29 Nisan 2015 Çarşamba

Ne Okuyorum?


Nasıl bir tesadüftür anlayamadım ama ÖSS günlerinden (10 yıl kadar öncesi yani, o kadar yaşlıyım) bugüne dek her zaman önemli bir sınav öncesinde sağlık sorunlarım hortlar, beklenmedik, şaka gibi sorunlar yaşarım. Bu hafta da bu sorunlardan biri eşliğinde geçiyor, geçecek. Nisan'ın ilk haftasından beri anlayamadığım bir şekilde devam eden garip bir grip haricinde bu hafta içine düştüğüm yeni sağlık sorunuyla beraber ALES için son günlere girmiş bulunuyorum. 27 yaşında matematik çalışmak çok ilginç - ya ne demezsin -, benim gibi matematik zekası olmayan biri için ayrı tatlı. Evet. Matematiği anlamıyor olmam yetmiyor, bir de anlama ihtimalim zerre olmadığı hastalıklı, mıymıntı günlerde çalışmam gerekiyor, ne tatlı... Çok güzel geçiyor günler. Son güne niye bıraktın, diye soracak olursanız, ancak zaman geldi matematik çalışmaya. Çalıştığım da dediğim gibi, kendi matematik seviyeme uygun, biraz didikleyince hatırlama ihtimalim olan konular zaten. Yoksa lisede de anlamadığım konuları anlamaya çalışmıyorum. Yok benim beynimde o bölge. 

Onun haricinde Claude Levi-Strauss'un "Irk, Tarih ve Kültür" adlı kitabını okuyorum, bir yandan da China Mieville'ın "Demir Konsey"i duruyor; onu okumaya başladım ve baktım hemen bitirmem pek muhtemel, kitap bitmesin diye bıraktım okumuyorum =( Şu cümlemden sonra kimse blog'umu okumaz herhalde; kitap bitmesin diye en sevdiği yazarın kitabını OKUMUYOR. Okuyacağım, antibiyotiklerin ve at ve fili aynı anda bayıltacak güçteki ağrı kesicilerin etkisinden çıkayım, burnum akmadan otuz saniye nefes alabileyim, okuyacağım.

Darkthrone sevsenize.

Unleashed Ağustos ayında Türkiye'de çalacak bu arada.

Evet yazacak başka bir şey bulamadım, yarın yeni bir kitap yazısı ekleyim, zira aynı anda kaç kitap okuduğumun farkında değilim ama şu an gözümün önünde olan, hadi sürpriz olsun, kitaplardan biri bitecek gibi.
Siz neler yapıyorsunuz? 

25 Nisan 2015 Cumartesi

Erich Fromm "Sahip Olmak ya da Olmak"

Birkaç gün öncesinde Hitler'in Filozofları adlı kitabın yazısını eklemiştim blog'a, bir kaç yazı aşağıdadır hatta, bakabilirsiniz. Nazizm'in yükselişi ile beraber bilim insanlarının Almanya'da çalışamaz hale getirilmesi, mesleklerinden, üniversitelerinden sudan bahanelerle ya da açık açık uzaklaştırılmaları ve sonunda da yaşam haklarının ellerinden alınması sonrasında Almanya'yı terk eden düşünürlerden, 20. yüzyılın en büyük düşünürlerinden biri de Erich Fromm.

1900 doğumlu olan Fromm'un 80 yıllık yaşamında, toplumbilim ve psikanaliz eğitimi temelinde ortaya koyduğu eserlerle bir yandan Marksist teori içinde, bir yandan da Frankfurt Okulu geleneğinde sıkça anılıyor.

Say Yayınları'nın Erich Fromm Kitaplığı serisinden çıkan Sahip Olmak ya da Olmak adlı kitabında Fromm, henüz ilk bölümlerden itibaren sanayileşme sonrasında, her zaman değer verdiği ve yanında durduğu "insan"ın ruhunu zedeleyen gerçekleri irdelemeye başlıyor. Bir şekilde, yine Marx'ın yabancılaşma kavramına -doğal olarak- paralellik gösteren ifadeleriyle birlikte, doğaya hükmetme arzusundaki insanın zamanla (ve makineleşmenin artan hızıyla güç kazanarak) ürettiklerine ve sahip olduklarına bağımlı bir mutluluk kavramı, sahte bir dünya yaratmasını eleştiriyor.

Gerçekliğinden kopan sahip olma ve olma ifadeleri üzerinden aslında kapitalizm eleştirisi yapan yazar, endüstrileşmenin getirdiği bireysel hazzı öne çıkaran düzene de değiniyor. Doyumsuz bireylerin, kendisinin "sahip olacağı şeyler" haricinden bir şeyi önemseyemeyen bireylerin ön plana çıkarıldığı ve bunun ulaşılması gereken ve mutluluğun yegane yolu gibi sunulmasına da karşı çıkıyor. Haklı olarak.

Doyumsuz toplumların oluşmasında en azından yakın tarih içinde kesinlikle sebep gösterilebilecek sanayileşme ile gelen konformizm tutkusu - saplantısı - amacı yazarın değindiği bir diğer nokta. Ek olarak,  "boş zaman" kavramı gibi nereden bakarsak bakalım mantık olarak elimizde kalması çok kolay görünen bir kavramın yaratılması ve bu kavramı "değerlendirmek" üzere oluşturulan bencil tüketim toplumuna sunulan" boş zaman geçirme/değerlendirme" seçenekleri de yazarın eleştirdiği bir diğer nokta. Burada da karşımıza kitle iletişim araçlarından tutun da açgözlü konformist bireylerin, kişisel "sahip olmaktan ibaret" hazlarını tatmin için düzenin satışa çıkardığı tüm "şeyleri" görebilmemiz mümkün; önce çalıştırıp, sonra soluklanmak için zaman verip, bunu boş zaman olarak tanımlayıp, onu nasıl değerlendirebileceğinizi söyleyen bir düzen içinde, boş zaman ya da özgürlük kavramlarını sorgulamadan nasıl yaşarsınız? Formm'un diğer kitaplarında bu konular hakkında fazlası var, meraklısına.

Düzenin gündelik hayat içine aynı zamanda dilde de kendisini belirttiğini vurgulayan yazar, sahip olma ve olma ifadelerinin nasıl şekillendiği ve dilbilimsel olarak bireyin varlığına nasıl sindiğine de değiniyor.

Farklı düşünürlerin bakış açılarıyla varlığı, sahip olmayı ve olmayı sorgulayan yazar, yaptığı çıkarımlarla insanı ön planda tuttuğu kendi felsefesinin de savunmasını yapıyor diyebiliriz. Zira bir Marksist ve hümanist olarak Fromm'un okuduğum tüm kitaplarında düzen için yok olan birey (ve haliyle toplumlar) için ne kadar çaba gösterdiği, uyandırmaya çalıştığı ve üzüldüğü de ortada.

24 Nisan 2015 Cuma

Jose Saramago "Mağara"

Kendine has yazım tarzı, diye bir kalıbı kullanarak bahsedebileceğimiz yazarlardan biri Jose Saramago. Öyle ki, ilk kez okuduğumda okuma hızım pek bir düşmüştü; belki hikayesinin ilginç kurgusundan da olabilir, bilemeyeceğim. Ardından yazarın daha fazla eserini okumaya başladıkça anlatımına alıştım ve Mağara'yı bu yazara alışmış olmanın getirisi olarak "başlasam şimdi kesin bitiremem" dediğim günlerde okudum.

Mağara, sanayileşme sonrası ortadan kaybolma hızı artan meslek gruplarının sanayi karşısındaki gerileme ve beklenen sonucu, yok olmaya - çökmeye değinen bir kitap. Cipriano Algor, kızı ve damadı ile birlikte şehirden çok da uzak olmasa da, şehirleşmenin henüz yutamadığı bir köyde yaşayan bir çömlekçidir. Kilden çömlekler yaparak üç kuşaktır bu işi yaparak geçinen bir ailenin ferdi olan Algor, Merkez olarak karşımıza çıkan ve kapitalist - sanayileşmiş dünyayı temsil eden yerde güvenlik görevlisi olarak ayın büyük bir bölümünü evden uzakta geçiren damadı ve kendisine çömlek yapımında yardımcı olan kızıyla beraber kendince huzurlu bir hayat yaşamaktadır. Ancak bir zaman gelir ki, Merkez'in artık Algor'un kil çömleklerine ihtiyacı kalmaz; insanlar kil yerine plastik çömlekleri tercih etmeye başlamıştır ve bu el işi ürünler artık yalnızca, o da şansları varsa koleksiyoncuların ilgisini çekecektir.

Elindeki düzeni kaybetmenin şokunu yaşan Algor'un, kapitalist dünya içinde el emeğinin yeri olmadığı gerçeğiyle yüzleşmesi ve inancını içten içe kaybetmiş olmasına rağmen kızının çıkış yolu bulma çabalarının parçası olmasına rağmen, kendisi ve ailesinin, dünyasının yeni bir döneme girmesi hikayesi Mağara.

Şehirleşmenin ve makineleşmenin sonucunda yaptığı iş başta olmak üzere doğası ve gündelik hayatına da yabancılaşan insan portresini çömlekçi üzerinden çizen Saramago, "Buldum" adı ile hikayeye dahil olan bir köpek üzerinden de uzaklaşılan düzene kısa bakışlar gönderdiği cümleler ile de çömlekçinin de okurun da gözlerini bir anlığına yaşlarla doldurabilecek samimi durumlar yaratıyor. İnsanın sanayileşme sonrasında kaybettiği "şeylerin" bir kaç kere Buldum üzerinden aktarıldığını düşünüyorum.

Bir çöküşün, alışveriş merkezlerinde yürümenin dahi "bir işlevi varmışçasına" sunulduğu dünya içinde kaybolan çok şey olduğu muhakkak. Yiten mesleklerin yasını tutup ancak belgesel çekmek için araya didine buldukları, mesleğini öğreteceği hiçbir kimsenin köyünde/civarında kalmadığı ya da buna hevesli kimsenin olmadığı insanları aslında mesleklerinden eden düzen içinde, avm'de kahve içmeyi "çok elit"(!) bir şey sanan insanların aslında bu belgesel/haber gerektiği zaman koşa koşa köylere, kentten uzağa kendilerini atmaları da aklıma geldi okurken. Kentleşmenin çağdaşlığa ya da bilimselliğe götürmediği, yüksek binaların göğe yaklaşmasıyla insanın ya da toplumların ilerlemesi arasında paralellik olmadığını idrak etmekten pek uzak olan insanların, "köy kahvaltısı" diye pazarlanan ve zaten hali hazırda bildikleri şeyleri plastik sandalyelerde oturarak bilmem kaç liraya yemelerinin fotoğraflarını paylaşması gariplikler de aklıma geldi.

İnsanları çarpık kentleşmenin parçası edip varoşlarda yaşamaya muhtaç eden bir düzenin eleştirisi olarak da görebiliriz Mağara'yı; damadının Merkez'de yükselmesi ve alışılmış dünyalarının dışında para için, parayla hayatta kalmak için mücadele etmek adına yine kente, Merkez'de bir şansları olduğunu düşünen Algor'un kızı, size de yabancı gelmemiştir. Ürünü elinde kalan onlarca köylünün, üretim süreci içine ancak makineleşmenin ucuz işgücü olarak girebilecek ve aslında hayatı mahvolmaktan bir adım öteye gidemeyecek hale gelmeye mecbur bırakılan insanların hikayesi bu.

23 Nisan 2015 Perşembe

Yvonne Sherratt "Hitler'in Filozofları"

Bazen üzerine çok şey söylenebilecek kitaplar vardır; tarihten bazı kişiler ya da olaylarla ya da geçmişte kalan herhangi bir şey ile kendi hayatımızdan paralellikler kurabileceğimiz şeyler vardır.

Severek okuduğum, Yvonne Sherratt'ın kaleme aldığı Hitler'in Filozofları kitabı hakkında yazılacak, söylenecek çok şey var. Ben sadece, kısaca kitaptan bahsetmeyi seçiyorum.

Daha önce farklı yazılarda birkaç kere değindiğim üzere Nazizm, II. Dünya Savaşı ilgimi çeken konulardan. Özellikle eskiden, daha çok bu konular üzerine okurdum. Maalesef ülkemizde bu konulara ilgim var, dediğinizde, üzerine bir de black metal gibi duyanın kürekle kovalamak isteyeceği bir tür dinlediğiniz biliniyorsa siz de hemen "Nazi özentisi" damgasını yersiniz; Nietzsche'den başka filozof bilmeyen (açıp okumadan hayran olurlar; Böyle Buyurdu Zerdüşt'ün ucuz bir baskısı, sayfaları açılmadan onlarla durur), klasik müzik ve Wagner'e dair tek bir şey dinlemeden "en sevdiği besteci Wagner" olan cahil sürüsüne itelenirsiniz zihinlerde. Ki böyle değildir; en azından benim için. Nazizm ve temellerinde payı olan her şey gördüğüm en rezil düşünceler arasındadır.

Hitler'in Filozofları adlı kitapta, Hitler'in kendisini "kral - filozof" ilan etmesi yolunda, kendi sapkın düşüncelerine alet ettiği, bu sapkın düşünceleri dayanaksız temelleri oluşturulurken kendi isimlerinin geçtiğini duysa felsefe yaptıklarına bin pişman olacak ünlü, özellikle Alman filozofları ve Hitler'in yükseliş dönemi itibariyle göz göre göre Nazizm savunan filozofların hikayelerini okuyoruz. Bir de, elbette, Yahudi oldukları ya da Yahudilik ile en ufak bir bağları oldukları gerekçesiyle dahi hayatları cehenneme çevrilen akademisyenleri, insanları görüyoruz.

Cahilliğinin farkında olan ve ezik ruhunun acısını bilim insanlarından, akademisyenlerden çıkarmaya hevesli olan, kendi yetersiz eğitimini gözünü diktiği üniversitelerin kürsülerini Yahudi düşmanı olanlara sunarak, Yahudi bilim insanlarının önce kariyerlerine, sonra da canlarına son vererek dindirmeye (!) çalışan cani Hitler'i görüyoruz. Hapishane zamanlarında yaptığı yetersiz okumalar ve cımbızla seçip kullanmak üzere bir kenara not aldığı belli düşünceler ışığında ne Alman tarihi, ne de felsefe üzerine bir bilgi birikimi olmayan bu insan ve peşinden sürüklenen milyonların, felsefe bilimini nasıl Nazi ideolojisini yaratmak ve eğitim kurumlarına bu düşünceleri yerleştirerek geleceği, gençleri zehirlemeye çalıştığını okuyoruz.

Martin Heidegger gibi okumayı, okumaya çalışmayı ve anlamak için çaba harcamayı pek sevdiğim düşünürlerin böyle bir saçmalığa kendilerini atarcasına alet olmalarını görmek, içimi elbette her zaman sızlatmıştır. Sherratt'ın kitabında ise daha detaylı bilgiler mevcut; mesela Heidegger'ın sırtından bıçakladığı akademisyenler, Hitler'e yaranmak için sahte suçlamalarla hayatlarını kaydırdığı akademisyenler, hocasına olan saygısızlığı ve vefasızlığı...

Marksizm denince akla gelen isimlerden olan Walter Benjamin'in bence, kitaba rağmen en azından benim için hala net bir açıklamaya kavuşmamış olan, ülkesinden uzak son bulan yaşamı, toplumbilimin ünlü isimlerinden Theodor Adorno'nun Nazizm'den uzağa kaçışı, sürgünü...

Kitabı keşke çok kişi okusa; adı geçen felsefecileri merak etse ve ardından, hala, nasıl oluyor da bazı delice fikirler nasıl kendilerine alkışçı ve köle buluyor, sorgulasalar. 

21 Nisan 2015 Salı

Evelyn Reed "Bilimde Cins Ayrımı"

Bir süredir blog'a yazı ekleme düzeni kaybolmuş gibi görünebilir. Ama bu okumadığım anlamına gelmesin; okuduklarımın bazılarının yazısını yazmıyorum, bazılarının da yazısını yazacak zamanı bulamıyorum. Evelyn Reed'in Bilimde Cins Ayrımı kitabı yazısı da bu son grubu dahil. Geçen hafta bitirdiğim bu kitabın yazısını ancak bugün yazabiliyorum.

Okumak istediğim kitaplardan biri olduğu için sahafta görür görmez alıp çıktım ve sahaftaki diğer kitaplara bakmadım. Bu sığ ve yüzeysel biçimde gerçekleştirdiğim sahaf ziyaretimi bir sonraki gidişimde telafi edeceğim. (Bunun anlamı şu: Sahafta yarım saat dolanırım ve sonunda iki kitapla falan çıkarım. Telafiden kastım sahaf içinde fiziksel varlığımla yer kaplamak ve her kitaba bakmak zorunluluğumu yerine getirmek. Sırtımdaki dev çanta ile raflar arasını işgal etmek ve insanların mekan içindeki hareketlerini kısıtlamak - bence ben internet sahaflarından ya da internetteki kitap sitelerinden kitap alayım, en iyisi, toplumumuzun huzuru ve sağlıklı nesiller için yapılacak en iyi şey bu).

Artık kitaptan bahsedebilirim.

Kadın hareketi içinde adı sıkça duyulan, benim için de en önemli isimlerden biri olan Evelyn Reed, Bilimde Cins Ayrımı adlı kitabında maymunbilim hakkında doğruluğuna sıkıca yapışılan yanlış gerçekleri aydınlattığı bir bölüm ile giriş yapıyor. Hayvan ve insan evrimi üzerine karşılaştırmaları da içeren bu bölümde yazar, üzerinde şiddetli tartışmalar dönen insan evrimi ve anaerkil - ataerkil yapının tarihin bu akışı içindeki ilerleyişini açıklıyor. Alet kullanma ve et yemenin türler üzerindeki ayrıştırıcı ya da ortak etkilerine değinen Reed, tahmin edersiniz ki alet kullanma konusu üzerinden emek kavramına geçişi Engels'in fikirleri ile beraber ele alıyor. Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı efsanevi çalışmasından parçalarla sıkça kitap içinde araştırmaları ile yer alan Engels'in Reed'ce yorumlarıyla beraber, emek etkinliklerinin insan evrimi içinde toplumsal yaşamda yarattığı değişimleri ortaya koyuyor.

İnsan ve maymunlar üzerine kitabı yazdığı döneme dek yapılan araştırmalar karşısındaki (bazen de yanında) kendi fikirlerini okura aktaran Reed, maymunların hiçbir zaman insana özel "toplum" kavramına sahip olamayacaklarını, insanlar gibi konuşma yetisine sahip olamayacaklarını ve alet kullanmalarının, insan - araç - emek - amaç arasındaki ilişki ile bir tutulamayacağını vurguluyor, hatta ısrarla vurguluyor. Makalenin yazıldığı tarih 1977 olarak belirtilmiş. Bu konu hakkında benim kafamda soru işaretleri oluştu zira bizim gibi sese dökerek bir dil konuşmadıkları halde, yazarak ya da işaret dili ili İngilizce olarak beraber çalıştıkları araştırmacılar ile iletişim kuran maymunlar var. Hatta unutmazsam buraya isimlerini de eklerim. Neyse.

Kadın erkek eşitsizliğinin tarihin incelenmesi ve aktarılması sırasında, evrim sırasında - antropolojinin, insanbilimin, biyolojinin ünlü isimleri tarafından nasıl yaratıldığı ve sunulduğu da Reed'in karşı çıktığı, çürüttüğü noktalar arasında. Tarih yazımında bile erkek egemen bir kültür içinde olduğumuzu vurgulayan yazar, Levi-Strauss gibi büyük isimlerin bile kadın üzerine ettikleri tüm lafların kadının ikincilliğini pekiştiren nitelikte olduğunu ve bilinçli örtbas çabalarına rağmen nasıl yeniden yaratıldığını gözler önüne seriyor. Elbette, sadece Levi-Strauss eleştirisi yok, aklıma şu an hemen o geldiği için yazdım. Diyebilirim ki neredeyse Levi-Strauss Reed'in en az yerden yere vurduğu isim; farklı makalelerin derlendiği bu kitabında kendisi hakkında yazılanlara cevap verdiği ya da eleştirilerini hazırladığı bazı araştırmalar üzerine yazdıkları emin olun daha sert. Ve Reed'in neredeyse tüm karşı çıkışları okuru ikna ediyor - bilimin ışığında.

Aile ve akrabalık bağlarının üretim süreçleri paralelinde yaşadığı değişim de kitapta yazarın uzun uzun değindiği konulardan biri. Akrabalık ilişkilerini şekillendiren, başlangıçtan itibaren varolan anayanlı düzenin nasıl inatla sonradan olma şeklinde sunulduğu konusunu şiddetle eleştiren yazar, bu konuya kanıt olarak bir çok bilimsel gerçeği ortaya koyuyor. Örneğin; ilkel kabilelerin hala anayanlı - anaerkil olması? diyor. Ek olarak, her klanın anayanlı oluşan bir klan yapısına sahip olduğunu vurgulayan Evelyn Reed, evlilik temelinde şekillendiği iddia edilen klan yapısı üzerine de eleştirilerini sıralıyor.

İçgüdülerin saldırganlık için bir kılıf oluşturacak şekilde savunulduğu ve toplumsal şiddetin, ırk ve cinslere karşı şiddetin, savaşların ve saldırganlığın meşrulaştırıldığı düzeni eleştiren Reed aynı zamanda erkeğe atfedilen bu saldırgan içgüdünün, iktidar ve düzen arasındaki ilişkisine de değiniyor.

Kesinlikle tavsiye edebileceğim bir kitap, tekrar tekrar da okuyacağımdan çok eminim. 

10 Nisan 2015 Cuma

Ne Okuyorum?


Koşturmacadan yazı ekleyemedim, hatta elimdeki kitapları bile bitiremedim. Son bir haftanın yarısını yollarda geçirdim ama olsun, önümüzdeki birkaç gün içinde yeni yazılar blog'da olacak.


Koray Sarıdoğan'ın Kadran Kadraj'ını bir haftadır okuyorum, üç gün boyunca okuyamadım ancak bugün ya da yarın biter, geriye 100 sayfa kadar kaldı. Şimdiden tavsiye edebilirim, okuyun da derim. Fotoğrafta bacağı ve kitaptaki ısırık iziyle yer alan kedim için pek bir şey diyemiyorum, zira ben bu satırları yazarken sabah çılgınlığıyla odayı talan ediyor. Slayer da Slayer zaten, ekleme yapmaya gerek yok.


Diğer yandan kadın çalışmaları konusunda iki kitap da Kadran Kadraj'dan arta kalan zamanlarda okuduklarım arasında, her ikisinin de yazıları sanırım bir hafta içinde blog'da olur. 

Haricinde, önümüzdeki "10 günü az ders çok kitap" şeklinde düşündüğüm için bir kaç kitap daha var okumak istediğim, dünyanın son günü ve acilen tüm kitapları okumam lazım çünkü.  

2 Nisan 2015 Perşembe

Leonore Davidoff "Feminist Tarihyazımında Sınıf ve Cinsiyet"

1932 New York doğumlu, İngiltere Essex Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nde uzun yıllar ders veren yazar Leonore Davidoff aynı zamanda Kültürel ve Sosyal Tarih Merkezi'nin de kurucusu ve yöneticisi olarak çalışmış. Bu yüzdendir ki, tam da makalelerinin derlendiği kitabın isminin tam karşılığı kitapta okuru bekliyor.

Hemen belirtmek isterim ki kitabı yayınlayan Ayşe Durakbaşa'nın önsözü ve Ferhunde Özbay'ın "Evlerde El Kızları: Cariyeler, Evlatlıklar, Gelinler" adlı makalesi de kitapta, Davidoff'un makaleleri haricinde yer alan iki metin.

Ağırlıklı olarak 17. yy ve sonrası İngiltere'sine odaklanmış olan, kadın ve kadın emeğinin küresel değişimler ve ulusal çaptaki etkilerle beraber zamanla geçirdiği dönüşümler üzerine yazılan makaleler mevcut kitapta.

Aile ve akrabalık ilişkileri çerçevesinde kadın emeğinin çizilen bu sınırlar içinde tutulma (bu kelime seçimi için düşündüm, sonunda cidden "tutulma"ya karar verdim) çabası ve kadının bu ilişkiler içinde kendisinden beklenen yaşantıya farkında olmadan boyun eğmesi gibi konuların haricinde, elbette sanayileşme ile beraber emeğin mekansal değişimi sonucunda, aileye de yansıyan bu değişim rüzgarından kadın emeğinin/kadının nasıl etkilendiğini ilk makalede irdeliyor yazar. Ek olarak, tüm gelişmelerin sınırları keskin çizilen bu akraba ve aile ilişkilerinin de değişimine sebep olduğunu da gösteriyor. Ailenin bireyleri arasındaki ilişkilerin her birine karşı getirdiğini sorumluluklar ve cinsiyete dayalı roller de yine bu bölümde yazar tarafından kaleme alınıyor.

Kamusal ve özel alan sınırlarını netleştiren ve bu sınırlar arasında kadının varlığının kısıtlanmasının sebebi olarak sanayi devrimini ortaya koyan yazar, orta sınıfın üretim sürecinden uzaklaşmasıyla beraber değişen "ev" algısının da üzerinde duruyor. Sanayileşme ardından değişen dengelerle kamusal (dünya) pis, ev (yuva) ise temiz gösterilmeye başlanması, böylece, kadına yüklenen tüm roller de yuvaya iyice hapsedilmeye başlanmasına dikkat çekiyor yazar.

Kardeşler arası ilişkilerin tarihte nasıl var olduğunu aktararak başka bir makalesini okumaya devam ettiğimiz Davidoff, kardeşler arası ilişkinin kimi zaman ütopyaları da beslediğini vurguluyor.

Özel alan (ev) ve feminist tarih hakkında yazdığı bir makalede, ayrı alanlar nosyonunun ortaya çıkışı ve yeniden - yeniden yaratımı üzerinde duruyor. Bireyselliğin mekansal "hapsi", "zekanın" yüklendiği alandan ayrılan "yuva" kavramı üzerine burada da uzun uzun düşünmeye devam ediyoruz. Sanayileşme ardından üretimin ev dışında varlığını sürdürmeye doğru evrilmesine rağmen, kapitalizmin ihtiyacı olan işgücü sağlama görevinin yuvaya, yani kadına yüklenmesi ve üretimin tarihsel bağlamından koparılması yazarın dikkat çektiği bir nokta olarak karşımıza çıkıyor. Tarih içinde erkeğin de bir anlamda "ev dışına" itilmesinin de aynı döneme denk gelişine değiniyor. (Bu günlerde televizyonda bir reklama denk geliyorum, linkini bulursam paylaşayım, siz de izlemişsinizdir belki. Bir erkeğin, akşam geç saatlerde eve dönüp kendisini bekleyen kızı ve karısına kavuşması ve onlar için kendi hayatını hiçe sayarak çalışması üzerine bir reklam. Tabi bu, bu şekilde sunulmuyor. -Eski bir reklam yazarı yazıyor bu satırları bu arada-. Yani ev dışı üretimin parçası olarak kapitalist düzende var olma savaşı veren bir erkeğin ve ev ve çocuk bakımı - yuva kavramına hapis bir kadının hayatını saniyeler içinde özetleyen bir reklam. Neyse daha yazmayım. Paragraftaki konuyla ilgili geldiği için paylaşmak istedim.)

Ticaretin el değiştirmesi, soy ve mekandan bağımsızlaşarak yeni düzene ayak uydurmasıyla beraber getirdiği tüm toplumsal değişimler yazarca kaleme alınıyor.

Viktorya ve Edward döneminde İngiltere'deki hizmetçi ve evli kadınların konumu hakkındaki makalesini "Ömür Boyu Esaret" olarak kağıda döken Davidoff, burjuvanın ve orta ve alt sınıfların Neredeyse 1900'lü yılların sonuna dek kadına olan bakışını, daha doğrusu kadınla sınıflandırmamak gerek, orta sınıfa bakışını açıkça gözler önüne seriyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlikle oluşan bu sistem içinde hayat mücadelesi veren insanların bitmek bilmeyen "hizmet" çilesi kitapta uzunca yer alıyor.

Sadece feminizm için değil, iktisat, tarih, siyaset ve ekonomi için de bir kaynak kitabı olarak görebilirsiniz Feminist Tarihyazımında Sınıf ve Cinsiyet'i.

İyi okumalar. 

28 Mart 2015 Cumartesi

Sharon Smith "Kadınlar ve Sosyalizm"

Yordam Kitap'tan çıkan, kadın çalışmaları üzerine bir kitap Sharon Smith'in yazdığı beş farklı makaleden oluşan bir kitap Kadınlar ve Sosyalizm.

Engels'in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı kitabını kaçıncı tekrar okuyuşum bilemem, ancak şu yazıyı yazarken bile masamın üzerinde duruyor ve yıllardır ara ara açıp okuduğum gibi, geçen hafta da bu kitaptan bazı bölümleri tekrar okudum. Kadınlar ve Sosyalizm'de de sıklıkla Engels'in kaleme aldığı ve Marksist teorinin yapı taşlarından olan bu kitaptan alıntılar göreceksiniz. 

Herkesin anlayacağı şekilde yazıldığı halde, karmaşıkmış gibi göründüğü için çoğunluğun uzak durduğu ve uzak duran bu çoğunluğun nedense fikir sahibi olmayı başardığı konulardan biri, Sharon Smith'in alıntılarla zenginleşen kitabı ile daha fazla insana ulaşabilir umarım.

Kadınlara uygulanan baskının doğuşu, sınıflı toplum yapısı ve emeğin sömürülmesi gibi konuları irdeleyen yazar, cinsiyete dayalı işbölümü ardından toplum yapısının geçirdiği değişime, aile kavramının ortaya çıkışı ve kapitalizm için nasıl bir ihtiyaç haline dönüştüğüne de değiniyor.

Ağırlıklı olarak ABD'deki kürtaj konusu üzerine farklı siyasi liderlerin görüşleri ve bu görüşler üzerine olan yorumlarıyla beraber, feminizmin başına gelenleri sorguladığı bir bölüme de kitapta yer veriyor. Naomi Wolf'un kapitalizm ve kadınlar konusundaki ilginç (!) yorumlarının yer aldığı bu bölüm, kitap üzerinde en fazla kenarına kendi yorumlarımı eklediğim bölümlerden biriydi diyebilirim. Biz ne diyoruz, sen ne diyorsun Wolf, demek istiyorum. Neyse.

Rus Devrimi içinde kadının konumu, kadın haklarının kazanımı (ancak Stalin'le beraber tekrar kaybedilmesi), Marx'ın kadın sorununu ele alışında feministlere eksik gelen noktalar gibi konuları irdelediği son bölümde Smith, özellikle Lev Troçki'den yaptığı alıntılarla kadına verilen önemin altını sıklıkla çiziyor ve bir yerde de Marksist feminizme yöneltilen eleştirilere cevap veriyor.

Gönül ister ki kitap hakkındaki fikirlerimi açık açık yazabileyim, katıldığım ve katılmadığım noktaları, hatta tarafsız bir gözle bakıldığında yazarın tarihi gerçekleri ve neredeyse aynı makalesi içinde okura yansıttığı tutarsızlıkları. Zira, özellikle bir konuda kesinlikle tutarsız bir makale kaleme almış; örneğin makalede Ortadoğu'nun siyasi - kültürel yapısı hakkında bulunduğu bir kaç çıkarımda kesinlikle ve kesinlikle tarafsız bir gözle bakmadan bir kaç yorumu mevcut. Ek olarak, aynı makalede bölgenin son yüz yıllık tarihi üzerinden kadınlara uygulanan baskı üzerine bir yola girmiş ancak sonunda ortaya attığı iddialar, makalesinin başında, hatta kitabın tamamında çizdiği tabloya zıt. Yanlış yoldan doğru sonuca varamamış gibi düşünün; bunun haricinde insanların neler düşündüğünü görmek için bence tutarsızlıklarla dolu bir makale de olsa okunmasında fayda var. Ayrıca tek bir makalede böyle bir tutarsızlık gördüm, bu da belki kaynaklarının yanlışlığındandır, bilemem. Taraflı tarihi kayıtları baz alarak incelemişse dönemi ve bölgeyi, böyle bir çıkarımda bulunması da normal. Kitabın geri kalanı konusunda bu yorumlarımdan bağımsız, cidden okunması gereken makaleler mevcut. 

25 Mart 2015 Çarşamba

Chris Impey "Evrenin Doğuşu"

Çocukken, belki çoğu çocuk gibi ben de "uzaya gitmek" istiyordum. İtfaiyeci olmaktan vazgeçtikten sonra bu hayale kapılmıştım. Zamanla, dönemin (ve o dönemden aklımda kalan tek) bilim dergisi olan dergiye denk geldikçe çoğunu anlamadan ama büyük bir dikkatle okuduğum evrene dair bilgilerin de ışığıyla biraz daha aklıma almaya başladıkça, yine aynı yayınla ilgili, çocuklar için hazırlanan kitapları okudum. Sonra o derginin çocuklar için olanı çıkmaya başladı, onu anlayabildiğim için rahat rahat okudum =)

Fen bilimleri yerine sosyal bilimlere yönelmemin ardından da bu ilgi sönmedi; çocukluk merakı yerini cidden bir ilgiye bıraktı; zamanla Stephen Hawking, Carl Sagan gibi hemen hepimizin bildiği isimlerin kitapları okumaya başladım. Aslında fen bilimleri ile araya bir sınır çekmeye gerek yok, tamamı "insan"ı içeriyor; örneğin Carl Sagan'ı herkes okuyabilir, okur, okumalı - gibi.

Şu an sıklıkla konuyla ilgili okumalar yapamasam da, Arizona Üniversitesi Astronomi Bölümü'nde profesör olarak çalışmalarına devam eden İngiliz uzay bilimci Chris Impey'in Evrenin Doğuşu adlı kitabıyla yeniden aklımın sınırlarını zorlayan sınırsız evrene dair bir şeyler okuma şansım oldu.

Ay'ın gezegenimiz ile olan ilişkisi, sıklıkla günlük hayata yansıyan ya da yansıdığı iddia edilen etkisi, insanlık tarihinden günümüze kalan tarihi kalıntılarda çıkış noktası olduğu kayıtlar gibi bilgilerle ilk bölümde okuru karşılayan yazar, güneş sistemi ve zaman konusu üzerinde durarak devam ediyor. Tarih boyunca zamanı ölçmek - belirlemek için girilen çabalarla beraber, Doppler ölçümü konusunu da işliyor. Gezegenlerin kütleleri hakkında bilgi sağlayan bu yöntem, konuyu merak edenlerin ilgisini çekebilir. Yani oturduğumuz yerden karşıdaki dağın kütlesini hesaplayamayacağımızı düşünürsek, evrenin bir ucundaki gezegenin kütlesinin nasıl dünya üzerinden hesaplanabileceği merak edilmemesi mümkün olmayan bir konu gibi, değil mi?

Genelde, konuyla ilgilendikçe beni benden alan ve bir süre gerçekten meraktan öldüren kara delikler konusu da elbette kitapta yer alıyor. Sırf bu konu için bile kitabı okuyacaklar arkadaşlarım var, eklemeden geçemeyeceğim =) Büyük yıldızların ölümü sonrasında oluşan ve gizem dolu olarak bildiğimiz kara deliklerin oluşumu hakkında kolay anlaşılır ve süreci adım adım anlatan bir açıklama veren Impey, maddenin kara delik içindeki konumu hakkında da okuru aydınlatıyor. Farklı bilim insanlarının kara delikler üzerine ortaya koydukları tezleri de metne dahil eden yazar, bir kara deliğin içine düşülmesi durumunda olacakları -imkansızın satırlara yansıması- da anlatıyor. Tabi tüm bunların sadece farazi olduğunu kendisi de belirtiyor zira bir kara deliğe o kadar yaklaşmak imkansız, diyor. Ardından, kara deliğe giren bir insanın görebileceği muhtemel şeyleri açıklayarak, hiç göremeyeceğimiz inanılmaz bir şeyi bizlere sunarak, kitabı okuduktan sonra dört duvar arasında olmanın dayanılmaz gerçekliği ile baş başa bırakıyor. Ya da şöyle diyeyim; dünyadan dışarı bir adım bile atamayacağız. O şanslı insanlar arasında bu blog'un yazarı ve okuyanları muhtemelen olmayacak. Olmayacak =/

Kara delik konusunu aşırı uzatmanın ötesinde, kitap gerçekten, elbette, bundan daha fazlasını ve aynı derecede ilgi çekici konuyu barındırıyor. Örneğin gerçekliği konusunda şüpheye düşüyorsanız, karanlık madde adlı bölümde detaylı incelenen bu konu hakkında alacağınız cevap; evet var, oluyor.

Neden Yokluk Değil De Varlık Var? adlı bölümde, adından da anlaşılabileceği üzere, hatta sırf adına bile bakarak bizleri ontolojinin kolların atıyor.

Diğer bölümleri tek tek yazmadım ancak Çoklu Evren adlı bölümde, zamanda yolculuk, Donnie Darko, paralel evrenler gibi konular jet hızıyla aklıma geldi ve o sırada büyük ihtimalle bölüm boyunca nefesimi tuttum.

Say Yayınları'ndan çıkan Evrenin Doğuşu, meraktan ölmek yerine bilerek ölmeyi tercih edenler için evrenin sırlarına sayfalar üzerinden bakmanızı sağlıyor.

21 Mart 2015 Cumartesi

Rollo May "Güç ve Masumiyet"

   "Masumiyetin en masum hali aslında deliliktir."
                                                                 Arthur Miller

Cidden yıllar önce "Rollo May'ın Yaratma Cesareti kitabı hakkında yazı ekleyeceğim blog'a" demiştim ve hala eklemediğimi bu yazıyı yazarken hatırladım.
Rollo May diyince benim aklıma insan psikolojisi geliyor. Bunun serbest çağırışım olmadığı da ortada aslında, kendisinin psikoloji doktorası ve klinik psikoloji alanında yaptığı çalışmalar doğal olarak bende bu fikri yaratıyor.

"Güç ve Masumiyet"te ilk olarak yazarın güç ve delilik üzerine yazdıkları karşımıza çıkıyor. Gücün, şiddetin var oluşu üzerindeki etkisi üzerine okuru düşünmeye iten yazar, şiddetin kaynağının tamamen güçsüzlük olduğunu belirtiyor. Bunun üzerine çok şey yazabilir, çok örnek verebiliriz diye düşünüyorum. Zira doğduğumuz andan itibaren muhtemelen bir çok "gücün" hedef tahtası olduğumuz (güç çeşitlerine de değiniyor ilerleyen bölümlerde yazar, o yüzden doğrudan "olumsuz" bir anlam yüklemek istemiyorum burada) ya da güçsüzlüğün yönelttiği şiddetin kurbanı olduğumuz anlar yaşamışızdır. Yani güç de güçsüzlük de şiddet de bizim için yabancı kavramlar değil; ancak çoğu zaman arada kaynayan onlarca durum ya da olay içinden bunların hangileri olduğunu anımsamak için ya olayların üzerine tekrar düşünmek ya da Rollo May'in bu kitabının sayfalarında yolculuğa çıkmak gerekiyor sanırım.

İnsanların güçle yüzleşmekten kaçınmasının sebebini aslında güçsüzlükleriyle yüzleşmekten korkmaları olarak açıklayan yazar, bir yandan da gücün kontrolü için bireylerin sakinleştiricilere yönlendirilmesi üzerinde de duruyor.

Masumiyet kavramını gücün bilinçli olarak elden çıkarılması olarak yorumlayan Rollo May, masumiyet çeşitlerini de okura sunuyor: Bir imgelem olarak, örneğin bir sanatçının bir çocuğunkine benzeyen masumiyetine benzer bir masumiyet ve ruhsal boyuttan daha uzak, saflığı çıkar uğruna kullanan ve sorunlu bir çocukluğa takılıp kalmaya benzer bir masumiyet.

Amerikan kültürü ile özdeşleşen "şiddet" ve "gücü" irdeleyen yazar, çoğu zaman bizim de filmlerinde ya da dizilerinde ya da kısaca kültürel anlamda kendilerini "nasıl görmek istedikleri" veya "nasıl gördüklerini" dünyaya yansıtan her şeyde sıklıkla karşılaştığımız duruma değiniyor. Okurken benim aklıma nedense katlettiği hayvanlarla, güya "spor" olan "avcılık" adlı katliamı gerçekleştiren ve bununla gurur duyan ünlü bir grubun solisti geldi... O durumdan haberdar olunca "tam bir Amerikalı" diye düşünmüştüm; bu konu hakkında bir kaç kişiyle konuşunca onların da aynı yorumu yaptıklarını görmüştüm.

Gücün anlamı, var olma gibi konularla devam eden kitapta Rollo May aynı zamanda terapi uyguladığı hastalarının isimlerini değiştirerek vakalarından birkaçını bizlerle paylaşıyor. Güç ve güçsüzlük üzerine paylaştığı bu gerçek hikayelere dışarıdan bakan biri olarak, konu hakkında günlük hayat üzerine bir çok çıkarım yapılabileceği kanısındayım.

Şiddet denildiğinde akla gelen saldırganlık, şiddet ve coşku hakkındaki fikirlerini aktardığı bölümlerle kitabı sonlandırmaya doğru ilerleyen Güç ve Masumiyet'te şiddetin çözümlemesine ayırdığı bir bölüm de okuru bekliyor.

Otorite, güç, masumiyet, kurban olma, kurban rolü, güçsüzlük, delilik, kontrol, saldırganlık... Toplumun içinde, toplumun içinde görebileceğiniz bu kavramlar ve daha fazlası hakkında Rollo May'in kaleminden çıkma bir eseri okumak isteyenler ve bu kavramlar hakkında biraz daha düşünmek isteyenler için güzel bir kaynak. Toplumbilim için bir kaynak.

19 Mart 2015 Perşembe

Kitaplıktan Kareler: Masadan Bir Kare


Bir perşembe günü böyle geçiyor. İlgi çekici bir yanı yok ama kitap blog'um olduğu için ve günün büyük bir kısmı kitaplarla geçtiği için bu fotoğrafı paylaşıyorum.

Karman çorman bir seçim gibi dursa da birinden biri atlayarak okuyorum. Kitap okumaya kitap okuyarak mola veriyorum, öyle anlatayım.

Bence okumanız gereken, okumak istediğiniz birden fazla kitap ve kısıtlı zaman varsa bence birini bitirip diğerine geçmekten daha az yorucu oluyor böyle okumak. Eskiden aynı anda olabildiğince az kitap okumaya çalışırdım ama sonunda bu son yöntemi kendi adıma daha işe yarar buldum.

Fotoğraftaki kitapların yazıları da yakın zamanda blog'da olacak; merak eden varsa eklemek istedim.

Ozzy'nin fotoğrafta görünen albümü de uzun zamandır gözümün önünde değildi, ortalığı düzeltirken fark ettim. Çok sevdiğim bir isim değil, özellikle son yıllarında kesinlikle açıp dinlemeyeceğim bir karaktere dönüştü gözümde. Fakat, albümün çok sevgili ötesi sevgili birinden hediye olması ve aslında "eski zamanları iyiydi" klasiği yüzünden dinliyorum. (Hala 1gb'lık bir mp3 çalar kullanan sayılı insandan biri olarak itiraf edeyim; mp3 çalarımda Ozzy'nin eski çalışmaları mevcuttur........)

Evet, Ozzy kötüleme ve kitaplar konulu gönderimizin sonuna geldik.

İyi okumalar, iyi dinlemeler.

Aşırı alakasız not: Mercyful Fate dinleyin.

18 Mart 2015 Çarşamba

G. Acar - Savran & N. Tura Demiryontan "Kadının Görünmeyen Emeği"

Gülnur Acar-Savran ve Nesrin Tura Demiryontan'ın derlediği Kadının Görünmeyen emeği, içinde dört farklı makale barındıran, yine herkese tavsiye edebileceğim bir kitap.

Özel mülkiyet kavramının ortaya çıkışı ve bunun ardından işbölümünün cinsiyetlere dayalı hala gelmesi ve bu süre içinde kadının toplum içindeki konumunun geldiği hal, ilk bölüm olan "Sınıflı ve Devletli Toplumların Kökenindeki Mülkiyet Biçimleri, Politik İktidar ve Kadın Emeği" adlı makalenin başlangıcında okuru karşılıyor.

Evlilik biçimlerinin değişen boyutunun, anayerli ve babayerli toplumların arasındaki etkileşim ve zamanla bu dengelerin nasıl değiştiği bu bölümde irdeleniyor. Değişen üretim tarzlarının ailenin temel yapısı olarak sürekli ve sürekli sunulan başta aile olmak üzere toplumun diğer alanlarına nasıl yayıldığının çıkarımını yapmak da burada mümkün.

Akrabalık bağına bağlı gelişen mülkiyet hakkının, akrabalık ilişkilerinin ve ailenin kadın aleyhine gelişen süreci içinde değişen sosyoekonomik ve politik değişim sonunda kadın emeğinin nereden nereye geldiği anlatılıyor.

Bir sonraki "Baş Düşman" adlı makalede kadınların ortak noktası olan "ezilmişliği" ilk vurgulanan konu. Ev emeğinin toplumsal üretim içinde makineleşme - kapitalizm ile birlikte uğradığı değer yitimi, kadın emeğinin makineleşme sonrasında uğradığı "şok" ele alınıyor. Ev içi işbölümü, ev emeğinin ve kadın emeğinin ücretlendirilmesi konularında hemen hepimizin de bir şekilde maruz kaldığı haksızlıklar makalede incelenen konulardan bazıları.

Üçüncü makale "Ev Emeği Tartışması ve Ötesi", Christine Delphy ve John Harrison üzerine Maxine Molyneux'nun eleştirilerini kapsıyor. Kadınların ezilmesinin emek üzerinden işlendiği bu makalede tartışılan konular daha önce konuya yazarla aynı ya da yakın pencereden bakan okumalar yapanların hatırlayacağı ya da katılacağı karşı çıkışlar ya da onaylamalarla işleniyor. Kamusal alan dışında ve makineleşme sonrasında iyice toplum dışına itilmiş kadınlar ev içi emeği, aile kurumu, kapitalizm, emeğin ücretlendirilmesi makalenin ana konuları içinde sıralanabilir. Burada şöyle bir nokta var ki değinmeden geçemeyeceğim; kapitalizmin kadını ücretsiz ev içi emeğe yönlendirirken bir taraftan da ailedeki erkeği kapitalizm için var gücüyle çalışmak zorunda oluşu konusu üzerine yazılan makalelere en azından ben çok az yerde denk geldim,bunun makalede yer alması bence çok iyi. Bence, zaten burada sorun toplumsal cinsiyet dayalı işbölümü. Kadını eve hapseden de erkeği dışarıda uzun saatler boyunca çalışmaya mahkum eden de eşzamanlı incelenmeli, tartışılmalı...

Son makale "Marksizmle Feminizmin Mutsuz Evliliği"  (Heidi Hartmann) hakkında bir yazım zaten blog'da mevcut; o yüzden sizi o yazıya yönlendireyim eğer merak ediyorsanız. Burada tekrar yazmak istemedim.

16 Mart 2015 Pazartesi

Hillary Jordan "Uyandığında"

Yine uzun zamandır okumak istediğim, aldıktan sonra ise bir türlü okumaya fırsat bulamadığım (bu klişe ifade hakkında açıklama: Okumaya zaman bulamadım değil, bu kitabı okumaya fırsat bulamadım. Açıklama yapmazsam kimsenin merak etmediği okuma alışkanlığım hakkında gereksiz detaylar veremezdim gibi, neyse) Uyandığında'yı dün, yani bir Pazar günü içinde bitirdim. Başından kalkmayıp sürekli okusam daha çabuk biterdi ama araya giren gündelik işlerle kitabı bitirmem akşamı buldu.

Distopyaları çok sevdiğimden kitap zaten varlığını öğrendiğimden beri dikkatimi çekiyordu. ABD'nin bir din devletine dönüştüğü ve her şeyin din temelinde yaşandığı/yaşatıldığı bir gelecekte geçiyor Uyandığında. Hillary Jordan'ın distopyasında suçlular, işledikleri suçun ağırlığına göre rengi ve süresi belirlenen, deri altına enjekte edilen bir yöntemle cezalandırılıyor. Ekonomik zorluklarla mücadele eden ABD'nin bu cezalandırma yöntemiyle aynı zamanda suçluların hapishane masraflarının yükünden de kurtulmayı amaçladığı okura sunulan romanda, toplum içinde "suçlu damgası yemek" ağır biçimde ele alınıyor; suçlular, Renkliler'e dönüşüyor ve ceza süresi boyunca mahkum edildikleri deri rengi ile her gün yeniden ve her yadırgayan bakışla beraber yeniden suçları toplum içinde yüzlerine vuruluyor.

Din devletine dönüşen Amerika'da aynı zamanda kürtaj da yasaktır; zira kadınların doğurganlığını ellerinden alan bir salgınla mücadele içinde geçen uzun yıllardan sonra çıkan kanunlarla kürtaj en ağır cezalardan birini gerektiren bir suça dönüşmüştür. Kasten adam öldürmekle aynı cezayı gerektirmektedir; bir "kırmızı"ya dönüştürülmek.

Baş karakter Hannah Payne'la kitabın ilk başlarında, renklendirilme işleminin ardındaki ilk gününde karşılaşıyoruz. Hannah, kürtaj yaptırdığı için artık bir "kırmızı"dır. Kürtajı yapanın ya da çocuğun babasının adını vermediği için cezası üzerinden herhangi bir indirim alamamıştır.
Dindar bir ailenin, kendi çevresinden başka bir dünya tanımayan genç kızı Hannah'nın kürtaj, kaybettiği çocuğu ve yaşadığı ilişkinin kendisi üzerine sorgulamalara giriştiği dönüştürüme işlemi sonrası otuz günlük esaret ardından renkliler için tehlikelerle dolu dünyaya dönüşü ise ayrı bir sorun olacaktır.

Din egemen bir toplumun rehabilitasyon merkezi olarak sunulan, ancak şansı biraz yaver giden renklilerin belirli bir süre için girebileceği, bir manastır gibi tasvir edilen bir yere sığınmasıyla beraber Hannah, bir kırmızı olarak yaşamaya resmen başlayacaktır.

Kürtaj üzerine, insan hakları üzerine, din üzerine, ahlak ve vicdan üzerine verdiği mesajları, işlediği konuları, sürükleyici bir hikaye içinde okura sunan yazar Hillary Jordan'ın ikinci romanı olan Uyandığında, günümüzü düşündürtmeden hiçbir okuru son sayfaya kadar götürmeyecektir.

Kitap hakkında çok şey yazılır, ancak çok beğendiğim bu kitap hakkında yazdığım şeylere kendi yorumumu belki gereğinden de fazla katacağımı biliyorum. İpucu da vereceğimi biliyorum. Bunun yerine, size Uyandığında'yı okumanızı tavsiye ederek yazımı bitiriyorum. 

14 Mart 2015 Cumartesi

H. G. Wells "Efendi Uyanıyor"

H. G. Wells benim en sevdiğim yazarlardan biri. 1886 İngiltere doğumlu yazarın edebiyat tarihinin ilk distopyası olarak adlandırılan eseri "Efendi Uyanıyor", siyaset, sosyoloji gibi konularla ilgilenen herkesin (aslında örnek olarak saydığım bu iki dalla ilgilenmeyen insanların olmasını da anlamıyorum - illa akademik olarak ilgilenmekten de bahsetmediğimi özellikle belirteyim) okumasında fayda olan bir kitap.

1899 yılında kitaplaştırılan Efendi Uyanıyor, uykusuzluk sorunu çeken, üniversitede sosyalist gruplara yakın olduğu yalnızca bir satırda belirtilen Graham'ın, altı günlük uykusuzluk ardından daldığı derdin uykudan, 203 yıl sonra uyanışını anlatıyor. Değişen toplumsal, siyasi, ekonomik yapı, gelişmiş teknoloji Graham'ın şaşkına çeviriyor ve her şeyin nasıl, neden bu hale geldiği merakı içinde bırakıyor. Ancak şaşkınlığını katlayacak olan bir başka şey daha vardır; Graham, yıllardır hesabında biriken para sayesinde artık dünyanın sahibidir. Dünya üzerindeki her şeye sahip olan Efendi, Uykucu Efendi, Graham'dır. Hiç beklenmeyen uyanışın gerçekleşmesinin şoku Graham'ın kişisel şokuna sebep olduğu kadar, toplum içinde de beklenmedik büyük bir hareketliliği neden olacaktır. Zira; aslında Efendi'ye neredeyse tapanlar, ona büyük umutlar bağlayanların bile aslında Efendi'lerinin uyanmasına inancı sandıklarından da zayıftır.

Toplumsal değişmenin fitilini ateşleyen bu uyanış ile Efendi uyuduğu müddetçe yönetimi idare eden Konsey ve düşmanları Ostrog'un iktidar savaşı başlayacaktır. Sözde Efendi'nin pasifleştirilerek geri plana itildiği bu dönemde Efendi'nin mecazi anlamda uyanışı da geciktirilecektir.

Kapitalizm eleştirisi olarak ele alınabilecek, bir yandan da "sosyalizm bir ütopya mıdır?" diye okuru düşündürtecek bir eser. Seçkinler Teorisi'ni (Vifredo Pareto ve Gaetano Mosca) akıllara getireceğinden şüphem yok eserin; zira daha iyi bir toplum hayaliyle yaşayan kitlelerin umut bağladıkları -yine- başka bir yönetici sınıfın iktidarının da yine halka uzak, yine "başka bir yönetici sınıftan ibaret" olacağı gerçeğinin eleştirisi Efendi Uyanıyor'da yapılıyor. Sol kanadı temsilen kitapta yer alan karakterin (Ostrog) işçi sınıfını ve halkı görmezden gelerek, Efendi'nin iktidarının temelsizliği üzerine kendi koltuğunu garantileme çabası okura sunuluyor.

Kadın ve aile kavramının değişimini karakter Graham üzerinden yadırgadığını düşündüğüm yazar, yuvanın kadını kamusal alandan dışlayıp eve hapsetmesi üzerine kurulu kandırmacanın savunusunu yapıyor gibi görünüyor.

Graham'ın uykuya daldığı dönemi tanımlayan, hayallerindeki ve zamanındaki saflığı, o dönemin gelecek tasvirini yaptığı ve uyandığı dönemde karşılaştığı dünya arasındaki farklar, distopyaların beni çeken yönünü özetler nitelikte: Her şeyin güzel olacağını size kim söz verdi?
Efendi Uyanıyor. Ancak Efendi'nin gerçekten uyanması lazım.

Dönemin çok çok ilerisinde teknolojik gelişmelerin günümüz dünyasına oldukça benzer şekilde tasvir edilmeleri de dikkat çekiyor. Bir de, yazarın teknolojik gücü elinde bulunduranın güçlü olacağı çıkarımını burada çok önemli bence.

Kitabın içinde kesinlikle beğenmediğim, yazarın fikrini baş karakter Graham üzerinden ifade eder gibi göründüğü, özellikle bir konuda sergilenen sert bir tutum var. Graham'ın ırkçı tutumu,  bir yandan da Wells'in (bu kitabın dışında yer alan) ırkçılık karşıtı ifadeleri ile de çelişiyor.  Kafa karıştıran ve okuru illa ki rahatsız edecek olan Graham'ın tavrını bu derece okurun gözüne sokmasının dönemin Avrupa'sına yapılan bir eleştiri mi yoksa Wells'in o dönemki düşünceleri mi olduğu sorgulanabilir.

Okuyun, okuyun derim.