28 Ağustos 2014 Perşembe

Jane Rogers "Jessie Lamb’ın Vasiyeti"

İNSAN IRKININ SONU NASIL GELECEK?

Kurgularının içinde insanlığın düşünmekten kaçınacağı temel konuları irdeleyen romanların cazibesi bir başkadır. Öleceği gerçeğinden bile kaçan okurların karşısına çıkabilecek belki de en cesur türlerden birisidir bilimkurgu. Ay’a yolculuğun sevimli fantezisinin yanında, canlı yaşamının dünya üzerinde son bulması ya da daha ağır biçimde, bencil insanoğlunu (sonsuza dek yaşayacağı yanılgısı içindeki insanoğlunu) dehşetten dehşete sürükleyecek şekilde insanlığın sonunu kurgular yazarlar çoğu zaman. Türün verdiği imkanlar ya da sınırların olmayışının yarattığı özgürlükle her konu yeri geldiğinde heyecanlı bir hikayeyi, yeri geldiğinde korku dolu bir geleceği sayfalarına yansıtır. Yaratıcılığın sınırsızlığı içinde birbirinden güzel eserler barındıran bilimkurgunun kendi adıma söylemek gerekirse beni hem en çok ürküten hem de en çok çeken yanı insanlığın sonunun gelmesini işleyen romanlar. En büyük korkumuz; evet ölüm. En büyük amacımız; sonsuza dek yaşamak. En büyük gerçek; hepimiz ölümlüyüz.

Ölümlülüğünü yenmek için üremeye devam ediyor insanlık. Daha fazla kalabalıklaştıkça sonunu getirdiğini, doğal kaynaklarını tükettiğini fark etmiyor; üremeye devam ediyor. Savaşların, yalanların, talanların, dehşetin ve korkunun kol gezdiği bu dünyaya bir insan daha getirip, devasa var oluş anlamsızlığını, korkusunu ve yalnızlığını bir insana daha pay ediyor. Kendi çektiklerinin aynısını yaşacağından emin olduğu halde inatla daha iyi bir gelecek beklentisi içinde olduğu çocuğuna, yeni elbiseler ya da oyuncaklar almayı, özel bir okula göndermeyi “iyi” sanırken, aslında çürüyen bir dünya ve çürüten bir gerçeklik içine onu fırlattığından neredeyse bihaber kalıyor. Oysa asıl gerçek sonluluk ve ölümlülüktür. Geleceğe miras olarak çocuk bırakmak ise ölüm karşısında acizliğin en derinden yıpratan yansımasıdır.

İnatla kendisini “sonsuza dek var etmeye çalışan” insanlığın elinden en kolay geleceğe kendisini aktarma yöntemi olan üremeyi, dünyadaki insan soyunun devamlılığını sağlayan üremeyi alın bakalım. Geriye ne kalıyor?

Geleceksizlik. Son. Hiç.

GELECEK İÇİN KENDİSİNİ FEDA ETMEYE HAZIR BİR KIZIN HİKAYESİ

2012 Arthur C. Clark Ödülü sahibi ve 2011 Man Booker Ödülü adayı bir kitap olan Jessie Lamb’ın Vasiyeti’nde, Jane Rogers’ın sürükleyici hikayesini, anlatıcımız Jessie Lamb’in ağzından okuyoruz.

AÖS (Anne Ölümü Sendromu) adında bir hastalık dünyaya yayılmaya başlar. Karnında bebekleri ile ölen anneler toplumu bir anda bir paniğe sürükler. Dünyanın sonu gelmektedir! Bunu insanlık mı hak etmiştir? Doğaya verilen tahribatın hesabını belki bu şekilde mi soruyordur dünya? Ya da artık beklenen son gelmiştir ve ellerimiz kollarımız bağlı şekilde bu gerçeği kabullenerek yaşamaya devam mı etmeliyiz?

Her bir kafadan farklı seslerin çıkması, farklı sivil toplum kuruluşlarının farklı amaç ve söylemlerle insanları etraflarında toplamasına şahit olduğumu romanda, anlatıcımız Jessie ile ilerliyoruz. Jessie’nin sık sık geri dönüşlerle okuyucuya sunduğu hikaye bir yap boz gibi tamamlanırken, hastalığın yayılmasıyla başlayan, ölümlerle devam eden sürecin hastalığa bir çare aranmaya başlandığı günlere kadar sürmesini okuyoruz. Hastalığa bulunan çözümün anne/kadın hayatına son vererek başarıya ulaşan bir çözüm olması ise okuru bir an durup düşünmeye davet ediyor; kitapta karakterler aracılığıyla sorgulandığı gibi, eğer bu sorun erkekleri etkileyen bir sorun olsaydı, yine bu denli güçsüz ve kaybet-kazan şeklinde bir çözüme mi gidilirdi? Yoksa daha etkili ve insan hayatına son vermeden başarıya ulaşacak bir çözüm için daha gayretli bir yol mu izlenirdi?

Toplumda kadının “üreme görevine” (!) vurgu yapan romanda, erkek egemen toplumlarda kadınların konumu sorgusu sık sık yapılıyor. (Okurken belki sizin de aklınıza Y: The Last Man adlı çizgi roman gelecektir) Cesur, korkusuz genç kız Jessie’nin aile içindeki sorunları, arkadaşlarıyla olan ilişkileri ve çevresinde gelişen bir çok dram ise hikayeyi kederli havası içinde karşımıza çıkan detaylardan bazıları.

Hayat zor, ergen olmak zor, zor bir ailede yaşamak zor ancak dünyanın sonu gelmek üzereyken insan ırkının devamlılığına katkı sağlayabilecek konumda olduğunu bilmek, buna rağmen bir şey yapmak – yapmamak arasındaki seçim daha da zor.


27 Ağustos 2014 Çarşamba

Ned Beauman "Boksör Böcek"

Ned Beauman adıyla ilk kez  2012 yılında karşılaştım sanırım. O zamanlar, şu ana kadar çalıştığım tüm iş yerleri içinde tek sevdiğim ajans olan reklam ajansında staj yapıyordum. Bana kitaptan bahseden, beni işe alan kişiydi. Kitabı okumaya yeni başlamıştı ve bana anlattıkları da anında ilgimi kitaba yöneltmeme yetmişti: Agartha, Thule, İkinci Dünya Savaşı... Blog'u takip edenleriniz varsa, daha önce de onlarca kez belirttiğim gibi İkinci Dünya Savaşı ve Nazizm içerisindeki ezoterik detaylar, her ne kadar dünya tarihinde kara bir leke olmaktan asla öteye gidemeyecek bir vahşetin kalıntıları olsa da, bir şekilde ilgimi çekiyor. Tahmin edersiniz ki Agartha kelimesini duymak bile beni kitaba yöneltmek için yeterliydi. Uzun lafın kısası, Boksör Böcek ile tanıştığım bu konuşma sonucunda, yazarla da tanışmış oldum.

Ned Beauman henüz 29 yaşında bir yazar ve şu an kendisini çok takdir ettiğimi de her yerde fırsat bulursam övüyorum. 21 yaşında yazdığını öğrendiğim (Kendisi söyledi, ben 24 yaşında yazdığı için tebrik ediyordum ancak o beni düzeltti ve 21 yaşında yazdığını ifade etti - sevdiğim yazarlarla iletişim kurduğumda mutlu oluyorum gördüğünüz gibi buraya da yapıştırmak istedim fırsat bu fırsat) Boksör Böcek, kesinlikle şu an karşınıza çıkacak olan 21 yaşındaki bir çok insanın bilmediği bir çok detayı ve ilgilenmeyi akıllarına bile getirmeyeceği bir çok ilginç noktayı barındırıyor.

Dokuz parmaklı efsaneleşme yolunda ilerleyen bir boksör, bir böcek bilimci, Naziler, Nazi eşyaları koleksiyonları yapan bir adam ve onun için çalışan, garip bir hastalıktan muzdarip genç bir adam...

Domingo Yayınları ilginç kitaplar basıyor, süper kapağı ve çevirisiyle de ayrıca bir takdiri hak eden Boksör Böcek, kitap kapağında da görebileceğiniz üzere Literary Review'dan tutun da The Times'a kadar bir çok  yerden de övgü kazanmış.

Kitaptaki her bir karakter birbirinden ilginç ve bir şekilde kesişen olaylarla, geçmişten günümüze süren bir hikayeyi ağırlıklı olarak geçmişe dönüşlerle okuyoruz. Gittikçe artan gerilimle beraber, merak uyandıran bir sona hızla yaklaşırken, olan bitenin cazibesine kapılmamak da mümkün değil. Cazibeden kastım, hareket ve hikayenin ilginçliği.

Böyle kitaplar hakkında yazmayı pek tercih etmiyorum. Sebebi ise kitabı çok beğenmiş olmam, yazarı gerçekten (Evet hala 21 yaşında yazmış olduğu için ayrıca bir hayranlıkla ilerliyorum satırlarımda) beğenmiş olmam ve kitabın konusunun anlatılarak ziyan edilmemesi gerektiğine inanmam... ve şu an havanın çok sıcak oluşu. 

"Anophthalmus Hitleri" ile tanışmaya hazırsanız, yerinde duramayan bir romanı (Nasıl da tabir buldum!) okumaya enerjiniz varsa ve - elbette - Ned Beauman ile tanışmak istiyorsanız, sizi en yakın kitapçıya, Boksör Böcek ile tanışmaya yönlendirmek istiyorum.

Yönlenin. Pişman olmayacaksınız. 

Ransom Riggs "Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocuklar"

Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları bir çok yerli ve yabancı kitap blog'unda ve Goodreads'te karşıma çıkıp duruyordu. Yazarı Ransom Riggs hakkında hiçbir fikrim yoktu ancak okuduğum yorumları da göz önüne alarak (Doğal olarak, ya ne yapacaktım?) kitabı alınacaklar listeme ekledim.

Elbette araya onlarca kitap girdiği ve benim işi bırakmamın, İstanbul'dan bir süre ayrılmamın da etkisiyle kitabı almam bir süre ertelendi. Ta ki yazlık bir bölgede, bir öğle saatlerinde "kitap krizi" gelmişçesine kitapçıya daldığımda ve aradığım kitabı bulamadığımda onunla karşılaşana kadar. Kapıya yakın bir yerde duruyordu ve "e ben bunu alacaktım yaaaa" diyerek almam için bana bakıyordu. Aldım, almasam zaten şu an bu yazıyı yazamazdım.

Roman, baş karakterimiz, on altı yaşında Jacob'un ağzından anlatılıyor.  İkinci Dünya Savaşı (Bu blog gerçekten İkinci Dünya Savaşı'ndan kafasını kaldıramıyor adeta) sırasında hayatta kalan dedesinin anlattığı birbirinden garip masallar ve bu masallara eşlik eden fotoğraflara yıllarca inanarak büyüyen Jacob'un, büyümenin getirdiği gerçeklikle yüzleşme sonucunda, bu masalların ve fotoğrafların aslında sadece kurgular, hayaller ve fotoğraf hileleri olduğunu keşfetmesiyle başlıyor.

Dedesinin yaşadığı garip bir olayın ardından ruhsal sorunlar içine sürüklenen Jacob, sorunlarının üstesinden gelebilmek için dedesinin kendisine anlattığı hikayelerin gerçekleştiği, Bayan Peregrine'e ait eve gitmeye karar verir. Böylece hikayelerin gerçek dışılığıyla karşılaşacak ve gerçeği gözleriyle görmesinin ardından sorunları da son bulacaktır. Psikiyatrının tavsiyesiyle, babasıyla beraber adaya doğru yollanır ve her şeyin cevabını bulacağı bu adadaki serüveni başlar.

Birbirinden ilginç, gerçek koleksiyonculardan toparlanmış fotoğrafların eşlik ettiği roman hakkında daha fazla şey yazmayacağım ve sürprizleri sizlere bırakacağım. Okuyarak keşfedeceğinizden, bu süreçten de keyif alacağınızdan eminim.

Ben kitabı gerçekten sevdim, hatta bazen aklıma Neil Gaiman bile geldi. Sürükleyici, farklı karakterlerle ve hızlı olay akışıyla bir günde çabucak bitirebileceğiniz güzel bir roman Bayan Peregrine'in Tuhaf Çocukları. 

1 Ağustos 2014 Cuma

G. Willow Wilson "Elif"

GÖRÜNMEYENLERİN DEVRİM ADIMLARI

Zamanla dünyanın şekli değişiyor. Coğrafi koşulların değişmesinden, havanın suyun değişmesinden tutun da insanların ve toplumların davranışlarına dek her şey değişiyor. Alışılagelen düzenler, gelişen teknoloji ile beraber yerini kimi zaman anlamanın zor olduğu yeniliklere bırakıyor, kimi zaman felaketleri, kimi zaman mucizeleri yaratıyor.

Toplumların değişen alışkanlıkları ve kazandıkları yeni özellikler, elbette her bir bireyin yaşamını ve fikirlerin şekillenmesini, yöntemlerin ve hareketlerin yenilenmesini de içinde barındırıyor. Gittikçe küçülen ve gittikçe dünyanın daha fazlasını ekranlarından insanlara sunan, bilginin en küçük ve kullanışlı kaynakları internet vasıtasıyla akıllı telefonlara ulaşıyor, bireyin elinin altında koca bir alemi taşımasını sağlıyor.

Gelişen teknoloji yarattığı fırsatları hayatın her alanına taşıdığından, artık siyasi fikirlerin yayılması, büyümesi ya da yok olması, toplumsal hareketlerin organize edilmesi, gerçekleştirilmesi de sanal dünyada vücut bulabiliyor. Twitter, Facebook gibi sosyal medya platformlarının özellikle son yıllarda dünyada olduğu gibi ülkemizde de kitleleri harekete geçirme hızını ve etkisini bizzat yaşadık. En basitinden Haziran 2013 itibariyle sosyal ağların, her ne kadar bilgi kirliliği yarattıkları zamanlar da olsa insanların ana akım medyaya yansımayan haberleri nasıl öğrenmelerine vesile olduğunu hatırlayalım. Ya da ifade edilemeyen, günlük hayatta ve gerçek (ki aslında sosyal medya da gerçeğin bir parçasıdır) hayatta ifade edilmesi toplum baskısı yüzünden mümkün görünmeyen gerçeklerin sosyal medyada nasıl rahat ifade edilebildiğinde, saklanan ya da açık edilen kimlikler ağzından düşüncelerin nasıl paylaşılabildiğini bizzat yaşadık, yaşıyoruz.

Sanal dünyanın gücü açık. Bilgisayar başında elde edilemeyecek bilgi neredeyse yok gibi. Aynı şekilde sanal dünyayı kullanarak yapılabileceklerin sınırı da neredeyse yok. Bir kitabı okumak da mümkün, saklanan bir sırrı ortaya çıkarmak da. Yeni bir sistemin temelleri atmak da mümkün, bir ideolojiyi insanlara aşılamak ve taraftar toplamak da mümkün.

Özetle, çağımızı teknoloji çağı olarak düşünürsek, dünyada gücü elinde teknolojiye sahip olanın barındırdığını düşünürsek, sanal gücün aslında gerçek hayattaki güce eşdeğer bir konumda olabileceğini de kabul edebiliriz diye düşünmekteyim.

ELİF'İN SANAL, GERÇEK VE BİLİNMEYEN DÜNYALARA YOLCULUĞU

2013 World Fantasy Ödülü sahibi Elif, G. Willow Wilson'ın kaleminden çıkan, Monokl Edebiyat sayesinde, Gökhan Sarı'nın çevirisi ile dilimize kazandırılan bir roman.  Orta Doğu'da, bilinmeyen bir şehirde geçen Elif'de karşımıza genç bilgisayar uzmanı, hacker Elif çıkıyor. Gerçek adını romanın sonuna dek öğrenemeyeceğimiz 23 yaşındaki bu genç adamın bilgisayar başında geçen hayatı, yaşadığı bir aşk macerası ile değişiyor. Sevdiği kadını kaybedeceğinin farkına varan Elif, aşk acısıyla bir bilgisayar programı yazmaya başlıyor fakat kurduğu sistemi kendisi bile anlamasa da işler yavaş yavaş çığrından çıkmaya başlıyor. Sevdiği kadın tarafından kendisine ulaştırılan bir kitap ise, Devlet'i Elif'in peşine takıyor. Neden, sorusuna cevap bulamayan Elif kendisini anlam veremediği bir kovalamacanın içinde, yanında Elf Yevm adlı cinlerin yazdığı söylenen, o efsanevi kitap ve içinde sakladığı sırlarla beraber kendisini Şehir'in bir ucundan bir ucuna kaçarken buluyor.


Bilinmeyen diyarlara yolculuk sırasında aksiyonun bir an bile eksik olmadığı romanda bolca alışılmadık varlıklar, cinler, gölgeler, rüyalardan gelen mesajlar okuyucunun dikkatini sürekli ayık tutuyor ve merak duygusunu gittikçe arttırıyor. Kitabın gizemi ve Şehir içinde değişen dengeler, devrimin ayak sesleri olarak okuyucuya yansıtılıyor. Sanal dünyada gücü ele geçirecek planların kol gezdiği macera sırasında yaşanan boyutlar arası gezintiler, gizemli bir şehrin yarattığı mistik ortam içinde yaratıcı ve ilginç detaylar şeklinde karşımıza çıkıyor. Orta Doğu'da yaşama ışık tutan göndermeleri, kadının toplumdaki konumunu anlatan detayları ile Elif, dini detaylarla bezenmiş, farklı bir fantastik roman olma özelliği taşıyor. 

19 Temmuz 2014 Cumartesi

Virginia Woolf "Deniz Feneri"

Daha önce okumadığım bir yazara karşı fazlasıyla kesin bir çizgi, anlamsız bir karar gibi görünse de yıllardır bilinçli bir şekilde Virginia Woolf okumuyordum, okumadım. Bunu bir marifet ya da edebiyattan çok iyi anlayan bir dehanın haritası gibi sunmak da istemiyorum zira bunun aklıma gelen pek de somut bir sebebi yok. Sadece, işte öyle. Okumak istemedim. Sylvia Plath’ı geçtiğimiz yıllarda, yani yakın zamanda okumuş olmam gibi. Bir şeyleri beklemişim de haberim yokmuş gibi. Ama o bekleyiş bittiğinde ilk sayfalar hızla akmaya başladığında görüyorum ki aslında doğru bir zamanlama ile okuyorum bu yazarları ben.

Woolf’un biliç akışı tekniği ile yazdığı romanlarından biri olan Deniz Feneri, oldukça depresif bir roman. Neresine kaçarsanız kaçın buhranların ve kalp ağrılarının uzağına gitmeniz mümkün değil. Her bir karakterin kendi içinde bulunduğu durum o denli ağır bir çöküntü içinde ki, heyecanların ya da umutların ortaya çıktığı anlarda bile bu kabus gibi çöken karanlıktan zerre kadar bile sıyrılamıyorlar.

Ramsay ailesi etrafında şekillenen, sekiz çocuklu Mrs. Ve Mr. Ramsay’in odak noktası olduğu romanda ailedeki hemen her bireyin gözünden olduğu gibi, aileyi gözlemlerken aynı zamanda kendi iç dünyalarının sorgusunu da yapan karakterlerin gözünden hikaye ilerliyor.
Hayalkırıklıkları, gençlik heyecanları, beklentiler, umutlar – bir yanda da tükenmişlik, umutsuluk, nefret, vazgeçmişlik… Uç noktalar arasında gezinen duyguların yarattığı gerilim ve sıkıntı roman boyunca boynunuza bir atkı gibi sıkıca dolanıyor.


Virginia Woolf okumaya alışma evresi diye bi,r dönem vardıur gibime geliyor. Yazrla ilk kez tanışan birisinin, öncesinde yazara dair en ufak bir bilgisi olmayan bir okuyucunun yazarla tanıştığı ilk sayfaların sıkıntı yaratacağı kanısındayım. Kendisine o denli has bir anlatımı ve dili var ki, onu benimseyebilmek için o evreyi atlatmak şart. Yoksa o karanlık dünyaya bir adım atıp, korkar da geri çekilirseniz, bu efsane yazarla yakınlaşma şansınızı tamamen kaybedersiniz.

18 Temmuz 2014 Cuma

Terry Pratchett - Stephen Baxter "Uzun Dünya"

BİR DÜNYA YETMEZ Kİ…

Sıkılgan varlıklarız. İşin başında aslında hep kendimizden sıkıldığımız için mekanlardan, insanlardan sıkılmaya meyilliyiz. Yalnız kalmayı tercih ettiğimiz kadar kalabalık içinde olmayı de tercih ettiğimiz için, kendi içinde çelişkiyi ve çözümü barındıran bu duruma rağmen nasıl başarıyorsak her zaman sıkılıyoruz. Yerimiz dar geliyor. Dünya küçük geliyor. Her gün aynı mahallenin aynı sokaklarında güne başlamak ve yine aynı noktada günü sonlandırmak bir süre sonra bıkkınlık yaratıyor.

Var oluşun sıkıntısı bir yana, yaşadığımız dünyanın sonunu el birliğiyle getiriyor olmamızdan kaynaklı yıpranmışlık hissi her geçen gün yakamıza daha çok yapışıyor. Gelişen teknoloji ile beraber, bilim kurgu eserlerinin bizlere sunduğu farklı kurgularla içten içe meraklandığımız başka yaşamları, başka olasılıkları da sık sık düşünüyoruz. Bir kitabın içinde bizi bekleyen dünyayı satır satır okumak için, kitapçıda gördüğümüz o kitabı delicesine isteme sebebimiz aslında güzel bir kaçışı ya da olasılığı her ne şekilde olursa olsun bize sunuyor olması değil mi acaba?

Kendimizi alıp bir yerden bir yere ışınlamamız mümkün değil. Her gün bindiğimiz toplu taşımadan ya da uzun mesailerden kaçmamız mümkün değil. “Güneye yerleşme” fantezisi ise ulaşılamayan bir hayal olduğu müddetçe çekici zira gerçekleşmesi durumunda o hayatın da asla tatmin etmeyeceği dev bir gerçek. Aslında asıl hedef, var olan düzenin parçası olmaktan kendini kurtarmak ve belki daha basit ama daha rahat, istenen bir hayatı sağlamaya çalışmak.
Başka bir dünyanın hayali ile yaşıyoruz. Çünkü burası aslında yetmiyor, yetmediği halde fazla geliyor, korkutuyor ve geleceği kemiriyor. İhtiyaç umut dolu bir gelecek ve nefes alınabilecek başka bir dünya.

HER BİR ADIMDA BİR BAŞKA DÜNYA

Efsane yazar Terry Pratchett ve Stephen Baxter’in  kaleminden çıkma Uzun Dünya, Goodreads okurları tarafından 2012 yılının en iyi bilimkurgu romanı olarak gösterilmiş. İthaki Yayınları’nca dilimize kazandırılan Uzun Dünya’da karşımıza “adımlayabilen” insanlar (İlerleyen sayfalarda adımlamanın aslında daha geniş canlılarca gerçekleştirilebileceğini görüyoruz) çıkıyor. Peki nedir bu adımlamak? Adımlamak, başka dünyalara geçmek. Bir bilim adamının internet ortamına koyduğu ve bir patates(!) yardımıyla işlerlik kazanan düzenek şablonu sayesinde insanlar Adım Günü itibariyle başka dünyalara kendi “adımlayıcılarını” kullanarak geçiş yapabilmeye başlar. Farklı özellikler barındıran fakat temelinde Dünya’nın bir kopyası olan bu yeni, insan eli değmemiş ve keşfedilmeyi bekleyen diyarlara insanlık akın etmeye başlar. “Esas” ve “Uzun Dünya” arasında artık akış başlamıştır. Daha fazla fırsat, daha iyi bir hayat, daha fazla tarım alanı, daha az suç oranı ve aslında Esas’ta asla karşılarına çıkmayacak daha iyi bir dünya hayaliyle insanlar Esas’ı terk etmeye başlar. Sıfırdan kurulacak bir medeniyet için adımlamaya başlayan insanlar arkalarında yalnızca akıllı telefonlarını ya da elektrik sistemlerini, okullarını ya da alışveriş merkezlerini bırakmazlar. Yeni bir yaşam uğruna çocuklarını (Adımlamayan insanlar da vardır; tıpkı ailelerin geride bırakmaktan çekinmedikleri çocukları gibi) bile bırakırlar. İşte yeni bir hayata karşı beslenen o güçlü umut, böylesine yıkıcı ve göz boyayan bir gerçekliği de beraberinde getirir.

Başkahramanımız Joshua Valiente ise adımlayıcıya ihtiyaç duymadan adımlayabilen ender insanlardan biridir ve bu bilgiyi kendisine saklamaktadır. İnsanlardan uzak olmayı ve iletişim kurmamayı genellikle tercih eden Joshua’nın aynı zamanda süper kahramanlığa yakın bir yardımseverliği mevcut olsa da, bir başına adımlayan kahramanımızın yolu, Uzun Dünya’nın sınırlarını keşfetmeyi amaçlayan bir şirketin teklifiyle değişir. Öncesinde insan, ancak şimdi akıllı bir “sistem” olan Lobsang ile çıktıkları yolculukta, bilinmeyeni keşfetmeye doğru hızla adımlarken, bir yandan da gittikçe yakınlaştıkları bir tehlikenin sinyallerini de almaya başlayacaklardır.


Kendi eliyle sonunu hazırladığı dünyadan, yeni diyarları keşfetmek için yola koyulmaya hevesli insanoğlu ve asla kaçamayacağı sorunlarının, evrimin, insanlığın sıkça irdelendiği Uzun Dünya, bilimkurgunun cazibesini tüm satırlarına yayan bir roman. Roman, başka bir dünyanın mümkün olup olmayacağı hayalini okuyucuya kurdururken, olası bir şanslı durumda, gerçekten başka bir dünyanın ya da dünyaların elimizin altında olması durumunda izleyebileceğimiz yolları ve yapabileceğimiz şeyleri de hikaye içinde yer yer espirili, yer yer de doğrudan okuyucuya sunmayı seçmiş. 

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Iva Prochazkova "Çıplaklar"

BÜYÜMEK, KAT KAT GİYİNMEKTİR

Hayatın en zor dönemi ergenlik olabilir mi? Cevaplar aramaya çocuk yaşında başladığınızı düşünürseniz, elinizde hala hiçbir cevap olmadığını fark etmeniz ergenlik dönemine rastlamaz mı? Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna kendinizin karar vermesi gerektiğini, yıpratıcı insan ilişkilerini ve toplumdaki normları keşfettiğiniz, sertçe onlarla yüzleştiğiniz bu dönem hayatınız en zor dönemi değil midir?

Keşfettikçe daha çok karanlığa boğulduğunuz, elinizden hiçbir şey gelmeyen durumların çaresizliği içinde bazen yapıcı bazen de yıkıcı çözümlere yöneldiğiniz bu dönemden geçerken, ardınızda bıraktığını her şey hayatınız boyunca sizi gölge gibi takip etmiyor mu sanki? Mutlaka ediyordur. En unutulmaz hatalarla dolu bu dönemin, aslında kendi cevaplarını aramaya gidenler tarafından öğrenmenin en yoğun olduğu dönem olarak ele alınması taraftarıyım. En basitinden ergenlikte dinlediği müziği elli yaşında da dinleyebilen bir bireyin, kendince en verimli keşiflerinden biri olarak müzik zevki kalıcı ve sağlam bir yer edinmiştir hayatında. Ya da üniversite sınavına girerken, tüm hayatını etkileyecek seçimleri, akademik seçimleri yaptığı bu dönemde bu genç insanlar aslında hayatlarındaki en kalıcı çentikleri atıyor sayılmaz mı?

Her bir yaşla beraber, bireyin üzerine daha fazla kural; daha fazla keşifle gelen daha fazla acı gerçek, daha yıkıcı sorunlar yapışır. Bunlarla başa çıkma yöntemlerini de yine kendisi keşfedecektir. Tamamen kör karanlıkta hislerden başka hiçbir şeyden güç almadan ilerlemeye benzer bu. Kimi cevapları ailesinde, kimi sokakta, kimi sanatta, kimi psikiyatrda, kimi ise hepsinde ya da hiçbirinde arar. Sonuç ise aslında hiç değişmez; hayat acıdır ve bununla yüzleşmenin maalesef şimdi tam zamanıdır.

BERLİN'DE YOLLARI KESİŞEN BEŞ GENÇ

Iva Prochazkova'nın 2010 Magnesia Litera Ödülü sahibi romanı Çıplaklar, adında yaptığı "arınmışlık hali" vurgusu ile romanda geçen her bir karakterin kendine has oluşuna vurgu yapıyor. Büyümenin, katman sahibi olmanın ve çıplaklıktan, doğallıktan uzaklaşmayla eşdeğer olduğu mesajını veren Çıplaklar'da, karşımıza her biri kendi amaçları, hayalleri ve yaşamları içinde çırpınan beş genç çıkıyor. Yaşları on beş ve on yedi arasında değişen her bir genci, kitaptaki farklı bölümlerde akıp giden hikayeleri/hayatları içinde izliyoruz.

Parçalanan aileler ve umutsuzluk kitabın ilk sayfalarından itibaren göze çarpan kavramlardan. Uyum sorunu yaşayan ve kendi doğrularını, bir başınalığı içinde bulduğu yöntemlerle yaşayan genç bir kızın gözünden toplumun klasik eğitim ya da başarı anlayışının sorgulanmasını gösteriyor yazar ilk olarak. Çek Cumhuriyeti ve Almanya arasında gidip gelen ve hiçbir okula uyum sağlayamayan genç Sylvia'nın her fırsatta doğaya dönmesi, kitabın adındaki çıplaklığı, katmansızlığı ve doğal oluşu vurgular nitelikte. Fakat eklemek gerekir ki, kitapta sıkça karşımıza çıkan "mağara adamı" tabiri ile Sylvia'nın kendince ve psikologu tarafından özdeşleştirilmesi bir soruyu da beraberinde getiriyor; mağara adamı halimizden uzaklaştığımız ölçüde tatminsizlik ve bocalama içine mi yuvarlanıyoruz? Modern hayat girdabının içinde bize dayatılan tüm doğrular, aslında doğamıza ters ve bizi biz olmaktan çıkaran şeyler mi?

Kitapta bir kır kurdu üzerinden özgürlüğün sorgulanması, karakterlerin özgürlüğü sorgulaması ise Çıplaklar'a lezzet katan detaylardan biri. Tutsak olarak uzun bir hayat yaşamak ya da özgür olarak kısa da olsa, kendince bir hayat yaşamak.


 Bir gençlik romanı olarak, On8 Kitap'tan geçtiğimiz aylarda çıkan "Ağaçtaki" kadar etkileyici ve karanlık kitap. Avrupa'nın kendisine has karanlığının içine sindiğini düşündüğüm, her bir karakteri ile ayrı bir sorunu ele alan Çıplaklar, sadece gençler için değil, edebiyattan zevk alan herkes için bir seçenek.

28 Haziran 2014 Cumartesi

Cem Okyay "Kapı"

ZOR GÜNLER, KABULLENMESİ ZOR GERÇEKLER

Zor günler yaşadık tarihimiz boyunca, yaşıyoruz. Temennimiz her zaman zorlukların aşılması, idealimizdeki yaşama, refaha kavuşmamız.

Geriliyoruz, inanamıyoruz. Sorguladıkça sinirleniyoruz, kafamız ya daha çok karışıyor ya da daha çok berraklaşıyor. Zihnimiz sürekli meşgul, korkularımız, çekincelerimiz var. Gelecekten korkar hale geliyoruz; medyanın sunduğu yapmacık gerçeklik içinde asıl doğruyu arıyoruz. Kimimiz haberleri izlemeye tahammül edemiyoruz; her bir haber kimini sinir krizine sokuyor, kiminin tansiyonunu yükseltiyor. Duvarlara kumandalar fırlatılabiliyor; televizyonu aşağı atacak kadar hala zengin bir ülke değiliz çünkü. Kapitalizmin eşyaya insandan daha çok bağlanılmasını aşılayan düzeni içinde eşyaları harcamamız insanları harcamamızdan daha zor çok şükür(!). 

Son yıllarda ülke gündemimiz hemen her gün gittikçe daha ağır bir hal alıyor. Duyduklarımıza, yaşadıklarımıza inanamayarak günlerimizi geçiriyoruz. Her gün yeni bir konu karşımıza çıkıyor; bu sefer daha kötüsü olamaz, diyoruz. Ertesi gün bin beterini duyuyoruz.
Davalar davaları takip ediyor, günler geçiyor, kararlar veriliyor... 

CEM OKYAY'IN KURGUSUYLA 2023'TE TÜRKİYE

Kapı'da, 2023 Türkiye'sine doğru gidiyoruz yavaştan. 2022'de geçiyor olayların çoğu. Geri dönüşlerle, farklı bölümlerde 2022'ye nasıl gelindiğine dair kesitler yer alıyor. Balta Davası'ndan içeride olan, afla dışarı çıkan ve karşılaştıkları yeni Türkiye'ye ya da daha doğru ifade etmek gerekirse yeni Federal Devlet'e alışmaya çalışan askerlerin hikayelerine tanık oluyoruz. TAMAMI KURGU olan Kapı'da, uydurma delillerle, çelişkili ifadelerle özgürlükleri, en azından fiziksel özgürlükleri kısıtlanan askerlerin dramını, hayatlarında değişen gerçeklikleri okuyoruz. Bir arkadaş grubu içerisinde, farklı bölümlerde her bir karaktere odaklanan kitapta, geçmişin adaletsizliğini gören, gelecekten adil bir yargılama isteyen askerlerin bir olarak giriştiği mücadeleyi ve zorlu yolcuğu okuyoruz.

Hikayenin içinde her bir karakterin kendi dramı var; kendi mutluluğu ve kayıpları, kendi sorunları ve hayalleri var. Cem Okyay yalnızca adalet yolculuğuna değil, karakterleri "kendileri" yapan detaylara da değiniyor; bu da her birini daha yakın hissetmenizi sağlıyor, okuyucu ile arasında kurulan bağı pekiştiriyor.

2022 Türkiye'sini size biraz anlatmak isterim: Sinsice devletin her organını ele geçiren güç, istediğini almıştır. Ülke, bildiğimiz ülkemiz değildir artık. Kadınlar ve erkekler ayrı ayrı toplu taşıma araçlarına biniyor. Sarıklı, cübbeli adamlar İstanbul'un her yerinde. Bu arada, İstanbul artık Başkent. Tekke ve zaviyeler yeniden açılmış. Din temelli, parçalanmış bir Türkiye var karşımızda. (Bu parçalanma aslında ülkemizle sınırlı değil, Ortadoğu'da değişen sınırların olduğu da Kapı'nın kurgusu içinde yer alıyor). Şehrin merkezi noktaları az çok değişmiş; her yeri kaplayan gökdelenler, yalnızlaşan ve mutsuzlaşan insanlar...


TAMAMI KURGU OLAN, Cem Okyay'ın mükemmel anlatımı ile kendisine hayran bırakan Kapı romanını herkese, şiddetle tavsiye ediyorum. Olabilecek en kötü durumunu ve bir yanda da olabilecek en güzel durumu göstermesi açısından sert bir anlatımı olduğu söylenebilir ancak böyle kurguların insanları sorgulamaya, anlamaya ve öğrenmeye daha çok teşvik ettiği fikrindeyim.

14 Haziran 2014 Cumartesi

Ne Okuyorum?


Hava çok sıcak, dışarıda işlerimi halledip hemen eve döndüm.
Döndüğümden beri de çay vs. eşliğinde bu kitabı okumaktayım. Çok güzel başladı; bakalım, kısa zamanda yazısını blog'da okuyabilirsiniz, kitabın devamı ve yarattığı hissiyatı o zaman paylaşırım detaylı.


13 Haziran 2014 Cuma

Ne Okuyorum?


Evet, evimde dantel var.
Ancak konumuz bu değil.
Son elli sayfasındayım bu mükemmel kitabın. Cem Okyay'ın sürükleyici anlatımı, Türkiye'nin 2023'teki kurgu (doğal olarak) halinin acıtan gerçekliğine kendimi kaptırdım gidiyorum.
Pek yakında yazısı blog'da olur. Ama siz yazıyı beklemeyin, bir an önce gidip bu kitaba kavuşun derim.

11 Haziran 2014 Çarşamba

Nicholas Best "Dünyayı Sarsan Beş Gün"

Uzun zaman önce edindiğim, Nicholas Best'in "Dünyayı Sarsan Beş Gün" adlı kitabı hakkında babamla bir röportaj yaptım. Neden mi? Çünkü İkinci Dünya Savaşı, babam ve benim ortak noktalarımdan biri. Sadece saçlarımı ya da uzun boyumu babamdan almadım; bir de tarihin bu dönemine dair sahip olduğum merak babamdan geçti bana sanırım. Ne zaman İkinci Dünya Savaşı hakkında bir kitap okusam, hoop bir süre sonra o kitabı babam da okur ve beraber konudan konuya atlayarak bu tarihi gerçek üzerine konuşuruz.

Geçelim röportajımıza; iyi okumalar!


Kitabı okumaya seni iten ne oldu?
Tarih ilgimi çekiyor. İkinci Dünya Savaşı'ndaki vahşet hep aklımı kurcalamıştır. Savaş sırasında halklara yapılan işkenceler - çocuklara yapılanlar beni çok rahatsız ediyor.  Kitabı merak ettim çünkü film seçimlerim de bu yöndedir; İkinci Dünya Savaşı üzerine yapılan filmleri takip ediyorum, izliyorum. Özetle, İkinci Dünya Savaşı genel olarak ilgimi çekiyor.

Kitabın anlatımı nasıldı?
Akıcı bir anlatımı vardı. Bugünün dünyasında yaşanabilecek ve yaşanmakta olan olayları da hatırlatması bakımından önemliydi. Irak, Suriye ve Bosna'da yaşanan vahşet sık sık aklıma geldi. İkinci Dünya Savaşı'nda yapılan soykırıma uğrayanların, katledilenlerin başta Bosna olmak üzere Afganistan, Irak'ta yaşanan soykırımı sessiz kalmalarını anımsattı bana.

Yazarın Mussolini ve Hitler'i sunuş biçimi nasıldı?
Hitler ve Mussolini'nin özel hayatlarına pek detaylı girmiyor. Tarafsız bir anlatımı var. Ders çıkarmaya yönelik bir anlatımla sunuyor okuyucuya. Fakat, geçmişteki örgütlenmeleri ve taraftarlarına detaylı olarak değiniyor. Hitler'in gençlik örgütlenmesinin ne kadar zalim ve güçlü olduğu hakkında dikkat çekici ayrıntılar var. Gençlik ve parti örgütlenmesinin kraldan çok kralcı, Hitler'den daha korkunç ve sapkın düşüncelere sahip oluşlarına değiniyor. Hitler'in faşist ruhunun Almanya'nın iliklerine kadar işlemiş olduğunu gözler önüne seriyor. Bu sapkın ideolojinin son ana kadar sonsuz bir biçimde fanatiklerinin olmasına hala şaşıyorum.

Kitap tarihten hangi ilginç ayrıntıları barındıyor?
Çoğu şey zaten bildiklerimiz. Daha önce okuduğum kitaplarda da yer alan tarihi gerçeklerle burada da karşılaştım. Ancak tarafsız bakışı ve akıcı anlatımı sayesinde kitabın tamamını zevkle okudum. Konuyla ilgilenenler için verimli bir kaynak olduğunu düşünüyorum.

Kitapta seni etkileyen en çok ne oldu?
Kitabı okuyunca, tüm bu olan bitenin saf gerçek oluşuna kadar tekrar tekrar inanamadım. Böyle bir vahşetin yaşanmış olmasına ve bu zihniyete hala hayran olabilen insanların olmasını aklım, mantığım ve dünya görüşüm kabul edemiyor. Bu rezil, vahşi katliama nasıl izin verildi?
Alman faşizminin adım adım yükselmesinde ve gelişmesinde, o zamanın süper güçlerinin bu katliama göz yumarak destek vermelerini, çıkarlarına hizmet etmek amacıyla uzaktan izlemekle yetindiklerini düşünüyorum.

Teşekkürler baba. Son olarak neler eklemek istersin?
Kimse böylesine bir vahşetin gelişeceğini tahmin edemedi ve kontrolden çıkan bu ideolojinin beklenmedik karşısında tüm dünya olarak şaşırdı.

ABD ve batı emperyalizminin, Hitler faşizmini yıkmak için Kızıl dedikleri Sovyet Rusya'yı Avrupa'nın içlerine girmesine, bir nevi Avrupa'yı işgal etmesine nasıl onay verdi, bu hala kafamı kurcalayan bir soru. 

6 Haziran 2014 Cuma

Brandon Sanderson "Steelheart"

ÇELİKTEN BİR ŞEHİR, ÇELİKTEN BİR YÜREK, BİR İNTİKAMIN İZİNDE

İntikamın ne olduğunu ne zaman öğrendiniz? Kaç yaşınızdaydınız ve içiniz nasıl bir hisle dolmuştu? Ne zaman intikam almaya kendinizi yemin ederken buldunuz ya da ne zaman bir intikam almış olduğunuzu, onun o garip tadını damarlarınıza dek hissettiniz?

Hatırlıyor olabilirsiniz. Size yapılan bir haksızlığın ardından, belki yasal yollarla belki tamamen tasadüf eseri haksızlığın karşılığını bulan karşı tarafa şahit olmuşsunuzdur. Her zaman adalet haklının yanında olmuyor; bu yüzden bizler kendi adalet sistemlerimizi, küçük ve zararsız çapta kalmaları koşuluyla oluşturuyoruz. Toplumsal normları ya da adalet sistemini sarsmayacak küçük yeminlerle ya da hayallerle bir gün bize yapılan her ne ise, onun intikamının alınacağını görmek istediğimizi kendimize sürekli fısıldıyoruz.

Çünkü insanız. Kolay çözülebilir varlıklarız. Her ne kadar anlaşılmaz şeylere imza atmak, gereksiz konuşmalar ya da vicdansız eylemlerle insanlığın adını lekelemek gibi davranışlarımızın saçma olduğu anlarımız mevcut olsa da, kolay çözülebilen, kolay sevebilen ve kolay nefret edebilen, aslında tam anlamıyla normal olan varlıklarız. İntikamı da bu normallik içinde zararsız bir olgu olarak tanımlamanın mümkün olduğunu düşünüyorum.

İntikam konusu açıldığında aklıma ilk gelen yazarlardan biri Agatha Christie, ilk kitaplardan biri de Noel'de Cinayet adlı unutulmaz eseridir. İntikamın insanı nasıl ayakta tutan ve yıllara, başına gelen onca zorluğa ve aşması gereken tüm engelleri azimle aşmasına vesile olduğunu çocuk aklımla ilk orada idrak etmiştim.

DÜŞMANININ ZAYIFLIĞI, SENİN AVANTAJINDIR
Brandon Sanderson imzalı Steelheart, Dex Yayınları'nca bu yıl içinde yayınlanan ve yayınlanır yayınlanmaz dikkatleri üzerine çeken bir kitap oldu. Okumak için biraz geç kalmış gibi görünsem de, tam yeri tam zamanı diyerek kitabı bir gün okumaya başladım. O kadar akıcı bir dille yazılmış ki ve öylesine sade bir konudan yola çıkıyor ki, aslında baş karakterimizi bize samimi gösteren detayların başında da bu sade konu geliyor: Gözünün önünde katledilen babasının intikamını almak! Üstelik bunu dünya artık bildiğimiz halinden çıkmışken yapmak ve bilinen insanların dışındakilere karşı; Epikler'e karşı yapmak zorunda.

Steelheart'ta bizleri karşılayan dünyada her gün karanlık, her an karanlık. Bu tam kelime anlamıyla da bir karanlığı içeriyor aynı zamanda. Yalnızca sefalet, korku ve katliamın kol gezdiği yer altı tünellerinin içindeki karanlıktan bahsetmiyorum; güneşi bir daha görememekten bahsediyorum. Gökte yaşanan değişimin ardından, o felaket gününden sonra dünyanın "ışıkları kapanmış" ve Epikler'le beraber dünya sonsuz bir karanlığa gömülmüştür.

Epikler ise... Özel güçleri olan ve şehir yönetimlerini ellerinde tutan Epikler kitabın başlarında yenilmez bir hava yaratırken, aslında baş karakter David'in geçmişinde saklı olan bir bilgi başta olmak üzere, ilerleyen sayfalarda Epikler'in aslında öldürülebilmesinin mümkün olduğu gösteriliyor. Her bir Epik'in kendi zayıf noktası var ve bu doğrultuda yok edilmeleri mümkün. Babasının intikamını almak için Asiler grubuna katılmayı çocuk yaşından beri isteyen genç David ise, asla öldürülemez olarak görülen tek Epik'in zayıf noktasını biliyor. İşte bu bilgiyle macera daha da hızlanıyor, zira Asiler'in ve Epikler'in savaşında artık en baştaki iradeyi yok etmenin bir yolu, genç bir çocuğun dudakları arasından çıkmış bulunuyor. Babasının katilinin zayıf noktasını biliyor.


Steelheart, intikam konusunu işlerken kurguladığı dünya içinde aksiyonu bir an olsun azaltmıyor. Asiler ve Epikler arasındaki mücadeleyi bir iktidar savaşından çıkarıp, bir özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi olarak sunuyor. Bunu da bazı karakterlerinde süper kahraman klişelerini kullanarak yapıyor olsa da, ortaya çıkan akıcı, sürükleyici ve bir yandan da yer yer eğlendiren bir okuma oluyor.  

2 Haziran 2014 Pazartesi

Ghost Konserine Geri Sayım!


Evet, biliyorum burası bir kitap blog'u ama; Ghost'u ilk dinlediğim 2012 yılından beri konserlerine gitmeyi istiyordum. Bu yıl sonunda, 22 Haziran'da Hi Voltage'da kendilerini izleme şansım olacak. Bilet çoktan alındı; kafamda şarkılar dönüp durmakta. 


Konserden sonra bir Ghost yazısına daha maruz kalacaksınız, şimdiden söylemesi. 
Konsere gelecek olanlar varsa, görüşmek üzere diyorum!



1 Haziran 2014 Pazar

Ne Okuyorum?


Hava kapalı, yapılacak dolu iş var; yarın sabaha yetişmesi gereken işler var ama okumaktan da vazgeçemiyorum. Bu pazar bana eşlik eden bu güzel kitap.

Siz neler okuyorsunuz?

30 Mayıs 2014 Cuma

Jonathan Evison "Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu"

TELAFİSİ MÜMKÜN OLMAYAN HATALARA RAĞMEN BİR GELECEK KURMAK

Kaybetmek acıdır. Çocukluktan beri kaybetmenin acısını hissederek büyürüz. Kalbinizi sızlatan en güçlü duygulardan biridir kaybın ardından gelen o keskin duygu. Tavla oynarken kaybetmek de, bir eşyayı kaybetmek de, sevilen bir insanın dostluğunu kaybetmek de acıdır. Daha acısı da vardır; ölümün insanlardan çaldığı her şey, son bulan her yaşam acıdır; kayıpların belki de en büyüğüdür ve telafisi imkansızdır.

Telafinin imkansız olduğu durumlarda her zaman, zamanı geriye almak ister insan. İmkansızı bu denli istiyor olmak, yaşam karşısındaki çaresizliği de bir yandan gösterir; geri dönüşü olmayan her anın ya da olayın faturası, acı içinde ödenmeye mahkumdur. Ya da kayıplarla birlikte kaybolur insan; eski hayatına veda eder, eski benliğinden kopar, sevdiği her şeyden uzaklaşır ve bir başına, yaşam ve ölüm arasında "hayat" diye tanımlanan süreyi öylesine geçirmeye başlar. Geçmişi unutma isteği, telafinin mümkün olmadığı gerçeğiyle yarışır derecede zihnini meşgul eder. Her biri ayrı bir taraftan kemirir beyni ve sonsuza dek bununla yaşayacak olmanın bilinciyle, bir süre sonra bu ruh haline alışabilir insan.

İnsanın acıyla baş edebilmesi ne kadar zor olabilir? Unutmak isteyip de asla unutmayacağı, kafasına kazınan gerçeklikten ne kadar uzaklaşabilir? Bunun bir yolu var mıdır yoksa yapılan tüm eylemler kendini oyalamanın ve olayları ardında bırakmaya çalışmanın neredeyse zavallıca bir yöntemi midir? Zaman her şeyin ilacı, derler ya, acaba zaman koca bir aldatmaca ve ilaç da  kandırmacanın her şeyden habersiz yemi midir?

KAYIP ŞEYLERİN ARDINDAN

Jonathan Evison'la beni tanıştıran kitap oldu Domingo Yayınları'ndan çıkan Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu. Hayatında, başından beri bir aksaklığın içinde olsa da, en azından bir düzene sahip olan bir adamın, bir aileye, eve ve eşe sahip olan bir insanın hayatının tepetaklak olmasıyla başlıyor hikaye. Karakterimiz Benjamin, ilk sayfalarda karşımıza tam bir kaybeden portresi çizerek çıkıyor. Yapacak bir işi, hatta bir amacı bile olmayan Ben, bakıcılık eğitim aldıktan sonra Trev adlı, tekerlekli sandalyeye mahkum ve hastalığı yüzünden her geçen gün kötüleşen bir gencin bakımını üstleniyor. Hikayenin ilk basamaklarında bizler, hem Trev'le hem de Ben ile tanışıyoruz; iki ayrı derdi olan erkeğin bir araya gelişini ve aralarında başlayacak dostluğun ilk adımlarına şahit oluyoruz.

Parasız, düzgün bir evden hayli uzak bir yaşam alanına sahip Benjamin'in tüm hikaye boyunca içinde patlayan volkanlar, içindeki dinmek bilmeyen acı ve bir geleceği inşa etmeye dair kendine neredeyse olmayan güveni, anlatımın samimiyetiyle beraber daha etkileyici bir hal alıyor.

Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzundaki dram, yeri geldiğinde ince ince sırıtmanıza sebep olabilecek seviyede, neredeyse tatlı anlarla da dolu. Mizah yeteneğinden ve zekasından ödün vermeyen genç Trev'in hali ve tavrı sıklıkla sizi karaktere daha çok bağlayacak anlar yaşatıyor.
Hikaye ilerledikçe, artan karakter sayısıyla beraber farklı dramlara da şahit oluyoruz. Ancak her bir karakter o denli sıcak bir şekilde ifade edilmiş ki, acılarının yanında sizde uyandırdıkları samimiyet okuyucunun yanına kar kalacak cinsten. Her biri ayrı dertlerden ve "olmayan bir gelecekten" muzdarip insanların bir arada yol aldığı bir roman Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu. Geri dönüşlerin yer aldığı bölümler ile hikayenin buralara nasıl uzandığını okurken, aynı zamanda kitaptaki yolculuğunuza da devam ediyorsunuz.

Yazarın dili oldukça yalın. Karşınızda dertleştiğiniz bir arkadaşınız varmış da, onun sorunlarını dinliyor, onunla beraber aynı şeyleri hissediyormuş gibi oluyorsunuz. Konuşur gibi yazmak derler ya, bende o hissi uyandırdı. Üzerine hem güzel bir hikaye, hem de ince espiriler sunması kitabın artılarından bir kaçı. 2012 yılının en iyileri arasında gösterilmiş olmasına şaşırmadığımı da belirtmek istiyorum.


Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.