7 Nisan 2013 Pazar
K. J. Parker "Hınç" (Mühendislik Üçlemesi I. Kitap)
A. S. Byatt "Ragnarök: Tanrıların Alacakaranlığı"
4 Nisan 2013 Perşembe
Kitaplıktan Kareler: I
Carl Sagan! Çocukken yıldızlara bakıp duranların büyümüş halleri için kitaplar, astronot olmak isteyen çocukların şimdiki zaman okumaları. |
Gördüğünüz Nazi İmparatorluğu üçlemesi, bence II. Dünya Savaşı üzerine okuyabileceğiniz en kapsamlı kitaplardan biri. Biraz taraflı yalnız; yazarı aklı başında her insan gibi Hitler'i sevmeyen biri. |
2 Nisan 2013 Salı
Bir Sonraki Kitap: K. J. Parker "Hınç"
Madem sıradaki kitabı söylüyorum, biraz da kitap ve yazar hakkında kısa bilgiler vereyim dedim.
K. J. Parker'ın sanırım çevrilen ilk kitabı Hınç. April Yayıncılık'tan çıkan ve yazarın Mühendislik Üçlemesi serisinin ilk kitabı aynı zamanda, orijinal adı da Devices And Desires.
Bu üçleme içindeki tüm kitaplar da şöyleymiş;
- Devices And Desires (2005)
- Evil For Evil (2006)
- The Escapement (2007)
Şu an kitabın 300 sayfasını okumuş bulunuyorum ve diyeceğim şudur ki, bu süre içinde kitabı elime aldığım her anda, kitabı elimden bıraktığım zamana kadar en az 50 sayfanın su gibi aktığıdır.
Eklemek istediğim son bir küçük bilgi de, kitabın yazarının kimliğinin gizli oluşu. Bu yüzden yazan bir kadın mı, erkek mi, bu bilgi de bilinmiyor.
(Ben yazarın yerinde olsaydım kimliğimi asla saklamazdım ve bu kitabı yazmış olduğum gerçeğini bangır bangır bağırırdım!)
25 Mart 2013 Pazartesi
Cesare Pavese "Yalnız Kadınlar Arasında"
John Berger "Fotokopiler"
Italo Svevo "Kötü Bir Şaka"
22 Mart 2013 Cuma
Hermann Hesse "Klingsor'un Son Yazı"
20 Mart 2013 Çarşamba
Nick Cave "Bunny Munro'nun Ölümü"
Kitap, cenazeden sonraki (yanlış hatırlamıyorsam) yalnızca iki günü içeriyor. İlerleyişi anlatmaktansa, okumak isteyenlerden bu zevki çalmamak adına atlıyorum.
19 Mart 2013 Salı
Kitap Önerileri (Mart 2013)
- Açlık - Knut Hamson
- Cinayet Sırları - Neil Gaiman
- Ölüm Sessiz Geldi - Agatha Christie
- Şeytan Yıldızı - Jo Nesbo
- Broca'nın Beyni - Carl Sagan
18 Mart 2013 Pazartesi
Henning Mankell "Riga'nın Köpekleri" 'nin İnanılmaz Keşfi
Mesleki deformasyon diyelim =)
Neyse. Eğer takip edeniniz varsa, biliyor musunuz bilmiyorum ama bende Henning Mankell saplantısı diyebileceğim, yer yer sapıklığa varan bir tutku var. Örnek olarak kitaplarına belirli aralıklar gidip uzun uzun bakmak, açıp açıp bakmak, tabii ki okumak ve özellikle yeni bir kitabı ne zaman çevrilir bilmediğim için yedekte iki kitabını tutmak gibi bir huyum var. Kendisinin, bu haftasonuna kadar Türkçe'ye çevrilmiş kitaplarından yalnızca iki tanesine sahip değildim. Bu sahip olmadığım iki kitap da baskısı olmadığı için uzun zamandır, hatta yıllardır bulamadığım iki kitabıydı. Riga'nın Köpekleri ve Beyaz Aslan.
Aslında Beyaz Aslan'ı bir sitede bulmuştum, bu ay almayı planlıyordum ama nedense almayı unuttum. (Hem sapığım mapığım diyip durdun hem de kitabı almayı unuttum diyorsun, ne ayaksın kızım sen, dediğinizi duyar gibiyim. Ama gerçekten her ay o kadar çok kitap alıyorum ki listeye bakmadan alışveriş ettiğimden arada kaynayanlar, tekrar aldıklarım bile oluyor. İşte böyle bir bilinç yumağıyım.)
Gittikçe uzayan bu yazıyı artık sonuca doğru götürsem iyi olacak.
Her şey cumartesi sabahı saç kurutma makinesi almak için Fulya'daki media markt'a gitmemizle başladı. Sonra hazır gelmişken real'den bir iki bir şey alıp dönelim dedik. Markette annem doğal olarak gördüğü kitaplara bakarken ben de avare avare etrafa bakıyordum, sonra dank etti Altın Kitaplar'ın kitapları 2.35 ya da 2.95 TL (şimdi tam hatırlamıyorum da 3 TL değildi yani) gibi bir fiyata satılıyordu; özellikle polisiye romanlar diziliydi rafta. Sonra kafamı kaldırınca galiba bir kaç saniye inme indi ve geçti, Riga'nın Köpekleri bana bakıyordu! Bir an sıfır bilinçle rafta duran üçünü de almaya yöneldim, sanki çay ya da bisküvi de yani 3 tanesi de ucuzsa 3ünü de alayım dercesine. O şok geçince geri kalan zamanı, kasada ödeme yapmayı, eve dönmeyi vs rüya gibi hatırlıyordum (ahahah) sadece çantamdaki kitabı düşündüm çünkü.
Yani, eğer o kitabı arayıp da bulamayanınız varsa en son 2 adeti daha rafta duruyordu.
Bilginize.
15 Mart 2013 Cuma
Nilgün Marmara Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi"
11 Mart 2013 Pazartesi
Neil Gaiman "Odd Ve Ayaz Devleri"
Neil Gaiman & Craig P. Russell "Cinayet Sırları"
4 Mart 2013 Pazartesi
Sylvia Plath "Sırça Fanus"
20 Şubat 2013 Çarşamba
Tezer Özlü "Çocukluğun Soğuk Geceleri"
Tezer Özlü’yü okurken istediğim tek şey olabildiğince şizofreni üzerine düşünmemekte. İnsana yapışan bir etiketi, ya da siz nasıl dersiniz bilemem, ama bir insanı tanımlarken sahip olduğu hastalığın da onunla beraber anılmasından bahsediyorum, işte o etiketi olabildiğince unutmaya çalışarak okudum. Evet, karşımıza kitabın içinde sıkça çıkıyor olması belki benim çabamı saçma kılar, ama görmek istediğim tek şey Tezer Özlü’nün Tezer Özlü olarak ne yazdığıydı. Yanlış tarafından odaklanıp, şizofren Tezer Özlü’nün ne yazdığını okumaktan kaçınmaktı asıl istediğim.
Satırlar arasında karşıma çıkan, genel olarak her bir satırında beni etkilemesi hariç, daha çok rahatsız bir ruh hali ile okuduğum satırlar ise akıl hastanesinde iken doktorların, hastane çalışanların genel tavrı, hastalarında faydalanmaya hevesli doktorların acınası varlığıydı. Koca kitaptan çıkara çıkara bunu mu çıkardın diyebilirsiniz ancak evet, koca kitapta mideme en çok kramp sokan bu satırlardı. Çocukluğuyla başlayan sürecin ardından gençliğini, ilk evliliğini, beş yıl sürecek olan hastane günlerini, ikinci evliliğini, anneliğini, eşliğini, sıkılmışlığını, bir yandan hayata devam etme isteğini, gördüklerini, unutamadıklarını, üzerine kazınanları okuyacaksınız.
Eklemek istediğim son şey ise, Tezer Özlü’nün çocukluğunda kendisine dayatılan, babasının dayattığı bir şeyler diyeyim, ya da o öyle tanımlıyor aslında, benim fikirlerime tezat oluşuydu. Keza, ileriki hayatında bir Alman okulunda ve Alman kültürü içinde, dört bir yanı rahibeler ile çevriliyken onda oluşan rahatsızlık hissinden daha fazla rahatsızlığı devlet okulunda, Türk eğitim sistemi içinde hissetmesiydi. Bu belki benim yanlış bir tespitimdir, ancak bu benim fikirlerimin oluşturduğu, kendimce haklı gördüğüm bir önyargıdan da kaynaklı olabilir.
Not: Herhangi bir din, ırk ya da bir başka değeri aşağılama, yadırgama ya da kötüleme amacı güdülmeden yazılmış bir kitap yorumu okudunuz.
18 Şubat 2013 Pazartesi
Neil Gaiman "Yokyer"
Neil Gaiman’ın sanırım en çok merak ederek okuduğum kitabı Yokyer’di.
Bunu kitabı okumaya başlamadan önce ve başladıktan sonraki kısa bir süreyi kapsayacak şekilde düşünün ama. Zira kitabı okumadan kapağına bayılmış olmam, başlı başına zaten ve sadece Neil Gaiman’ın yazmış olması gibi etkenler bir yana, kitabın başında, kahramanımız Richard’ın Aşağı Londra ile karşılaştığı ilk zamanlar bana bir diğer sevdiğim yazarın, China Mieville’in Kral Fare’sini anımsatmıştı ve Yokyer’in devamında acaba Kral Fare’yi bana çağrıştıracak başka neler olacak diye merağa kapılmıştım. Aslında benzerlikleri farklılıklarının yanında hiç kalır; yine de “hissiyat” konusunda ve “tabirler” konusunda bence benzer tadı veren kitaplar. Kral Fare’de nasıl ki Londra’nın “öteki” yüzünü görüyorsak, Yokyer’de Londra’nın “öteki” yüzü bu sefer Aşağı Londra olarak karşımızda. Elbette aynı şey değil, her iki kitapta da diğer olarak adlandırılan Londra birbirinden farklı.
Bu kadar karşılaştırma yapmaya çalışmak ve cümleler arasında boğulmak yeter, kitaba dönelim.
Richard, memleketinden Londra’ya gitmesinden bir gece önce, sarhoş kafayla karşılaştığı yaşlı bir kadından “kapılara dikkat etmesi” gerektiğini duyar. Londra’ya geldikten sonraki dört yıl boyunca da kapılara dair hiçbir şey olmaz. Bir gece nişanlısıyla önemli bir yemeğe giderken kaldırımda yatan yaralı bir kızı görene kadar, ona yardım etmek için kızı evine götürene kadar…
Artık o da Aşağı Londra ile tanışmıştır. İstemsizce olsa bile, artık onun da yolu Aşağı Londra’dan geçecektir; hatta Yukarı Londra’dan geçen yolunu özleyeceği bir süre boyunca…
Mezarlık Kitabı’ndaki gibi, ailesi katledilen bir çocuğu Yokyer’de de görüyoruz; bu sefer karakter kız ve adı da Door. Adından da çıkarılabileceği üzere Richard’ın hayatını kesen “kapılar” , Door ile bağlantılı! Door’un ardından, Aşağı Dünya’da kendisini bulan Richard, ailesinin intikamını alması yolculuğunda Door’le birlikte ilerler; yanlarında onlara eşlik eden karakterle birlikte, yolculuk boyunca karşılaştıkları farklı karakterle birlikte. Aşağı Dünya’nın acımasız karanlığı içinde, Door intikam için ilerlerken, Richard da yeniden Yukarı Londra’daki hayatına kavuşmak için ilerler.
Olayları yazmak istemiyorum; okumanın tadı kalsın.
Başka şeyler yazmak istiyorum; Neil Gaiman’ın muhteşem bir yazar olduğunu düşündüğümü yazmak istiyorum. Beşiktaş – Levent yolunu teperken, trafikte delirmemek için aklımdan satırlarını geçirme şansını bana vermesini sevdiğimi yazmak istiyorum. Bizim gibi, benim gibi zihni altı yaşında kalabilen ve Islington’ı gerçek sanabilecek, Croup ve Vandemar’dan tiksinip “yoluma çıkmasa bari” diyebilecek insanları sevindiren bir yazar olduğunu yazmak istiyorum. Gerçekliğin içinde can çekişenler için başka bir gerçek sunmasının bulunmaz fırsatlardan olduğunu yazmak istiyorum. Belki Aşağı İstanbul tepetaklak bu kentte yukarı çıkmıştır, güzel olan kısmı yerin altında kalmıştır diye düşünmek istiyorum. İstiyorum da istiyorum; yeter ki dümdüz, normal bir şeylerin olmadığı yerleri bize göstermeye devam etsin istiyorum. Yoksa umut kalmaz, tat kalmaz, bence.
8 Şubat 2013 Cuma
Önyargı Üzerine
Yaş on üç civarı, olay yeri tatile gittiğimiz Marmaris’deki (yanlış hatırlamıyorsam) D&R. Elimde Agahta Christie ile kasaya yürüdüm, sırada bekleyen yaşlıca bir adam ve onun kitaplarının ödemesini yapmak üzere beklene genç bir adam vardı. Adam yardımcısı ya da oğlu olabilirdi, bilmiyorum. Adam bana dönüp tiksinti ve aşağılamayla Agatha Christie’yi almak üzere olduğum için, kendinde nasıl bir hak gördü bilmiyorum ama, aşağılayarak baktı ve gençlerin ne kadar berbat kitaplar okuduklarından, iyi kitaplara yüz vermediklerinden bahsetti. Bunu da söylev verir bir havada yaptı ve kendisini ortamın yıldızı haline getirmek için teatral bir hava da kattı. Tam bir uyuz yani. Ben ağzımı açmadım. Keşke açsaymışım.
İşte ben o adam hakkında çok kötülük düşündüm, başına kötü şeyler gelsin istedim çünkü haksızlıktan nefret ediyorum. Yargılanmaktan da nefret ediyorum. Sana ne lan?
İşte polisiye okuyucusuna karşı oluşmuş bir önyargıya örnek vereyim dedim.
Tıpkı “sanat filmleri”(!) izleyenlerin mesela benim bir Die Hard I’i severek izlememi küçümsemesi gibi.
Okuyucu kitlesi içinde de sanki herkes aynı şeyi okuyup sevmek zorundaymış gibi, aşağılanmaya hazır okuyucu kitleleri ve türler vardır. Benim polisiye sevgim Agatha Christie ile başlamış olup, şu anda da toplam üç yazarla sınırlı olmasına karşın Agatha saplantım nedeniyle kendimi polisiye okuyucusu sayıyorum. Yüzlerce yazar hakkında fikrim olmamasına karşı. Okumak istemiyorum, döne döne aynı kitapları okurum da yine de farklı bir şey okumak için tanımadığım bir polisiye yazarını okumam. Birkaç kere Altın Kitaplar’a da güvenerek yeni isimleri tanıyayım dedim, okuyamadım, yarım kaldı kitaplar.
Eklemek istediğim bir diğer şey de; pardon da küçümsediğiniz yazar Agatha Christie, bence zor yazılan kitaplar yazıyor. Tamam bunun bir formülü var ama yaratma eylemini hangi kıstasa göre değerlendirip yerin dibine sokabiliyorsunuz a gıcıklar? Tam bir gıcık gibi davranarak diyorum ki; kolaysa siz yazın ya da kolaysa hadi yeni bir Agatha Christie çıksın?! Çıkmaz. Çıkamaz. Nasıl ki bir J. S. Bach daha çıkmayacaksa, Agatha Christie de çıkmayacak işte.
Neyse.
Polisiye ya da Agatha Christie ya da benim saçma sapan okuma saplantılarım üzerine olan bu yazıyı ne olarak adlandırsam bilemiyorum. Ama soracağım bir soru var size; önyargıyla yaklaşılan türler ya da yazarlar olduğunu düşünüyor musunuz siz de? Haksızlık edilen?
5 Şubat 2013 Salı
Excision (2012)
Ne zamandır blog’da herhangi bir film yazısı yazmamışım. Aslında uzun zamandır pek film de izlemiyorum, sapık gibi sürekli kitap okuyorum. Sosyallikten uzak durmanın en güzel yanlarından biri de her zaman okumak için zamanın olması; çalışmadığım her saati okumakla geçirebilme şansım oluyor. İyi bence.
Konuya dönelim.
Excision.
İzleyeli iki üç hafta oldu sanırım. Fakat hala filmi anımsadıkça gözlerim doluyor. Öyle bir film ki…
Filmden önce filmin tema müziğini dinlemiştim, ona da bayılmıştım. Ama film gerçekten beni mahvetti. Sonunda ağlamaktan yoruldum diyebilirim. Ağlamak derken öyle kibar kibar gözlerimden yaş gelmesi değil, baya hıçkıra tıksıra ağlamaktan, içi paralanarak ağlamaktan bahsediyorum. (Ne kadar detaya girdim kendim hakkımda, hemen toparlıyorum.)
Pauline, yapayalnız, sevgisiz bir kız. Manyak bir anne, etkisiz bir baba ve ölmek üzere olan bir kızkardeşle çevrili. Lisenin son yılında ve okuldaki herkes ondan adeta iğreniyor....En büyük hayali cerrah olmak ve bu hayali besleyen sıradışı rüyalarında kendi sorunları vücut buluyor.
Kendi umutsuzluğu içinde dışlanmış bir genç kızın, yardım çığlıkları bu kadar barizken kimsenin duymaması sonucu ne hale geldiğini görmek beni kahretti. Filmdeki olayları anlatmayacağım çünkü bunu yapmayı sevmiyorum. İzlemeniz daha mantıklı. Zaten göreceğiniz şeyleri anlatmaya gerek yok.
Excision’a dair belirtmek istediğim bir nokta ise, benim hata olduğunu düşündüğüm bir nokta. Pauline kendisinde sınır kişilik bozukluğu olduğunu söylüyor. Ancak ya bu filmde Pauline’in yanlış koyduğu bir tanı (ki eğer böyle ise bunun en azından daha net, yanlış bir tanı koyduğunun daha net vurgulanması lazımdı) ya da bir hata. Net bir hata. Naçizane bilgime biraz güvenerek Pauline’deki anormalliğin herhangi bir borderline’da pek sık görülmesi bir yana, görüleceğinden bile şüpheliyim. Özellikle filmin beni benden alan final sahnesinde gördüklerim yine bir borderline için beklenmedik bir hareket. Yani o konuda kafam karışık, filmde netleştirilmeyen bu nokta bana hata gibi göründü.
Pauline neresinden bakarsanız hata verecek kadar kötü durumda bir kız, izlerken acımadan edemiyorsunuz. Aslında acımak yerine gerçeği görmezden gelenlere kızmak ve filmin sonundaki akıl almazlığın faturasını ona kesmek bana daha mantıklı geliyor. Malum ülkemizde de devlet hastanelerindeki psikiyatri servisleri hastaya on beş dakika ayırıyor ve üstün kötü bir dinleme ile geçiştiriliyor. Eğer şansı varsa ve psikiyatriye gitmesi ihtiyacının farkındaysa, çevresinden, ailesinden dışlanma korkusu duymadan gidebiliyorsa… Diğer nokta ise özel muayenehanelerde ya da hastanelerde bu işin yarı asgari ücrete varan fiyatları; kapsamlı bir tedavi içinde milyarları gözden çıkarması gereken hastalar.
Demek istediğim grip olmak kadar normal olan ruhsal sıkıntılara bir çare aramak ve bulmak memlekette o kadar zor ki, tedavi edilmediği için, tedavi yerine hacı hocaya götürüldüğü için, umursanmadığı ya da ayıplandığı için, kendini öldürmekten tutun da cinayet işleyen tüm hastaları filmin sonunda bir an için aklınıza getireceğinizden eminim.
3 Şubat 2013 Pazar
Robert E. Howard "Almuric"
Almuric hakkında öncelikle belirtmek istediğim, benim de kitabı okumaya başladıktan sonra öğrendiğim bir bilgi olan, yazarının Conan’ı yaratan Robert E. Howard oluşu.
nasıl bir kitap beklediğini bilmiyordum ancak arka kapak yazısı o kadar cezp ediciydi ki (hatta blog’da da o yazıyı ayrıca bulabilirsiniz) okunacaklar listesinde hemen kendisini üst sıralara taşıdı.
bizi bekleyen hikaye ise, başından sonuna kadar ilginç: İşlediği suçtan ötürü ölüm cezası alacağı kesin olan Esau Cairn, bir bilim adamının önerisi üzerine, dünyaya en çok benzeyen gezegen olduğu tahmin edilen Almuric’e gönderilir. Kitapta, yolculuk anına dair geniş bir bilgi yok. Yalnızca Almuric’e yolunun nasıl düştüğünü anlatan bir bölüm okuyoruz ve sonrasında Esau Cairn’i Almuric’in yabani doğasında bir başına görüyoruz.
yaşarken güçlü ve yenilmez bir adam olan Esau Cairn, kendisini bilmediği bu yabani gezegen karşısında önce biraz güçsüz hissetse de kitabın ilk bölümlerinde göreceğiniz üzere doğaya karşı büyük bir başarı sağlayarak hayatta kalabiliyor ve uzun bir süreyi yabani doğada geçirmeyi başarıyor.
gelen bölümde ise Esau Cairn bir toplumla, daha önce görmediği türden erkeklerin ve aslında güzel kadınların olduğu bir ırkla karşılaşıyor ve zamanla bu toplumun bir parçası oluyor. Öyle ki bu toplumdan bir kadına duyduğu aşk ve kadının toplumdan kaçmaya çalışması sonucunda kendilerini başka, neredeyse saf kötülükle yoğrulmuş bir toplumun elinde esir buluyorlar. Kitabın tansiyonunun en yüksek olduğu bölümler de bence bu topluluktan kurtulma çabalarının olduğu bölümler. Okurken göreceğiniz gibi.
Almuric, bana ilk başlarda H. G. Wells’in Zaman Makinesi’ni anımsattı. Burada da yeni ve farklı bir ırk, kötülüğü temsil eden başka bir ırk gibi şeyler gördüğümden olsa gerek. Yine de bu sözüme güvenmeyin pek çünkü iki kitap da gerçekten çok farklı eserler.
31 Ocak 2013 Perşembe
Sırça Fanus Okuması
Twitter üzerinden başlayan bir konuşma ile karar vermiş olduk; şubat ayı içinde Sylvia Plath’dan Sırça Fanus’u okuyup, yorumlarımızı yazacağız.
Katılmak isteyen blogger’lar ya da blog sahibi olmasa da bile bu “mini” etkinliğe katılmak isteyenler olursa tek yapmanız gereken ay içinde yazdığınız yazının linkini bu yorumun altına koymanız. Yorumunuzu kes-yapıştır olarak da bırakabilirsiniz, sorun değil, eğer bir blogunuz yoksa ve kitap hakkındaki yorumunuzu siz de paylaşmak istiyorsanız sorun değil yani. Kitabı daha önceden okumuş olsanız bile yorumlarınızı paylaşabilirsiniz, ek olarak.
Önümüzdeki haftalarda ben de kitap hakkındaki bir yazıyı burada paylaşacağım.
Umarım ilginizi çeker.
Kitap Önerileri I
Artık her ay ayrıca birkaç kitabı ve filmi önereceğim listeler yapmaya karar verdim. İçerikleri hakkında yazı ise olmayacak bu listelerde.
İlk listem ise şubat ayı için aklıma gelen, önerilerimin olduğu bu liste, bakalım beğenecek misiniz?
1 – Uğultulu Tepeler – Emily Bronte
2 – Northanger Manastırı – Jane Austen
3 – Görünmez Adam – H. G. Wells
4 – İskemlede Beş Ceset – Agahta Christie
5 – İlahi Komedya – Dante
6 – Almuric – Robert E. Howard
7 – Kıyamet Gösterisi – Neil Gaiman
8 – Kral Fare – China Mieville
9 – Kemik Torbası – Stephen King
10 - Cosmos – Carl Sagan
NOT: Image is from http://25.media.tumblr.com/tumblr_lzu5i7PXoV1qev9h7o1_500.jpg
29 Ocak 2013 Salı
Audrey Niffenegger "Zaman Yolcusunun Karısı"
Zaman Yolcusunun Karısı’nı alma sebebim bilim kurgu arayışı içinde olmamdı.
Ancak kitabı aldıktan okumama kadar geçen süre içinde, bu süreyi de uzatan sebep olarak gördüm ki ben yanılmışım; kitabın bir “aşk romanı” olarak tanımlanmış çoğunluk tarafından. İnternetten yorumları okuduktan sonraki bir süreyi de “ben herkesin okuduğu tipik bir aşk romanını neden okuyayım ki” diye kendi kendime pis bir tavra da büründüm. Evet, yeri geliyor gerçekten iğrenç bir canlı oluyorum.
Kitaba beni ısındıran ve “okuyayım bari” dedirten şey ise (ne kadar pislik bir insan olduğuma dair bir kanıt geliyor); Neil Gaiman’ın Mezarlık Kitabı’nın arkasında, Zaman Yolcusunun Karısı’nın yazarı Audrey Niffenegger (adını yazmak çok zor geliyor)’ın da bir yorumu vardı ve kitabın içinde, notlardan anladığım kadarıyla bu yazar hanım ile Neil’ciğim arkadaşmış. Yani bir pislik gibi davrandığım noktaya yaklaştık; Neil’le arkadaşsa okumaya değer bir yanı vardır muhakkak!
Şu ana kadar yazdığım en vicdansız yazıyı yazdığımı düşünüyorum.
Ama kitap hakkında yorumlarımı görünce, yazarı da eğer okur ve Türkçe anlarsa ya da İngilizce’ye çevirip anlamaya çalışırsa görecek ki kitabı beğenmişim.
Artık kitaba gelebiliriz; insanın aşkının hikayesi aslında. Ancak bir aşk romanı yazmaya karar verdiğinde, yazarın başarısı sayılabilecek şey elbette bu hikayeyi “zaman yolculuğu” üzerinden anlatmaya karar vermiş olması bence. Ha, neresinden bakarsınız bilmiyorum; zaman yolculuğu merkezinde anlatılan bir aşk hikayesi mi yoksa bir aşk hikayesi eksenine giren zaman yolculuğu mu? Seçim size kalmış. Ben aşk hikayesine dahil edilen zaman yolculuğu olarak anladım ve anlatacağım.
Kurgusu sıradanlıktan uzak; yazarın girdiği büyük riski anlamaya çalışmak ve farklı bir şeyler görmek için bile okunur Zaman Yolcusunun karısı. Kendi adıma, zaman yolculuğunun ve ikilinin karşılaştıkları dönemleri net anlamak için kitabın birkaç yerinde kitabı kapatıp yüksek sesle olan biteni özetledim, netleştirmek için: İkili ilk kez Clare 6, Henry 36 yaşındayken karşılaşıyor; ancak Clare 20 ve Henry 28 yaşındayken ise “şimdiki”, “normal” zaman içinde karşılaşıyorlar; aslında Henry Clare’i 28 yaşındayken tanıyor. Daha sonra ise Henry, Clare’in çocukluğunda kalan o günlere yolculuk etmeye başlıyor. Evet karışık oldu. Okurken anlayacaksınız nasılsa.
Kitapta sizi bekleyen gerçekten tutkulu bir aşk hikayesi. Normalde ben bu tip romanlar, aşk hikayesi ekseninde kurulan şeyleri okumam; klasiklerden değilse. Okumadığım bir türü okumak o yüzden ilginç, bir o kadar da kolay okunur geldi aslında. Yazarın ve çevirmenin başarısı sanırım.
Söylemeden geçmek istemediğim noktalar ise karakterlerin mesela bazı davranışlarının sebebine dair derinlemesine bir şeyler sunulabilirken sunulmayışı; en basitinden Clare’in Gomez konusundaki tavrı ve hareketlerine dair bir neden göremezken güçlü sonuçlarıyla karşılaşıyoruz! İpucu vermeyim ama kitabın sonlarında ne demek istediğimi anlayacaksınız. Yine Clare hakkında bir diğer nokta ise kadının düşünce olarak, birkaç heykelini yaparken aklından geçenler dışında es geçilmiş olması ki bu aslında Henry için de geçerli. Adamın tüm hayatı boyunca içinde bulunduğu duruma dair düşüncelerini ben pek okuduğumu hatırlamıyorum aslında. Ve aklıma takılan bir nokta da bu iki insanın neden inatla çocuk istemesi, nasıl bir risk açlığıdır? Baştan beri garip olacağı belirli bir ilişki yaşadıkları halde nasıl çocuk ister ve bunun mümkün olmadığı durumlarda hayata küserler? Yahu neresi normal ki zaten ilişkinin? Adam zamanda yolculuk yapıyor?
Ek olarak; Henry zamanda sürekli farklı yerlere yolculuk yapıyor, kendi istemi dışında yerlere ve zamanlara gidiyor, ancak nasıl oluyorsa (!) Clare’in büyümesi süresince neredeyse hep aynı noktaya ve aslında belirli bir düzen içeren zamanlarda gidiyor. Tek sürekli olarak gittiği yer Clare’in yanı. Diğer yolculuklar ise tüm kitap boyunca bir oraya bir buraya, alakasız ve farklı yerlere.
Aslında daha çok “neden” diye sorup anlam veremediğim durum var. Gerçi çok kurcalamamak lazım. Dediğim gibi kitap kolay okunuyor, sürükleyici mi, evet, ama fazla takılmadan okumak ve üzerinde çok düşünmemek için okuyun. Bir aşk hikayesini değişik yollardan yürüyüp anlatamaya çalışan bir yazar, sonuç onu tatmin ettiyse ne ala.
28 Ocak 2013 Pazartesi
Henning Mankell 'Kennedy'nin Beyni'
Kennedy’nin Beyni, Henning Mankell’in kitapları arasında en farklı olanı; belki de yazılış “derdi” tamamen farklı olanı. Burada, alışageldiğimiz baş karakter Dedektif Wallender’ın olmaması bir yana, polisiye bir roman yaratma amacından da aslında uzak bir kitap. Evet, kitabın sonuna kadar yine bir “katil” aranıyor, bir “cinayet” işleniyor ve işler karman çorman bir halde çözülmeyi bekliyor. Ancak dediğim gibi, bu kitabın bir polisiye roman olsun diye yazılmadığını düşünüyorum. Çünkü Kennedy’nin Beyni’nde sizi bekleyen hikaye aslında Afrika’nın büyük sorunu; siz açlık, yoksulluk deyin, ben de aslında Aids diyeyim.
Kitabın baş kahramanı Louise adlı bir arkeolog. Oğlunun, kendi evinde görünürden bir “intihar” ile hayatının son bulmasının ardından, inanmak istemediği ve inanmaması için bir çok sebep bulduğu bu intihar(!)ı, aslında cinayeti (bunun bir cinayet mi intihar mı olduğu elbette kitabın sonunda saklı) araştırmaya başlaması ve keşfettiği, oğluna ait ve aslında hiçbir şekilde haberdar olmadığı bir dünyayı tanımaya başlamasıyla başlıyor kitap. Oğlunu tanıdığını düşünürken, Henrik’in bambaşka bir hayatı olduğu gerçeğiyle yüzleşmeye ve bu hayatı anlamaya çalışıp, esrarı aydınlatmaya çalışırken, kendisini dünyanın bir ucundan bir ucuna sürekli bir yolculuk halinde buluyor.
Bu yolculuğun ana ekseninde ise Afrika var. Kitabın sonunda Henning Mankell’in bir sonsözü var ki bence kitabı yazmasının sebebi, kitabın tamamı orada aydınlanıyor. Mankell’in insanlığın içinde bulunduğu, acı veren Aids gerçeğine ve uluslar arası ilaç şirketlerinin deneylerine karşı içinde biriken duyguları, zamanında yaşadığı acı bir olayla okuyucuya özetlemeye çalıştığı bu bölüm, ölmekte olan bir Aids hastasının Mankell üzerinde bıraktığı iz tabanında şekillenmiş.
Kenndy’nin Beyni ismi, bu kitabın neresinde ve bağlantı ne derseniz bence o da sürpriz olsun, oldukça ilginç bir bilgi veriliyor bunun hakkında kitapta.
Oldukça sürükleyici, sürekli değişen mekan ve gelişen olaylarla gerçekten bir solukta okunabilecek bir kitap. Basımı var mı, kitap piyasada şu an var mı bilmiyorum ama denk gelirseniz okumanızı tavsiye ederim. Ama dediğim gibi, Wallander serisindeki gibi bir kitap beklemeyin, bu sefer çok farklı.
