6 Haziran 2014 Cuma

Brandon Sanderson "Steelheart"

ÇELİKTEN BİR ŞEHİR, ÇELİKTEN BİR YÜREK, BİR İNTİKAMIN İZİNDE

İntikamın ne olduğunu ne zaman öğrendiniz? Kaç yaşınızdaydınız ve içiniz nasıl bir hisle dolmuştu? Ne zaman intikam almaya kendinizi yemin ederken buldunuz ya da ne zaman bir intikam almış olduğunuzu, onun o garip tadını damarlarınıza dek hissettiniz?

Hatırlıyor olabilirsiniz. Size yapılan bir haksızlığın ardından, belki yasal yollarla belki tamamen tasadüf eseri haksızlığın karşılığını bulan karşı tarafa şahit olmuşsunuzdur. Her zaman adalet haklının yanında olmuyor; bu yüzden bizler kendi adalet sistemlerimizi, küçük ve zararsız çapta kalmaları koşuluyla oluşturuyoruz. Toplumsal normları ya da adalet sistemini sarsmayacak küçük yeminlerle ya da hayallerle bir gün bize yapılan her ne ise, onun intikamının alınacağını görmek istediğimizi kendimize sürekli fısıldıyoruz.

Çünkü insanız. Kolay çözülebilir varlıklarız. Her ne kadar anlaşılmaz şeylere imza atmak, gereksiz konuşmalar ya da vicdansız eylemlerle insanlığın adını lekelemek gibi davranışlarımızın saçma olduğu anlarımız mevcut olsa da, kolay çözülebilen, kolay sevebilen ve kolay nefret edebilen, aslında tam anlamıyla normal olan varlıklarız. İntikamı da bu normallik içinde zararsız bir olgu olarak tanımlamanın mümkün olduğunu düşünüyorum.

İntikam konusu açıldığında aklıma ilk gelen yazarlardan biri Agatha Christie, ilk kitaplardan biri de Noel'de Cinayet adlı unutulmaz eseridir. İntikamın insanı nasıl ayakta tutan ve yıllara, başına gelen onca zorluğa ve aşması gereken tüm engelleri azimle aşmasına vesile olduğunu çocuk aklımla ilk orada idrak etmiştim.

DÜŞMANININ ZAYIFLIĞI, SENİN AVANTAJINDIR
Brandon Sanderson imzalı Steelheart, Dex Yayınları'nca bu yıl içinde yayınlanan ve yayınlanır yayınlanmaz dikkatleri üzerine çeken bir kitap oldu. Okumak için biraz geç kalmış gibi görünsem de, tam yeri tam zamanı diyerek kitabı bir gün okumaya başladım. O kadar akıcı bir dille yazılmış ki ve öylesine sade bir konudan yola çıkıyor ki, aslında baş karakterimizi bize samimi gösteren detayların başında da bu sade konu geliyor: Gözünün önünde katledilen babasının intikamını almak! Üstelik bunu dünya artık bildiğimiz halinden çıkmışken yapmak ve bilinen insanların dışındakilere karşı; Epikler'e karşı yapmak zorunda.

Steelheart'ta bizleri karşılayan dünyada her gün karanlık, her an karanlık. Bu tam kelime anlamıyla da bir karanlığı içeriyor aynı zamanda. Yalnızca sefalet, korku ve katliamın kol gezdiği yer altı tünellerinin içindeki karanlıktan bahsetmiyorum; güneşi bir daha görememekten bahsediyorum. Gökte yaşanan değişimin ardından, o felaket gününden sonra dünyanın "ışıkları kapanmış" ve Epikler'le beraber dünya sonsuz bir karanlığa gömülmüştür.

Epikler ise... Özel güçleri olan ve şehir yönetimlerini ellerinde tutan Epikler kitabın başlarında yenilmez bir hava yaratırken, aslında baş karakter David'in geçmişinde saklı olan bir bilgi başta olmak üzere, ilerleyen sayfalarda Epikler'in aslında öldürülebilmesinin mümkün olduğu gösteriliyor. Her bir Epik'in kendi zayıf noktası var ve bu doğrultuda yok edilmeleri mümkün. Babasının intikamını almak için Asiler grubuna katılmayı çocuk yaşından beri isteyen genç David ise, asla öldürülemez olarak görülen tek Epik'in zayıf noktasını biliyor. İşte bu bilgiyle macera daha da hızlanıyor, zira Asiler'in ve Epikler'in savaşında artık en baştaki iradeyi yok etmenin bir yolu, genç bir çocuğun dudakları arasından çıkmış bulunuyor. Babasının katilinin zayıf noktasını biliyor.


Steelheart, intikam konusunu işlerken kurguladığı dünya içinde aksiyonu bir an olsun azaltmıyor. Asiler ve Epikler arasındaki mücadeleyi bir iktidar savaşından çıkarıp, bir özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi olarak sunuyor. Bunu da bazı karakterlerinde süper kahraman klişelerini kullanarak yapıyor olsa da, ortaya çıkan akıcı, sürükleyici ve bir yandan da yer yer eğlendiren bir okuma oluyor.  

2 Haziran 2014 Pazartesi

Ghost Konserine Geri Sayım!


Evet, biliyorum burası bir kitap blog'u ama; Ghost'u ilk dinlediğim 2012 yılından beri konserlerine gitmeyi istiyordum. Bu yıl sonunda, 22 Haziran'da Hi Voltage'da kendilerini izleme şansım olacak. Bilet çoktan alındı; kafamda şarkılar dönüp durmakta. 


Konserden sonra bir Ghost yazısına daha maruz kalacaksınız, şimdiden söylemesi. 
Konsere gelecek olanlar varsa, görüşmek üzere diyorum!



1 Haziran 2014 Pazar

Ne Okuyorum?


Hava kapalı, yapılacak dolu iş var; yarın sabaha yetişmesi gereken işler var ama okumaktan da vazgeçemiyorum. Bu pazar bana eşlik eden bu güzel kitap.

Siz neler okuyorsunuz?

30 Mayıs 2014 Cuma

Jonathan Evison "Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu"

TELAFİSİ MÜMKÜN OLMAYAN HATALARA RAĞMEN BİR GELECEK KURMAK

Kaybetmek acıdır. Çocukluktan beri kaybetmenin acısını hissederek büyürüz. Kalbinizi sızlatan en güçlü duygulardan biridir kaybın ardından gelen o keskin duygu. Tavla oynarken kaybetmek de, bir eşyayı kaybetmek de, sevilen bir insanın dostluğunu kaybetmek de acıdır. Daha acısı da vardır; ölümün insanlardan çaldığı her şey, son bulan her yaşam acıdır; kayıpların belki de en büyüğüdür ve telafisi imkansızdır.

Telafinin imkansız olduğu durumlarda her zaman, zamanı geriye almak ister insan. İmkansızı bu denli istiyor olmak, yaşam karşısındaki çaresizliği de bir yandan gösterir; geri dönüşü olmayan her anın ya da olayın faturası, acı içinde ödenmeye mahkumdur. Ya da kayıplarla birlikte kaybolur insan; eski hayatına veda eder, eski benliğinden kopar, sevdiği her şeyden uzaklaşır ve bir başına, yaşam ve ölüm arasında "hayat" diye tanımlanan süreyi öylesine geçirmeye başlar. Geçmişi unutma isteği, telafinin mümkün olmadığı gerçeğiyle yarışır derecede zihnini meşgul eder. Her biri ayrı bir taraftan kemirir beyni ve sonsuza dek bununla yaşayacak olmanın bilinciyle, bir süre sonra bu ruh haline alışabilir insan.

İnsanın acıyla baş edebilmesi ne kadar zor olabilir? Unutmak isteyip de asla unutmayacağı, kafasına kazınan gerçeklikten ne kadar uzaklaşabilir? Bunun bir yolu var mıdır yoksa yapılan tüm eylemler kendini oyalamanın ve olayları ardında bırakmaya çalışmanın neredeyse zavallıca bir yöntemi midir? Zaman her şeyin ilacı, derler ya, acaba zaman koca bir aldatmaca ve ilaç da  kandırmacanın her şeyden habersiz yemi midir?

KAYIP ŞEYLERİN ARDINDAN

Jonathan Evison'la beni tanıştıran kitap oldu Domingo Yayınları'ndan çıkan Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu. Hayatında, başından beri bir aksaklığın içinde olsa da, en azından bir düzene sahip olan bir adamın, bir aileye, eve ve eşe sahip olan bir insanın hayatının tepetaklak olmasıyla başlıyor hikaye. Karakterimiz Benjamin, ilk sayfalarda karşımıza tam bir kaybeden portresi çizerek çıkıyor. Yapacak bir işi, hatta bir amacı bile olmayan Ben, bakıcılık eğitim aldıktan sonra Trev adlı, tekerlekli sandalyeye mahkum ve hastalığı yüzünden her geçen gün kötüleşen bir gencin bakımını üstleniyor. Hikayenin ilk basamaklarında bizler, hem Trev'le hem de Ben ile tanışıyoruz; iki ayrı derdi olan erkeğin bir araya gelişini ve aralarında başlayacak dostluğun ilk adımlarına şahit oluyoruz.

Parasız, düzgün bir evden hayli uzak bir yaşam alanına sahip Benjamin'in tüm hikaye boyunca içinde patlayan volkanlar, içindeki dinmek bilmeyen acı ve bir geleceği inşa etmeye dair kendine neredeyse olmayan güveni, anlatımın samimiyetiyle beraber daha etkileyici bir hal alıyor.

Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzundaki dram, yeri geldiğinde ince ince sırıtmanıza sebep olabilecek seviyede, neredeyse tatlı anlarla da dolu. Mizah yeteneğinden ve zekasından ödün vermeyen genç Trev'in hali ve tavrı sıklıkla sizi karaktere daha çok bağlayacak anlar yaşatıyor.
Hikaye ilerledikçe, artan karakter sayısıyla beraber farklı dramlara da şahit oluyoruz. Ancak her bir karakter o denli sıcak bir şekilde ifade edilmiş ki, acılarının yanında sizde uyandırdıkları samimiyet okuyucunun yanına kar kalacak cinsten. Her biri ayrı dertlerden ve "olmayan bir gelecekten" muzdarip insanların bir arada yol aldığı bir roman Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu. Geri dönüşlerin yer aldığı bölümler ile hikayenin buralara nasıl uzandığını okurken, aynı zamanda kitaptaki yolculuğunuza da devam ediyorsunuz.

Yazarın dili oldukça yalın. Karşınızda dertleştiğiniz bir arkadaşınız varmış da, onun sorunlarını dinliyor, onunla beraber aynı şeyleri hissediyormuş gibi oluyorsunuz. Konuşur gibi yazmak derler ya, bende o hissi uyandırdı. Üzerine hem güzel bir hikaye, hem de ince espiriler sunması kitabın artılarından bir kaçı. 2012 yılının en iyileri arasında gösterilmiş olmasına şaşırmadığımı da belirtmek istiyorum.


Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

29 Mayıs 2014 Perşembe

Bu Ay Okunanlar: Mayıs 2014


"Sandman - Game Of You" Neil Gaiman
"Şemsiye Akademisi: Kıyamet Senfonisi" Gabriel Ba, Gerard Way
"Annem Sen Misin?" Alison Bechdel
"Bela" Sally Green
"Saga" Brian K. Vaughan
"Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu" Jonathan Evison

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Yeniler


Yakın zamanda yazısını okuyabileceğiniz, yeni kitaplarımdan bazıları... 


26 Mayıs 2014 Pazartesi

Sally Green "Bela"

CADILAR ARAMIZDA

Dünyanın olağan hali içinde karşımıza çıkmayacak nice şey romanlarda karşımıza çıkıyor. Hansel ve Gretel'in hikayesindeki pasta evden tutun da Parmak Çocuğa kadar küçüklükten itibaren kulağımıza gelen onca masalla büyüyoruz; her biri günlük hayatın içinde asla karşımıza çıkmayacak olsa bile, bize öğretiliyor. O masalları ezberliyoruz. Binlerce kez annemize ya da babamıza anlattırıyoruz. Biliyoruz ki, karşı komşumuz asla bir cadı olmayacak ya da apartman penceresinden baktığımızda kanatları olan bir at görmeyeceğiz.

Yine de çocukken televizyondaki gerçek dünyanın gerçek haberlerine o kadar da ilgi göstermezdik. Bizim için annemizin o anda kafasından uydurduğu bir masaldaki konuşan ördek ya da kötü kalpli cadı daha ilgi çekiciydi. Hayal gücünün tamamen çalıştığı, görselleştirmenin televizyon gibi bir kalıptan sunulmadığı, duyulanın görselleştirmesini tamamen küçük bir çocuğun yaptığı bu hikayelerin tadı eminim herkes için hala aynıdır. Biz, çocukken garip, anormal ve sıradışı olan şeylere hayrandık. Kulaklarımız bu hikayelere açtı ve bize o zaman bolca sunulan bir "başka dünyalar, başka gerçeklikler" vardı.

Tüm bu olağandışı anlatılar içinde büyümeyi ortak bir değer olarak görebiliriz. Hepimiz çocukken "öcü" ya da "cadı" kavramlarını duymuşuzdur. En azından kırmızı elmadaki zehri yiyen prenses için ağlamışlığımız vardır. Bunların oluşturduğu ortak çocukluk geçmişimize, bariz fantastik kurgularla örülü çocukluk dünyamıza rağmen zamanla bu dünyayı reddetmeye, gerçek olmadığını fark ettikçe ondan uzaklaşmaya başladık sanırım. Sekiz yaşındayken aynı masalla büyülenen iki arkadaştan biri şimdi bilim kurgu ya da fantastik okurken, diğeri bu iki türü dışlamış ve yok sayıyor olabilir.  Küçük bir örnek oldu, belki fazlasıyla basit göründü ancak anlatmak istediğim şey tam olarak bu. Artık gerçeğin kendisinden başka bir dünyanın mümkün olduğu imasını bile duymaya katlanamayan, edebiyatta bu türü yok sayan ya da uzak duran bir kitle var. Öte yanda ise gayet istekli biçimde bu tür eserlere yönelen bir grup da mevcut. Bir gruplaşma - dışlama var gibi. 

Net olan bir şey var oysa;  hepimiz cadıların olduğu masallara aşinayız. Cadıdan kaçan prensesin tarafındayız. Hala.

İşte bu yüzden Sally Green'in Bela (Half Bad) adlı kitabı bizleri içine çekebilecek bir hikayeye sahip.

AK VE KARA BİR BEDENDE BULUŞUNCA

Nathan, Ak Cadı bir anne ve kötülüğüyle nam salmış Kara Cadı bir babanın çocuğu.  Ak Cadılar içinde büyümekte ve zamanı geldiğinde on yedi yaşıan girdiğinde "üç armağanını" almak ve bir cadı olmak için gün saymakta. Ancak azılı bir katil olan babasının çocuğu olmak öyle kolay değil; hem istenen hem istenmeyen bir karakter olarak arada kalacağı durumlarla yüzleşmek zorunda. Bir kafese kapatılmak gibi. Oradan çıkmanın bir yolunu aramak gibi.

Hikaye, günümüzde geçiyor. "Fersiz" olarak tanımlanan "normal" insanların arasında yaşayan cadıların, meclislerinin ve kendi düzenlerinin - kanunlarının işlendiği romanda, Sally Green'in ya da Nathan'ın dünyasında heyecan ve hareket asla eksik olmuyor. Bir ergen olarak karşımıza çıkan baş karakter Nathan'ın hayatı ve dünyayı tanımasının yanında kendisini bulmaya doğru yol alması hikayenin ana eksenini oluşturuyor. Hiç görmediği babasının uğrunda katlandığı zorluklar ve babasının varlığının sırtına yüklediği ve yükleyeceği yükümlülükler, aynı zamanda hikayenin merak uyandıran noktalarından.

Cadıların olduğu bir dünyayı böylesine normalmiş gibi göstermeyi başaran yazarı takdir etmek gerekir. Çevirmenin emeğini de özellikle belirtmek istiyorum; öyle ki hikayede anlatılan olayların hızından geri kalmayan bir akış cümleler içinde saklı. Bu da bir yandan kitabı kolay okunabilir kılarken, diğer yandan da okuyucuyu kendisine bağlayacak denli samimi olan anlatımını daha da güzelleştiriyor. 

23 Mayıs 2014 Cuma

Janne Teller "Ağaçtaki"

SINIRLARI ZORLAYAN BİR "ANLAM" ARAYIŞI

Neden yaşıyoruz? Sorulara cevap bulabilmek için mi, sorulara kendi cevaplarımızı verebilmek için mi? Nasıl yaşıyoruz, neyle, kimle yaşıyoruz? Ve sonunda yine neden kiminle ve nasıl yaşıyoruz?

Nefes alıp veriyor olmaktan ölmeye dek insan bir anlam yığını içinde yaşıyor. Anlam yüklemediği tek bir an yok; bir bardak suyu içmenin ya da bir kavga yaşamanın anlamı, şiddetleri bakımından kıyaslandığında ortaya belirgin bir fark koyacak denli ayrı olabilir ancak insan hayatında sahip olduğu bir değer, ömrün içinde kapladığı bir yer olarak aslında her ikisi de anlam taşıyan ve bir sebep uğruna sahip olunan, yapılan bir şey.

İnsan anlam yüklediği şeyler üzerinden kendisini değerli hissedebilir mi peki? Onu "o" yapan her şeyin aslında değer verdiği eylem, kişi ya da şeyler bütününden oluştuğu söylenebilir mi? Bir piyanist için piyano çalmanın anlamı, piyano çalma eylemine verdiği değer kadar kendisini değerli kılan ve onu tamamlayan - oluşturan bir "şey" olarak görülebilir mi?

Görülebilir.

Ancak, her şeyi tersine çevirdiğinizde, insandan geriye ne kalır? Gözünü açan bir insanın, anlamsızlığın ortasında çırpındığını görmesinin sonuçları ne olur?

Kahve içmenin, bisiklet sürmenin ya da sevilen bir insanla bir konuşma yapılmasının hiç bir anlamı olmadığını fark ettiğinizi düşünün. Yaptığınız her şeye kendi yüklediğiniz anlam ve beklentilerin aslında kendinizi aldattığınız devasa paravanlar olduğunu düşünün. Piyanist, işte o zaman bir daha asla aynı aşkla piyano çalmayacaktır. Hiç bir nota kendisinden bir parça olmayacak, duyan kulaklar bir anlam vermediğinde yapılan tüm eylemler koca bir hiç parçası olacaktır.

İnsan, hiçliğe uyandığında ya da bunu gördüğünde ne hisseder?

Bir gün uyandığınızda değer verdiğiniz, bir anlam yüklediğiniz her şeyin aslında kurmaca olduğunu ve anlamlarınızın hepsinin yok sayıldığını düşünün. Bir "anlam" bulmak için ne yapardınız? Kendinize, anlamı ispatlamak için ne kadar ileri giderdiniz?

AĞAÇTAKİ'Nİ İKNA ETME ÇABALARI

Janne Teller'ın 2001 Danimarka Kültür Bakanlığı Gençlik Kitabı Ödülü, 2008 Libbylit Ödülü ve 2011 Michael L. Printz Onur Ödülü sahibi romanı Ağaçtaki, dünyada her şeyin anlamsız olduğuna karar veren on dört yaşındaki Pierre Anthon'un okulu terk etmesi ile başlıyor. Anlamsızlığın keşfiyle beraber değişen genç öğrenci, tüm zamanını evlerinin önündeki ağaçta oturarak, gelen geçen, okula giden arkadaşlarına her şeyin anlamsızlığı üzerine "laf atmaya" başlıyor.

Ancak yadırganan bu durumda, sınıf arkadaşları kendilerince bir çözüm buluyor. Her şeyin anlamsız olduğunu iddia eden Pierre Anthon'u anlam konusunda ikna etmeye karar veriyorlar. Anlamsızlık içinde, aslından anlamın var olduğunu ona ispatlamak için ilginç bir yöntem kullanmaya karar veriyorlar.

Bir grup öğrencilerinin, önce sakin başlayan anlam arayışları, zamanla zorlayıcı ve korkusuz bir hale bürünüyor. Gözlerini kör edecek kadar azim ve hırsla dolu olan gençler, ikna çabalarının sınır atlayıp aslında kendilerinin bir anlam aradığını ve asıl kendilerine bir şeyleri ispatlamaya çalıştıklarını fark edemeyecek kadar kendilerini kaybetmiş bir hale geliyorlar. İkna etmek ve Pierre Anthon'u haksız çıkarmak için giriştikleri mücadelede, karanlık ve mutsuzluk dört bir yanlarını sararken, çığrından çıkan işlerin içinde tüm acımasız vazgeçişlere rağmen işin ucunu bırakmıyorlar.

Öne çıkan değerlerin, anlamların da okuyucu tarafından sorgulanmaya açık bırakılması, oldukça çoklu bir anlam grubu üzerinden hikayenin ilerleyişi okurun da kendi hayatıyla kıyas yapabilmesi ya da gözlemlerini değerlendirebilmesi için bir fırsat sunuyor.

Ağaçtaki, sert bir gençlik kitabı. Akıcı diline, sürükleyici hikayesine rağmen bir yandan da keskin bir soğukluğu var kitabın. Olan biten, soğukkanlılıkla yapılan şeyler, diyaloglar ve ortaya kimi sayfalarda çıkan neredeyse vicdansızlığın sınırlarında gezinin karakterleri ile Ağaçtaki, genç - yetişkin romanları içinden sıyrılan bir konuya sahip.


Anlam arayışını ve yaşamı sorgulamada izlediği yol ve sahip olduğu kurgu ile ağır bir konuyu başarı ile işlemenin güzel bir örneği Ağaçtaki. 

16 Mayıs 2014 Cuma

Paolo Bacigalupi "Kurma Kız"

İSYAN DEVRİMİ, DEVRİM ÖZGÜRLÜĞÜ GETİRİR Mİ?

Dünyanın bir süre sonra ömrünü tamamlayacağı bir gerçek. Ancak bunun ne şekilde gerçekleşeceği, farklı düşünceler ya da hayaller doğrultusunda şekillenebilir. Kimisi dinin sunduğuna, kimisi kafasında kurduğuna, kimisi okuduğuna inanabilir. Kimi ise konu hakkında hiçbir şey düşünmek istemez; bu gerekli bir bilgi değildir ve beynin kıvrımları arasında bu henüz oluşmamış ve hayatı boyunca görmeyeceğini düşündüğü/umduğu bu duruma dair bir bilgiye yer yoktur.

Öte yandan, dünyanın sonu gelmektedir ve kaçamayacağımız, sürekli ertelediğimiz bu gerçek belki bizim kuşağımızda değil (ki bence bu da bir savunma mekanizmasıdır) bir sonraki kuşakta gerçekleşebilir. En basitinden hemen herkesin aklına su kaynaklarının azalması, doğanın tahribatıyla gelen hava kirliliği, genetiği bozulmuş "şeyler"in insan genetiği üzerindeki etkisi gibi göz ardı edemeyeceği gerçeklerle de iç içe yaşamaktayız.

Kendi adıma konuşursam, bir on yıl sonra içecek su bulabiliyor olacağımdan şüpheliyim. Yiyecek bir meyve bulamayacağımız ya da solumayı beceremeyeceğimiz bir hava içinde yaşamaya çırpınacağımız ihtimali benim için uzak değil. Ya da tüm bunlara gerek kalmadan, nükleer bir felaket ya da yeni bir dünya savaşı ile sonumuzu getirebiliriz.

Tükenen doğal kaynakların yerine yenisini, tahrip olan doğanın eğer mümkün ise yeniden yapılandırılmasının "ha" diyince olacak bir işlem olmadığı aşikar. İnsanoğlu evrenin derinliklerini her gün daha fazla keşfederken, çürüyen dünyası içinde aslında ne yapmaya çalıştığını bilemeden, yalnızca "bilinmeyenin keşfine" bir umut bağlamış, bilinmeyen bir galaksinin keşfi ve yeni yaşam ihtimallerinin hayallerine sığınmış olabilir.

Bir gün her şeyi yitireceğimiz gerçeğinden o kadar büyük bir korkuyla kaçıyoruz ki, post apokaliptik bir roman okurken bize sunulan dünyanın karanlığına, o ihtimal olan karanlığa baktıkça daha derine inmemiz, beynimizde üzerini sürekli örtmeye çalıştığımız karanlık bir gerçek kutusunu açmamız bizi ürkütüyor.

Bu sefer kaçmak yok; Kurma Kız ile kapkara bir geleceğin, mahvolmuş dünyasında yaşamaya hazır olun!

BACIGALUPİ'NİN KARANLIK GELECEĞİ

Ödüle doymayan bir roman demek yanlış olmaz Paolo Bacigalupi'nin Kurma Kız (The Windup Girl) adlı romanı için. Roman; 2009 Hugo En İyi Roman Ödülü, 2010 Nebula En İyi Roman Ödülü, 2010 Locus En İyi Roman Ödülü, 2010 Joan W Campbell Ödülü ve 2010 Compton Crook En İyi Roman Ödülü sahibi.

Karşımıza çıkan dünya, geçtiğimiz haftalarda sıklıkla ele aldığımız kitaplarda olduğu gibi, yine sonu gelmiş bir dünya.

Doğal kaynakların düştüğü dar boğaz içinde ülkeler parçalanmış, kaosa sürüklenmiştir. "Kalori" şirketleri dünyanın kontrolünü ellerinde tutmaktadır. Farklı şirketlerin yarıştığı bu pazarda, mafyanın ve devlet yönetiminin, krallığın güçleri sıklıkla çatışmakta, alttan alttan yürütülen gizli faaliyetler ile ülkeler karmaşaya sürüklenmektedir. Asıl amaç ise her zaman olduğu gibi daha fazla paradır. Zira kapitalizm, nasıl bir hastalıksa, sonu gelen bir dünyada bile kendisine tutunacak bir beden yaratabilmektedir.

Mafyanın, birbirine düşman devlet kurumlarının ve kalori şirketleri görevlilerinin sızdığı bir ülkede iyinin ve kötünün savaşını izliyoruz. Ancak bir süre sonra sınırlar o denli saydamlaşıyor ki, inandığınız iyilik, birden kötülüğe kayabiliyor ya da masumiyet, gözü karalıkla pekişerek bir katilin gözlerinden bakabiliyor.

Sınırların keskinliğini yitirdiği ve herkesin kendi kanunlarıyla işlerini halletmeye çalıştığı bir düzen içinde, bir düzensizlik içinde tutunmaya çalışan yeraltı kuralları ile ayakta kalmaya çalışan grupların çatışmaları oldukça hareketli yansıtılmış.

Kanunsuzluğu yenmek adına atılan adımların ise isyan bayrağı çekmekle eşdeğer olduğu Kurma Kız'da aynı zamanda kitaba adını veren bir Yeni İnsan Emiko ile tanışıyoruz. Kendisi, hizmet için yaratılmış Japon bir Yeni İnsan ve sahibinin kendisini bırakması üzerine hikayemizin geçtiği Bangkok'ta dayanılması zor bir hayat yaşamak zorunda kalıyor. İtaat etmekten başka bir güdüsü olmayan Emiko ise, bir süre sonra hikayede etkinleştiği ölçüde geçirdiği evrim ile okuyucuyu heyecanlandırıyor.

Hikaye her bölümünde farklı karakterler üzerinden anlatılsa da, vurgulamak istediğim nokta canına tak eden ve hizmet etmekten başka bir işe yaramamak üzere üretilen bir Yeni İnsanın hikayenin başından sonuna devam eden macerasının, koşusunun ve inancının varlığı.
Kitabın başı, okuyucu için zorlu bir süreç. Farklı karakterler üzerinden anlatılan bölümlerde işler, isimler ve mekanlar sıklıkla karıştırılabilir halde. Bunda, özellikle yazarın tamamen okuyucuya hikayeyi keşfettirme amacı taşımasının etkili olduğunu düşünüyorum. Bir süre olaylara uzaktan bakarak, adeta gözleri bağlı bir insan gibi satırları dokunmaya çalışarak ilerliyor okuyucu. Ancak işin akışı hızlanmaya ve karakterler oturmaya başladıktan sonra, nice bilinmeyen kelime ve tanışılmayan karakter ile hemen bir bağlantı kurmaya başlanıyor.
Oldukça zorlayıcı bir kitap gibi başlıyor; gerek hikayesinin en başlarda okuyucuya yarattığı karmaşa, gerekse kaçınmadan kullanılan hayli sert olaylar zinciri. Ancak kesinlikle zorlukları atlatmak için çaba gösteren ve pes etmeyen okuyucu, karşılığını bu nefis roman ile kat be kat alacaktır.

İyi okumalar, bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle.

8 Mayıs 2014 Perşembe

Yeniler


Bu ay yine kitap almayım, birikenleri okuyayım dedim ama kendime laf geçiremiyorum kitap konusunda. Ne zamandır alınacaklar - okunacaklar listemde olan beş kitaba daha kavuştum bu hafta.


Bildiğiniz gibi, Henning Mankell'e tapıyorum. Wallander'ın da bir kaç bölümünü yıllar önce izlemiştim. Ama DVD'sini uzun zamandır bulamıyordum, denk gelince hemen aldım. Tavsiyedir. 


Şemsiye Akademisi'nin yazısını zaten bugün blog'a ekledim. Annem Sen Misin?'i de okumaya başladım. Alison Bechdel'in Cenaze Evi/Şenlik Evi yazısı da aylar önce blog'a eklediğim bir yazıydı, bulabilirsiniz okumak isterseniz. Çok sevdiğim bir yazar, dili de çizimi de tam sevebileceğim şekilde. Ayrıca dramı işlemesi de hayranlık yaratıyor. Bakalım, bu kitabın yazısı nasıl olacak... 


Şemsiye Akademisi: Kıyamet Senfonisi

Şemsiye Akademisi, The Daytripper ile tanıştığım ve bayıldığım Gabriel Ba adını barındırdığı için ne zamandır okumayı planladığım bir çizgi romandı.

Bir hafta sonu klasiği olarak Beşiktaş Arka Bahçe Çizgi Roman Dükkanı'na gitmem sonucunda, kendisine kavuştum. Çok büyük beklentilerim olduğu için çok da mutlu oldum alınca.

45 dakikalık bisiklet sürme maratonunun sonunda Şemsiye Akademisi'ni bitirdim. Bu aralar böyle bir huy edindim arkadaş tavsiyesi ile, egzersiz bisikletinde mutlaka bir şeyler okuyorum. Yoksa geçmiyor o bir saat.

Konumuza dönersek:

Dünyada beklenmeyen doğumlar sonucu aniden kırk üç çocuk dünyaya gelir. Reginald Hargreeves, bu çocuklardan yedisini evlat edinir. Evlat edinmesinin sebebi ise dünyayı kurtarmaktır. Zira çocukların her birinin farklı bir özelliği, bir yeteneği vardır.

Hargreeves'in ölümü ardından, uzun zaman sonra bir araya gelir kardeşler. Bu arada dünyanın sonu gelmektedir ve kardeşler dünyayı kurtarmaya çalışmaktadır. Tek bir sorun vardır; içlerinden biri, dünyanın sonunun gelmesinde bizzat rol oynamaktadır; yani kardeşlerden biri sorunlardan birinin ta kendisidir.

Bilmem daha önce bahsettim mi, çizgi romanda süper kahramanlar pek ilgimi çekmiyor. Bu yüzden The Umbrella Academy tam benlik bir çizgi romandı, diyemeyeceğim. Ayrıca çizimleri de bana çok soğuk geldi. Ya niye böyle oldu. Gabriel Ba adına, inanamıyorum kendime şu yorumu yaptığım için.

Şu an gribe yenik düşmüş bir bünye olarak bu yazıyı yazıyor olmamamın ve hikayeye ısınamamış olmamın etkisiyle, kısacık bir yazı olarak bitiriyorum.


Bir başka yazıda görüşmek üzere.

6 Mayıs 2014 Salı

Yakında


Bu dağınık ötesi görseli, yazacağım konudan bağımsız ekleme sebebim aslında yok. Şu dağınıklığa, şu yarısı düzgün yarısı kendi başına bağımsızlık kurmuş kitaplık düzenine bakarak bir daha blog'umu takip etmek istemezseniz sizi anlarım, emin olun.

Konumuza dönelim:

"Yakında" blog'da okuyabileceğiniz kitap yorumları (Mayıs ayı içerisinde):
  • Kurma Kız
  • Ağaçtaki
  • Şemsiye Akademisi
  • Kum Kitabı
  • Steelheart
Görüşmek üzere!


4 Mayıs 2014 Pazar

Ne Okuyorum?


Hafta sonunda Steelheart eşlik ediyor bana. Bir yandan da Nail Gaiman'dan Sandman - A Game Of You'yu okuyorum. Gerçi onu daha çok sporda okudum diyebilirim. Bundan sonra böyle, bisiklet sürerken çizgi roman okunacak!

Öte yandan Steelheart sürükleyici başladı. Film gibi de ilerliyor.

Siz neler okuyorsunuz?

30 Nisan 2014 Çarşamba

Çekiliş Sonuçlandı!

Kitap çekilişimizin sonucu belli oldu; kazanan Orkun Krcs.

Adresinizi bana Facebook (https://www.facebook.com/KarelerVeSayfalar) üzerinden iletebilirsiniz, istediğiniz zaman iletin, son tarihi falan yok :)

Katılan herkese teşekkürler.


Susan Ee "Meleğin Düşüşü"

Post apokaliptik tarzdaki romanları okumayı sevdiğimi fark etmişsinizdir. Dünyanın sonunun gelmesi, şekillerin değişmesi, anormalliğin etrafı sarması ve yaşamak için şimdikinden bile fazla çaba harcanıyor olması hoşuma giden konular.

Nedense dünyanın çığrından çıkması hoşuma gidiyor. Evet, belki rahat batıyor, diyebilirsiniz. Ya da derdin ne, diyebilirsiniz. Hatta daha ileri gidip sadist bile diyebilirsiniz ama bunların hiçbiri dünyanın mahvının satırlara yansımasının tadını bir nebze bile azaltmıyor benim için :)

İnsanların olağanüstü durumlar için neler kurguladıklarını merak ediyorum. Bunun için de romanlar birebir doğrusu.

Ve kitabımıza, Susan Ee ile beni tanıştıran kitabımıza dönelim.

Genellikle zombi, dünyayı saran bir virüs, tükenen doğal kaynaklar gibi konulara meyilli olsam da, Meleğin Düşüşü gayet hoşuma giden bir kitap oldu.

Melekler dünyaya düşse ya da melekler dünyayı istila etse? Üstelik kafanızdaki melek algısının tamamen yıkılmasına sebep olacak kadar farklı özellikleri olsa? Mesela "Melek gibi" tabirini "Şeytan gibi" ile değiştirmek gibi.

İnandığınız, alıştığınız şeylerin tam tersi. İşte post apokaliptikte beni çeken bu. Dünyaya karşı sahip olduğumuz sonsuz güven ve inancın bir anlamda tepetaklak olması ve bizlerin yapayalnız, savunmasız kalması. Bunu sunan kitapları seviyorum. 

Kahramanımız Penryn, sorunlardan bir yumak olan annesi ve engelli kardeşini yanına alarak evini terk eder ve daha güvenli bir ortama doğru yol almaya başlar. Ancak meleklerin dünyayı istilası sevgi ve huzur gibi kavramlardan uzak, sadece kaos ve felaket getirdiğinden, bu yolculuk güvenli bir yere değil, tehlikeye doğru ilerler.

Melekler kendi aralarında birbirlerini yerken, olan Penryn'nin küçük kardeşine olur ve melekler küçük çocuğu kaçırır! Artık kendi hayatlarının devalılığını sağlamak haricinde, bir de kardeşini kurtarmaya çalışacaktır Penryn. Bu sırada da karşılarına Raffe adlı kanatları sökülmüş bir melek çıkacaktır! Zira melekler yalnız insanlara karşı değil, kendilerine karşı da sanılanın aksine, yıkıma yönelik bir tavır içindedir.

Güçlü kadın karakterlerin olduğu romanlarla bu aralar sıkça karşılaşıyorum. Meleğin Düşüşü'nde de bu durum böyle. Her daim kontrolü elinde tutabilecek kadar kendine güvenen ve güçlü bir genç kız var karşımızda.

Meleğin Düşüşü oldukça akıcı bir kitap. Çevirinin de başarısı olarak gördüğüm bu durum, satırların su gibi akmasını sağlıyor.

Dex Yayınları'ndan okuduğum ilk kitaptı. Sırada "Steelheart" var ve ben kitaba başlamak için sabırsızlanıyorum. 


Bu Ay Okunanlar: Nisan 2014

Kendime inanamıyorum ama bu ay gerçekten yalnızca 3 kitap okumuşum!
Mayıs ayında daha çok okumak dileğiyle!
Sizde durum nedir?

27 Nisan 2014 Pazar

Ne Okuyorum?


Bu pazar Borges okuyorum.
Yazısı yakında blog'da olur.
Hafta sonu bitti bitiyor ama umarım iyi geçmektedir sizin için de.


26 Nisan 2014 Cumartesi

Cherie Priest "Kemik Titreten"

TADI SATIRLARIN ÖTESİNE GEÇEN BİR ZOMBİ HİKAYESİ
Zombi hikayeleri denilince aklıma ilk gelen isim George A. Romero'dur. Üstadın yeri geldiğinde insanı zombilerle empati yaptıracak kadar güçlü anlatımı ve insanın ebedi yalnızlığına göndermeler yüklediği klasikleşen tarzı, zombi hikayelerine karşı şu an sahip olduğum ilgiyi edinmemde temel oluşturan şeylerden birisidir. Bu temel üzerinde yeri geldiğinde beyaz ekranda, yeri geldiğinde - sıklıkla beyaz perdede ya da yazın alanında karşıma çıkan eserler ile de bir zombi kültürüne olan ilgim gittikçe artmakta. Ancak bunun yalnızca bana has bir özellik olduğunu düşünmüyorum.  

İnsanın "insanlıktan çıkması" üzerine hikayelere neredeyse açlık içinde bir dünya toplumuyuz. Vampire dönüşenler, zombiye dönüşenler, kurt adama dönüşenler hemen her mecrada sanat severlerin karşısına çıkıyor. Güçlü prodüksiyonlarla sunulan film ya da diziler ile aradaki bağ sağlamlaştırılırken, hikayelerin kitaplara yansıması ile doğan bu kültürün her yönden beslenmesini destekliyor. Ölümsüzlüğün ihtiyacının yanında  olabilecek tüm felaketleri insanoğlunun yaşamasını görmeyi istiyoruz. Gündelik hayatın sıkıcılığı içinde, yaşama tutunmak için olmadık şeyler peşindeyiz ve zombiler, uzaylılar açlığımızı gideriyor. Bize "farklı" bir şey sunuyor. Bilmediğimiz, içinde yaşarsak heyecan dolu bir kitabın satırlarında koşacağımız bir gerçeklik sunuyor.

KONTROLDEN ÇIKAN BİR İCAT
Kasım 2012'de dilimize kazandırılmış olan Kemik Titreten, Cherie Priest'in uzun zamandır okunmayı bekleyenler listemde yer alan bir kitaptı. Karakedi Yayınları tarafından, yayınladıkları diğer kitaplardan bir hayli farklı bir çizgiye sahip olan Kemik Titreten'i okumakta bu denli geç kalmamı ise büyük bir kayıp olarak görüyorum.

Kitabın arka kapağında, kitabı en doğru şekilde özetleyen bir yorum yer almakta. Mike Mignola'nın bu yorumunda kitabın Jules Verne ve George Romero'nun kafa kafaya vermesi sonucu oluşmuş bir eser tadında olduğu yazıyor. Kesinlikle katıldığım bir cümle olduğu için paylaşmadan edemedim. Eğer Romero'ya ilginiz varsa ve hemen herkes kadar bir Jules Verne okumuşluğunuz varsa, Kemik Titreten'i okurken bu iki ismi anmadan geçemeyeceksiniz.
Hikayemize dönersek: Kemik Titreten, Doktor Blue'nun buzu kırarak yer altındaki altınlara ulaşmayı sağlamak amacıyla yaptığı bir icat. Ancak kontrolünü kaybeden bu makine ile bir gün, 1900'lerin başlarında, Seattle kenti alt üst olur. Kentin altının üstüne gelmesi elbette yalnız bir deprem etkisi yaratmaz. Yıkımın haricinde yeraltından çıkan gazın da şehre daha büyük bir yıkım getirir; gaza maruz kalan insanlar "dönüşür", yani gazı soluyan herkes zombiye döner. Gazdan kaçabilenler ise şehrin etrafına bir duvar örer ve gazın şehre sızmasını engellemeye çalışır. Yıllar içinde yalıtılmış bir bölgeye çevrilen bu alanın dışında kalan ise tehlike ve bilinmezliktir; zombiler, tehlikeli gruplar, gazla ve zombilerle yaşamaya alışmış azınlıklar, gazdan elde edilen uyuşturucu ticaretini yapanlar duvarın öte yanında kalmıştır.

Kemik Titreten'in devamı ise felaketten 16 yıl sonra, Doktor Blue'nun eşi ve oğlunun hikayesi ile başlıyor. Oğul Ezekiel'in Hiç tanımadığı babasının anısını temize çıkarmak ve ortaya çıkan felaketteki rolünü/suçunu/suçsuzluğunu anlamak ve insanlara bunu kanıtlamak için duvarın öte tarafına gitmeye karar vermesiyle gelişen olaylar karşımıza çıkıyor. (Zira vaktinden önce test edilmesi için Ruslar'dan bir emir geldiği yönünde bir ipucu bulunursa, felaketi doğuran kararı babasının vermediği ortaya çıkacaktır). Annesi Briar ise aralarında büyük bir iletişim sorunu olan oğlunun peşinden, duvarların ötesine, tüm macera, tehlike ve bilinmezliğin kendilerini beklediği yere doğru yola koyuluyor.

Girişte belirttiğim üzere, Romero ile temellendirdiğim zombi kültürüm Kemik Titreten gibi bir kitabı bağrına basacak şekilde. Sürekli oradan buradan saldıran zombiler yerine, hikayede "dozu iyi ayarlanmış" şekilde karşımıza çıkan zombiler var. Bu da beni kitaba bağlayan şeylerden biriydi.

Tüm bu zombi hikayesinin yanında, buharlı makinelerin hikaye içindeki payı, gözünüzde canlandırdığınız karakterler ve dış görünüşleri, şehrin ve sistemin genel işleyişi, ulaşım vs gibi detaylarla karşınıza çıkan steampunk bir evren de sunuyor Kemik Titreten.

Zombi hikayelerine olan ilginiz ya da sevdiğiniz tarz doğrultusunda bir okuma keyfi yaşatacak bir kitap Kemik Titreten. Anne - oğul arasındaki iletişimsizliğin, geçmişin gölgesinde ve neredeyse suçluluğu içinde geçen bir hikayenin işlenmesi, yıkılan bir dünya devi gücün, Amerika'nın duvarlar ardında gazdan saklanarak yaşayacak kadar acizleşmesi ve bunun ezeli rakipleri, Amerika'nın klasikleşen Rusya paranoyalarına değinecek şekilde Rusya elinden çıkma ihtimalinin varlığı hikayenin zombi sınırları dışında da anlatacakları arasında. Yaratılan karakterlerin okuyucuyla doğrudan bir sıcaklık kuracak kadar içten yazılması, her birine atfedilen farklılaştırıcı özellikler ve gereksiz karakter kullanımından kaçınan yazarın başarısı ile Kemik Titreten, geç kalınmadan okunması gerekenler arasında yerine alıyor.


İyi okumalar.

20 Nisan 2014 Pazar

Ne Okuyorum?


On8 Kitap'tan geçtiğimiz hafta çıkan bir kitap Ağaçtaki. Hayatta hiçbir şeyin bir anlamı olmadığını fark eden 7. sınıf öğrencisi bir çocuğun, arkadaşlarının hayatlarına sebep olduğu çatlaklar/aydınlanmalar/inkarlar ile başlıyor kitap.

Bu pazar bu kitabı okuyorum.

Siz neler okuyorsunuz?

18 Nisan 2014 Cuma

Bernhard Hennen "Ejderha Elfleri"

FANTASTİK BİR DÜNYA İHTİYACI

Edebiyattaki her bir farklı türle farklı bir kapı aralanır. Ama en farklı kapıları da, gerçek hayatta denk gelinmesi imkansız (ya da henüz bizler deneyimlemediğimiz için bize imkansız gelen) olayları, tasvirlerini okumanın ayrı bir keşif ve heyecan olduğu karakterleri anlatan türlerdeki eserlerde ortaya çıkar.

Bu türlerin başlıcaları bilim kurgu ve fantastik edebiyattır. Bilim kurgu başka bir yazıya, ilerleyen haftalara kalsın ve biz fantastik edebiyat üzerinden biraz konuşalım.

Okuyucunun, gündelik hayatı içinden kimi zaman sadece kaçmak için kullandığı bir kapıdır kitap. Bazen kaçış başka bir döneme, başka bir insanın hayatına, başka bir gündelik yaşama ya da başka bir gerçekliğe olabilir. Başka bir gerçeklikte olmak ise her okuyucu için aynı anlamı ifade etmez. Gerçekliğin, kitap içinde bilinen halinden uzaklaşması ve neredeyse, kimi zaman olabildiğince uç noktalarda gezinmesi bazı okurlar için itici bir sebep olabilir. Gerçekliğin aşınması, merak edilmeyen ya da tanıdık olmadığı için anlaşılamayan bir durumun sayfalarca anlatılacak denli canlanması okuyucuya cazip gelmiyor olabilir. Bunun tamamen olmasa da ağırlıklı olarak hayalgücü ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Eğer hayal korkmaktan korkmuyor iseniz sizin için edebiyatta sınır yoktur; havada salınan ejderhalar ya da zamanda yolculuk yapan bir bilimadamı, uzayda yolculuk yapan bir grubun uzay aracı içindeki hayatları, farklı gezegenlerdeki farklı ırklar ya da farklı ırkların, bilinmeyen bir diyardaki maceraları sizin için "imkansız olduğu için yadırganası ve dışlanası" değil, tam tersine, "etkileyici ve merak edilesi"dir.

Hayal etmekten korkmadan, yaşanmamış bir dünyanın, varolduğu "bizlerce bilinmeyen" diyarların varlığını keşfetmenin, okur için mükemmel bir tat olduğuna eminim. Nasıl ki ilk kez şahit olunan bir yıldız kayması insanı derinden etkiliyorsa, her bir kitapta keşfedilen yeni dünyalar, yeni ırklar da okuyucu için kitap okuma haricinde bir mutluluk yaratıyor.

Kendi gerçekliğinden, bir kaç dakika gözlerini kapatıp uzaklaşmaya çalışanlar için, başka bir dünyanın nasıl mümkün olabileceğini merak edenler için, çok sıkıldığı günlük hayatında nefes almak için kaçacak yer arayanların sığınabileceği, tatmin olabilecekleri türlerden biri olan fantastik edebiyat ile okur, sıradanlığın sınırlarını aşma ihtiyacını da bir şekilde gideriyor. Bunu her ne kadar gözlerinin önünden akan satırlar ile yapıyor olsa da, şunu da unutmamak lazım; insanlar okudukları kitabın içinde kendilerini de görürler. Orada bir rol kaparlar ve bir bakarsınız bir elf ya da bir hobbit gözünden hikayeyi yaşıyorlar.

Ülkemizde sıkı takipçileri olan fantastik edebiyatın, özellikle Yüzüklerin Efendisi'nin sinemaya uyarlandığı dönemle beraber yükselişe geçtiğini hep beraber gördük. Bunun ardından da, belki ilk kez fantastik edebiyatla karşılaşan kitlenin, türü daha derinlemesine inceleme, okuma ihtiyacını ortaya çıkardığı, türü daha bilinir hale getirmede başlıca rol oynayan etkenlerden biri olduğu kanısındayım.

MACERA DOLU BİR DÜNYA

Ejderha Elfleri, iki kitaptan oluşan bir seri. Karşımıza çıkan dünya ise gerçek anlamda fantastik bir dünya.

Yanlışlıkla öldürdüğü bir trol yüzünden hayatı değişen Nandalee’nin hikayesi ile başlıyor kitap. Kendisini kurtaran bir topluluğun içinde, ardında bıraktığı, bırakmak zorunda kaldığı kabilesi haricinde yepyeni bir yaşam ve tanımadığı bir dünya içinde buluyor kendisini.

Ejderha elfi olabilecek kapasitede olduğuna inanılan Nandalee’nin nasıl ve neden olduğunu idrak edemeden kendisini içinde bulduğu sürecin başlaması ile karakterin hikaye içinde aldığı rolü tanımaya başlıyoruz.

Eş zamanlı olarak devam eden bir diğer hikaye ise, bir ölümsüzün ruhuna bedeninde ev sahipliği yapmaya başlayan, sıradan bir çiftçinin birden değişen hayatı bizleri karşılıyor. Artax, aralarındaki fark bir ölümlü ve bir ölümsüz olmaktan da öte olan “ruhların” ev sahipliğini yaparken, bir hükümdar olmayı başarmaya da çalışıyor. İnsani ve saf duyguların, acımasızlık karşısında kendisini savunmaya geçtiği anlar, seçenekler içinde bocalayan bir hükümdarın içine düştüğü durumlar Artax üzerinden okuyucuya sunuluyor.


Farklı topluluklar arasında artmakta olan gerilimle beraber ilerleyen hikaye, Bernhard Hennen'in temposu yüksek hali, kullanılan dilin akıcılığı ve çevirmenin başarısı ile fantastik edebiyat severler için hoş bir seçenek oluyor.

17 Nisan 2014 Perşembe

Kitap Çekilişi!


Ne zamandır kitap hediye etmek istiyordum, artık daha fazla ertelemeyim dedim.

Süpriz bir kitabı hediye ediyorum.

Katılmak için ise;
  • Blog'u takip etmeniz,
  • Blog'la ilgili minik bir yorumunuzun yer aldığı bir yorum bırakmanız yeterli.
Son katılım, Nisan ayının son günü!

Bol şans :)

Image from: http://lillysworkshop.blogspot.com.tr/2010/04/steampunk-mothers-day-gift-guide.html

13 Nisan 2014 Pazar

Ne Okuyorum?


Hafta sonuna eşlik eden kitap bu hafta Cherie Priest'ten "Kemik Titreten". Neredeyse bir yıldır okumayı planlıyordum, ancak okumaya başlayabildim.

Yazısı da pek yakında blog'da olacak elbette. Şu an kitabı yarıladım, bakalım ne zaman bitecek =)

Hava da süper, kısa bir süre daha okumaya devam edip güneşin tüm parlaklığına rağmen, erimeyi bile göze alarak dışarı çıkacağım ama.

Size iyi pazarlar!


4 Nisan 2014 Cuma

Kitaplıktan Kareler


Bu ayın kitap hasılatı. Bakalım ne kadar zamanda okuyabileceğim....
Hepsine baktıkça mutlu oluyorum ayrıca gerçekten kitapları seviyorum yahu.