak Sinclair’in zihninde yaratılan bir imaj olduğu fikrimi daha da güçlendirdi açıkçası.

Bir kurtuluş, içindeki boşluğun yerini alacak güçlü bir dayanak olarak olarak Demian’ı yaratması ile, hatta yeri geldiğinde Demian ya da Bayan Eva haricinde başka birini de yaratarak bir şekilde hayatta kalmaya çalıştı bence. Üstelik, en kötü anlarında sürekli karşısında ihtiyacı olan kurtarıcıyı da bulmaya başarması da bunu kanıtlar nitelikte.

Kitabın yazıldığı dönemi düşünürsek, sıklıkla vurgulandığı ve Bayan Eva, Demian ve Sinclair’in sıklıkla konuşmalarına konu olan “bir savaş” da sanırım dönem içinde Avrupa’daki sıkıntısının patlama noktasına ne denli yakın oluşunu Hermann Hesse’nin de görmesiyle ilgili. Tıpkı kitabın sonunda olduğu gibi, 1940’ların ortasında Almanya’nın başı çektiği dönemin geleceği, yarattığı buhranla beraber kitaba, kitapta da büyümeye çalışan bir insanın hayatına bu şekilde girmiş oluyordu. Uzakl kalması imkansız olan toplumsal durumun, şizofreni ile mücadele eden (ki aslında asla bir rahatsızlık adı geçmediği gibi, öyle bir farkındalık da olmadığı için kitapta, buna ne derece mücadele diyebilirim, ondan da emin değilim, aslında) bir gencin üzerindeki etkileri, daha da ilerleyen bir durumla sonlanıyor.

Eklemek istediğim küçük bir not ise, kitapta J. S. Bach ve Dietrich Bextehude gibi sevdiğim (hatta neredeyse taptığım!) iki isme sıkça, özel anlarda denk gelmemdi. 

Hermann Hesse’yi okumak için galiba uzun zaman beklememin bir sebebi varmış, son iki yıldır bir iki ayda bir Hesse okuyarak, doğru bir zamanla yaptığımdan emin oldum. Galiba okumak için beklemem, doğru zamanı beklememmiş. O yüzden olsa gerek, yazarın da kitabın da mükemmel olduğunu düşünüyorum. Bu da sadece benim değil, dünyanın görüşü olsa gerek. Açıkça.

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Karin Alvtegen "Yitirilen"


Bir hafta içinde okuduğum ikinci Karin Alvgeten romanı Yitirilen. Okuduğum ilk kitabı İhanet’te olduğu gibi bu kitapta da hikaye boyunca bir suç, yani bir polisiye unsur var ancak odaklanılan nokta baş karakterin geçmişi ve şimdiki zamanda hikayedeki cinayet ile kesişen yaşamı.

Sibylla, yıllar önce ailesinin evini ve para içindeki bir yaşamı, kitaptaki geri dönüşlerle öğrenceğimiz sebepler sonucu terk etmiş bir evsizdir. Kalacak bir yer bulabilmek, daha doğrusu o gün için kalacak bir yer ve yiyecek bir şeyler bulabilmek günlük amacı, hatta belki de tek amacıdır. Yine böyle bir günde, bir otelin yemek salonunda tanıştığı bir adama kendi oda ve yemek parasını ödetme ustalığını gösterip, yatıp uyuduktan sonra kapısı polis tarafından çalınır. Polise yakalanmamak, orada ne amaçla bulunduğunu açıklamak zorunda kalmamak (dolandırıcılıktan polisin eline düşeceği gerçeğinden) için odadan bir şekilde sıvışır. Fakat öğreneceği şeyler sonucu polisin onu arama sebebi, daha doğrusu kapısını çalma sebebi bambaşkadır. Gece hesabı ödettiği adam, odasında iç organları dışarı çıkarılmış, öldürülmüş halde bulunur.

Ve işler çığrından çıkar; kim olduğu bilinmeyen katil arkasında katil olarak Sibylla’yı gösterecek şekilde ipuçları, hatta mektuplar bırakarak cinayetler işlemeye devam eder.

Ve kim olduğunu, nerede olduğunu ve o cinayetlerini işlemediğini anlatabileceği hiç kimsesi olmayan Sibylla kendisini birden İsveç içinde tüm gazetelerin manşeytlerinde fotoğrafı olduğu günlerde, kimseye görünmeden orada oraya kaçarken bulur.

Bu hikayenin girişiydi. Devamı için kitaba yönlendiriyim sizi. Daha sonra da kitap hakkındaki yorumlarıma geçeyim.

Bir kere, yine İskandinav ülkelerinin soğuk atmosferinin buz gibi yaptığı ruh halleri içinde insanlar görüyoruz. Ailesi tarafından neredeyse “nefret” ilişkisi, daha doğrusu suçlama – itiraz – ceza sürecinden neredeyse zevk alan bir annenin elinden yitirilen bir hayatın hikayesini görüyoruz. Kısıtlamalar ve zengin – fakir ayırımı dolayısıyla (zengin tarafta olarak) sürekli “diğerleri” ve “sen başkasın” telkinleri içinde kendisini anormal bulmaya başlayan ve hiç bir yere ait olamadan, hiç kimseyle arkadaşlık kuramadan geçen bir çocukluğun faturasını yine kendisine kesen bir hayatın için yiten bir hayatı anlatıyor Sibylla’nın hikayesi.

Kitabı okurken çocuk yetiştirmeyi bilmeyenlerin ya da çocuk sahibi olma sebepleri tam olarak anlaşılamayan insanların neden çocuk sahibi olduklarını anlamadığımı düşündüm sıkça. Bir çocuğu “boğarak” yetiştirmenin ya da anormal biçimde hayat içinde dışlayarak yetiştirmenin haz yarattığı tek anne muhtemelen, bir acı gerçek olarak yalnız kitap karakterinin annesi olmasa gerek. Bir yerde gerçekten böylesine vicdansız aileler, kör babalar, suçlayıcı anneler olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca, sokakta yaşayan insanlar nelere maruz kaldıklarını ya da gün içinde bize sıradan gelen ne kadar ufak şeyin onlar için ne derece hayati anlamlar taşıdığını da sıklıkla göreceksiniz.

Son olarak, diğer kitabı İhanet’e nazaran bu kitabın sonlarında işin polisiye kısmı biraz daha ön plana çıkıyor, biraz daha hız kazanan “kovalamaca” içine giriyorsunuz.

Karin Alvtegen’in dili, anlatımı sürükleyici. Çevirmenin başarısını da es geçmemek lazım. Kitabı yaklaşık 15 saat içinde, ki buna uyuma süresi de dahil, bitirdim. Elinizden bırakmadan bitirebileceğinizi düşünüyorum.

9 Mayıs 2013 Perşembe

Karin Alvtegen "İhanet"


Karin Alvtegen adını İskandinav polisiye yazarlarını merak edip araştırdığımda duymuştum. Henning Mankell, Jo Nesbo ve Steig Larsson gibi sevdiğim üç isim haricinde kimler var merak etmiştim.

Yakın zamanda da kitabına denk gelince hemen aldım; “İhanet”.

Kitabın arka kapak yazısında her ne kadar polisiye – gerilim olarak belirtilse de bir kere alışık olduğunuz polisiye – gerilim tanımından biraz uzaklaşmanız gerekecek. Zira, son zamanlarda okuduğum, yine aynı topraklardan çıkma bir yazar olan Camilla Lackberg’in polisiye anlayışından (örnek vermek için söylüyorum) uzak. Evet, İhanet’te bir polisiye durum var zira ortada bir “suç”, aslında bir cinayet var. Gerilim var, çünkü kitabı size hızla okutan şey o gerilimin bizzat kendisi. Okurken gerçekten o gerilimi hissediyorsunuz. Bu gerilim, kitaba adını veren ihanetin nasıl sonlanacağı ya da tarafların birbiri arasında yaratılan ve çok güzel biçimde irdelenen psikolojik gerilim olarak sunulduğu gibi, bir suçun işlendiği sırada doğan gerilim de var.

Yazar hakkında internette okuduğum bazı yazılarda Henning Mankell ile inceden bir kıyas yapıldığı izlenimine kapıldım ama açıkça belirteyim, hayır, bence alakaları yok. Ama bu diğerini iyi ya da diğerini kötü yapmaz. Yalnızca bence tarzları çok farklı. Bunun altını özellikle bir Henning Mankell hayranı olarak söylüyorum.

İhanet’in konusundan çok kısa bahsedeyim. Henrik ve Eva on beş yıldır beraber olan, sekiz yıllık evli olan, altı yaşında bir oğulları olan bir çifttir. Ancak kitabın başında gördüğümüz üzere Henrik, Eva’yı çocuklarının öğretmeni Linda ile aldatmaktadır. Eva bunu öğrendiğinde alt üst olur, daha doğrusu keşfettiğinde. Öyle bir çarpar ki bu gerçek onu, karşısına çıkıp bağırığ çağırmaktansa tam bir “intikam” planı içine girer. (Sonunu ise asla tahmin edemeyecektir yaptığı şeylerin). Zira bu ihanet, kocasını aslına hiç tanımadığını göstermiştir ona. Güvendiği insanın aslında güvenilir olmadığının ortaya çıkması.

Diğer yanda ise Jonas adlı, 26 yaşında, komadaki sevgilisinin başucunda bekleyen, takıntılı bir genç var. İki yıl beş aydır komadaki sevgilisinin uyanmasını bekleyen Jonas, geçmişinde büyük bir ihanet hikayesi barındıran bir genç. Sanıyorum bu yüzden kendisine güvenli alan oluşturmaya yönelik çabaları var, takıntılarının doğuşu ise yine geçmişindeki bu acıya dayanıyor. Yazar burada mükemmel bir obsesif – kampülsif tablosu çiziyor. Öyle ki Jonas’ın çektiği çileyi, kolunu ikinci kere kapıya değdirerek “ilkinin izini silme” çabasında, sayılarında öyle bir görüyorsunuz ki, eğer benzer bir durumla daha önce karşılaşmışsanız, yani yaşamışsanız, üzerinize çöken bir “ağırlığı” hissetmemeniz mümkün değil.

Sadece kitabın girişinden bahsettim. Süprizleri bozmak istemiyorum. Karşınıza öyle garip durumlar çıkacak ki, soğuk iklimin soğuk insanlarının yeri gelecek kan donduran soğukkanlığının satırların arasına dalıp siz bozmak isteyecekseniz.

Bazen çoğu şeyin yüzeye çıkması ve açık açık konuşulması ihtiyacı okuyucuya hissettirilirken, olan bitenin hala “karşılıklı olarak bilmezlikten gelme” şeklinde kalmasıyla okuyucu üzerinde yaratılan gerilim ayrıca takdire şayan. Sonunda her şeyin bir havai fişek gibi patlayacağından emin halde okumaya devam ederken, neredeyse her bir bölümde yeni bir şey ortaya çıkararak da sıkıcılıktan uzak, insanı gerçekten meraklandıran ve evet, geren bir tablo yaratıyor.

İnsanın kendi hayatı etrafında güvenli bir sınır çizmek ve içinde yaşamak istemesinin doğallığı, bir ihtiyaç oluşu ve tüm bunların aniden yıkılması, aslında çürük olduğunu farketmesi durumunda içine düşeceği umutsuzluk, sinir, gerginlik ve mutsuzluk İhanet’in içinde.

Bilinen gerçeği kendi saklayıp, intikam planlarını uygulamaya koyan bir kadının gerçeği ne zaman haykıracağı beklentisinin yarattığı -yine- gerilim.

Kitapta, olan biteni tek bir kişinin gözünden görmüyor okuyucu ayrıca. Olan bitenin farklı tarafları n iç sesleri eşliğinde işlendiği farkı bölümler de var, kırılm noktalarında özellikle. Bu da her iki taraf arasındaki (ki bu iki taraf aslında kitap boyunca Eva ve Henrik'ten farklı olarak, ayrıca hikayede bulunan diğer karakter Jonas'ın da gözünden kendi yaşadıkları veriliyor) uçurumlar bu iç seslerin yansımalarında daha da anlaşılıyor. Ortaya çıkan portreler o kadar etkileyici ki; biten ve iki tarafın da birbirini neredeyse tanımaz hale gelmiş bir evliliğin iki taraflı gözlemi, ya da hasta sevgilisi başında takıntılarıyla yaşayan bir adamın, geçmişinin ağır yükünün doğurduğu tüm sonuçların delice halleri. 

Güzel bir polisiye – gerilim, ama alışık olmadığınız tarzda ve evet, biraz soğuklukta. Yine de bu okurken satırdan satıra koşarken kalbinizin hızla çarpmayacağı anlamına gelmiyor. İnsanların muhafaza edebildikleri sükunetleri ve sinsice planları sizi sürekli o kalbi hızla atar vaziyette tutmaya devam ediyor çünkü.

D&R'da Can Yayınları


Twitter'da bahsetmiştim, D&R'da Can Yayınları'nın bazı kitapları sabit fiyat, 5 TL'den satılıyor bugünlerde.
Üstelik aralarında 2012 basımı kitaplar da var, ilk aklıma gelen "Markiz" mesela.
İş yerim dolayısıyla Kanyon D&R çok yakın olduğundan, öğle araları gezmek için genelde oraya gidiyorum, hem kitaplara bakıyorum hem de kendimi tutamadığım zamanlarda kitap alıyorum.
E bu indirimi de kaçırmayım dedim. İki gün önce gittiğimde iki kitap almıştım ama bugün yine gidip belki yeni bir şeyler eklemişler diye bakmak istedim. Eklemişler. İki kitap daha aldım.
Aldıklarımı yazayım dedim.
  • İhanet - Karin Alvtegen (Bu yazarı İskandinav polisiyelerini araştırırken görmüştüm ilk, D&R'da da görünce kaçırmadım aldım hemen)
  • Yitirilen - Karin Alvtegen
  • Huckleberry Finn'in Serüvenleri - Mark Twain
  • Sayfiyede - Anton Çehov
Şimdilik bu kadar. Yarın da gitmem umarım, umarım. 

14 Nisan 2013 Pazar

Albert Camus "Düşüş"


Uzun zamandır Albert Camus okumamıştım.

Camus denince benim aklıma ilk, çok sevdiğim kitabı Yabancı gelir. Bilmem sizin için de öyle midir ama o kitabı okuduğumda gerçekten etkilenmiştim.

Düşüş’de, tüm roman boyunca anlatımına maruz kaldığımız (elbette burada maruz kalmayı olumsuz bir anlamda kullanmak niyetinde olmadım) kişi, Paris’li bir avukat olan Jean – Baptiste Clamence. Clamence, Amsterdam’da bir gece başlıyor anlatmaya, karşısındaki kişiye dair çok fazla detay kitapta yok ancak kitabın sonunda karşı tarafa dair vurucu bir bilgi okuyucuyu bekliyor.

Anlatımının başında görevinde başarılı, toplum içinde “iyi insan” kalıbında anılabilecek olan ve bu tip davranışlarıyla öne çıkan, zihninde kendi “iyi” davranışlarını ölçüp biçen ve bu davranışlar sebebiyle kendisini iyi hisseden, varlığını tanımlarken de bu davranışlarının bir yerde ekmeğini yiyen bir insan portresi çiziyor Clamence kendisinden bahsederken. Karşıdan karşıya geçen bir yaşlıya yardım etmenin kendisinde yarattığı hislere ve bu davranışına sevinmesi gibi.

Ancak anlatım ilerledikçe, yani Amsterdam’da günler ilerledikçe Clamence’in kendisini anlatması ilk günkünden farklı bir yola giriyor. Bir kırılma noktası varmış da, ona doğru ilerliyormuş gibi adeta. İlk başlarda örnek bir vatandaş, başarılı bir avukat ve çapkın bir erkek imajı çizen karakterimiz, bir dönüm noktası ardından “düşüşe” geçiyor ve başlıyor başka bir gözle görmeye başladığı düzeni, toplumu, olayları ve aslında kendisini anlatmaya.

“Bana öyle geliyordu ki, hiç öğrenmemiş olduğum, ama yine de çok iyi bildiğim bir şeyi, yani yaşamayı unutuyordum.” (sayfa 34)

“İnsanlar gösterdiğiniz nedenlere, içtenliğinize ve acılarınızın ağırlığına ancak siz öldüğünüzde inanırlar. Hayatta olduğunuz sürece durumunuz kuşkuludur, ancak onları kuşkuculuğunu hak edersiniz.” (sayfa 54)

Sıklıkla kendisi hakkında, kadınlara karşı olan tutumuyla beraber, kişiliğine dair bir çok detayı veren Clamence, aslında burada içinde saklı tuttuğu “diğer yönü” ve düşüşe geçmeye başlayan anlatımda bence asıl sebeplerden birini veriyor. Nihayetinde kadınlarla olan ilişkisindeki tutum ve davranışları bana göre basbayağı hayata karşı olan genel bakışını, insan ilişkilerindeki yüzünü gösteriyor.

Düşüş’te, Clamence’in özellikle, başından beri toplum içinde takındığı tavrı özetleyen ve anlatım boyunca devam eden bir anı var; kendisini suya atan kıza arkasını dönüp gittiği, köprüdeki o anı. Okurken fark edeceksiniz, ya da okuduysanız hatırlarsınız, kendisi oradaki pasifliği ile bence zaten düşüşte olan bir hayatın farkına vardığı o kırılma noktalarından birine dağiniyor.

Günler geçtikçe düşüş hızlanıyor, hızlanıyor ve bence son sayfalarda yere çakılmasıyla son buluyor.

Bir adamın iki farklı yüzünü arasında geçişi görerek, insanın varlığına dair bir çok detayda saklı sorgulamaları okuyabileceğiniz, finali sürprizle biten bir kitap Düşüş.


25 Mart 2013 Pazartesi

Cesare Pavese "Yalnız Kadınlar Arasında"


Yalnız Kadınlar Arasında, gerçekten de yalnız kadınlar arasında geçiyor. Hayattan beklentilerinin ne olduğunu en azından benim açıkça göremediğim ama bir şeyin beklentisi içinde ve beklemekten aşırı derecede sıkılmış olduklarını düşündüğüm kadınların hikayesi. Çevrelerinde bıkkınlık, sıkıntı dolu hayatlar varken, yaşamaya çalıştıkça daha rahatsız ve bir o kadar zamanı boşa harcayan kadınlara dönüşmüş kadınlar, ve aslında kadınlarla sınırlı bırakmak yetmez bunu, erkekler.

Baktığınızda aslında bir burjuva eleştirisi gibi de duruyor Cesare Pavese’nin bu romanı. Zenginlikleri içinde galeriden galeriye, sergiden partiye, gezmeye, görmeye hayli zamanı olan ancak kitaptaki ana karakterin de dediğini gibi aslında ortaya pek de bir şey koyamayan insanların romanı.

Karakterimizin adı Clelia. Roma’dan Torino’ya, bir mağaza açmak için çalıştığı şirket tarafından yollanmış bir kadındır Clelia. Artık ailesinden hayatta kalan kimse yoktur ama o Torino’da gençliğine, çocukluğuna, kısaca geçmişine de bir yolculuk yapmaktadır aynı zamanda. Bunu sıklıkla sokaklarda gezerken hafızasında belirenlerden anlayabiliyoruz.

Celelia otele geldiği gece aynı katta bulunan Rosetta adlı bir kız da intihara kalkışmıştır; o zaman bu ikili henüz tanışmıyordur ama ilerleyen günlerde yolları kesişecektir. Yolların kesişmesi ile beraber inceden bir girişim de hikayeye dahil olur; Rosetta’yı yeniden hayata döndürmek ve aslında intihar fikrinden onu uzak tutarak hayat içine dahil etmek. Ama hangi hayat içine? Rosetta’nın zaten kaçmak istediği hayat içine mi?

Hikaye, Rosetta’nın dahil olacağı hikaye, bir grup zengin insanın etrafında geçiyor. Romanı okurken, Tezer Özlü’nün Pavese’yi sevmesinin bir nedeni de acaba her ikisinde de bir burjuva eleştirisi yatması mıdır acaba diye düşündüm. Öylesine boş görünen ve amaçsız hayatların içindeki bu yalnız kadınlar, aslında sıkıntıları ve intihara yönlenmeleri bile normal kaçıyor. Herhangi bir beklenti ya da umut bırakmayacak denli zaman öldürme girişimleri. Bir an bakıyorsunuz ki aslında zaman öldürmekle vakit harcanıyor; kendinizi öldürmeye ve sorunu kökten çözmeye karar veriyorsunuz. 

Italo Svevo "Kötü Bir Şaka"


Italo Svevo’nun okuduğum ilk romanı oldu Kötü Bir Şaka. İyi bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Özellikle romanın dili ve bence çevirinin başarısı sayesinde şimdi Zeno’nun Bilinci’ni okumak için sabırsızlanıyorum.

Kitap, basit (bunu olumsuz anlamda söylemiyorum) hayatları içindeki insanlara bakış atıyor aslında. Bu basit hayatlar içinde ani kırılmalara yol açan “şeyler”den biri üzerinde de roman kurulu diyebiliriz. Tıpkı James Joyce’un öyküleri içindeki kırılma noktaları gibi, Svevo’nun hikayesinde de öyle bir kırılma var ki bir basit hayat şöyle bir çalkalanıyor.

Gut hastası abisi Guilioi ile beraber, savaş sonrasında kendilerine yetecek kadar bir gelirle sakin bir hayat süren Mario, altmışlı yaşlarının başında, kırk yıl önce yazdığı bir romanın bir gün hakettiği yere ulaşacağını uman, ve bu hayali içinde taşımaktan bile aslında mutlu olan bir adamdır. Basit bir işi, abisi ile beraber yaşadıkları hayatın içinde kendisine yeten bir rutini ve yazdığı romanın haricinde serçelerden yola çıkarark yazdığı bir çok “fablı” vardır. Bu fabllar da kendisi için bir tür günlük tutma yöntemidir aslında; kitapta sıkça görülebileceği üzere Mari hayat karşısında yaptığı herhangi bir çıkarımı bu fabllara yansıtmakta ve bir şekilde onları kaydetmektedir.

Kırk yıl önce yayınlanan kitabının üzerinden kendisine şaka yapmaya karar veren, aslında içi Mario’ya doğru derin bir nefret dolu olan pazarlamacı Gaia ise Mario’nun hayatında bir kırılmaya yol açacaktır. Gaia, aslında kendisinde zerre kadar olmayan bir umudu, mutluluğu ve huzuru Mario’da görmektedir. Bunun sebebi de kırk yıl önce yazılan o romandır; Gaia bu durumda hıncını yine roman üzerinden Mario’dan çıkarmaya karar verir: Kötü bir şaka işte böyle başlar; Mario’ya bir yayıncının romanın yurtdışındaki tüm yayın haklarını satın almak istediğini söyler ve ayarladığı başka bir arkadaşı da güya Alman yayıncı olarak çıkagelir; üçü buluşur ve Mario bir güzel işletilir. Ödeme olarak, çek yerine bir kağıt parçası eline tutuşturulur ki Mario’nun bunun bir paçavra olduğunu anlaması çok uzun sürecektir.

Romanının tekrar basılacağı ve ilgi uyandıracağı fikri ile abisi ile olan ilişkisi değişmeye başlar; abisine her gece daha rahat uykuya dalabilmesi için yaptığı okumalar artık yoktur; abisi romandan ne anlar ki zaten? İki yaşlı abi kardeşin hayatında belki de ilk kez bir kırılma yaşanır. Ve bu kırılma ile çatlak gittikçe büyümeye başlar.

Kötü Bir Şaka, bir umutla, beklentiyle bile mutlu bir hayat sürmeyi başarabilen basit bir adamın hayatının haince bir şaka ile nasıl rayından çıktığını ve iç dünyasının nasıl allak bullak olduğunu gösteriyor. Yeni beklentilerin açığa çıkmasıyla kendisini “aslında diğer insanlardan daha üstün görmeye başlayabilen” bir adamı, fabllarına yansıyan hayatını, gerçek dostunu ve gerçek düşmanını tanımasını anlatıyor.

4 Mart 2013 Pazartesi

Sylvia Plath "Sırça Fanus"


Sırça Fanus’u, bir Tezer Özlü romanı olan Çocukluğun Soğuk Geceleri ardıdan okudum.
Bu iki yazarı bazı yönlerden benzer gördüğüm noktalar var.
Ancak şimdi sadece Sylvia Plath’dan bahsetmek istiyorum.
Sırça bir fanusun içinde tıkılıp kaldığının bilincinde olmanın ve sahte kaçışlar yaratmanın nasıl bazı şeyleri daha da körüklediğini gördüğüm bu roman, bana gerçek ve belki bir çok insanın da başından geçen bir kabus gibi geldi. Yaşamdan uyanıp kabustan kurtulmaya çalışırken, ölümün kollarına doğru son nefeslerini vererek yürümek. İşte bunu düşündüm.
Esther Greenwood, “delililğin dağlarında” gezerken, ben de burada, ondan yıllar sonra yolda adımlarımı onunkiler gibi atıyor, onun cümlelerine benzer iç sesimle sokaklarda dolaşıyordum.
Ancak her zaman farklı kılan, insanın ölümden kaçmaya çalışmasının yanında, onun ölüme yaklaşmaya çalışmasıydı.
Esther hayatındaki kalıplaşmış doğrular içinden kendini sıyırmaya çalışırken, bir kaç noktada aklıma Tezer Özlü geldi, sonra yine kapılıp gittim romana. İntihar etmeye bu kadar niyetlenmişten aslında her kıyıdan dönüşünde ve vazgeçişinde, insanın içindeki en temel güdü harekete geçiyor ve onu hayattan koparmamak için çırpınıyordu sanırım. Yoksa, gerçekten pansiyondaki diğer insanlar sürekli onu rahatsız edecek endişesi ile bileklerini küvette kesme fikrinden uzaklaşması nıya da bir türlü kendisini asamamasını okumazdık. Öyle ki, kitabın ilerleyen sayfalarında bir intiharı, kendini asarak gerçekleştirilen bir intiharı gördüğümüzde, aslında Esther’in de istese bunu hemen o anda başarabileceğini görmüyor muyuz? Aslında, istemiyordu. Kıyas yapıldığında, en başarılı intihar girişiminde bile, yine de bulunması şansını göz ardı etmeyerek ve bunu içten içe kullanmaya hazır biçimde gitmiyor muydu ölüme?
Sylvia Plath’ın intiharında da aslında ölme istediğinin olmadığı kanaatindeyim, eğer Sırça Fanus’a otobiyografik bir roman diyeceksek, Plath aslında hiç bir zaman ölmeyi, hayatını karanlığa gömmeyi istememişti diyebiliriz diye düşünüyorum. Kitapta da bahsettiği gibi, tabanca ile intihar etmesinin aslında başarısızlıkla sonuçlanabileceği kanaatindeydi ancak bana biraz da aslında tabancanın daha kesin bir ölüm ihtimalinin yüksek oluşundan dolayı o fikre uzak kalmayı tercih ediyormuş gibi geldi. Bu, asılında gerçekten “ölmeyi” istememe halini de Esther’in (aslında Sylvia Plath’ın) bir kitap yazmayı istemesi, yazmaya devam etmeyi istemesine bağlıyorum. Esther “yazmak” istiyordu, en basit tabirle bunun için de “yaşaması” gerekiyordu; yani intihar girişimlerinin aslında başarısızlıkla sonuçlanması ve “ölememesi” gerekiyordu. Bu yüzden, kafasını fırına soktuğunda, bir gün sonra ne yapacağının gözlerinin önünden geçtiğine eminim bu mükemmel yazarın.
Keşke yaşasaydı ve o gün, Esther gibi, aslında içinden geçirdiği gibi biri gelip onu bulsaydı, o kalp atmaya devam etseydi ve acılarından beslenerek, bir yerde de bu acıları sanatına yansıtarak, gerçekten kendi istediği varoluş içinde olduğunu düşündüğüm bu değerli kadın yaşasaydı.
Tahminimden daha sürükleyen, daha içe işleyen ve daha beklenmedik mükemmelikte bir gerçeklik vardı Sırça Fanus’da. Bu nedenle kitabın kapağını kapattığımdan beri pek uyuyabildiğim söylenemez. Anlamadığım diğer nokta ise neden bu kitap için 25 yaşına kadar beklediğim. Belki okumak için en doğru zamandı. Galiba.