19 Temmuz 2014 Cumartesi

Virginia Woolf "Deniz Feneri"

Daha önce okumadığım bir yazara karşı fazlasıyla kesin bir çizgi, anlamsız bir karar gibi görünse de yıllardır bilinçli bir şekilde Virginia Woolf okumuyordum, okumadım. Bunu bir marifet ya da edebiyattan çok iyi anlayan bir dehanın haritası gibi sunmak da istemiyorum zira bunun aklıma gelen pek de somut bir sebebi yok. Sadece, işte öyle. Okumak istemedim. Sylvia Plath’ı geçtiğimiz yıllarda, yani yakın zamanda okumuş olmam gibi. Bir şeyleri beklemişim de haberim yokmuş gibi. Ama o bekleyiş bittiğinde ilk sayfalar hızla akmaya başladığında görüyorum ki aslında doğru bir zamanlama ile okuyorum bu yazarları ben.

Woolf’un biliç akışı tekniği ile yazdığı romanlarından biri olan Deniz Feneri, oldukça depresif bir roman. Neresine kaçarsanız kaçın buhranların ve kalp ağrılarının uzağına gitmeniz mümkün değil. Her bir karakterin kendi içinde bulunduğu durum o denli ağır bir çöküntü içinde ki, heyecanların ya da umutların ortaya çıktığı anlarda bile bu kabus gibi çöken karanlıktan zerre kadar bile sıyrılamıyorlar.

Ramsay ailesi etrafında şekillenen, sekiz çocuklu Mrs. Ve Mr. Ramsay’in odak noktası olduğu romanda ailedeki hemen her bireyin gözünden olduğu gibi, aileyi gözlemlerken aynı zamanda kendi iç dünyalarının sorgusunu da yapan karakterlerin gözünden hikaye ilerliyor.
Hayalkırıklıkları, gençlik heyecanları, beklentiler, umutlar – bir yanda da tükenmişlik, umutsuluk, nefret, vazgeçmişlik… Uç noktalar arasında gezinen duyguların yarattığı gerilim ve sıkıntı roman boyunca boynunuza bir atkı gibi sıkıca dolanıyor.


Virginia Woolf okumaya alışma evresi diye bi,r dönem vardıur gibime geliyor. Yazrla ilk kez tanışan birisinin, öncesinde yazara dair en ufak bir bilgisi olmayan bir okuyucunun yazarla tanıştığı ilk sayfaların sıkıntı yaratacağı kanısındayım. Kendisine o denli has bir anlatımı ve dili var ki, onu benimseyebilmek için o evreyi atlatmak şart. Yoksa o karanlık dünyaya bir adım atıp, korkar da geri çekilirseniz, bu efsane yazarla yakınlaşma şansınızı tamamen kaybedersiniz.

18 Temmuz 2014 Cuma

Terry Pratchett - Stephen Baxter "Uzun Dünya"

BİR DÜNYA YETMEZ Kİ…

Sıkılgan varlıklarız. İşin başında aslında hep kendimizden sıkıldığımız için mekanlardan, insanlardan sıkılmaya meyilliyiz. Yalnız kalmayı tercih ettiğimiz kadar kalabalık içinde olmayı de tercih ettiğimiz için, kendi içinde çelişkiyi ve çözümü barındıran bu duruma rağmen nasıl başarıyorsak her zaman sıkılıyoruz. Yerimiz dar geliyor. Dünya küçük geliyor. Her gün aynı mahallenin aynı sokaklarında güne başlamak ve yine aynı noktada günü sonlandırmak bir süre sonra bıkkınlık yaratıyor.

Var oluşun sıkıntısı bir yana, yaşadığımız dünyanın sonunu el birliğiyle getiriyor olmamızdan kaynaklı yıpranmışlık hissi her geçen gün yakamıza daha çok yapışıyor. Gelişen teknoloji ile beraber, bilim kurgu eserlerinin bizlere sunduğu farklı kurgularla içten içe meraklandığımız başka yaşamları, başka olasılıkları da sık sık düşünüyoruz. Bir kitabın içinde bizi bekleyen dünyayı satır satır okumak için, kitapçıda gördüğümüz o kitabı delicesine isteme sebebimiz aslında güzel bir kaçışı ya da olasılığı her ne şekilde olursa olsun bize sunuyor olması değil mi acaba?

Kendimizi alıp bir yerden bir yere ışınlamamız mümkün değil. Her gün bindiğimiz toplu taşımadan ya da uzun mesailerden kaçmamız mümkün değil. “Güneye yerleşme” fantezisi ise ulaşılamayan bir hayal olduğu müddetçe çekici zira gerçekleşmesi durumunda o hayatın da asla tatmin etmeyeceği dev bir gerçek. Aslında asıl hedef, var olan düzenin parçası olmaktan kendini kurtarmak ve belki daha basit ama daha rahat, istenen bir hayatı sağlamaya çalışmak.
Başka bir dünyanın hayali ile yaşıyoruz. Çünkü burası aslında yetmiyor, yetmediği halde fazla geliyor, korkutuyor ve geleceği kemiriyor. İhtiyaç umut dolu bir gelecek ve nefes alınabilecek başka bir dünya.

HER BİR ADIMDA BİR BAŞKA DÜNYA

Efsane yazar Terry Pratchett ve Stephen Baxter’in  kaleminden çıkma Uzun Dünya, Goodreads okurları tarafından 2012 yılının en iyi bilimkurgu romanı olarak gösterilmiş. İthaki Yayınları’nca dilimize kazandırılan Uzun Dünya’da karşımıza “adımlayabilen” insanlar (İlerleyen sayfalarda adımlamanın aslında daha geniş canlılarca gerçekleştirilebileceğini görüyoruz) çıkıyor. Peki nedir bu adımlamak? Adımlamak, başka dünyalara geçmek. Bir bilim adamının internet ortamına koyduğu ve bir patates(!) yardımıyla işlerlik kazanan düzenek şablonu sayesinde insanlar Adım Günü itibariyle başka dünyalara kendi “adımlayıcılarını” kullanarak geçiş yapabilmeye başlar. Farklı özellikler barındıran fakat temelinde Dünya’nın bir kopyası olan bu yeni, insan eli değmemiş ve keşfedilmeyi bekleyen diyarlara insanlık akın etmeye başlar. “Esas” ve “Uzun Dünya” arasında artık akış başlamıştır. Daha fazla fırsat, daha iyi bir hayat, daha fazla tarım alanı, daha az suç oranı ve aslında Esas’ta asla karşılarına çıkmayacak daha iyi bir dünya hayaliyle insanlar Esas’ı terk etmeye başlar. Sıfırdan kurulacak bir medeniyet için adımlamaya başlayan insanlar arkalarında yalnızca akıllı telefonlarını ya da elektrik sistemlerini, okullarını ya da alışveriş merkezlerini bırakmazlar. Yeni bir yaşam uğruna çocuklarını (Adımlamayan insanlar da vardır; tıpkı ailelerin geride bırakmaktan çekinmedikleri çocukları gibi) bile bırakırlar. İşte yeni bir hayata karşı beslenen o güçlü umut, böylesine yıkıcı ve göz boyayan bir gerçekliği de beraberinde getirir.

Başkahramanımız Joshua Valiente ise adımlayıcıya ihtiyaç duymadan adımlayabilen ender insanlardan biridir ve bu bilgiyi kendisine saklamaktadır. İnsanlardan uzak olmayı ve iletişim kurmamayı genellikle tercih eden Joshua’nın aynı zamanda süper kahramanlığa yakın bir yardımseverliği mevcut olsa da, bir başına adımlayan kahramanımızın yolu, Uzun Dünya’nın sınırlarını keşfetmeyi amaçlayan bir şirketin teklifiyle değişir. Öncesinde insan, ancak şimdi akıllı bir “sistem” olan Lobsang ile çıktıkları yolculukta, bilinmeyeni keşfetmeye doğru hızla adımlarken, bir yandan da gittikçe yakınlaştıkları bir tehlikenin sinyallerini de almaya başlayacaklardır.


Kendi eliyle sonunu hazırladığı dünyadan, yeni diyarları keşfetmek için yola koyulmaya hevesli insanoğlu ve asla kaçamayacağı sorunlarının, evrimin, insanlığın sıkça irdelendiği Uzun Dünya, bilimkurgunun cazibesini tüm satırlarına yayan bir roman. Roman, başka bir dünyanın mümkün olup olmayacağı hayalini okuyucuya kurdururken, olası bir şanslı durumda, gerçekten başka bir dünyanın ya da dünyaların elimizin altında olması durumunda izleyebileceğimiz yolları ve yapabileceğimiz şeyleri de hikaye içinde yer yer espirili, yer yer de doğrudan okuyucuya sunmayı seçmiş. 

5 Temmuz 2014 Cumartesi

Iva Prochazkova "Çıplaklar"

BÜYÜMEK, KAT KAT GİYİNMEKTİR

Hayatın en zor dönemi ergenlik olabilir mi? Cevaplar aramaya çocuk yaşında başladığınızı düşünürseniz, elinizde hala hiçbir cevap olmadığını fark etmeniz ergenlik dönemine rastlamaz mı? Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna kendinizin karar vermesi gerektiğini, yıpratıcı insan ilişkilerini ve toplumdaki normları keşfettiğiniz, sertçe onlarla yüzleştiğiniz bu dönem hayatınız en zor dönemi değil midir?

Keşfettikçe daha çok karanlığa boğulduğunuz, elinizden hiçbir şey gelmeyen durumların çaresizliği içinde bazen yapıcı bazen de yıkıcı çözümlere yöneldiğiniz bu dönemden geçerken, ardınızda bıraktığını her şey hayatınız boyunca sizi gölge gibi takip etmiyor mu sanki? Mutlaka ediyordur. En unutulmaz hatalarla dolu bu dönemin, aslında kendi cevaplarını aramaya gidenler tarafından öğrenmenin en yoğun olduğu dönem olarak ele alınması taraftarıyım. En basitinden ergenlikte dinlediği müziği elli yaşında da dinleyebilen bir bireyin, kendince en verimli keşiflerinden biri olarak müzik zevki kalıcı ve sağlam bir yer edinmiştir hayatında. Ya da üniversite sınavına girerken, tüm hayatını etkileyecek seçimleri, akademik seçimleri yaptığı bu dönemde bu genç insanlar aslında hayatlarındaki en kalıcı çentikleri atıyor sayılmaz mı?

Her bir yaşla beraber, bireyin üzerine daha fazla kural; daha fazla keşifle gelen daha fazla acı gerçek, daha yıkıcı sorunlar yapışır. Bunlarla başa çıkma yöntemlerini de yine kendisi keşfedecektir. Tamamen kör karanlıkta hislerden başka hiçbir şeyden güç almadan ilerlemeye benzer bu. Kimi cevapları ailesinde, kimi sokakta, kimi sanatta, kimi psikiyatrda, kimi ise hepsinde ya da hiçbirinde arar. Sonuç ise aslında hiç değişmez; hayat acıdır ve bununla yüzleşmenin maalesef şimdi tam zamanıdır.

BERLİN'DE YOLLARI KESİŞEN BEŞ GENÇ

Iva Prochazkova'nın 2010 Magnesia Litera Ödülü sahibi romanı Çıplaklar, adında yaptığı "arınmışlık hali" vurgusu ile romanda geçen her bir karakterin kendine has oluşuna vurgu yapıyor. Büyümenin, katman sahibi olmanın ve çıplaklıktan, doğallıktan uzaklaşmayla eşdeğer olduğu mesajını veren Çıplaklar'da, karşımıza her biri kendi amaçları, hayalleri ve yaşamları içinde çırpınan beş genç çıkıyor. Yaşları on beş ve on yedi arasında değişen her bir genci, kitaptaki farklı bölümlerde akıp giden hikayeleri/hayatları içinde izliyoruz.

Parçalanan aileler ve umutsuzluk kitabın ilk sayfalarından itibaren göze çarpan kavramlardan. Uyum sorunu yaşayan ve kendi doğrularını, bir başınalığı içinde bulduğu yöntemlerle yaşayan genç bir kızın gözünden toplumun klasik eğitim ya da başarı anlayışının sorgulanmasını gösteriyor yazar ilk olarak. Çek Cumhuriyeti ve Almanya arasında gidip gelen ve hiçbir okula uyum sağlayamayan genç Sylvia'nın her fırsatta doğaya dönmesi, kitabın adındaki çıplaklığı, katmansızlığı ve doğal oluşu vurgular nitelikte. Fakat eklemek gerekir ki, kitapta sıkça karşımıza çıkan "mağara adamı" tabiri ile Sylvia'nın kendince ve psikologu tarafından özdeşleştirilmesi bir soruyu da beraberinde getiriyor; mağara adamı halimizden uzaklaştığımız ölçüde tatminsizlik ve bocalama içine mi yuvarlanıyoruz? Modern hayat girdabının içinde bize dayatılan tüm doğrular, aslında doğamıza ters ve bizi biz olmaktan çıkaran şeyler mi?

Kitapta bir kır kurdu üzerinden özgürlüğün sorgulanması, karakterlerin özgürlüğü sorgulaması ise Çıplaklar'a lezzet katan detaylardan biri. Tutsak olarak uzun bir hayat yaşamak ya da özgür olarak kısa da olsa, kendince bir hayat yaşamak.


 Bir gençlik romanı olarak, On8 Kitap'tan geçtiğimiz aylarda çıkan "Ağaçtaki" kadar etkileyici ve karanlık kitap. Avrupa'nın kendisine has karanlığının içine sindiğini düşündüğüm, her bir karakteri ile ayrı bir sorunu ele alan Çıplaklar, sadece gençler için değil, edebiyattan zevk alan herkes için bir seçenek.

28 Haziran 2014 Cumartesi

Cem Okyay "Kapı"

ZOR GÜNLER, KABULLENMESİ ZOR GERÇEKLER

Zor günler yaşadık tarihimiz boyunca, yaşıyoruz. Temennimiz her zaman zorlukların aşılması, idealimizdeki yaşama, refaha kavuşmamız.

Geriliyoruz, inanamıyoruz. Sorguladıkça sinirleniyoruz, kafamız ya daha çok karışıyor ya da daha çok berraklaşıyor. Zihnimiz sürekli meşgul, korkularımız, çekincelerimiz var. Gelecekten korkar hale geliyoruz; medyanın sunduğu yapmacık gerçeklik içinde asıl doğruyu arıyoruz. Kimimiz haberleri izlemeye tahammül edemiyoruz; her bir haber kimini sinir krizine sokuyor, kiminin tansiyonunu yükseltiyor. Duvarlara kumandalar fırlatılabiliyor; televizyonu aşağı atacak kadar hala zengin bir ülke değiliz çünkü. Kapitalizmin eşyaya insandan daha çok bağlanılmasını aşılayan düzeni içinde eşyaları harcamamız insanları harcamamızdan daha zor çok şükür(!). 

Son yıllarda ülke gündemimiz hemen her gün gittikçe daha ağır bir hal alıyor. Duyduklarımıza, yaşadıklarımıza inanamayarak günlerimizi geçiriyoruz. Her gün yeni bir konu karşımıza çıkıyor; bu sefer daha kötüsü olamaz, diyoruz. Ertesi gün bin beterini duyuyoruz.
Davalar davaları takip ediyor, günler geçiyor, kararlar veriliyor... 

CEM OKYAY'IN KURGUSUYLA 2023'TE TÜRKİYE

Kapı'da, 2023 Türkiye'sine doğru gidiyoruz yavaştan. 2022'de geçiyor olayların çoğu. Geri dönüşlerle, farklı bölümlerde 2022'ye nasıl gelindiğine dair kesitler yer alıyor. Balta Davası'ndan içeride olan, afla dışarı çıkan ve karşılaştıkları yeni Türkiye'ye ya da daha doğru ifade etmek gerekirse yeni Federal Devlet'e alışmaya çalışan askerlerin hikayelerine tanık oluyoruz. TAMAMI KURGU olan Kapı'da, uydurma delillerle, çelişkili ifadelerle özgürlükleri, en azından fiziksel özgürlükleri kısıtlanan askerlerin dramını, hayatlarında değişen gerçeklikleri okuyoruz. Bir arkadaş grubu içerisinde, farklı bölümlerde her bir karaktere odaklanan kitapta, geçmişin adaletsizliğini gören, gelecekten adil bir yargılama isteyen askerlerin bir olarak giriştiği mücadeleyi ve zorlu yolcuğu okuyoruz.

Hikayenin içinde her bir karakterin kendi dramı var; kendi mutluluğu ve kayıpları, kendi sorunları ve hayalleri var. Cem Okyay yalnızca adalet yolculuğuna değil, karakterleri "kendileri" yapan detaylara da değiniyor; bu da her birini daha yakın hissetmenizi sağlıyor, okuyucu ile arasında kurulan bağı pekiştiriyor.

2022 Türkiye'sini size biraz anlatmak isterim: Sinsice devletin her organını ele geçiren güç, istediğini almıştır. Ülke, bildiğimiz ülkemiz değildir artık. Kadınlar ve erkekler ayrı ayrı toplu taşıma araçlarına biniyor. Sarıklı, cübbeli adamlar İstanbul'un her yerinde. Bu arada, İstanbul artık Başkent. Tekke ve zaviyeler yeniden açılmış. Din temelli, parçalanmış bir Türkiye var karşımızda. (Bu parçalanma aslında ülkemizle sınırlı değil, Ortadoğu'da değişen sınırların olduğu da Kapı'nın kurgusu içinde yer alıyor). Şehrin merkezi noktaları az çok değişmiş; her yeri kaplayan gökdelenler, yalnızlaşan ve mutsuzlaşan insanlar...


TAMAMI KURGU OLAN, Cem Okyay'ın mükemmel anlatımı ile kendisine hayran bırakan Kapı romanını herkese, şiddetle tavsiye ediyorum. Olabilecek en kötü durumunu ve bir yanda da olabilecek en güzel durumu göstermesi açısından sert bir anlatımı olduğu söylenebilir ancak böyle kurguların insanları sorgulamaya, anlamaya ve öğrenmeye daha çok teşvik ettiği fikrindeyim.

14 Haziran 2014 Cumartesi

Ne Okuyorum?


Hava çok sıcak, dışarıda işlerimi halledip hemen eve döndüm.
Döndüğümden beri de çay vs. eşliğinde bu kitabı okumaktayım. Çok güzel başladı; bakalım, kısa zamanda yazısını blog'da okuyabilirsiniz, kitabın devamı ve yarattığı hissiyatı o zaman paylaşırım detaylı.


13 Haziran 2014 Cuma

Ne Okuyorum?


Evet, evimde dantel var.
Ancak konumuz bu değil.
Son elli sayfasındayım bu mükemmel kitabın. Cem Okyay'ın sürükleyici anlatımı, Türkiye'nin 2023'teki kurgu (doğal olarak) halinin acıtan gerçekliğine kendimi kaptırdım gidiyorum.
Pek yakında yazısı blog'da olur. Ama siz yazıyı beklemeyin, bir an önce gidip bu kitaba kavuşun derim.

11 Haziran 2014 Çarşamba

Nicholas Best "Dünyayı Sarsan Beş Gün"

Uzun zaman önce edindiğim, Nicholas Best'in "Dünyayı Sarsan Beş Gün" adlı kitabı hakkında babamla bir röportaj yaptım. Neden mi? Çünkü İkinci Dünya Savaşı, babam ve benim ortak noktalarımdan biri. Sadece saçlarımı ya da uzun boyumu babamdan almadım; bir de tarihin bu dönemine dair sahip olduğum merak babamdan geçti bana sanırım. Ne zaman İkinci Dünya Savaşı hakkında bir kitap okusam, hoop bir süre sonra o kitabı babam da okur ve beraber konudan konuya atlayarak bu tarihi gerçek üzerine konuşuruz.

Geçelim röportajımıza; iyi okumalar!


Kitabı okumaya seni iten ne oldu?
Tarih ilgimi çekiyor. İkinci Dünya Savaşı'ndaki vahşet hep aklımı kurcalamıştır. Savaş sırasında halklara yapılan işkenceler - çocuklara yapılanlar beni çok rahatsız ediyor.  Kitabı merak ettim çünkü film seçimlerim de bu yöndedir; İkinci Dünya Savaşı üzerine yapılan filmleri takip ediyorum, izliyorum. Özetle, İkinci Dünya Savaşı genel olarak ilgimi çekiyor.

Kitabın anlatımı nasıldı?
Akıcı bir anlatımı vardı. Bugünün dünyasında yaşanabilecek ve yaşanmakta olan olayları da hatırlatması bakımından önemliydi. Irak, Suriye ve Bosna'da yaşanan vahşet sık sık aklıma geldi. İkinci Dünya Savaşı'nda yapılan soykırıma uğrayanların, katledilenlerin başta Bosna olmak üzere Afganistan, Irak'ta yaşanan soykırımı sessiz kalmalarını anımsattı bana.

Yazarın Mussolini ve Hitler'i sunuş biçimi nasıldı?
Hitler ve Mussolini'nin özel hayatlarına pek detaylı girmiyor. Tarafsız bir anlatımı var. Ders çıkarmaya yönelik bir anlatımla sunuyor okuyucuya. Fakat, geçmişteki örgütlenmeleri ve taraftarlarına detaylı olarak değiniyor. Hitler'in gençlik örgütlenmesinin ne kadar zalim ve güçlü olduğu hakkında dikkat çekici ayrıntılar var. Gençlik ve parti örgütlenmesinin kraldan çok kralcı, Hitler'den daha korkunç ve sapkın düşüncelere sahip oluşlarına değiniyor. Hitler'in faşist ruhunun Almanya'nın iliklerine kadar işlemiş olduğunu gözler önüne seriyor. Bu sapkın ideolojinin son ana kadar sonsuz bir biçimde fanatiklerinin olmasına hala şaşıyorum.

Kitap tarihten hangi ilginç ayrıntıları barındıyor?
Çoğu şey zaten bildiklerimiz. Daha önce okuduğum kitaplarda da yer alan tarihi gerçeklerle burada da karşılaştım. Ancak tarafsız bakışı ve akıcı anlatımı sayesinde kitabın tamamını zevkle okudum. Konuyla ilgilenenler için verimli bir kaynak olduğunu düşünüyorum.

Kitapta seni etkileyen en çok ne oldu?
Kitabı okuyunca, tüm bu olan bitenin saf gerçek oluşuna kadar tekrar tekrar inanamadım. Böyle bir vahşetin yaşanmış olmasına ve bu zihniyete hala hayran olabilen insanların olmasını aklım, mantığım ve dünya görüşüm kabul edemiyor. Bu rezil, vahşi katliama nasıl izin verildi?
Alman faşizminin adım adım yükselmesinde ve gelişmesinde, o zamanın süper güçlerinin bu katliama göz yumarak destek vermelerini, çıkarlarına hizmet etmek amacıyla uzaktan izlemekle yetindiklerini düşünüyorum.

Teşekkürler baba. Son olarak neler eklemek istersin?
Kimse böylesine bir vahşetin gelişeceğini tahmin edemedi ve kontrolden çıkan bu ideolojinin beklenmedik karşısında tüm dünya olarak şaşırdı.

ABD ve batı emperyalizminin, Hitler faşizmini yıkmak için Kızıl dedikleri Sovyet Rusya'yı Avrupa'nın içlerine girmesine, bir nevi Avrupa'yı işgal etmesine nasıl onay verdi, bu hala kafamı kurcalayan bir soru. 

6 Haziran 2014 Cuma

Brandon Sanderson "Steelheart"

ÇELİKTEN BİR ŞEHİR, ÇELİKTEN BİR YÜREK, BİR İNTİKAMIN İZİNDE

İntikamın ne olduğunu ne zaman öğrendiniz? Kaç yaşınızdaydınız ve içiniz nasıl bir hisle dolmuştu? Ne zaman intikam almaya kendinizi yemin ederken buldunuz ya da ne zaman bir intikam almış olduğunuzu, onun o garip tadını damarlarınıza dek hissettiniz?

Hatırlıyor olabilirsiniz. Size yapılan bir haksızlığın ardından, belki yasal yollarla belki tamamen tasadüf eseri haksızlığın karşılığını bulan karşı tarafa şahit olmuşsunuzdur. Her zaman adalet haklının yanında olmuyor; bu yüzden bizler kendi adalet sistemlerimizi, küçük ve zararsız çapta kalmaları koşuluyla oluşturuyoruz. Toplumsal normları ya da adalet sistemini sarsmayacak küçük yeminlerle ya da hayallerle bir gün bize yapılan her ne ise, onun intikamının alınacağını görmek istediğimizi kendimize sürekli fısıldıyoruz.

Çünkü insanız. Kolay çözülebilir varlıklarız. Her ne kadar anlaşılmaz şeylere imza atmak, gereksiz konuşmalar ya da vicdansız eylemlerle insanlığın adını lekelemek gibi davranışlarımızın saçma olduğu anlarımız mevcut olsa da, kolay çözülebilen, kolay sevebilen ve kolay nefret edebilen, aslında tam anlamıyla normal olan varlıklarız. İntikamı da bu normallik içinde zararsız bir olgu olarak tanımlamanın mümkün olduğunu düşünüyorum.

İntikam konusu açıldığında aklıma ilk gelen yazarlardan biri Agatha Christie, ilk kitaplardan biri de Noel'de Cinayet adlı unutulmaz eseridir. İntikamın insanı nasıl ayakta tutan ve yıllara, başına gelen onca zorluğa ve aşması gereken tüm engelleri azimle aşmasına vesile olduğunu çocuk aklımla ilk orada idrak etmiştim.

DÜŞMANININ ZAYIFLIĞI, SENİN AVANTAJINDIR
Brandon Sanderson imzalı Steelheart, Dex Yayınları'nca bu yıl içinde yayınlanan ve yayınlanır yayınlanmaz dikkatleri üzerine çeken bir kitap oldu. Okumak için biraz geç kalmış gibi görünsem de, tam yeri tam zamanı diyerek kitabı bir gün okumaya başladım. O kadar akıcı bir dille yazılmış ki ve öylesine sade bir konudan yola çıkıyor ki, aslında baş karakterimizi bize samimi gösteren detayların başında da bu sade konu geliyor: Gözünün önünde katledilen babasının intikamını almak! Üstelik bunu dünya artık bildiğimiz halinden çıkmışken yapmak ve bilinen insanların dışındakilere karşı; Epikler'e karşı yapmak zorunda.

Steelheart'ta bizleri karşılayan dünyada her gün karanlık, her an karanlık. Bu tam kelime anlamıyla da bir karanlığı içeriyor aynı zamanda. Yalnızca sefalet, korku ve katliamın kol gezdiği yer altı tünellerinin içindeki karanlıktan bahsetmiyorum; güneşi bir daha görememekten bahsediyorum. Gökte yaşanan değişimin ardından, o felaket gününden sonra dünyanın "ışıkları kapanmış" ve Epikler'le beraber dünya sonsuz bir karanlığa gömülmüştür.

Epikler ise... Özel güçleri olan ve şehir yönetimlerini ellerinde tutan Epikler kitabın başlarında yenilmez bir hava yaratırken, aslında baş karakter David'in geçmişinde saklı olan bir bilgi başta olmak üzere, ilerleyen sayfalarda Epikler'in aslında öldürülebilmesinin mümkün olduğu gösteriliyor. Her bir Epik'in kendi zayıf noktası var ve bu doğrultuda yok edilmeleri mümkün. Babasının intikamını almak için Asiler grubuna katılmayı çocuk yaşından beri isteyen genç David ise, asla öldürülemez olarak görülen tek Epik'in zayıf noktasını biliyor. İşte bu bilgiyle macera daha da hızlanıyor, zira Asiler'in ve Epikler'in savaşında artık en baştaki iradeyi yok etmenin bir yolu, genç bir çocuğun dudakları arasından çıkmış bulunuyor. Babasının katilinin zayıf noktasını biliyor.


Steelheart, intikam konusunu işlerken kurguladığı dünya içinde aksiyonu bir an olsun azaltmıyor. Asiler ve Epikler arasındaki mücadeleyi bir iktidar savaşından çıkarıp, bir özgürlük ve bağımsızlık mücadelesi olarak sunuyor. Bunu da bazı karakterlerinde süper kahraman klişelerini kullanarak yapıyor olsa da, ortaya çıkan akıcı, sürükleyici ve bir yandan da yer yer eğlendiren bir okuma oluyor.  

2 Haziran 2014 Pazartesi

Ghost Konserine Geri Sayım!


Evet, biliyorum burası bir kitap blog'u ama; Ghost'u ilk dinlediğim 2012 yılından beri konserlerine gitmeyi istiyordum. Bu yıl sonunda, 22 Haziran'da Hi Voltage'da kendilerini izleme şansım olacak. Bilet çoktan alındı; kafamda şarkılar dönüp durmakta. 


Konserden sonra bir Ghost yazısına daha maruz kalacaksınız, şimdiden söylemesi. 
Konsere gelecek olanlar varsa, görüşmek üzere diyorum!



1 Haziran 2014 Pazar

Ne Okuyorum?


Hava kapalı, yapılacak dolu iş var; yarın sabaha yetişmesi gereken işler var ama okumaktan da vazgeçemiyorum. Bu pazar bana eşlik eden bu güzel kitap.

Siz neler okuyorsunuz?

30 Mayıs 2014 Cuma

Jonathan Evison "Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu"

TELAFİSİ MÜMKÜN OLMAYAN HATALARA RAĞMEN BİR GELECEK KURMAK

Kaybetmek acıdır. Çocukluktan beri kaybetmenin acısını hissederek büyürüz. Kalbinizi sızlatan en güçlü duygulardan biridir kaybın ardından gelen o keskin duygu. Tavla oynarken kaybetmek de, bir eşyayı kaybetmek de, sevilen bir insanın dostluğunu kaybetmek de acıdır. Daha acısı da vardır; ölümün insanlardan çaldığı her şey, son bulan her yaşam acıdır; kayıpların belki de en büyüğüdür ve telafisi imkansızdır.

Telafinin imkansız olduğu durumlarda her zaman, zamanı geriye almak ister insan. İmkansızı bu denli istiyor olmak, yaşam karşısındaki çaresizliği de bir yandan gösterir; geri dönüşü olmayan her anın ya da olayın faturası, acı içinde ödenmeye mahkumdur. Ya da kayıplarla birlikte kaybolur insan; eski hayatına veda eder, eski benliğinden kopar, sevdiği her şeyden uzaklaşır ve bir başına, yaşam ve ölüm arasında "hayat" diye tanımlanan süreyi öylesine geçirmeye başlar. Geçmişi unutma isteği, telafinin mümkün olmadığı gerçeğiyle yarışır derecede zihnini meşgul eder. Her biri ayrı bir taraftan kemirir beyni ve sonsuza dek bununla yaşayacak olmanın bilinciyle, bir süre sonra bu ruh haline alışabilir insan.

İnsanın acıyla baş edebilmesi ne kadar zor olabilir? Unutmak isteyip de asla unutmayacağı, kafasına kazınan gerçeklikten ne kadar uzaklaşabilir? Bunun bir yolu var mıdır yoksa yapılan tüm eylemler kendini oyalamanın ve olayları ardında bırakmaya çalışmanın neredeyse zavallıca bir yöntemi midir? Zaman her şeyin ilacı, derler ya, acaba zaman koca bir aldatmaca ve ilaç da  kandırmacanın her şeyden habersiz yemi midir?

KAYIP ŞEYLERİN ARDINDAN

Jonathan Evison'la beni tanıştıran kitap oldu Domingo Yayınları'ndan çıkan Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu. Hayatında, başından beri bir aksaklığın içinde olsa da, en azından bir düzene sahip olan bir adamın, bir aileye, eve ve eşe sahip olan bir insanın hayatının tepetaklak olmasıyla başlıyor hikaye. Karakterimiz Benjamin, ilk sayfalarda karşımıza tam bir kaybeden portresi çizerek çıkıyor. Yapacak bir işi, hatta bir amacı bile olmayan Ben, bakıcılık eğitim aldıktan sonra Trev adlı, tekerlekli sandalyeye mahkum ve hastalığı yüzünden her geçen gün kötüleşen bir gencin bakımını üstleniyor. Hikayenin ilk basamaklarında bizler, hem Trev'le hem de Ben ile tanışıyoruz; iki ayrı derdi olan erkeğin bir araya gelişini ve aralarında başlayacak dostluğun ilk adımlarına şahit oluyoruz.

Parasız, düzgün bir evden hayli uzak bir yaşam alanına sahip Benjamin'in tüm hikaye boyunca içinde patlayan volkanlar, içindeki dinmek bilmeyen acı ve bir geleceği inşa etmeye dair kendine neredeyse olmayan güveni, anlatımın samimiyetiyle beraber daha etkileyici bir hal alıyor.

Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzundaki dram, yeri geldiğinde ince ince sırıtmanıza sebep olabilecek seviyede, neredeyse tatlı anlarla da dolu. Mizah yeteneğinden ve zekasından ödün vermeyen genç Trev'in hali ve tavrı sıklıkla sizi karaktere daha çok bağlayacak anlar yaşatıyor.
Hikaye ilerledikçe, artan karakter sayısıyla beraber farklı dramlara da şahit oluyoruz. Ancak her bir karakter o denli sıcak bir şekilde ifade edilmiş ki, acılarının yanında sizde uyandırdıkları samimiyet okuyucunun yanına kar kalacak cinsten. Her biri ayrı dertlerden ve "olmayan bir gelecekten" muzdarip insanların bir arada yol aldığı bir roman Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu. Geri dönüşlerin yer aldığı bölümler ile hikayenin buralara nasıl uzandığını okurken, aynı zamanda kitaptaki yolculuğunuza da devam ediyorsunuz.

Yazarın dili oldukça yalın. Karşınızda dertleştiğiniz bir arkadaşınız varmış da, onun sorunlarını dinliyor, onunla beraber aynı şeyleri hissediyormuş gibi oluyorsunuz. Konuşur gibi yazmak derler ya, bende o hissi uyandırdı. Üzerine hem güzel bir hikaye, hem de ince espiriler sunması kitabın artılarından bir kaçı. 2012 yılının en iyileri arasında gösterilmiş olmasına şaşırmadığımı da belirtmek istiyorum.


Bir sonraki yazıda görüşmek üzere.

29 Mayıs 2014 Perşembe

Bu Ay Okunanlar: Mayıs 2014


"Sandman - Game Of You" Neil Gaiman
"Şemsiye Akademisi: Kıyamet Senfonisi" Gabriel Ba, Gerard Way
"Annem Sen Misin?" Alison Bechdel
"Bela" Sally Green
"Saga" Brian K. Vaughan
"Kayıp Şeylerin Bakım Kılavuzu" Jonathan Evison

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Yeniler


Yakın zamanda yazısını okuyabileceğiniz, yeni kitaplarımdan bazıları... 


26 Mayıs 2014 Pazartesi

Sally Green "Bela"

CADILAR ARAMIZDA

Dünyanın olağan hali içinde karşımıza çıkmayacak nice şey romanlarda karşımıza çıkıyor. Hansel ve Gretel'in hikayesindeki pasta evden tutun da Parmak Çocuğa kadar küçüklükten itibaren kulağımıza gelen onca masalla büyüyoruz; her biri günlük hayatın içinde asla karşımıza çıkmayacak olsa bile, bize öğretiliyor. O masalları ezberliyoruz. Binlerce kez annemize ya da babamıza anlattırıyoruz. Biliyoruz ki, karşı komşumuz asla bir cadı olmayacak ya da apartman penceresinden baktığımızda kanatları olan bir at görmeyeceğiz.

Yine de çocukken televizyondaki gerçek dünyanın gerçek haberlerine o kadar da ilgi göstermezdik. Bizim için annemizin o anda kafasından uydurduğu bir masaldaki konuşan ördek ya da kötü kalpli cadı daha ilgi çekiciydi. Hayal gücünün tamamen çalıştığı, görselleştirmenin televizyon gibi bir kalıptan sunulmadığı, duyulanın görselleştirmesini tamamen küçük bir çocuğun yaptığı bu hikayelerin tadı eminim herkes için hala aynıdır. Biz, çocukken garip, anormal ve sıradışı olan şeylere hayrandık. Kulaklarımız bu hikayelere açtı ve bize o zaman bolca sunulan bir "başka dünyalar, başka gerçeklikler" vardı.

Tüm bu olağandışı anlatılar içinde büyümeyi ortak bir değer olarak görebiliriz. Hepimiz çocukken "öcü" ya da "cadı" kavramlarını duymuşuzdur. En azından kırmızı elmadaki zehri yiyen prenses için ağlamışlığımız vardır. Bunların oluşturduğu ortak çocukluk geçmişimize, bariz fantastik kurgularla örülü çocukluk dünyamıza rağmen zamanla bu dünyayı reddetmeye, gerçek olmadığını fark ettikçe ondan uzaklaşmaya başladık sanırım. Sekiz yaşındayken aynı masalla büyülenen iki arkadaştan biri şimdi bilim kurgu ya da fantastik okurken, diğeri bu iki türü dışlamış ve yok sayıyor olabilir.  Küçük bir örnek oldu, belki fazlasıyla basit göründü ancak anlatmak istediğim şey tam olarak bu. Artık gerçeğin kendisinden başka bir dünyanın mümkün olduğu imasını bile duymaya katlanamayan, edebiyatta bu türü yok sayan ya da uzak duran bir kitle var. Öte yanda ise gayet istekli biçimde bu tür eserlere yönelen bir grup da mevcut. Bir gruplaşma - dışlama var gibi. 

Net olan bir şey var oysa;  hepimiz cadıların olduğu masallara aşinayız. Cadıdan kaçan prensesin tarafındayız. Hala.

İşte bu yüzden Sally Green'in Bela (Half Bad) adlı kitabı bizleri içine çekebilecek bir hikayeye sahip.

AK VE KARA BİR BEDENDE BULUŞUNCA

Nathan, Ak Cadı bir anne ve kötülüğüyle nam salmış Kara Cadı bir babanın çocuğu.  Ak Cadılar içinde büyümekte ve zamanı geldiğinde on yedi yaşıan girdiğinde "üç armağanını" almak ve bir cadı olmak için gün saymakta. Ancak azılı bir katil olan babasının çocuğu olmak öyle kolay değil; hem istenen hem istenmeyen bir karakter olarak arada kalacağı durumlarla yüzleşmek zorunda. Bir kafese kapatılmak gibi. Oradan çıkmanın bir yolunu aramak gibi.

Hikaye, günümüzde geçiyor. "Fersiz" olarak tanımlanan "normal" insanların arasında yaşayan cadıların, meclislerinin ve kendi düzenlerinin - kanunlarının işlendiği romanda, Sally Green'in ya da Nathan'ın dünyasında heyecan ve hareket asla eksik olmuyor. Bir ergen olarak karşımıza çıkan baş karakter Nathan'ın hayatı ve dünyayı tanımasının yanında kendisini bulmaya doğru yol alması hikayenin ana eksenini oluşturuyor. Hiç görmediği babasının uğrunda katlandığı zorluklar ve babasının varlığının sırtına yüklediği ve yükleyeceği yükümlülükler, aynı zamanda hikayenin merak uyandıran noktalarından.

Cadıların olduğu bir dünyayı böylesine normalmiş gibi göstermeyi başaran yazarı takdir etmek gerekir. Çevirmenin emeğini de özellikle belirtmek istiyorum; öyle ki hikayede anlatılan olayların hızından geri kalmayan bir akış cümleler içinde saklı. Bu da bir yandan kitabı kolay okunabilir kılarken, diğer yandan da okuyucuyu kendisine bağlayacak denli samimi olan anlatımını daha da güzelleştiriyor. 

23 Mayıs 2014 Cuma

Janne Teller "Ağaçtaki"

SINIRLARI ZORLAYAN BİR "ANLAM" ARAYIŞI

Neden yaşıyoruz? Sorulara cevap bulabilmek için mi, sorulara kendi cevaplarımızı verebilmek için mi? Nasıl yaşıyoruz, neyle, kimle yaşıyoruz? Ve sonunda yine neden kiminle ve nasıl yaşıyoruz?

Nefes alıp veriyor olmaktan ölmeye dek insan bir anlam yığını içinde yaşıyor. Anlam yüklemediği tek bir an yok; bir bardak suyu içmenin ya da bir kavga yaşamanın anlamı, şiddetleri bakımından kıyaslandığında ortaya belirgin bir fark koyacak denli ayrı olabilir ancak insan hayatında sahip olduğu bir değer, ömrün içinde kapladığı bir yer olarak aslında her ikisi de anlam taşıyan ve bir sebep uğruna sahip olunan, yapılan bir şey.

İnsan anlam yüklediği şeyler üzerinden kendisini değerli hissedebilir mi peki? Onu "o" yapan her şeyin aslında değer verdiği eylem, kişi ya da şeyler bütününden oluştuğu söylenebilir mi? Bir piyanist için piyano çalmanın anlamı, piyano çalma eylemine verdiği değer kadar kendisini değerli kılan ve onu tamamlayan - oluşturan bir "şey" olarak görülebilir mi?

Görülebilir.

Ancak, her şeyi tersine çevirdiğinizde, insandan geriye ne kalır? Gözünü açan bir insanın, anlamsızlığın ortasında çırpındığını görmesinin sonuçları ne olur?

Kahve içmenin, bisiklet sürmenin ya da sevilen bir insanla bir konuşma yapılmasının hiç bir anlamı olmadığını fark ettiğinizi düşünün. Yaptığınız her şeye kendi yüklediğiniz anlam ve beklentilerin aslında kendinizi aldattığınız devasa paravanlar olduğunu düşünün. Piyanist, işte o zaman bir daha asla aynı aşkla piyano çalmayacaktır. Hiç bir nota kendisinden bir parça olmayacak, duyan kulaklar bir anlam vermediğinde yapılan tüm eylemler koca bir hiç parçası olacaktır.

İnsan, hiçliğe uyandığında ya da bunu gördüğünde ne hisseder?

Bir gün uyandığınızda değer verdiğiniz, bir anlam yüklediğiniz her şeyin aslında kurmaca olduğunu ve anlamlarınızın hepsinin yok sayıldığını düşünün. Bir "anlam" bulmak için ne yapardınız? Kendinize, anlamı ispatlamak için ne kadar ileri giderdiniz?

AĞAÇTAKİ'Nİ İKNA ETME ÇABALARI

Janne Teller'ın 2001 Danimarka Kültür Bakanlığı Gençlik Kitabı Ödülü, 2008 Libbylit Ödülü ve 2011 Michael L. Printz Onur Ödülü sahibi romanı Ağaçtaki, dünyada her şeyin anlamsız olduğuna karar veren on dört yaşındaki Pierre Anthon'un okulu terk etmesi ile başlıyor. Anlamsızlığın keşfiyle beraber değişen genç öğrenci, tüm zamanını evlerinin önündeki ağaçta oturarak, gelen geçen, okula giden arkadaşlarına her şeyin anlamsızlığı üzerine "laf atmaya" başlıyor.

Ancak yadırganan bu durumda, sınıf arkadaşları kendilerince bir çözüm buluyor. Her şeyin anlamsız olduğunu iddia eden Pierre Anthon'u anlam konusunda ikna etmeye karar veriyorlar. Anlamsızlık içinde, aslından anlamın var olduğunu ona ispatlamak için ilginç bir yöntem kullanmaya karar veriyorlar.

Bir grup öğrencilerinin, önce sakin başlayan anlam arayışları, zamanla zorlayıcı ve korkusuz bir hale bürünüyor. Gözlerini kör edecek kadar azim ve hırsla dolu olan gençler, ikna çabalarının sınır atlayıp aslında kendilerinin bir anlam aradığını ve asıl kendilerine bir şeyleri ispatlamaya çalıştıklarını fark edemeyecek kadar kendilerini kaybetmiş bir hale geliyorlar. İkna etmek ve Pierre Anthon'u haksız çıkarmak için giriştikleri mücadelede, karanlık ve mutsuzluk dört bir yanlarını sararken, çığrından çıkan işlerin içinde tüm acımasız vazgeçişlere rağmen işin ucunu bırakmıyorlar.

Öne çıkan değerlerin, anlamların da okuyucu tarafından sorgulanmaya açık bırakılması, oldukça çoklu bir anlam grubu üzerinden hikayenin ilerleyişi okurun da kendi hayatıyla kıyas yapabilmesi ya da gözlemlerini değerlendirebilmesi için bir fırsat sunuyor.

Ağaçtaki, sert bir gençlik kitabı. Akıcı diline, sürükleyici hikayesine rağmen bir yandan da keskin bir soğukluğu var kitabın. Olan biten, soğukkanlılıkla yapılan şeyler, diyaloglar ve ortaya kimi sayfalarda çıkan neredeyse vicdansızlığın sınırlarında gezinin karakterleri ile Ağaçtaki, genç - yetişkin romanları içinden sıyrılan bir konuya sahip.


Anlam arayışını ve yaşamı sorgulamada izlediği yol ve sahip olduğu kurgu ile ağır bir konuyu başarı ile işlemenin güzel bir örneği Ağaçtaki. 

16 Mayıs 2014 Cuma

Paolo Bacigalupi "Kurma Kız"

İSYAN DEVRİMİ, DEVRİM ÖZGÜRLÜĞÜ GETİRİR Mİ?

Dünyanın bir süre sonra ömrünü tamamlayacağı bir gerçek. Ancak bunun ne şekilde gerçekleşeceği, farklı düşünceler ya da hayaller doğrultusunda şekillenebilir. Kimisi dinin sunduğuna, kimisi kafasında kurduğuna, kimisi okuduğuna inanabilir. Kimi ise konu hakkında hiçbir şey düşünmek istemez; bu gerekli bir bilgi değildir ve beynin kıvrımları arasında bu henüz oluşmamış ve hayatı boyunca görmeyeceğini düşündüğü/umduğu bu duruma dair bir bilgiye yer yoktur.

Öte yandan, dünyanın sonu gelmektedir ve kaçamayacağımız, sürekli ertelediğimiz bu gerçek belki bizim kuşağımızda değil (ki bence bu da bir savunma mekanizmasıdır) bir sonraki kuşakta gerçekleşebilir. En basitinden hemen herkesin aklına su kaynaklarının azalması, doğanın tahribatıyla gelen hava kirliliği, genetiği bozulmuş "şeyler"in insan genetiği üzerindeki etkisi gibi göz ardı edemeyeceği gerçeklerle de iç içe yaşamaktayız.

Kendi adıma konuşursam, bir on yıl sonra içecek su bulabiliyor olacağımdan şüpheliyim. Yiyecek bir meyve bulamayacağımız ya da solumayı beceremeyeceğimiz bir hava içinde yaşamaya çırpınacağımız ihtimali benim için uzak değil. Ya da tüm bunlara gerek kalmadan, nükleer bir felaket ya da yeni bir dünya savaşı ile sonumuzu getirebiliriz.

Tükenen doğal kaynakların yerine yenisini, tahrip olan doğanın eğer mümkün ise yeniden yapılandırılmasının "ha" diyince olacak bir işlem olmadığı aşikar. İnsanoğlu evrenin derinliklerini her gün daha fazla keşfederken, çürüyen dünyası içinde aslında ne yapmaya çalıştığını bilemeden, yalnızca "bilinmeyenin keşfine" bir umut bağlamış, bilinmeyen bir galaksinin keşfi ve yeni yaşam ihtimallerinin hayallerine sığınmış olabilir.

Bir gün her şeyi yitireceğimiz gerçeğinden o kadar büyük bir korkuyla kaçıyoruz ki, post apokaliptik bir roman okurken bize sunulan dünyanın karanlığına, o ihtimal olan karanlığa baktıkça daha derine inmemiz, beynimizde üzerini sürekli örtmeye çalıştığımız karanlık bir gerçek kutusunu açmamız bizi ürkütüyor.

Bu sefer kaçmak yok; Kurma Kız ile kapkara bir geleceğin, mahvolmuş dünyasında yaşamaya hazır olun!

BACIGALUPİ'NİN KARANLIK GELECEĞİ

Ödüle doymayan bir roman demek yanlış olmaz Paolo Bacigalupi'nin Kurma Kız (The Windup Girl) adlı romanı için. Roman; 2009 Hugo En İyi Roman Ödülü, 2010 Nebula En İyi Roman Ödülü, 2010 Locus En İyi Roman Ödülü, 2010 Joan W Campbell Ödülü ve 2010 Compton Crook En İyi Roman Ödülü sahibi.

Karşımıza çıkan dünya, geçtiğimiz haftalarda sıklıkla ele aldığımız kitaplarda olduğu gibi, yine sonu gelmiş bir dünya.

Doğal kaynakların düştüğü dar boğaz içinde ülkeler parçalanmış, kaosa sürüklenmiştir. "Kalori" şirketleri dünyanın kontrolünü ellerinde tutmaktadır. Farklı şirketlerin yarıştığı bu pazarda, mafyanın ve devlet yönetiminin, krallığın güçleri sıklıkla çatışmakta, alttan alttan yürütülen gizli faaliyetler ile ülkeler karmaşaya sürüklenmektedir. Asıl amaç ise her zaman olduğu gibi daha fazla paradır. Zira kapitalizm, nasıl bir hastalıksa, sonu gelen bir dünyada bile kendisine tutunacak bir beden yaratabilmektedir.

Mafyanın, birbirine düşman devlet kurumlarının ve kalori şirketleri görevlilerinin sızdığı bir ülkede iyinin ve kötünün savaşını izliyoruz. Ancak bir süre sonra sınırlar o denli saydamlaşıyor ki, inandığınız iyilik, birden kötülüğe kayabiliyor ya da masumiyet, gözü karalıkla pekişerek bir katilin gözlerinden bakabiliyor.

Sınırların keskinliğini yitirdiği ve herkesin kendi kanunlarıyla işlerini halletmeye çalıştığı bir düzen içinde, bir düzensizlik içinde tutunmaya çalışan yeraltı kuralları ile ayakta kalmaya çalışan grupların çatışmaları oldukça hareketli yansıtılmış.

Kanunsuzluğu yenmek adına atılan adımların ise isyan bayrağı çekmekle eşdeğer olduğu Kurma Kız'da aynı zamanda kitaba adını veren bir Yeni İnsan Emiko ile tanışıyoruz. Kendisi, hizmet için yaratılmış Japon bir Yeni İnsan ve sahibinin kendisini bırakması üzerine hikayemizin geçtiği Bangkok'ta dayanılması zor bir hayat yaşamak zorunda kalıyor. İtaat etmekten başka bir güdüsü olmayan Emiko ise, bir süre sonra hikayede etkinleştiği ölçüde geçirdiği evrim ile okuyucuyu heyecanlandırıyor.

Hikaye her bölümünde farklı karakterler üzerinden anlatılsa da, vurgulamak istediğim nokta canına tak eden ve hizmet etmekten başka bir işe yaramamak üzere üretilen bir Yeni İnsanın hikayenin başından sonuna devam eden macerasının, koşusunun ve inancının varlığı.
Kitabın başı, okuyucu için zorlu bir süreç. Farklı karakterler üzerinden anlatılan bölümlerde işler, isimler ve mekanlar sıklıkla karıştırılabilir halde. Bunda, özellikle yazarın tamamen okuyucuya hikayeyi keşfettirme amacı taşımasının etkili olduğunu düşünüyorum. Bir süre olaylara uzaktan bakarak, adeta gözleri bağlı bir insan gibi satırları dokunmaya çalışarak ilerliyor okuyucu. Ancak işin akışı hızlanmaya ve karakterler oturmaya başladıktan sonra, nice bilinmeyen kelime ve tanışılmayan karakter ile hemen bir bağlantı kurmaya başlanıyor.
Oldukça zorlayıcı bir kitap gibi başlıyor; gerek hikayesinin en başlarda okuyucuya yarattığı karmaşa, gerekse kaçınmadan kullanılan hayli sert olaylar zinciri. Ancak kesinlikle zorlukları atlatmak için çaba gösteren ve pes etmeyen okuyucu, karşılığını bu nefis roman ile kat be kat alacaktır.

İyi okumalar, bir sonraki yazıda görüşmek dileğiyle.