7 Nisan 2013 Pazar

K. J. Parker "Hınç" (Mühendislik Üçlemesi I. Kitap)


Her şey, Mezentia Cumhuriyeti’ndeki mühendis Ziani Vaatzes’in kızına hediye olarak “şartnamenin” dışında ölçüler kullanarak bir oyuncak zil yapmasıyla başlıyor. Bu ihlal o derece büyük bir suç ki, kimin ihbarıyla ve nasıl ortaya çıktığı belli olmayan bir şekilde Vaatzes ve ailesinin yaşadığı eve bir baskın yapılıyor ve bulunan “zelil” sebebiyle Vaatzes ölüme mahkum ediliyor.

Ancak işler, asıl bu mahkumiyetin ardından, infazını beklediği sırada gerçekleşiyor; Ziani Vaatzes firar ediyor ve o sıralarda Mezentia ile girdiği savaştan yenik olarak ayrılmakta olan Eremia Montis’e sığınıyor; Eremia da kendisini kabul edip, ülkesine götürüyor. Bahsi geçen yenilginin ise ilginç bir yanı var; Mezentia ile savaş sırasında, Mezentinler’in kullandığı “Akrepler” ile Eremia Montis ordusu resmen yerle bir ediliyor, zira bu akrepler vasıtasıyla uzak mesafeden fırlatılan demirler, ilk kez böyle bir savaş makinesi gören Eremia askerlerini yere adeta zımbalar gibi çakıyor. Ve bu akreplerin yapımını tahmin edin, kim biliyor: Vaatzes. Vaatzes, artık ülkesinin bir sırrı olan akreplerin yapımını bilen bir mühendis olarak, ülkesinden “hıncını” almak ve hayatına devam edebilmek için tek yapması gerekeni yapıyor; Eremia’ya akreplerin yapımını öğretebileceğini söylüyor.

Hikayenin başlangıcı böyle. Hınç’da birbirinden farklı, öylesine farklı ki teknolojileri arasında uçurumlar olan, kültürleri ve yaşamları birbirinden öylesine farklı olan ülkeler var ki, sanki aynı zaman içinde yaşamıyorlar gibi düşünebilirsiniz. Şöyle ki, bir dükalık olarak yönetilen ve sanayisi olmayan, tarıma dayalı bir şekilde var olan Eremia Montis; gümüş madenlerinden başka ellerinde pek de bir şey olmayan Vadani, teknolojiyi elinde bulunduran ve üretimlerini diğer ülkelere de satan (ve hatta bunu birazdan okuyacağınız bir alıntıda detaylı anlayabileceğiniz üzere aslında “pazarlayan) Mezentia Cumhuriyeti; milyonlarca insanın oluşturduğu, sayısı bilinmeyen kabilelerden oluşan Cure Hardy ve son olarak paralı askerlerini ihraç eden, denizin diğer tarafında kalmış olan Eski Ülke.

Birbirinden böylesine farklı ülkeleri hikayede bir araya getiren ise, başta da belirttiğim üzere Vaatzes; zira kendisinin başka bir ülkeye sığındığını öğrenen Mezentia Cumhuriyeti, bu “kanun kaçağı”nın ülke sırlarını sığındığı ülkeye satacağından öylesine emin ki, hemen savaş hazırlıklarına başlıyor ve yeterli asker temini için Eski Ülke’den destek ordular geliyor.

Peki bu bilgiyi, Mezentia’ya kim veriyor dersiniz?

Vadani kralı Valens. Üstelik Eremia dükü kendisinin kuzeni olmasına karşın. İşte burada hikayeye çok klasik de olsa, bence romanda çok tadında işlenen bir detay giriyor; Valens’in bir çocukken aşık olduğu Veatriz, yıllar sonra “bürokrasi” gereğince kuzeni olan ve aynı zamanda düşman ülkeler oldukları Eremia dükü Orsea ile evlenmek zorunda kalıyor. Ayrıca Eremia’nın güçlenmesi demek, ezeli düşmanı Vadani’ye de saldırmak için kendisinde güç bulması da demek.
Bu bilginin Mezentia eline geçmesinden sonra, yenilginin sarsıntısını henüz üzerinden atamamış olan Eremia da bir süre sonra Akrepler’i kullanarak Mezentia’dan intikam almaya, yeniden saldırmaya karar veriyor ve böylece, hikayenin içinde, sonunda ortaya çıkacak olan savaşın ilk adımları da yavaşça atılamaya başlanıyor.

Hınç’ın hikayesinin başını kabaca anlatmaya çalıştım. Şimdi ise yazacaklarım benim kitap üzerine görüşlerimden ibaret olacak. Bu ana hatlardan ibaret olan giriş bölümü size sade gelse bile aldanmayın. Hikaye satırlarımdan çok daha fazlası.

Hınç, temposu hiç düşmeyen tabirinin hakkını son derece veren bir roman. Sürekli, alttan alttan nerede ve nasıl patlayacağı konusunda sürekli okuyucu bir gerilim ve merak içine düşüren bir yazışma (Veatriz ve Valens arasında geçen, tamamen arkadaşça olan ancak aslında olmaması gereken gizli bir yazışma bu) ile, Vaatzes’in hikayenin başlarında Mezentia’da güvendiği tek arkadaşına gönderdiği ve içeriğini ancak kitabın sonunda anlayabileceğimiz bir mektup ile ve elbette “savaşın sonucu acaba ne olacak?” ile sürekli bir heyecan içinde okunuyor Hınç. Hikaye boyunca sonunda açıklığa kavuşacak bir çok gizemli durum var ve bu öyle bir tat veriyor ki okurken…  Kitaptaki detaylar da ayrıca ilgi çekici ve kimliğini/cinsiyetini gizleyen yazar eğer bir kadın ise onu gerçekten kutlamak lazım. Zira alet edavatın işleyişi/mekaniği o denli anlatılmış ki, gözünüzün önüne her bir parçanın yerine oturuşu getiriliyor, kullanımı ve tasarımı konusunda neredeyse size "ders" veriyor. 

Değinmek istediğim bir diğer nokta ise, günümüz dünyası ülkeleri ile Hınç’daki ülkelerin birbirine paralellik gösterdiği durumlar. Örneğin Mezentia Cumhuriyeti’nin Amerika Birleşik Devletleri olması gibi! Şu alıntıyı paylaşırsam sanırım daha net olacak;

“O yabancı halkların kendileri için yapmayı planladığınız şeyleri isteyeceklerini nereden biliyorsunuz?
“Kolay”, dedi Ziani. “Neye ihtiyaçları olduğunu veya neyi istediklerini öğreneceğiz, sonra da yapacağız”.
“Ya istedikleri her şeye zaten sahiplerse?”
“Onları başka şeyler de istediklerine veya sahip oldukları şeylerin daha fazla miktarına gereksindiklerine ikna edeceğiz. Bu konuda iyiyzdir.”

Ya da paralı askerlere sahip bir ülke, ya da tarıma dayalı ve dışa bağımlı bir ülke… Muhtemelen siz bu satırları okurken aklınıza günümüz dünyasından bir ya da birkaç ülke gelmiştir bile, yanılıyor muyum?

Kitaba ismini veren hınç da kitapta çok güzel işlenmiş.

Burada da insandaki kin, nefret ve intikam duyguları bu kitabın da satırlarını sarmış durumda. İçten içe duyulan nefretin ne denli çetrefilli yollarla bir intikam mücadelesine dönüştüğünü gördüğünüzde, insanoğlunu ayakta tutan bu nefretin ne kadar tehlikeli olduğu bir kez daha, belki biraz da şaşırarak göreceğinizi düşünüyorum.

Mühendislik Üçlemesi’nin ilk kitabı olan Hınç’ın peşinden, serinin diğer iki kitabını da peşi sıra okuyabilme şansımız keşke olsaymış, keşke aynı anda yayınlansaymış diye düşünüyorum. Kitap öyle bir yerde bitti ki, devamını dair o kadar noktayı merak ediyorum ki gerçekten okuyunca siz de aynı şeyleri hissedeceksiniz. 

A. S. Byatt "Ragnarök: Tanrıların Alacakaranlığı"


“Savaş çelimsiz çocuğun dünyasını kolaylıkla mahvedebilirdi. Bu tehdit karşısında o da, kafasında kendi karşıt mitini oluşturma yoluna gitti. Böylelikle, kendi varlığı son erme noktasına gelirse – daha doğru ifade etmek gerekirse, geldiğinde – dünya kendi kendini yenilemeye devam edecekti.”

Okuduğunuz satırlar, yazar A.S Byatt’ın, kitanı Ragnarök, Tanrıların Alacakaranlığı hakkındaki sözlerinden alıntı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Alman saldırılarından korunmak amacıyla evlerinden ayrılıp, İngiltere kırsalına yaşamaya giden bir çocuğun, kitapta bahsi geçtiği şekilde “çelimsiz çocuğun” Asgard Ve Tanrılar adlı kitabı okumaya başlamasıyla Ragnarök, Tanrıların Alacakaranlığı da başlamış oluyor.

Çocuk (ben de kitapta geçtiği şekliyle bahsedeceğim yazı boyunca), çelimsiz çocuk, savaşın gerçekliği içinde, okumaya başladığı kitap sayesinde başka bir dünyanın daha kapılarını ardına kadar açıyor. Yer yer savaşla paralellikler gösteren ve kendi içinde bulunduğu durumla da benzer çıkarımlar yapmasına sebep olan bu kitap, savaştaki babasının kaybıyla içinde oluşan değişimin de bazen ortaya çıkmasına sebep oluyor.

Tanrıları tanımaya başladıkça, hikayenin bir parçası olmaya başladıkça etrafındaki doğanın da bu anlatımla benzer noktaları olduğunu gördükçe, kendi fikirleriyle, tanrıları ve olan biteni de sorgulamaya başlıyor. En nihayetinde etrafında gördüğü “doğa” ve bu doğanın parçası olan insanoğlu da zaten şu an bir savaş içinde değil midir? Kendi sonları kendileri hazırlıyor, sıkıntı, ölüm ve korkudan başka ne sunuyorlar ki? Çelimsiz çocuk da belki içinde olduğu durumu da düşünüp, tanrıların birbirlerine yaptıklarına bakıp şöyle diyor; “(…) bir insan evladının bir başka insanın kaçınılmaz olan sonun her geçen gün daha çok yaklaştığını bile bile nasıl olup da korku içinde beklemeye mahkum edebildiğine aklı ermiyordu bir türlü.” (sayfa:129).

Savaşın acımasızlığı içinde, başka bir acımasız dünyanın anlatımı içinde günlerini geçiren çelimsiz çocuğun okuduğu hikaye ise, hesaplaşma günü olarak da çevrilebilecek olan Ragnarök, yani tanrıların bile öldüğü ve tüm efsanelerin sonu olan efsane. Kitabın başından itibaren de Ragnarök’a kadar geçen zaman içindeki her bir karakter, olay – efsane son derece detaylı işlenmiş. Loki’nin tutsak edilmesi ile başlayan Ragnarök’e dek hikaye içinde neredeyse hayatım boyunca duyduğum tüm İskandinav tanrılarının ardında yatan hikayeleri, birbirleriyle olan ilişkilerini, hatta akrabalıklarını öğrenmiş oluyorsunuz.

İşlenen konunun, Ragnarök’un, İkinci Dünya Savaşı bağlantısı ile verilmesi kitapta ayrıca hoşuma giden bir noktaydı. Tanrıların elinden tanrıların, varoldukları alemin katline benzer şekilde, İkinci Dünya Savaşı’nın acımasızlığı ve benzer son ve gidişata sahip olması… Ragnarök sonrasında karanlığa bürünen dünyanın, savaş sonrası Avrupası'na benzer hali; tanrıların/insanların elinden yaratılan yıkımın faturası.

Öyle ki İskandinav mitolojisine özel bir ilgisi olmayanların bile akıcı anlatımı içinde detayların işlenişi sayesinde sıkılmadan okuyabileceği bir kitap çıkmış ortaya. Benim okumam iki gün sürdü, ama boş olduğunuz bir gün içinde okumaya başlarsanız muhtemelen gün içinde kitabı bitirmiş olursunuz. 

4 Nisan 2013 Perşembe

Kitaplıktan Kareler: I

Kitaplıktan kareler paylaşacağım diyip duruyordum, ancak görüldüğü bunu uzun bir aradan sonra başarabildim. 

Bunlar, şu an oturduğum evdeki kitaplığımdan seçtiklerim. Hemen herkesin olduğu gibi benim de yıllarca ailemle yaşadığım evde başka ve daha büyük bir kitaplığım bulunmakta. Fakat, manyak gibi kitap aldığımdan şimdiki evimdeki kitapların sayısı da pek az değil. Hatta çoğu yığınlar halinde orada burada duruyor, kitaplığa sığmıyor, falan filan...


Carl Sagan! Çocukken yıldızlara bakıp duranların büyümüş halleri için kitaplar, astronot olmak isteyen çocukların şimdiki zaman okumaları.


Gördüğünüz Nazi İmparatorluğu üçlemesi, bence II. Dünya Savaşı  üzerine okuyabileceğiniz en kapsamlı kitaplardan biri. Biraz taraflı yalnız; yazarı aklı başında her insan gibi Hitler'i sevmeyen biri.
 
Henning Mankell'ler! Bir eksik daha var, onu da alırsam Türkçe'ye çevrilmiş olanların hepsine sahip olacağım diye düşünüyorum.
Mankell'lerin altında gördüğünüz Paul J. Nahin'in Zaman Makineleri'ni de yıllar önce Ankara'dan almıştım. Okurken kafayı yemiştim. Hala da yemiş haldeyim ve kitabı tekrar okuyacağım. 

Salinger, Hesse, Kafka, Koontz, King... Aslında, bir ara Dean Koontz'a kafayı fena takmıştım; sanırım geçen yıl. Ama kitaplarının hepsi burada değil, bir kısmını İzmir'deki eve götürdüm biraz yer açabilmek için evde. Geri getirmem yakındır gerçi =) Ve Stephen King'ler; yığınlar dolusu King de tıpkı Koontz kitapları gibi İzmir'deki evde, bir gün onları yanıma aldıracağım günü bekleyen evlatlarım olarak.

Jo Nesbo! İlk kez Eskişehir'de okumuştum; hatta Nemesis hariç kalan kitaplarını üniversiteden okurken canım sıkıldıkça gidip kitaplara baktığım, kitaplar aldığım İnsancıl Kitabevi'nden almıştım. Hey gidi günler ya. Şu an efkar bastı sanırım. 20 yaşında falandım herhalde. Of of. Günler çabuk geçiyor, benim elimden okuyup yazmaktan başka bir şey gelmiyor.

2 Nisan 2013 Salı

Bir Sonraki Kitap: K. J. Parker "Hınç"

En geç haftaya pazartesi blog'a Hınç hakkındaki yazımı ekleyeceğim. Son bir kaç gündür bir yoğunluk içinde olduğumdan üç gündür kitabı okumaya fırsatım olmadı. Yoksa şu an sıradaki kitap olarak değil, bizzat kitap yazısı ile karşınızda olurdum.

Madem sıradaki kitabı söylüyorum, biraz da kitap ve yazar hakkında kısa bilgiler vereyim dedim.

K. J. Parker'ın sanırım çevrilen ilk kitabı Hınç. April Yayıncılık'tan çıkan ve yazarın Mühendislik Üçlemesi serisinin ilk kitabı aynı zamanda, orijinal adı da Devices And Desires.

Bu üçleme içindeki tüm kitaplar da şöyleymiş;

  • Devices And Desires (2005) 
  • Evil For Evil (2006)
  • The Escapement (2007)

Şu an kitabın 300 sayfasını okumuş bulunuyorum ve diyeceğim şudur ki, bu süre içinde kitabı elime aldığım her anda, kitabı elimden bıraktığım zamana kadar en az 50 sayfanın su gibi aktığıdır.

Eklemek istediğim son bir küçük bilgi de, kitabın yazarının kimliğinin gizli oluşu. Bu yüzden yazan bir kadın mı, erkek mi, bu bilgi de bilinmiyor. 

(Ben yazarın yerinde olsaydım kimliğimi asla saklamazdım ve bu kitabı yazmış olduğum gerçeğini bangır bangır bağırırdım!)


25 Mart 2013 Pazartesi

Cesare Pavese "Yalnız Kadınlar Arasında"


Yalnız Kadınlar Arasında, gerçekten de yalnız kadınlar arasında geçiyor. Hayattan beklentilerinin ne olduğunu en azından benim açıkça göremediğim ama bir şeyin beklentisi içinde ve beklemekten aşırı derecede sıkılmış olduklarını düşündüğüm kadınların hikayesi. Çevrelerinde bıkkınlık, sıkıntı dolu hayatlar varken, yaşamaya çalıştıkça daha rahatsız ve bir o kadar zamanı boşa harcayan kadınlara dönüşmüş kadınlar, ve aslında kadınlarla sınırlı bırakmak yetmez bunu, erkekler.

Baktığınızda aslında bir burjuva eleştirisi gibi de duruyor Cesare Pavese’nin bu romanı. Zenginlikleri içinde galeriden galeriye, sergiden partiye, gezmeye, görmeye hayli zamanı olan ancak kitaptaki ana karakterin de dediğini gibi aslında ortaya pek de bir şey koyamayan insanların romanı.

Karakterimizin adı Clelia. Roma’dan Torino’ya, bir mağaza açmak için çalıştığı şirket tarafından yollanmış bir kadındır Clelia. Artık ailesinden hayatta kalan kimse yoktur ama o Torino’da gençliğine, çocukluğuna, kısaca geçmişine de bir yolculuk yapmaktadır aynı zamanda. Bunu sıklıkla sokaklarda gezerken hafızasında belirenlerden anlayabiliyoruz.

Celelia otele geldiği gece aynı katta bulunan Rosetta adlı bir kız da intihara kalkışmıştır; o zaman bu ikili henüz tanışmıyordur ama ilerleyen günlerde yolları kesişecektir. Yolların kesişmesi ile beraber inceden bir girişim de hikayeye dahil olur; Rosetta’yı yeniden hayata döndürmek ve aslında intihar fikrinden onu uzak tutarak hayat içine dahil etmek. Ama hangi hayat içine? Rosetta’nın zaten kaçmak istediği hayat içine mi?

Hikaye, Rosetta’nın dahil olacağı hikaye, bir grup zengin insanın etrafında geçiyor. Romanı okurken, Tezer Özlü’nün Pavese’yi sevmesinin bir nedeni de acaba her ikisinde de bir burjuva eleştirisi yatması mıdır acaba diye düşündüm. Öylesine boş görünen ve amaçsız hayatların içindeki bu yalnız kadınlar, aslında sıkıntıları ve intihara yönlenmeleri bile normal kaçıyor. Herhangi bir beklenti ya da umut bırakmayacak denli zaman öldürme girişimleri. Bir an bakıyorsunuz ki aslında zaman öldürmekle vakit harcanıyor; kendinizi öldürmeye ve sorunu kökten çözmeye karar veriyorsunuz. 

John Berger "Fotokopiler"


Uzun zamandır John Berger okumamıştım. En son, üniversitede okurken “Buluştuğumuz Yer Burası” adlı kitabını okumuştum. Yine topluca kitap almaya giriştiğim bir dönemde atlamak içime sinmedi, Fotokopiler’i de aldım.

Fotokopiler, bir çok kısa yazıyı (aslında anıyı) barındıran bir kitap. John Berger hayatındaki izleri bir şekilde kısa kısa kayde geçirmiş sanki. Geçmişinden bu gününe, aslında çoğlukla geçmişi içinde yolculuk yaparak ilerliyor kitap.

Zamanın ne kadar çabuk ve vicdansızca aktığı, insanlığın basit ve hayati gerçekleri, yaşlılar, gençler, yaşanmış acılar, beklentiler, aileler... ve sanat. Elbette Berger yazarken kendi içinde bulunduğu dünyadan, sanatçıların dünyasında da bahsetmese olmazdı. Öyle ki bir bölümde Abidin Dino’nun ölümü hakkında yazdıklarına denk geleceksiniz okurken, bir başkasında resimlerine uzun uzun baktıkları bir ressam arkadaşı ile aralarındaki bir çeşit sözsüz iletişime.

İnsanları yakından tanıyan ve insanlara değer veren bir sanatçının, yine insanlar hakkında oluşturduğu bir çeşit kayıt defteri olan Fotokopiler’i okursanız, su gibi akan zaman içinde siz de kendi kaydınızı tutmaya başlamayı düşünebilirsiniz belki.

Italo Svevo "Kötü Bir Şaka"


Italo Svevo’nun okuduğum ilk romanı oldu Kötü Bir Şaka. İyi bir başlangıç olduğunu düşünüyorum. Özellikle romanın dili ve bence çevirinin başarısı sayesinde şimdi Zeno’nun Bilinci’ni okumak için sabırsızlanıyorum.

Kitap, basit (bunu olumsuz anlamda söylemiyorum) hayatları içindeki insanlara bakış atıyor aslında. Bu basit hayatlar içinde ani kırılmalara yol açan “şeyler”den biri üzerinde de roman kurulu diyebiliriz. Tıpkı James Joyce’un öyküleri içindeki kırılma noktaları gibi, Svevo’nun hikayesinde de öyle bir kırılma var ki bir basit hayat şöyle bir çalkalanıyor.

Gut hastası abisi Guilioi ile beraber, savaş sonrasında kendilerine yetecek kadar bir gelirle sakin bir hayat süren Mario, altmışlı yaşlarının başında, kırk yıl önce yazdığı bir romanın bir gün hakettiği yere ulaşacağını uman, ve bu hayali içinde taşımaktan bile aslında mutlu olan bir adamdır. Basit bir işi, abisi ile beraber yaşadıkları hayatın içinde kendisine yeten bir rutini ve yazdığı romanın haricinde serçelerden yola çıkarark yazdığı bir çok “fablı” vardır. Bu fabllar da kendisi için bir tür günlük tutma yöntemidir aslında; kitapta sıkça görülebileceği üzere Mari hayat karşısında yaptığı herhangi bir çıkarımı bu fabllara yansıtmakta ve bir şekilde onları kaydetmektedir.

Kırk yıl önce yayınlanan kitabının üzerinden kendisine şaka yapmaya karar veren, aslında içi Mario’ya doğru derin bir nefret dolu olan pazarlamacı Gaia ise Mario’nun hayatında bir kırılmaya yol açacaktır. Gaia, aslında kendisinde zerre kadar olmayan bir umudu, mutluluğu ve huzuru Mario’da görmektedir. Bunun sebebi de kırk yıl önce yazılan o romandır; Gaia bu durumda hıncını yine roman üzerinden Mario’dan çıkarmaya karar verir: Kötü bir şaka işte böyle başlar; Mario’ya bir yayıncının romanın yurtdışındaki tüm yayın haklarını satın almak istediğini söyler ve ayarladığı başka bir arkadaşı da güya Alman yayıncı olarak çıkagelir; üçü buluşur ve Mario bir güzel işletilir. Ödeme olarak, çek yerine bir kağıt parçası eline tutuşturulur ki Mario’nun bunun bir paçavra olduğunu anlaması çok uzun sürecektir.

Romanının tekrar basılacağı ve ilgi uyandıracağı fikri ile abisi ile olan ilişkisi değişmeye başlar; abisine her gece daha rahat uykuya dalabilmesi için yaptığı okumalar artık yoktur; abisi romandan ne anlar ki zaten? İki yaşlı abi kardeşin hayatında belki de ilk kez bir kırılma yaşanır. Ve bu kırılma ile çatlak gittikçe büyümeye başlar.

Kötü Bir Şaka, bir umutla, beklentiyle bile mutlu bir hayat sürmeyi başarabilen basit bir adamın hayatının haince bir şaka ile nasıl rayından çıktığını ve iç dünyasının nasıl allak bullak olduğunu gösteriyor. Yeni beklentilerin açığa çıkmasıyla kendisini “aslında diğer insanlardan daha üstün görmeye başlayabilen” bir adamı, fabllarına yansıyan hayatını, gerçek dostunu ve gerçek düşmanını tanımasını anlatıyor.

22 Mart 2013 Cuma

Hermann Hesse "Klingsor'un Son Yazı"


“Bu kadar çok mektup yazan birisi mutlu olabilir mi?”

Hermann Hesse’yi okumak genellikle kaşlarımı çatmama neden olsa da (bunu kitabı beğenmediğim için yapmıyorum, elimde olmadan Hesse okurken kaşlarım çatılıyor), kendine has tarzı beni her zaman etkiliyor olsa da, yine de onun kitapları üzerine yazmakta zorlanıyorum. Mesela benim Bozkırkurdu üzerine ne yazabileceğimi çok merak ediyorum. Belki bir gün yazmaya çalışırım ve buraya da eklerim. Daha öncesinde ise, şimdi nasıl kelimeleri toparlayıp yazacağım, onu düşünüyorum.

Klingsor’un Son Yazı’na gelelim.

Klingsor, bir ressam. Hesse kitaplarında sanırım ressam görmeye, Hesse’yi görmeye alışkınız hepimiz. Bu kitapta da Klingsor adı altında aslında kendisini anlatıyor. Bundan önce Rosshalde adlı kitabında da kendisinden bahsettiğini, kendi fikirlerini açıkladığını ve bunu yaparken kullandığı yine bir ressam olan karakteri anımsıyorum da, Klingsor’la ne kadar ortak noktası var; hepsi de ne kadar Hesse aslında!

Bir ressamın gözünden, yaklaşan bir ölümü (yalnız bu ölümün anlamını biraz geniş tutmakta fayda var; ölen nedir, ölen kimdir; düşüncelerin ölümü mü, yeteneğin ölümü mü, insanın bedenen faaliyetlerinin sona ermesi mi, bir ruhun ölümü mü?) hissetmek ve yaşadığı anın tadını çıkarmak, yoğun tasvirlerle anı görmek ve hafızasına kazımak, yine bunu okuyucuya gerçekten bir ressam gözüyle, aynı zamanda usta bir yazar kalemiyle aktarmak. Klingsor’un yazında bunu gördüm. Bir ressamın fırçasıyla yazıyor Hesse satırları. Bu yüzden hikaye boyunca bir “an” içineki tüm detaylar, uzun uzun bir resme bakıyormuşsunuz hissi yaratıyor.

Etrafındaki insanlarla olan ilişkileri; özlediği arkadaşları, hayatı beraber doldurmaya çalıştığı arkadaşları, kitabın başında ve sonunda yeniden anılan Gina’ya olan duyguları... Klingsor, son yazında adeta bir vedayı sahnelerken ve son kez dünyayı içine çekerken, bir yandan da, kırklı yaşlarının başında ilk kez daha önce sahip olmadığı duyguları, bir kadına karşı hissetmeye başlıyor.
Kitap ince; 60 sayfa kadar. Ama okurken incecik bir kitabı bir saatte bitireceğim, diye düşünüp başlamayın. Süre oldukça uzayabilir. Her bir kelime o kadar yoğun ve ortaya çıkan her cümle öylesine dolu ki, okurken bu, işte tam olarak bu benim kaşlarımı çatmama sebep oluyor ve sürekli okuma hızımı düşürüyor. (Bunlar kötü manada değil; kesinlikle okumanızı önereceğim bir kitap zira.)

20 Mart 2013 Çarşamba

Nick Cave "Bunny Munro'nun Ölümü"





Bunny Munro, kapı kapı dolaşarak kozmetik ürünleri satmakta olan bir adamdır. Bu iş sıkıcı gibi görünse de aslında Bunny için paradan başka fırsatlara da gebedir her zaman; seks ihtimali.

Günün büyük kısmını o evden bu eve gezen ve yanında viskisi, sigarası eksik olmayan (o kadar çok sigara içiyor ki sigaraya karşı bir tutumu olmayan ben bile, yer yer sanki sigara soluyormuş gibi oldum, ağzıma tipik sigara sonrası leş tat yerleşti) ve kadınları, muhtemel seks fırsatlarını düşünerek geçirmektedir.

Tabi Bunny’nin evli bir adam olduğunu, karısı Libby’nin ilk aldatmayı farkettikten sonra ruhsal bir çöküntü yaşadığını (kitabın ilk sayfalarında Bunny karısına Tegretol’ünü içip içmediğini sorar, bir telefon konuşması sırasında –ve ne tesadüftür ki kaldığı otel odasında bir başka kadın varken- ), ortalığı ayağa kaldırmayarak kendi sessizliği içinde yavaş yavaş ölüme gittiğini kitabın ilerleyen sayfalarında görürüz. Kitap boyunca anılarla ortaya daha net biçimde konan Libby’nin çöküş süreci, hikayenin başlarındaki intiharı ile son bulur. Ve evet, sanırım Libby o gece Tegretol’ü içmemiştir. Çünkü artık içmesi için bir gerekçesi, bir gelecek saniyesi olmadığını kendisi de görmüştür.

Elbette, Amerikan rüyasının talan edildiği bu hikayede, bu ailenin bir de oğlu vardır; Bunny Munro Jr. Dokuz yaşında, elindeki ansiklopediyi okuyarak kafasına her bilgiyi kazıyan, annesinin sevgili oğlu, babasının farkettiğinde üstünkörü geçiştirdiği oğlu, gözlerinde sorun olan ve annesinin ölümü ardından annesinin hayaleti gören Bunny Munro Jr. Aynı hayalet, ama farklı bir his yaratarak aynı zamanda, farklı zaman ve mekanlarda Bunny Munro’yu da “ürkütmektedir”, Bunny’nin deyimiyle karısı hala buralarda bir yerdedir.

Cenazenin ardından baba Bunny Munro, oğlunu da yanına alarak hemen ertesi gün yeniden pazarlama işine döner. Bunny Munro Jr. ise neden okulda değil de babasının yanında olduğunu pek sorgulamaz çünkü babası onun gözünde sadece bir kahramandır.

Kitap, cenazeden sonraki (yanlış hatırlamıyorsam) yalnızca iki günü içeriyor. İlerleyişi anlatmaktansa, okumak isteyenlerden bu zevki çalmamak adına atlıyorum.
Eklemek istediklerim, Bunny’nin her ne kadar seks için yaşıyor imajı çizse de aslında, bazen kitapta da belirtildiği üzere gözünde bir damla yaş belirmesi. Tabii ki bu karısını aldatan, sürekli kozmetik ürünleri satmak için girdiği evlerdeki kadınları baştan çıkaran, hatta ve hatta kadınlara baygın haldeyken tecavüz bile etmiş olan bir adamı haklı ya da sevimli kılmaz. Aksi gibi, kitap boyunca ben Bunny’den çoğunlukla tiksindim. Ama kitaptaki acı kısım, ortada kalmış bir çocuğun gözünden hayatı görebilmekti. İşin ilginç yanı ise ilerleyen kısımlarda ortaya çıkıyor; Bunny Munro’da aslında kendisi gibi bir babanın ürünü. I. Bunny Munro’nun çapkınlığı ve kadın düşkünlüğünün sonucu, belki de aynı düzensiz hayat kendisine miras kalmş. Bunu tamamen buna bağlamak da olmaz, çünkü Bunny daha küçük bir çocukken kendisinde kadınları çeken bir şey olduğunu görüyor; havuzun başında oturan sarı mayolu kızla başlayan süreç bu. Kızın gözlerindeki ifadeyi daha sonra tüm kadınlarda görmeye başlıyor. Ve Bunny, kendisine verilen “yeteneği” buluyor!

Kadınlara yalnızca seks objesi olarak bakan, babalık duygusu gelişmemiş, hatalarla dolu koca Bunny, yalnızca ikinci bir şans elde ettiğinde kendisini değiştirmeye karar vermiş oluyor.

Ancak...

Sonrası kitapta.

Şeytanın kendisine sahip olduğunu gören Bunny.

Gerçekten dosdoğru anlatımlarıyla, yer yer rahatsız edici gelse de, büyük bir acı, dram Bunny Munro’nun ölümü. Neresinden bakarsanız bakın; zavallı bir çocuğun gözünden, seks manyağı Bunny Munro’nun gözünden, ölmek üzere olan I. Bunny Munro’nun gözünden, kocasının çektirdikleri sonucu ölüme giden Libby’nin gözünden, Bunny’le ilişki yaşamaya yeltenen ya da farkında olmadan o ilişkiyi yaşamış olanların gözünden. Her şey acı kaplı, ancak bir o kadar da anlamsız gelecek. Bunny, bomboş hayatların nasıl o kadar boş olduğunu gösterecek.

19 Mart 2013 Salı

Kitap Önerileri (Mart 2013)

Geçen ay başlamıştım, bu ay da unutmadan devamını getireyim dedim. 25 yıl içinde okuyup beğendiğim kitaplardan oluşan aylık kitap önerileri listesi bu ay için şöyle; (zevkler ne kadar benzerdir bilemiyorum ama)
  1. Açlık - Knut Hamson
  2. Cinayet Sırları - Neil Gaiman
  3. Ölüm Sessiz Geldi - Agatha Christie
  4. Şeytan Yıldızı - Jo Nesbo
  5. Broca'nın Beyni - Carl Sagan
Note: Image in this post is from http://24.media.tumblr.com/d451368d198a319a5b228cf2489711e7/tumblr_mfc52fXkWI1qa2txho1_1280.jpg

18 Mart 2013 Pazartesi

Henning Mankell "Riga'nın Köpekleri" 'nin İnanılmaz Keşfi

Başlık konusunda çok yaratıcıyım.
Mesleki deformasyon diyelim =)
Neyse. Eğer takip edeniniz varsa, biliyor musunuz bilmiyorum ama bende Henning Mankell saplantısı diyebileceğim, yer yer sapıklığa varan bir tutku var. Örnek olarak kitaplarına belirli aralıklar gidip uzun uzun bakmak, açıp açıp bakmak, tabii ki okumak ve özellikle yeni bir kitabı ne zaman çevrilir bilmediğim için yedekte iki kitabını tutmak gibi bir huyum var. Kendisinin, bu haftasonuna kadar Türkçe'ye çevrilmiş kitaplarından yalnızca iki tanesine sahip değildim. Bu sahip olmadığım iki kitap da baskısı olmadığı için uzun zamandır, hatta yıllardır bulamadığım iki kitabıydı. Riga'nın Köpekleri ve Beyaz Aslan.
Aslında Beyaz Aslan'ı bir sitede bulmuştum, bu ay almayı planlıyordum ama nedense almayı unuttum. (Hem sapığım mapığım diyip durdun hem de kitabı almayı unuttum diyorsun, ne ayaksın kızım sen, dediğinizi duyar gibiyim. Ama gerçekten her ay o kadar çok kitap alıyorum ki listeye bakmadan alışveriş ettiğimden arada kaynayanlar, tekrar aldıklarım bile oluyor. İşte böyle bir bilinç yumağıyım.)
Gittikçe uzayan bu yazıyı artık sonuca doğru götürsem iyi olacak.
Her şey cumartesi sabahı saç kurutma makinesi almak için Fulya'daki media markt'a gitmemizle başladı. Sonra hazır gelmişken real'den bir iki bir şey alıp dönelim dedik. Markette annem doğal olarak gördüğü kitaplara bakarken ben de avare avare etrafa bakıyordum, sonra dank etti Altın Kitaplar'ın kitapları 2.35 ya da 2.95 TL (şimdi tam hatırlamıyorum da 3 TL değildi yani) gibi bir fiyata satılıyordu; özellikle polisiye romanlar diziliydi rafta. Sonra kafamı kaldırınca galiba bir kaç saniye inme indi ve geçti, Riga'nın Köpekleri bana bakıyordu! Bir an sıfır bilinçle rafta duran üçünü de almaya yöneldim, sanki çay ya da bisküvi de yani 3 tanesi de ucuzsa 3ünü de alayım dercesine. O şok geçince geri kalan zamanı, kasada ödeme yapmayı, eve dönmeyi vs rüya gibi hatırlıyordum (ahahah) sadece çantamdaki kitabı düşündüm çünkü.
Yani, eğer o kitabı arayıp da bulamayanınız varsa en son 2 adeti daha rafta duruyordu.
Bilginize.

15 Mart 2013 Cuma

Nilgün Marmara Sylvia Plath’ın Şairliğinin İntiharı Bağlamında Analizi"



Sırça Fanus’u okumamın arasından bir kaç hafta geçtikten sonra okudum bu kitabı. Aslında hemen diğerinin peşi sıra okumak istiyordum ama araya giren başka kitaplar ve benim aynı anda beş kitap okumak gibi alışkanlıklarımın sonucunda sıra ancak gelebildi Nilgün Marmara’nın bu kitabına, aslında tezine.

1985 yılında yazılan(İngilizce olarak) ve 2005 yılında Dost Körpe tarafından Türkçe’ye çevrilip, Everest Yayınları’ndan çıkan bu kitap, ne  yalan söyleyim bazı konularda bana oldukça yüzeysel geçilmiş bir tez gibi geldi.

İntihar hakkında farklı yazar ve düşünürlerin konuya bakışlarının yer aldığı bölümlerden aslında daha kapsamlı ve daha uzun olması gerektiğini düşündüğüm, şiirleride saklı intihar işlemelerinin (ki bu zaten tezin de ana konusu olduğu için, haklı olarak daha detaycı bir beklentimin olmasını da normal karşılamak gerekir diye düşünüyorum) neredeyse birer cümle ile geçilen yorumlardan ibaret oluşu kafamı kurcaladı. Bir çok dizesinde saklı anlamlar üzerine, bence ilginç ve yetenekli oluşu su götürmez bir gerçek olan Plath yorumlanırken, gerçekten bir kaç cümle yeterli olabilir mi? Böylesine karmaşık, yoğun ve özellikle intihar olgusu incelenirken içinden çıkartılabilecek anlamlar böylesine önemliyken, gerçekten bu kadar mı kısa geçilebilecek bir yoğunluğa sahip Plath’ın dizeleri?

Öte yandan, belki sığ bir anlatım olacak ama, hayatı tıpkı Plath gibi kendi ellerinde son bulan bir şair olan Nilgün Marmara’nın gerçekten Plath, sevdiği ve benzer noktaları bulunan kendisi gibi bir şair olan Plath için söyleyebilecekleri gerçekten bu kadar mıydı? Aslında onu daha iyi anlamış ve bu yüzden daha detaylı analiz edebilmiş olması gerekmez miydi?
Farkındayım, bir kitap üzerine yazmaktan daha çok sorgular bir havada gidiyor bu yazı ama düşüncelerim gerçekten bunlar.

Benim bile gerek Plath’ın şiirlerinde gerekse Sırça Fanus’da intihar üzerine gördüklerim hakkında söyleyebilecek daha uzun cümlelerim, daha derin cümlelerim varsa nasıl olur da ona ruhen daha yakın olduğunu düşündüğüm, satıları bile birbirlerine benzeyebilen iki şairden biri olan Marmara’nın tezi içinde bu kadar yüzeysel ele alınmış bu konu?

Her neyse, çok suçlayıcı gibi oldu. Ama niyetim bu değil. Nihayetinde Nilgün Marmara dizeleri de beni Plath kadar etkilemiştir, eklemek istedim.

Kitaba dönersek; içerikte gizdökümcü türe dair okuyucu bilgilendirerek başlayan tez, intihar ve sanatsal yaratım, kadın şaairlerin ortak yönleri ve tüm bu üç konunun da Sylvia Plath’la bağlantısını ele alarak, devamında Plath’ın düz yazıları ve şiirleri arasındaki farkları ele alarak, en sonunda da Plath şiirlerinin yazarın ilk şiirlerinden başlayarak sona doğru, kronolojik bir sıralama ile ele alıyor.

Benim baştan beri yakındığım kısım da aslında bu kronolojik sıra ile ele alma ve yorumlama; yetersiz bulduğum yorumlar işte buradaki yorumlar. Özellikle Sylvia Plath’ın intiharını neredeyse bağıra çağıra yansıttığı bu son dönem şiirlerindeki dizeler için yapılan yorumların yetersizliği.

Ancak siz benim bu yakınmalarıma bakmayın, es geçmeyin. Bir yazarın bir başka yazar hakkında yazdığı bu kaynağa, en azından benim neden eleştirdiğimi sorgulamak için bile bakabilirsiniz. Ki aslında yazan ve yazılan sebebiule zaten atlanmamayı hak ediyor, tüm eleştirilerimi bir yana bırakırsak.

11 Mart 2013 Pazartesi

Neil Gaiman "Odd Ve Ayaz Devleri"


Her zaman dediğim gibi, Neil Gaiman’ı okumak için bence “çocuk kafalı” olmak gerekir. Yoksa gerçekten çoğu zaman bir tat alamazsınız ve gerçek dünyanız içinde nefes alan bireyler olarak bir an “olamayacak şeyleri neden okuyorum” duygusuna kapılırsınız.
Oysa çocuk kafalı olursanız Neil Gaiman’ı gözleriniz büyümüş bir şekilde, okuyan bir baykuşun ciddiyeti ve büyülenmiş bir altı yaşındaki çocuk ilgisiyle okursunuz. Bu yüzden de kendisi çocuk kafalalıra masal anlatma üstadlarındandır. Yine bu yüzdendir ki tam manasıyla bir çocuk kitabı olan Odd Ve Ayaz Devleri’nde, bir çocuğa hikaye anlatır gibi, sizi de bir kaç saatliğine yanına alacak ve soğuk bir diyarda yaşayan Odd’un yanına götürüp, hayvana dönüştürülmüş tanrılarla bir araya getirecektir.
Kitabın konusunu özetlemem, kitabın uzunluğu kadar kısa olacak. Şöyle ki; Leydi Freya tarafından kafası hafif çakırken hayvana dönüştürülen Odin, Thor ve Loki, Asgard’ı da yitirmiştir. Ayazın kol gezdiği yerlerde içleri gittikçe daha da hayvanlaşacakları bilincinde bir şekildeyken Odd ile karşılaşırlar. Odd, babasını kaybetmiş, tek bacağı sakat, kendisini yalnız hisseden ve bu yüzden babasının anılarıyla dolu olduğu için, ölen babasının bir nevi çalışma odası olan ormandaki bir kulübeye doğru yol alır; amacı artık orada yaşamak ve soğuğun topraklarından bir nebze de olsun gitmesini ummaktır.
Yolu kesişen bu dörtlü içinden Odd, içlerinde en cesur olanı çıkar ve devin karşısına çıkıp Asgard’ı tanrılara geri vermek için yola çıkarlar. Sonuç malum.
Eklemek istediğim küçük bir not ise, Odd’un da tıpkı Mezarlık Kitabı’ndaki Bod gibi bir çocuk olması. Bence Neil Gaiman’ın kitaplarında kendisini öne atarak en belirgin hale gelen nokta da bu; baş kahramanların yalnız “çocuklar” olması. Bu öyle ki karşınıza yalnız olduğunu sancılı bir süreç sonunda farkeden Yokyer’in kahramanını bile aklınıza getirebiliyor. Belki kendimce bir yakınlık kurduğum için Neil Gaiman bu denli vazgeçilmez bir yazar benim için.
Güzel bir masal okumak istiyorsanız, fazla etrafa bakınmayın ve Türkçe’ye de yakın zamanda kazandırılan Odd Ve Ayaz Devleri’ni okuyun.

Neil Gaiman & Craig P. Russell "Cinayet Sırları"


Cennette işlenen bir cinayet, kulağınıza kadar nasıl gelebilir?
Ülkenize dönerken çıkan bir aksilik yüzünden LA’de geçireceğiniz son bir gece, hafızanızın bir kısmında bulanıklık olduğu, bu yüzden de biraz gerilmiş halde bankta oturup sigara içerken desem?
Neil Gaiman’ın Craig P. Russell’in çizimleriyle vücut bulan çizgi roman Cinayet Sırları’nda, cennette işlenen bir cinayet, bizzat cinayetin aslını astarını bilen kişi(!) tarafından işte böyle bir anda, böyle bir gecede kahramanımıza anlatılıyor.
Raguel, cennetten Los Angeles’a (melekler şehri... bu bir tesadüf olamazdı, hatırlarsanız belki Angel’daki Angelus örneğini de verebilirim) gelen bir melektir ve sigara istemek için kahramanımızın yanına oturduğunda, bir sigara karşılığında ona sunduğu hikaye, yeryüzünde duymaya pek alışık olmadığımız türden bir hikayedir. Tanrı’nın intikam alması için bizzat görevlendirdiği bir melek olan Raguel, tasarım bölümünde çalışan ve en son “aşk” için çalışan bir meleğin öldürülmesini araştırmakla görevlendirilir. Yapması gereken, beklenildiği üzere cinayet sebebini ve katili bulmaktır.
Katili okurken siz de bulabilirsiniz; biraz kafa yorunca bir kaç tahmininizin sonunda doğru meleği bulabilirsiniz ancak benim bahsetmek istediğim, biraz da spoiler içerecek biçimde, cinayetin aydınlanması sonrası. İsterseniz kitabı okumamış olanlar buradan sonraki kısımları okumasın.

* * *

Söylemek istediğim belki olan biten her şeyin, bir sigara ikramı ile başlayan bu sürecin, tıpkı kahramanımızın üzerinde dissosiyatif amnezi yaratan durumun tamamen aynı olması. Okurken dikkatinizi çekeceği üzere, hikayenin sonunda, uçakta (ya da uçaktan inince sanırım) bir gazete haberinde yeni bir cinayet görüyor. Tahmin edersiniz cinayette kimlerin katledildiğini. İşte benim düşündüğüm, aslında bu cinayet ardından her şeyin aslında “olmadığı” ya da gerçekten olduğu ve meleğin özellikle “intikam” ve “cinayet” kavramlarını kahramanımızın yüzüne vurmak için geldiği. Ya da ben yanılıyorum, her şey aslında bir tesadüftü.

* * * 

4 Mart 2013 Pazartesi

Sylvia Plath "Sırça Fanus"


Sırça Fanus’u, bir Tezer Özlü romanı olan Çocukluğun Soğuk Geceleri ardıdan okudum.
Bu iki yazarı bazı yönlerden benzer gördüğüm noktalar var.
Ancak şimdi sadece Sylvia Plath’dan bahsetmek istiyorum.
Sırça bir fanusun içinde tıkılıp kaldığının bilincinde olmanın ve sahte kaçışlar yaratmanın nasıl bazı şeyleri daha da körüklediğini gördüğüm bu roman, bana gerçek ve belki bir çok insanın da başından geçen bir kabus gibi geldi. Yaşamdan uyanıp kabustan kurtulmaya çalışırken, ölümün kollarına doğru son nefeslerini vererek yürümek. İşte bunu düşündüm.
Esther Greenwood, “delililğin dağlarında” gezerken, ben de burada, ondan yıllar sonra yolda adımlarımı onunkiler gibi atıyor, onun cümlelerine benzer iç sesimle sokaklarda dolaşıyordum.
Ancak her zaman farklı kılan, insanın ölümden kaçmaya çalışmasının yanında, onun ölüme yaklaşmaya çalışmasıydı.
Esther hayatındaki kalıplaşmış doğrular içinden kendini sıyırmaya çalışırken, bir kaç noktada aklıma Tezer Özlü geldi, sonra yine kapılıp gittim romana. İntihar etmeye bu kadar niyetlenmişten aslında her kıyıdan dönüşünde ve vazgeçişinde, insanın içindeki en temel güdü harekete geçiyor ve onu hayattan koparmamak için çırpınıyordu sanırım. Yoksa, gerçekten pansiyondaki diğer insanlar sürekli onu rahatsız edecek endişesi ile bileklerini küvette kesme fikrinden uzaklaşması nıya da bir türlü kendisini asamamasını okumazdık. Öyle ki, kitabın ilerleyen sayfalarında bir intiharı, kendini asarak gerçekleştirilen bir intiharı gördüğümüzde, aslında Esther’in de istese bunu hemen o anda başarabileceğini görmüyor muyuz? Aslında, istemiyordu. Kıyas yapıldığında, en başarılı intihar girişiminde bile, yine de bulunması şansını göz ardı etmeyerek ve bunu içten içe kullanmaya hazır biçimde gitmiyor muydu ölüme?
Sylvia Plath’ın intiharında da aslında ölme istediğinin olmadığı kanaatindeyim, eğer Sırça Fanus’a otobiyografik bir roman diyeceksek, Plath aslında hiç bir zaman ölmeyi, hayatını karanlığa gömmeyi istememişti diyebiliriz diye düşünüyorum. Kitapta da bahsettiği gibi, tabanca ile intihar etmesinin aslında başarısızlıkla sonuçlanabileceği kanaatindeydi ancak bana biraz da aslında tabancanın daha kesin bir ölüm ihtimalinin yüksek oluşundan dolayı o fikre uzak kalmayı tercih ediyormuş gibi geldi. Bu, asılında gerçekten “ölmeyi” istememe halini de Esther’in (aslında Sylvia Plath’ın) bir kitap yazmayı istemesi, yazmaya devam etmeyi istemesine bağlıyorum. Esther “yazmak” istiyordu, en basit tabirle bunun için de “yaşaması” gerekiyordu; yani intihar girişimlerinin aslında başarısızlıkla sonuçlanması ve “ölememesi” gerekiyordu. Bu yüzden, kafasını fırına soktuğunda, bir gün sonra ne yapacağının gözlerinin önünden geçtiğine eminim bu mükemmel yazarın.
Keşke yaşasaydı ve o gün, Esther gibi, aslında içinden geçirdiği gibi biri gelip onu bulsaydı, o kalp atmaya devam etseydi ve acılarından beslenerek, bir yerde de bu acıları sanatına yansıtarak, gerçekten kendi istediği varoluş içinde olduğunu düşündüğüm bu değerli kadın yaşasaydı.
Tahminimden daha sürükleyen, daha içe işleyen ve daha beklenmedik mükemmelikte bir gerçeklik vardı Sırça Fanus’da. Bu nedenle kitabın kapağını kapattığımdan beri pek uyuyabildiğim söylenemez. Anlamadığım diğer nokta ise neden bu kitap için 25 yaşına kadar beklediğim. Belki okumak için en doğru zamandı. Galiba.

20 Şubat 2013 Çarşamba

Tezer Özlü "Çocukluğun Soğuk Geceleri"

Çocukluğun Soğuk Geceleri, Tezer Özlü’nün çocukluğundan, çocukluğunun geçtiği Anadolu’dan ve nihayetinde taşındıkları İstanbul’un, bir çıkmaz sokağındaki evlerinden başlıyor. Hikayenin akışı içinde gençliğinden, kitabı tamamladığı yıla kadar geçen süre içinde hayatındaki her bir duraktan izler var. Kendi tabiriyle küçük burjuva hayatları içinde, devam ettiği Avusturya Lisesi’nde kendisi gibi olan, yine küçük burjuva hayatlar ve Katolik eğitiminin, dinin üzerinde yarattığı etki ve kendi yapısı gereği, belki de en normali olarak oluşturduğu, içten içe tepki. Böyle başlıyor; erkekleri tanımaya başlamasından, aslında insanı tanımaya başlaması, kimilerine göre erkeklere olan ihtiyacın aslında sadece nefes alan birinin sıcaklığına duyulan ihtiyacın oluşması, kendi tanıması, tanıtması, çoğunlukla tanıtması fakat anlatamaması, soğuk odalar içinde, tıpkı çocukluğunun soğukluğu yeniden karşısına çıkıyormuş gibi hastane odalarında gözlerini açması, elektroşok, kaçış, sığınma, kaçış, elektroşok.
Tezer Özlü’yü okurken istediğim tek şey olabildiğince şizofreni üzerine düşünmemekte. İnsana yapışan bir etiketi, ya da siz nasıl dersiniz bilemem, ama bir insanı tanımlarken sahip olduğu hastalığın da onunla beraber anılmasından bahsediyorum, işte o etiketi olabildiğince unutmaya çalışarak okudum. Evet, karşımıza kitabın içinde sıkça çıkıyor olması belki benim çabamı saçma kılar, ama görmek istediğim tek şey Tezer Özlü’nün Tezer Özlü olarak ne yazdığıydı. Yanlış tarafından odaklanıp, şizofren Tezer Özlü’nün ne yazdığını okumaktan kaçınmaktı asıl istediğim.
Satırlar arasında karşıma çıkan, genel olarak her bir satırında beni etkilemesi hariç, daha çok rahatsız bir ruh hali ile okuduğum satırlar ise akıl hastanesinde iken doktorların, hastane çalışanların genel tavrı, hastalarında faydalanmaya hevesli doktorların acınası varlığıydı. Koca kitaptan çıkara çıkara bunu mu çıkardın diyebilirsiniz ancak evet, koca kitapta mideme en çok kramp sokan bu satırlardı. Çocukluğuyla başlayan sürecin ardından gençliğini, ilk evliliğini, beş yıl sürecek olan hastane günlerini, ikinci evliliğini, anneliğini, eşliğini, sıkılmışlığını, bir yandan hayata devam etme isteğini, gördüklerini, unutamadıklarını, üzerine kazınanları okuyacaksınız.
Eklemek istediğim son şey ise, Tezer Özlü’nün çocukluğunda kendisine dayatılan, babasının dayattığı bir şeyler diyeyim, ya da o öyle tanımlıyor aslında, benim fikirlerime tezat oluşuydu. Keza, ileriki hayatında bir Alman okulunda ve Alman kültürü içinde, dört bir yanı rahibeler ile çevriliyken onda oluşan rahatsızlık hissinden daha fazla rahatsızlığı devlet okulunda, Türk eğitim sistemi içinde hissetmesiydi. Bu belki benim yanlış bir tespitimdir, ancak bu benim fikirlerimin oluşturduğu, kendimce haklı gördüğüm bir önyargıdan da kaynaklı olabilir.
Not: Herhangi bir din, ırk ya da bir başka değeri aşağılama, yadırgama ya da kötüleme amacı güdülmeden yazılmış bir kitap yorumu okudunuz.


18 Şubat 2013 Pazartesi

Neil Gaiman "Yokyer"

Neil Gaiman’ın sanırım en çok merak ederek okuduğum kitabı Yokyer’di.
Bunu kitabı okumaya başlamadan önce ve başladıktan sonraki kısa bir süreyi kapsayacak şekilde düşünün ama. Zira kitabı okumadan kapağına bayılmış olmam, başlı başına zaten ve sadece Neil Gaiman’ın yazmış olması gibi etkenler bir yana, kitabın başında, kahramanımız Richard’ın Aşağı Londra ile karşılaştığı ilk zamanlar bana bir diğer sevdiğim yazarın, China Mieville’in Kral Fare’sini anımsatmıştı ve Yokyer’in devamında acaba Kral Fare’yi bana çağrıştıracak başka neler olacak diye merağa kapılmıştım. Aslında benzerlikleri farklılıklarının yanında hiç kalır; yine de “hissiyat” konusunda ve “tabirler” konusunda bence benzer tadı veren kitaplar. Kral Fare’de nasıl ki Londra’nın “öteki” yüzünü görüyorsak, Yokyer’de Londra’nın “öteki” yüzü bu sefer Aşağı Londra olarak karşımızda. Elbette aynı şey değil, her iki kitapta da diğer olarak adlandırılan Londra birbirinden farklı.
Bu kadar karşılaştırma yapmaya çalışmak ve cümleler arasında boğulmak yeter, kitaba dönelim.
Richard, memleketinden Londra’ya gitmesinden bir gece önce, sarhoş kafayla karşılaştığı yaşlı bir kadından “kapılara dikkat etmesi” gerektiğini duyar. Londra’ya geldikten sonraki dört yıl boyunca da kapılara dair hiçbir şey olmaz. Bir gece nişanlısıyla önemli bir yemeğe giderken kaldırımda yatan yaralı bir kızı görene kadar, ona yardım etmek için kızı evine götürene kadar…
Artık o da Aşağı Londra ile tanışmıştır. İstemsizce olsa bile, artık onun da yolu Aşağı Londra’dan geçecektir; hatta Yukarı Londra’dan geçen yolunu özleyeceği bir süre boyunca…
Mezarlık Kitabı’ndaki gibi, ailesi katledilen bir çocuğu Yokyer’de de görüyoruz; bu sefer karakter kız ve adı da Door. Adından da çıkarılabileceği üzere Richard’ın hayatını kesen “kapılar” , Door ile bağlantılı! Door’un ardından, Aşağı Dünya’da kendisini bulan Richard, ailesinin intikamını alması yolculuğunda Door’le birlikte ilerler; yanlarında onlara eşlik eden karakterle birlikte, yolculuk boyunca karşılaştıkları farklı karakterle birlikte. Aşağı Dünya’nın acımasız karanlığı içinde, Door intikam için ilerlerken, Richard da yeniden Yukarı Londra’daki hayatına kavuşmak için ilerler.
Olayları yazmak istemiyorum; okumanın tadı kalsın.
Başka şeyler yazmak istiyorum; Neil Gaiman’ın muhteşem bir yazar olduğunu düşündüğümü yazmak istiyorum. Beşiktaş – Levent yolunu teperken, trafikte delirmemek için aklımdan satırlarını geçirme şansını bana vermesini sevdiğimi yazmak istiyorum. Bizim gibi, benim gibi zihni altı yaşında kalabilen ve Islington’ı gerçek sanabilecek, Croup ve Vandemar’dan tiksinip “yoluma çıkmasa bari” diyebilecek insanları sevindiren bir yazar olduğunu yazmak istiyorum. Gerçekliğin içinde can çekişenler için başka bir gerçek sunmasının bulunmaz fırsatlardan olduğunu yazmak istiyorum. Belki Aşağı İstanbul tepetaklak bu kentte yukarı çıkmıştır, güzel olan kısmı yerin altında kalmıştır diye düşünmek istiyorum. İstiyorum da istiyorum; yeter ki dümdüz, normal bir şeylerin olmadığı yerleri bize göstermeye devam etsin istiyorum. Yoksa umut kalmaz, tat kalmaz, bence.





8 Şubat 2013 Cuma

Önyargı Üzerine

Yaş on üç civarı, olay yeri tatile gittiğimiz Marmaris’deki (yanlış hatırlamıyorsam) D&R. Elimde Agahta Christie ile kasaya yürüdüm, sırada bekleyen yaşlıca bir adam ve onun kitaplarının ödemesini yapmak üzere beklene genç bir adam vardı. Adam yardımcısı ya da oğlu olabilirdi, bilmiyorum. Adam bana dönüp tiksinti ve aşağılamayla Agatha Christie’yi almak üzere olduğum için, kendinde nasıl bir hak gördü bilmiyorum ama, aşağılayarak baktı ve gençlerin ne kadar berbat kitaplar okuduklarından, iyi kitaplara yüz vermediklerinden bahsetti. Bunu da söylev verir bir havada yaptı ve kendisini ortamın yıldızı haline getirmek için teatral bir hava da kattı. Tam bir uyuz yani. Ben ağzımı açmadım. Keşke açsaymışım.

İşte ben o adam hakkında çok kötülük düşündüm, başına kötü şeyler gelsin istedim çünkü haksızlıktan nefret ediyorum. Yargılanmaktan da nefret ediyorum. Sana ne lan?

İşte polisiye okuyucusuna karşı oluşmuş bir önyargıya örnek vereyim dedim.

Tıpkı “sanat filmleri”(!) izleyenlerin mesela benim bir Die Hard I’i severek izlememi küçümsemesi gibi.

Okuyucu kitlesi içinde de sanki herkes aynı şeyi okuyup sevmek zorundaymış gibi, aşağılanmaya hazır okuyucu kitleleri ve türler vardır. Benim polisiye sevgim Agatha Christie ile başlamış olup, şu anda da toplam üç yazarla sınırlı olmasına karşın Agatha saplantım nedeniyle kendimi polisiye okuyucusu sayıyorum. Yüzlerce yazar hakkında fikrim olmamasına karşı. Okumak istemiyorum, döne döne aynı kitapları okurum da yine de farklı bir şey okumak için tanımadığım bir polisiye yazarını okumam. Birkaç kere Altın Kitaplar’a da güvenerek yeni isimleri tanıyayım dedim, okuyamadım, yarım kaldı kitaplar.

Eklemek istediğim bir diğer şey de; pardon da küçümsediğiniz yazar Agatha Christie, bence zor yazılan kitaplar yazıyor. Tamam bunun bir formülü var ama yaratma eylemini hangi kıstasa göre değerlendirip yerin dibine sokabiliyorsunuz a gıcıklar? Tam bir gıcık gibi davranarak diyorum ki; kolaysa siz yazın ya da kolaysa hadi yeni bir Agatha Christie çıksın?! Çıkmaz. Çıkamaz. Nasıl ki bir J. S. Bach daha çıkmayacaksa, Agatha Christie de çıkmayacak işte.

Neyse.

Polisiye ya da Agatha Christie ya da benim saçma sapan okuma saplantılarım üzerine olan bu yazıyı ne olarak adlandırsam bilemiyorum. Ama soracağım bir soru var size; önyargıyla yaklaşılan türler ya da yazarlar olduğunu düşünüyor musunuz siz de? Haksızlık edilen?

5 Şubat 2013 Salı

Excision (2012)

Ne zamandır blog’da herhangi bir film yazısı yazmamışım. Aslında uzun zamandır pek film de izlemiyorum, sapık gibi sürekli kitap okuyorum. Sosyallikten uzak durmanın en güzel yanlarından biri de her zaman okumak için zamanın olması; çalışmadığım her saati okumakla geçirebilme şansım oluyor. İyi bence.

Konuya dönelim.

Excision.

İzleyeli iki üç hafta oldu sanırım. Fakat hala filmi anımsadıkça gözlerim doluyor. Öyle bir film ki…

Filmden önce filmin tema müziğini dinlemiştim, ona da bayılmıştım. Ama film gerçekten beni mahvetti. Sonunda ağlamaktan yoruldum diyebilirim. Ağlamak derken öyle kibar kibar gözlerimden yaş gelmesi değil, baya hıçkıra tıksıra ağlamaktan, içi paralanarak ağlamaktan bahsediyorum. (Ne kadar detaya girdim kendim hakkımda, hemen toparlıyorum.)

Pauline, yapayalnız, sevgisiz bir kız. Manyak bir anne, etkisiz bir baba ve ölmek üzere olan bir kızkardeşle çevrili. Lisenin son yılında ve okuldaki herkes ondan adeta iğreniyor....En büyük hayali cerrah olmak ve bu hayali besleyen sıradışı rüyalarında kendi sorunları vücut buluyor.

Kendi umutsuzluğu içinde dışlanmış bir genç kızın, yardım çığlıkları bu kadar barizken kimsenin duymaması sonucu ne hale geldiğini görmek beni kahretti. Filmdeki olayları anlatmayacağım çünkü bunu yapmayı sevmiyorum. İzlemeniz daha mantıklı. Zaten göreceğiniz şeyleri anlatmaya gerek yok.

Excision’a dair belirtmek istediğim bir nokta ise, benim hata olduğunu düşündüğüm bir nokta. Pauline kendisinde sınır kişilik bozukluğu olduğunu söylüyor. Ancak ya bu filmde Pauline’in yanlış koyduğu bir tanı (ki eğer böyle ise bunun en azından daha net, yanlış bir tanı koyduğunun daha net vurgulanması lazımdı) ya da bir hata. Net bir hata. Naçizane bilgime biraz güvenerek Pauline’deki anormalliğin herhangi bir borderline’da pek sık görülmesi bir yana, görüleceğinden bile şüpheliyim. Özellikle filmin beni benden alan final sahnesinde gördüklerim yine bir borderline için beklenmedik bir hareket. Yani o konuda kafam karışık, filmde netleştirilmeyen bu nokta bana hata gibi göründü.

Pauline neresinden bakarsanız hata verecek kadar kötü durumda bir kız, izlerken acımadan edemiyorsunuz. Aslında acımak yerine gerçeği görmezden gelenlere kızmak ve filmin sonundaki akıl almazlığın faturasını ona kesmek bana daha mantıklı geliyor. Malum ülkemizde de devlet hastanelerindeki psikiyatri servisleri hastaya on beş dakika ayırıyor ve üstün kötü bir dinleme ile geçiştiriliyor. Eğer şansı varsa ve psikiyatriye gitmesi ihtiyacının farkındaysa, çevresinden, ailesinden dışlanma korkusu duymadan gidebiliyorsa… Diğer nokta ise özel muayenehanelerde ya da hastanelerde bu işin yarı asgari ücrete varan fiyatları; kapsamlı bir tedavi içinde milyarları gözden çıkarması gereken hastalar.

Demek istediğim grip olmak kadar normal olan ruhsal sıkıntılara bir çare aramak ve bulmak memlekette o kadar zor ki, tedavi edilmediği için, tedavi yerine hacı hocaya götürüldüğü için, umursanmadığı ya da ayıplandığı için, kendini öldürmekten tutun da cinayet işleyen tüm hastaları filmin sonunda bir an için aklınıza getireceğinizden eminim.

3 Şubat 2013 Pazar

Robert E. Howard "Almuric"

Almuric hakkında öncelikle belirtmek istediğim, benim de kitabı okumaya başladıktan sonra öğrendiğim bir bilgi olan, yazarının Conan’ı yaratan Robert E. Howard oluşu.

nasıl bir kitap beklediğini bilmiyordum ancak arka kapak yazısı o kadar cezp ediciydi ki (hatta blog’da da o yazıyı ayrıca bulabilirsiniz) okunacaklar listesinde hemen kendisini üst sıralara taşıdı.

bizi bekleyen hikaye ise, başından sonuna kadar ilginç: İşlediği suçtan ötürü ölüm cezası alacağı kesin olan Esau Cairn, bir bilim adamının önerisi üzerine, dünyaya en çok benzeyen gezegen olduğu tahmin edilen Almuric’e gönderilir. Kitapta, yolculuk anına dair geniş bir bilgi yok. Yalnızca Almuric’e yolunun nasıl düştüğünü anlatan bir bölüm okuyoruz ve sonrasında Esau Cairn’i Almuric’in yabani doğasında bir başına görüyoruz.

yaşarken güçlü ve yenilmez bir adam olan Esau Cairn, kendisini bilmediği bu yabani gezegen karşısında önce biraz güçsüz hissetse de kitabın ilk bölümlerinde göreceğiniz üzere doğaya karşı büyük bir başarı sağlayarak hayatta kalabiliyor ve uzun bir süreyi yabani doğada geçirmeyi başarıyor.

gelen bölümde ise Esau Cairn bir toplumla, daha önce görmediği türden erkeklerin ve aslında güzel kadınların olduğu bir ırkla karşılaşıyor ve zamanla bu toplumun bir parçası oluyor. Öyle ki bu toplumdan bir kadına duyduğu aşk ve kadının toplumdan kaçmaya çalışması sonucunda kendilerini başka, neredeyse saf kötülükle yoğrulmuş bir toplumun elinde esir buluyorlar. Kitabın tansiyonunun en yüksek olduğu bölümler de bence bu topluluktan kurtulma çabalarının olduğu bölümler. Okurken göreceğiniz gibi.

Almuric, bana ilk başlarda H. G. Wells’in Zaman Makinesi’ni anımsattı. Burada da yeni ve farklı bir ırk, kötülüğü temsil eden başka bir ırk gibi şeyler gördüğümden olsa gerek. Yine de bu sözüme güvenmeyin pek çünkü iki kitap da gerçekten çok farklı eserler.

31 Ocak 2013 Perşembe

Sırça Fanus Okuması

Twitter üzerinden başlayan bir konuşma ile karar vermiş olduk; şubat ayı içinde Sylvia Plath’dan Sırça Fanus’u okuyup, yorumlarımızı yazacağız.

Katılmak isteyen blogger’lar ya da blog sahibi olmasa da bile bu “mini” etkinliğe katılmak isteyenler olursa tek yapmanız gereken ay içinde yazdığınız yazının linkini bu yorumun altına koymanız. Yorumunuzu kes-yapıştır olarak da bırakabilirsiniz, sorun değil, eğer bir blogunuz yoksa ve kitap hakkındaki yorumunuzu siz de paylaşmak istiyorsanız sorun değil yani. Kitabı daha önceden okumuş olsanız bile yorumlarınızı paylaşabilirsiniz, ek olarak.

Önümüzdeki haftalarda ben de kitap hakkındaki bir yazıyı burada paylaşacağım.

Umarım ilginizi çeker.

Kitap Önerileri I

Artık her ay ayrıca birkaç kitabı ve filmi önereceğim listeler yapmaya karar verdim. İçerikleri hakkında yazı ise olmayacak bu listelerde.

İlk listem ise şubat ayı için aklıma gelen, önerilerimin olduğu bu liste, bakalım beğenecek misiniz?

1 – Uğultulu Tepeler – Emily Bronte

2 – Northanger Manastırı – Jane Austen

3 – Görünmez Adam – H. G. Wells

4 – İskemlede Beş Ceset – Agahta Christie

5 – İlahi Komedya – Dante

6 – Almuric – Robert E. Howard

7 – Kıyamet Gösterisi – Neil Gaiman

8 – Kral Fare – China Mieville

9 – Kemik Torbası – Stephen King

10 - Cosmos – Carl Sagan

NOT: Image is from http://25.media.tumblr.com/tumblr_lzu5i7PXoV1qev9h7o1_500.jpg

29 Ocak 2013 Salı

Audrey Niffenegger "Zaman Yolcusunun Karısı"

Zaman Yolcusunun Karısı’nı alma sebebim bilim kurgu arayışı içinde olmamdı.

Ancak kitabı aldıktan okumama kadar geçen süre içinde, bu süreyi de uzatan sebep olarak gördüm ki ben yanılmışım; kitabın bir “aşk romanı” olarak tanımlanmış çoğunluk tarafından. İnternetten yorumları okuduktan sonraki bir süreyi de “ben herkesin okuduğu tipik bir aşk romanını neden okuyayım ki” diye kendi kendime pis bir tavra da büründüm. Evet, yeri geliyor gerçekten iğrenç bir canlı oluyorum.

Kitaba beni ısındıran ve “okuyayım bari” dedirten şey ise (ne kadar pislik bir insan olduğuma dair bir kanıt geliyor); Neil Gaiman’ın Mezarlık Kitabı’nın arkasında, Zaman Yolcusunun Karısı’nın yazarı Audrey Niffenegger (adını yazmak çok zor geliyor)’ın da bir yorumu vardı ve kitabın içinde, notlardan anladığım kadarıyla bu yazar hanım ile Neil’ciğim arkadaşmış. Yani bir pislik gibi davrandığım noktaya yaklaştık; Neil’le arkadaşsa okumaya değer bir yanı vardır muhakkak!

Şu ana kadar yazdığım en vicdansız yazıyı yazdığımı düşünüyorum.

Ama kitap hakkında yorumlarımı görünce, yazarı da eğer okur ve Türkçe anlarsa ya da İngilizce’ye çevirip anlamaya çalışırsa görecek ki kitabı beğenmişim.

Artık kitaba gelebiliriz; insanın aşkının hikayesi aslında. Ancak bir aşk romanı yazmaya karar verdiğinde, yazarın başarısı sayılabilecek şey elbette bu hikayeyi “zaman yolculuğu” üzerinden anlatmaya karar vermiş olması bence. Ha, neresinden bakarsınız bilmiyorum; zaman yolculuğu merkezinde anlatılan bir aşk hikayesi mi yoksa bir aşk hikayesi eksenine giren zaman yolculuğu mu? Seçim size kalmış. Ben aşk hikayesine dahil edilen zaman yolculuğu olarak anladım ve anlatacağım.

Kurgusu sıradanlıktan uzak; yazarın girdiği büyük riski anlamaya çalışmak ve farklı bir şeyler görmek için bile okunur Zaman Yolcusunun karısı. Kendi adıma, zaman yolculuğunun ve ikilinin karşılaştıkları dönemleri net anlamak için kitabın birkaç yerinde kitabı kapatıp yüksek sesle olan biteni özetledim, netleştirmek için: İkili ilk kez Clare 6, Henry 36 yaşındayken karşılaşıyor; ancak Clare 20 ve Henry 28 yaşındayken ise “şimdiki”, “normal” zaman içinde karşılaşıyorlar; aslında Henry Clare’i 28 yaşındayken tanıyor. Daha sonra ise Henry, Clare’in çocukluğunda kalan o günlere yolculuk etmeye başlıyor. Evet karışık oldu. Okurken anlayacaksınız nasılsa.

Kitapta sizi bekleyen gerçekten tutkulu bir aşk hikayesi. Normalde ben bu tip romanlar, aşk hikayesi ekseninde kurulan şeyleri okumam; klasiklerden değilse. Okumadığım bir türü okumak o yüzden ilginç, bir o kadar da kolay okunur geldi aslında. Yazarın ve çevirmenin başarısı sanırım.

Söylemeden geçmek istemediğim noktalar ise karakterlerin mesela bazı davranışlarının sebebine dair derinlemesine bir şeyler sunulabilirken sunulmayışı; en basitinden Clare’in Gomez konusundaki tavrı ve hareketlerine dair bir neden göremezken güçlü sonuçlarıyla karşılaşıyoruz! İpucu vermeyim ama kitabın sonlarında ne demek istediğimi anlayacaksınız. Yine Clare hakkında bir diğer nokta ise kadının düşünce olarak, birkaç heykelini yaparken aklından geçenler dışında es geçilmiş olması ki bu aslında Henry için de geçerli. Adamın tüm hayatı boyunca içinde bulunduğu duruma dair düşüncelerini ben pek okuduğumu hatırlamıyorum aslında. Ve aklıma takılan bir nokta da bu iki insanın neden inatla çocuk istemesi, nasıl bir risk açlığıdır? Baştan beri garip olacağı belirli bir ilişki yaşadıkları halde nasıl çocuk ister ve bunun mümkün olmadığı durumlarda hayata küserler? Yahu neresi normal ki zaten ilişkinin? Adam zamanda yolculuk yapıyor?

Ek olarak; Henry zamanda sürekli farklı yerlere yolculuk yapıyor, kendi istemi dışında yerlere ve zamanlara gidiyor, ancak nasıl oluyorsa (!) Clare’in büyümesi süresince neredeyse hep aynı noktaya ve aslında belirli bir düzen içeren zamanlarda gidiyor. Tek sürekli olarak gittiği yer Clare’in yanı. Diğer yolculuklar ise tüm kitap boyunca bir oraya bir buraya, alakasız ve farklı yerlere.

Aslında daha çok “neden” diye sorup anlam veremediğim durum var. Gerçi çok kurcalamamak lazım. Dediğim gibi kitap kolay okunuyor, sürükleyici mi, evet, ama fazla takılmadan okumak ve üzerinde çok düşünmemek için okuyun. Bir aşk hikayesini değişik yollardan yürüyüp anlatamaya çalışan bir yazar, sonuç onu tatmin ettiyse ne ala.

28 Ocak 2013 Pazartesi

Henning Mankell 'Kennedy'nin Beyni'

Kennedy’nin Beyni, Henning Mankell’in kitapları arasında en farklı olanı; belki de yazılış “derdi” tamamen farklı olanı. Burada, alışageldiğimiz baş karakter Dedektif Wallender’ın olmaması bir yana, polisiye bir roman yaratma amacından da aslında uzak bir kitap. Evet, kitabın sonuna kadar yine bir “katil” aranıyor, bir “cinayet” işleniyor ve işler karman çorman bir halde çözülmeyi bekliyor. Ancak dediğim gibi, bu kitabın bir polisiye roman olsun diye yazılmadığını düşünüyorum. Çünkü Kennedy’nin Beyni’nde sizi bekleyen hikaye aslında Afrika’nın büyük sorunu; siz açlık, yoksulluk deyin, ben de aslında Aids diyeyim.

Kitabın baş kahramanı Louise adlı bir arkeolog. Oğlunun, kendi evinde görünürden bir “intihar” ile hayatının son bulmasının ardından, inanmak istemediği ve inanmaması için bir çok sebep bulduğu bu intihar(!)ı, aslında cinayeti (bunun bir cinayet mi intihar mı olduğu elbette kitabın sonunda saklı) araştırmaya başlaması ve keşfettiği, oğluna ait ve aslında hiçbir şekilde haberdar olmadığı bir dünyayı tanımaya başlamasıyla başlıyor kitap. Oğlunu tanıdığını düşünürken, Henrik’in bambaşka bir hayatı olduğu gerçeğiyle yüzleşmeye ve bu hayatı anlamaya çalışıp, esrarı aydınlatmaya çalışırken, kendisini dünyanın bir ucundan bir ucuna sürekli bir yolculuk halinde buluyor.

Bu yolculuğun ana ekseninde ise Afrika var. Kitabın sonunda Henning Mankell’in bir sonsözü var ki bence kitabı yazmasının sebebi, kitabın tamamı orada aydınlanıyor. Mankell’in insanlığın içinde bulunduğu, acı veren Aids gerçeğine ve uluslar arası ilaç şirketlerinin deneylerine karşı içinde biriken duyguları, zamanında yaşadığı acı bir olayla okuyucuya özetlemeye çalıştığı bu bölüm, ölmekte olan bir Aids hastasının Mankell üzerinde bıraktığı iz tabanında şekillenmiş.

Kenndy’nin Beyni ismi, bu kitabın neresinde ve bağlantı ne derseniz bence o da sürpriz olsun, oldukça ilginç bir bilgi veriliyor bunun hakkında kitapta.

Oldukça sürükleyici, sürekli değişen mekan ve gelişen olaylarla gerçekten bir solukta okunabilecek bir kitap. Basımı var mı, kitap piyasada şu an var mı bilmiyorum ama denk gelirseniz okumanızı tavsiye ederim. Ama dediğim gibi, Wallander serisindeki gibi bir kitap beklemeyin, bu sefer çok farklı.