24 Mart 2019 Pazar

Deadwind

Hiç sevmediğim bir şey yapıyor ve dizi tanıtıyorum. Öncelikle şunu söyleyeyim, dizi izlemeyin. Blog'da tanıttığım ve beğendiğimi belirttiğim Kuzey Avrupa polisiye romanlarını okuyun daha iyi. Ha utanmaz, terbiyesiz, saygısız, tutarsız insan, sen neden izledin derseniz, yemek yerken izlemek için bir şey açıyorum, böylece mola vermiş oluyorum. Daha önce ve genelde bunu saplantılı biçimde sadece en sevdiğim dizileri izleyerek yapıyordum (Bron/Broen oluyor bu; toplam 4 sezon olan dizinin ilk 3 sezonunu 40 kere falan izlemişimdir; herhangi bir bölümü açıp yemek yemek... işte böyle bir hal aldı insanlık yazıklar olsun hepimiz makineye bağlı pil olduk, hemen kendimi saksıya atayım....)... Neyse. 

Dedim ki, madem kimsenin umursamadığı Kareler ve Sayfalar ile Soğuk Diyar Polisiye Turu (özel) devam ediyor ve cidden kimse tanıttığım romanlar ile ilgilenmiyor bu tur kapsamında, ben de araya bir iki dizi de ekleyim.

Dikkatimi toplama ve ekrandan yansıyan herhangi bir şeyi izleme sürem 20 dk olduğu için (bu arada artık film de izlemiyorum, izleyemiyorum... eskiden bu blog'da filmler hakkında da bir şeyler yazardım, çok eskiden, 10 yıl falan önce...).... Kısa diziler, az bölümü olan, az sezonu olan, bir saatten kısa bölümleri olan ve elbette Kuzey Avrupa yapımı olan ve evet polisiye olan dizilere bakıyorum böyle arada. Tanıtayım dedim izlediklerimden bir ikisini. Üçünü. Daha da yok zaten.

Bunlardan biri Deadwind. Karppi de yazıyor. Siz bakın artık adı ne ise dizinin. Karppi başkarakterdeki dedektif bayan kadın hanımefendinin adı zaten.

Bron hakkında hiç yazmadım değil mi? Gelmiş geçmiş en güzel polisiye dizi hakkında yani. Onu da yazaymışım iyiymiş, çünkü onunla ilgili cümlelerle bu diziden bahsedebilirim.

Deadwind, eşinin ölümünden sonra göreve dönen dedektif Karppi'nin görevdeki ilk günü karşılaştığı, dahil olduğu ilk cinayet vakasına odaklanan 6 bölümlük bir mini dizi. 2018 Finlandiya yapımıymış. 2020'de 2. sezonu da gelecekmiş. Gömülmüş halde bulunan bir kadın cesedi ile başlıyor dizi. Törensel bir edayla gömülmüş bir kadın cesedi, biraz ilerisinde de intiharmış gibi görünmesine sebep olacak biçimde çıkartılmış, katlanmış kıyafetleri, denizin kenarında.

Karppi ve beraber çalışmaktan en başta pek memnun olmadığı Nurmi, olayı aydınlatmaya çalışırken, iç içe geçmiş birden fazla sorun ve hikaye karşılarına çıkıyor. Bu kısmı izleyenler ve izlemek isteyenlere kalsın. Polisiye bu. 

Ben diziyi neden beğendiğimi anlatayım.

Bir kere ucuz duygusallıklar yok. Bron'ü neden çok sevdiğimi yazayım bir gün; bu da onun gibi biraz; karakterlerin aşk meşk, sorunlar, hayatı sorgulamaları, geçmişi deşmeleri, birbirlerine yürüşmeleri gibi ucuz Amerikan işi "detaylar" kurguda yok. Soruna odaklamış, cinayete odaklanmış gidiyor dizi. Ha arada küçük bir şeyler var, mesela Karppi'nin hayatından ya da Nurmi'nin hayatından küçük detaylar, ama çok yerinde bırakmışlar.

Uzun uzun hayatı sorgulayan karakterlerden nefret ederim, burada o da yok.

Soğuk diyar kurgusu.

Haricinde, müziğe boğulmamış. Şov yok. İnsanlar normal, düz. Ama Bron'dekiler daha düzdü, o yüzden Bron eşsiz.

Karppi, bu arada Saga Noren'e, yani haliyle Karppi'yi canlandıran Pihla Viitala, Sofia Helin'e çok benziyor; ayrıca mimikleri de dizide çok benziyor. Her şey benziyor. Giyim tarzı bile. Saçı başı bile. Davranışları bile. Bunu da çok çok çok bir benzerlik olarak inatla buraya sokuşturmak istedim. Çok benziyor. Saga Noren ekolü. 

Soğuk diyarlarda bir hayalet dolaşıyor... ve dolaşacak... Saga Noren'in hayaleti....

9 Mart 2019 Cumartesi

Camilla Ceder "Frozen Moment"

Benden başka kimsenin umursamadığı, Kareler ve Sayfalar ile soğuk diyar polisiyesi (özel) turu devam ediyor. Yeni bir soğuk diyar polisiye serisi ve haliyle yeni bir yazar ile. Camilla Ceder ve "Christian Tell" serisinin ilk kitabı "Frozen Moment". Böyle yazdığım için seride birçok kitap var sanmış olabilirsiniz, ama yanılmayın, sadece iki kitap var. Diğeri de "Babylon" adlı bir kitap. Hangi yazara hangi seriye "baksam" diye kitapların içinde cinnet geçirerek kaybolmuşken Frozen Moment'ı seçme sebebimi belirterek kitap hakkındaki kısa yazıma devam edeyim bence; sebep şuydu, üzerinde Wallander kelimesi gözüme çarptı. İçinde de yazar bir iki kez adını anmış. İsveç'ten bir Wallander daha çıkmaz, çıkamaz, Christian Tell yanına bile yaklaşamamış zaten. 

Başlar başlamaz bunu yazmsaydım elbette iyiydi. Ceder de bir Mankell olmadığının farkındadır sonuçta her insan bunun farkındadır yani kendisi için. Yani her insan kendisi için farkındadır, mesela benim bir Mankell olamayacağımın farkında olmam için. Çırpınıyorum.

Yazıya geçelim.

Frozen Moment, bir garajda/tamirhanede bulunan bir erkek cesedi ile başlıyor. Ortada neden öldürüldüğüne dair hiçbir şey anlaşılmayan bir adam var. Öte yandan, 12 yıl kadar önce genç bir kızın hayatından karelerle uzun bir süre geçmişe dönüyoruz. Bir yandan günümüzdeki cinayetin soruşturması devam ederken, öte yandan 12 yıl önceki hikaye devam ediyor, ilerliyor. İki hikayenin nerede nasıl kesiştiği de Frozen Moment'ın şimdiki zamanındaki kırılma noktası olacak gibi diyebiliriz.

Ben ilk paragrafta romanı kötülemiş gibi oldum ama yok aslında, okunur, hikayenin kapatayım devam etmeyim sıktı dedirten bir yanı yok. Aslında merak da uyandırıyor; romanın klişesi bol, ama dediğim gibi kendini okutacak bir iki detay, daha doğrusu kendisini okutmak benim için katil kim, neden gibi sorularla ilgili detaylar oluyor, bu yüzden böyle bir iki şey bulunca devam ettim. Bir süre sonra zaten neden kısmı aydınlanmaya başlıyor, en azından okur için.

Başka nelerden bahsedebilirim? Mesela yazar Wallander'ın ilk romanında olduğu gibi burada da baş karakter (Tell oluyor burada) ile üstü olan kişi arasında aynı durumu kurgulamış. Belki okursunuz diye detay vermiyorum ama resmen aynısını almış. 

Romanı okurken bazen çok dağılmış gibi gelebiliyor, mesela okur için açık olanların kurgudaki karakterler için de açık hale gelme sürecine tanık olmak bazen uzun sürüyor gibi geldi. 

Tell'den Wallander çıkmaz ben tekrar söyleyim de. 

Buna karşılık roman kötü değil, sıkılmadan okursunuz. 

5 Mart 2019 Salı

Ragnar Jónasson "Blackout"

Ragnar Jonasson'un Dark Iceland serisinin aslında üçüncü, ama serideki olayların akışına göre aslında ikinci romanı olan Blackout, yazısı biraz geç de olsa benden başka kimsenin pek de umursamadığı Kareler ve Sayfalar, Soğuk Diyar Polisiyesi Özel Turu kapsamında blog'da. Yani okudum, hepsi bu. 

Burada da depresif genç polis baş karakter Ari Thor var; olaylar yine Siglufjördur'da geçiyor. Geçmişe bolca yolculuk var, başkarakterler haricindeki karakterler üzerinden bolca geriye dönüş var diyebilirim. Baş karakterler dediğim de zaten geçen romandan bildiğimiz Siglufjördur güvenlik güçleri... Aslında burada Ari Thor daha geride kalmış, Jonasson daha çok diğer karakterlerle işi götürmüş. Mesela o Snowblind'da hem çığ, hem de küçük/kapalı mekan üzerinden, kapalı bir topluluk üzerinden sıkça hissettirdiği sıkışmışlık, kapalı kalmışlık hissi bu romanda yok. Burada daha açık, daha dağınık bir his var. Karakterlerin birbiriyle sıkı bağları, diğer romana göre yok, içe içe geçmişlik burada tamamen kaybolmuş geldi bana. İlk romanı ve peşine bunu okuyunca anlarsınız. Özellikle ilki düdüklü tencere hissi veriyordu. Bu daha çok dev bir tepsi. Çok güzel benzetme yaptım mutfak eşyaları üzerinden. Son olarak tekrar yazayım, Ari Thor baya geri planda geldi bana, bunda da diğer romanda kendi üzerine haliyle düşen araştırma işinin bu romanda başka bir karakterin de işin içine başka bir sebepten dahil olmasıyla azalması olabilir belki. 

Ne kadar güzel bir yazı yazıyorum.

Konusu kısaca şöyle; tünel inşaatında çalışan bir adam ölü bulunur; ancak hem geçmişi hem de şimdiki hayatında bazı soru işaretleri vardır. Kendisinin hayatının hem kimlerle kesiştiği, hem de bu küçük yerde, yan, Siglufjördur'da ne aradığı, karışmış olduğu herhangi bir şey olup olmadığı, geçmişi didiklenmeye başlanır. Ve olaylar gelişir, gelişir....

Polisiye bu, daha da anlatılmaz. Kalanı okunur.

Kareler ve Sayfalar... Soğuk Diyar Polisiyesinin tek adresi... 

16 Ocak 2019 Çarşamba

Zygmunt Bauman "Küreselleşme ve Toplumsal Sonuçları"

Sürekli polisiye romanlar eklediğim için birkaç tane kurgu dışı kitap hakkında yazı eklemek istedim. Bunlardan ilki Bauman'ın Küreselleşme ve Toplumsal Sonuçları adlı kitabı olsun dedim. Gün içinde sıkılmazsam birkaç kitap hakkında daha yazı eklemeyi düşünüyorum. 

Kitaba geçersek; Bauman Küreselleşme'de (kitabın tam adıyla değil, böyle yazacağım kalan kısımda da) ortaya bir tartışma metni koymak niyetinde. Bu amaç da şuradan kaynaklanıyor; kendisi, küreselleşmenin etrafında bir sis perdesi yarattığını söylüyor. Metindeki tartışmanın amacı, bu sis perdesini tartışarak biraz dağıtmaya sebep olabilecek sorular ortaya koymak. Bauman'a aşinaysanız, Küreselleşme'den beklentiniz aslında belli; ortaya koyacağı tablo karamsar bir tablo olacak.

Örneğin; küreselleşmenin getireceği vaadiyle peşine düşülen bir "birleşme" anlayışının kesinlikle gerçekleşmemiş olduğunu tartışmaya açıyor/söylüyor. Küreselleşmenin eşitleştirme niyetiyle yola çıkan bir tektipleştirme vaadi vardı ya, işte bu işlemez haldedir. Tektipleştirme teşviki görünümdeki küreselleşme bir zaman/mekan sıkışması yaratarak bir yerelleşme süreci başlatmıştır diyor; bu yerelleşme süreci dediği, aslında yerele ait olanın korunması ya da yerelin muhafazası değil. Küreselleşmeyle gelen zaman mekan sıkışması dediğimiz şey; bir kısıtlılık yaratıyor aslında. Böyle olunca da yerelleştirme, küreselleşmeyle beraber bir sabitleştirmeyi getiriyor beraberinde. Hareket özgürlüğünün kısıtlanması, denetlenmesi gibi düşünün. Bunu mikro ya da makro boyutlarda düşünebilirsiniz; mesela kişisel olarak zaman/mekan sıkışmasından etkilenmeniz ya da bir devletin küreselleşmeyle beraber hareket imkanının ekonomi ya da siyaset alanında kısıtlanması gibi. Çünkü artık gündemde şöyle bir şey de var;küresel kapitalizmin gelişen enformasyon teknolojileriyle beraber yayılmasının hareketliliğine karşı bu yerelleştirme, dünya genelinde nüfus dağılımının hareket ve hareketsizlik denetimini de ele geçirmekte. Bu yüzden de, dünyada birileri küreselleşirken birileri yerelleşmektedir; yani birileri hareket özgürlüğüne ulaşırken birileri çakılı kalmakta, yerelleşmektedir.

Böyle olunca da, yani zaman/mekan sıkışması, küresel kapitalizmden kopuk değil dedik ya; mekan da bir savaş alanına dönüşmekte. Mekanın kontrolü diyelim ya da. Sermayenin hareket kabiliyeti mekanın denetimi ve hareket kabiliyetine de yansıyor. Örneğin; küresel bir şirket gelip dünyadaki x ülkede (x ülke yerelleşmiş, çakılı kalmış, kontrol ve hareket kabiliyetini diğerine göre burada yitirmiş, ya da daha az kontrol edebilmekte oluyor bu durumda) bir fabrika açıyor. Doğayı tahrip ediyor, çalıştırdığı yerel işçilerin haklarını ihlal ediyor, gibi. Sonra da çekip diyor. Üretimini yaptı, karını yaptı; çekip gitti. Mekanın denetimi, hareket kabiliyeti onda. Ardında kalan ülkedekiler ise mağdur. İşte küreselleşmeyle ortaya çıkan yeni bir tabakalaşma vardır diyerek Bauman'ın işaret ettiği bir boyut oluyor bu. Yerel ile bağını koparmış, sadece yatırım boyutuna, karına odaklanmış bir "küreselleşme". Eşitlik, eşitlenme gibi bir şey yok; sisi dağıtmak derken bunlardan bahsediyor.

Yine bir hareket kabiliyeti olarak sibermekandaki yersiz yurtsuzlaşmaya değiniyor; sibermekan düzlemi artık özgürlüğün yeni düzlemidi Bauman'a göre. Kişiye ya da bedene atfedilen güç, sibermekana taşınan güce dönüşmüştür. Mekan, beden ve güç arasında bir dönüşüm var yani küreselleşmede. Bu hak, yani sibermekanın yersiz yurtsuz hareket özgürlüğü alanına girme "şansı","imkanı" ise seçkinlerin elindedir. Bunu da başka bir mekan savaşı olarak düşünebilirsiniz.

Ulus devletlerin konumlarının güçsüzleştiğine bağlıyor sonrasında Bauman; bu yersiz yurtsuzlaşma, sermayenin de yersiz yurtsuzlaşması, zaman mekan sıkışmasından muaf olmanın bir grup insana olduğu gibi bir grup küresel güce de ait olması gibi sonuçlar bu güçsüzlüğü yaratmakta ona göre. Buradan emperyalizmin ulus devlete göz dikmesinin kapitalizmin emperyalist aşamasıyla bağını görerek tüm süreci ele alma ihtiyacı ortadan çıkıyor; yani metni de öyle okumanızı tavsiye ederim.

Küreselleşmeye emperyalizm diyerek devam edelim; en çok faturasını ödeyen zayıf konumdaki ulus devletler. Zira bu hareketsizleştirilmiş hallerinden ötürü "seçkin" olan hareketli için bir mekan olmaktan öteye gidemiyor diyor Bauman; o yüzden küreselleşmeye, küresel kapitalizme karşı durmanın asıl mevzisi antiemperyalist mevzi ve ulus devlet savunusudur. Yani vatanınızı savunun diyerek bitireyim. Çok uzadı yazı. 

10 Ocak 2019 Perşembe

Ragnar Jónasson "Snowblind"

Kareler ve Sayfalar ile soğuk diyar polisiyesi (özel) turu kapsamında bu sefer İzlanda'dayız. Böyle yazınca ciddi oldu. Ragnar Jónasson'un Dark Iceland serisinin ilk kitabı Snowblind. Snowblind'da da, seri boyunca sanıyorum romanlarda yer alan başkarakter Ari Thor Arason adlı akademiyi henüz bitirmiş polis var. Dark Iceland serisinde şu ana kadar yazar beş kitap yayınlamış, dördü İngilizce'ye çevrilmiş anladığım kadarıyla. Bende üçü var, hatta ikinci kitap Nightblind'a başladım dün. Jonasson'un bir serisi daha varmış, o da Hidden Iceland, o seride de henüz iki kitap var. Onlardan hiçbirini okumadım. 

Tamam yeteri kadar bilgi verdiğimi düşünüyorum. Snowblind'a geçebilirim. 

Ari Thor'dan kısaca bahsetmek istiyorum öncelikle, kendisini Snowblind'daki olayların geçtiği, aynı zamanda ilk görev yeri olacak olan Siglufjördur'a taşınmadan önce Reykjavik'de yaşayan, polis akademisine ani bir kararla giren ve bunun için teoloji eğitimini yarıda bırakan daha doğrusu askıya alan 24 yaşında bir kişi. Teoloji eğitimini yazarın dahil etmesi Snowblind'da karşıma ne kadar çıkacak diye bekliyordum, ancak kendi adıma beklediğim gibi bir şey çıkmadı. Karakterin geçmişi ile beraber bu detayın hikaye içinde ayrıca işlendiği ufak tefek durumlar/anlar dışında neredeyse hiçbir şey yoktu. 

Snowblind, Siglufjördur adlı "hiçbir şey olmayan" bir yerde, bir kaza ve peşinden gelen bir cinayetle birlikte birden hareketli bir dönemin yaşanmaya başlandığı, ancak zaman dilimi olarak da kısa bir döneme odaklanıyor. Gün gün bölümlere ayrılmış halde zaten kitap. Onun haricinde, tam olarak ne ile bağlantısı olduğunu ancak sonlarda fark ettiğiniz, çünkü açık açık yazılıyor artık bir olay da geçmişten paylaşılıyor. Hikayenin içindeki yerinin ne olduğunu ben çok sonraları ancak yazar açıkladığında anladım... Özür dilerim....

Bu "hiçbir şey olmayan" yer halini yazar çok güzel anlatmış. Kitabın yarısına yaklaşana kadar olaylar "hiçbir şey olmayan" hale çok uyuyor, çok durağan bir akış varmış gibi ancak bir şeylerin aslında olageldiği hissi de var. Zira hızlanan ikinci yarının sebebi bu durağan bölüm içinde aslında olup bitenlerle de bağlantılı. Yazar, İzlanda'nın doğasıyla, olayların geçtiği mekanın yarattığı hisle olaylar arasında, yazdığı metin arasında bir uyum yakalamış bence. Mesela şu bahsettiğim "hiçbir şey olmuyor", sayfalar boyunca "eee cinayet falan ne zaman olacak artık" diye beklerken aslında bunu sıkılmadan beklediğinizi hissettiğinizde kafanıza dank eden bir şey. Evet bir şey kitapta da olmuyor gibi, polisiye kurgu için çok uzun süre bir şey olmuyor ama sıkılmadan okuyorsunuz. Çünkü olayların geçtiği ülkede, köyde, kasabada, ilçede her neyse, o coğrafyanın yarattığı koşullar bu metne yansıyor. Genelde cinayet olur hemen, sorun hemen ortaya konur. Jonasson onu çok güzel yansıtmış. Olaylar olana kadar, Ari Thor için bir şeyler olana kadar, Siglufjördur mekansal olarak da sıkışana kadar bir şey yapılamayacağını aktarmak için okuru da hemen olaylara sokmamış. Biraz beklemeyi ve orayı yaşıyor gibi olmayı öğretmiş gibi geldi bana. Kurguda her şeyin sıkıştığı durumlarda, Siglufjördur'a giriş ve çıkış imkansız, bir çığ düşüyor mesela. Ardından olaylar açıklığa kavuştuğunda yeniden yollar açık. 

Bir de çok akıcı, en azından kurgu diyeyim. Çeviri nihayetinde. Ancak dediğim gibi, ilk kitap bittikten sonra ikincisine de başladım. İzlanda polisiyesinden iki ya da üç kitap tanıtmıştım, bu yıl daha farklı yazarlar ve serilere yer vermek için beğendiğim bu roman bir başlangıç olsun. Olmalı. 

5 Ocak 2019 Cumartesi

Mari Jungstedt "Unseen"

Kareler ve Sayfalar ile soğuk diyar polisiyesi (özel) turu devam ediyor. Bu da hem yılın ilk kitabı, hem yılın bu tur kapsamındaki ilk kitabı hem de blog'daki ilk yazı olmuş oldu böylece. Bu dediğim, başlıkta gördüğünüz; Mari Jungstedt'den "Unseen". 

Mari Jungstedt, İsveçli bir gazeteci ve polisiye yazarı. Stockholm'de eşiyle beraber yaşıyormuş aynı zamanda, eşi ise Gotland, Visby'den. Yazlarını da Gotland'da geçiriyorlarmış. Bu bilgileri neden yazdım, neden evinde de en çok şu marka çayı kahveyi tüketiyor, eşiyle beraber market poşeti yerine bez çanta kullanıyormuş, bez çantaları da Gotland'daki bi yerel dükkandan alıyormuş gibi (bunları uydurdum şu an) detaylar yazacakmış gibi oldum peki? O kısmı da açıklayım.

Unseen, yazarın dedektif Anders Knutas serisinin ilk romanı. Sanırım toplam 14 kitap var bu seride ama bende 14'ü de yok, çok merak eden olursa sorsun tek tek yazayım yıl yıl hangi kitap yayınlanmış. Bende 3 ya da 4 kitabı olması lazım, öğrenmeyi çok isteriz Umut lütfen yaz derseniz onu da yazarım. İsveççem maalesef yetmiyor eksiksiz okumaya, sadece İngilizce olanları edindim. Neyse, devam edelim. Seri (ve Unseen) Visby, Gotland'da geçiyor. Sürekli bir Stockholm bağı karşımıza çıkıyor okurken. Anders Knutas serisinin baş karakteri haliyle Gotland'da yaşayan dedektif Knutas; ancak ilk roman olan Unseen için konuşayım; Knutas'tan daha çok okurun yakınlaşma fırsatı olan kişi Johan Berg. Kimdir bu Johan Berg? Kendisi Stockholm'den gelen bir gazeteci. Ancak o da Gotland'a tamamen yabancı değil. Kitap bittikten sonra yazara dair bir şey okurken fark ettim; zaten seri Knutas ve Berg'liymiş; sürekli Berg'in fikirleri, Berg'in etrafında dönenler Knutas'ın çevresinde olup bitenlerden daha çok karşımıza çıkıyor Unseen'de. Knutas ve Berg arasında böyle bir dengesizlik var gibi geldi bana en azından, belki ilk roman olduğu ve aslında Unseen'deki kurgunun Berg'in çevresinde olup bitenlerle daha fazla bağlantılı olması bunun bir sebebi olabilir. Ne diyordum? Yazar kendi hayatını biraz aktarmış yani seriye; mekan, bağlantılar, meslekler. Güzel bence.

Unseen ne anlatıyor peki? Birbirinden alakasız iki kadının öldürülmesiyle bir seri katilin etrafta dolaştığı düşüncesi Gotland'ı sarıyor. Knutas olayı araştırırken Berg de Stockholm'den haber yapmak için oraya geliyor; olaylara bir şekilde kıyıdan köşeden de olsa dahil oluyor. Öldürülen kadınlar arasında hiçbir ortak nokta bulunamıyor; aslında okur için küçük bir kandırmaca var ya da ben yanlış kurarak bir süre o noktaya saplandım. Yazar bilinçli bir yönlendirme yaptı mı yapmadı mı bilmiyorum ama güzel yanılttı, cinayetlerin sebebi olarak aklıma gelen şey uzun süre yanlışmış. Finalde öğrendim... Öte yandan, katil kitap boyunca yanınızda. Geçmişe dönük anılar, ayrı bölümler olarak katilin gözünden aktarılıyor. Geçmişinden başlayan ve yavaş yavaş olayların olduğu zamana yani bugüne diyelim, gelen bir anlatım da olayların akışına ek katilin anıları biçiminde aktarılıyor. Buradan, katilin neden öldürdüğünü tam kestiremeseniz de, ya da siz benim gibi yanılmazsınız belki, katilin kim olduğunu anlamak aslında mümkün hale geliyor. Katil çok saklı değil bence.

Beğendim Unseen'i. Bu sefer Wallander ve Mankell anmadan yazıya başladım, finalde anarak bitireyim. Dünya bir daha ne bir Henning Mankell görecek ne de bir Kurt Wallander...

25 Aralık 2018 Salı

Ne Okudum: 2018 Özet


Goodreads'te yıllık okuma hedefini sanırım yıllardır 52 kitapla sınırlıyorum. Bu yıl da hedefi tamamlayabildim.

2018'in ikinci yarısı tezin tamamlanması, peşinden savunma, peşinden doktora başvurusu derken nihayetinde yazın bir kısmı da bu panikle geçti, pek okuyacak fırsatım olmadı.

Açıkçası bir süre herhangi bir şeye odaklanamadım bile.

Sürekli yolda olduğum bir dönemi de eklersek.

Sonrasında da koşturmaca ardından güzel kısım; bu sefer de doktora derslerine yoğunlaşınca dönem ne ara başladı, ne ara şu sıralar sonuna yaklaşıyoruz fark etmedim bile ancak, cidden, şu goodreads hedefini tamamlamak için çaba gösterdiğimi söyleyebilirim nedense inat mı heves mi çözemedim ama o yıllık hedef bir şekilde zorunlu okumalar dışında da bir şeyler okumama vesile oluyor bence. Çoğu zaman okul için okuduklarımı da ekliyorum zaten.

Öyle böyle derken, tablo bu. Bence fena değil; sadece yazma, yazma ve düzeltme, panik ve panik ile geçen dönemlerde, hiçbir şey okuyamadığım haftaları da düşünürsek.

Bu da böyle bir blog yazısı olsun. 2018 özeti yazısı.

24 Aralık 2018 Pazartesi

Maj Sjöwall & Per Wahlöö "The Man on the Balcony"

Soğuk diyar polisiyesi keşif, tanıtım ve kısa yazılarla inatla Mankell ile kıyaslamıyor gibi görünüp içten içe "asla hiçbiri Mankell olamaz zaten, hıh" anlayışının her bir satırına sindiği Kareler ve Sayfalar özel turu devam ediyor.

Bu sefer çok popüler bir serinin ortalarından olmasa da, üçüncü kitabıyla devam ediyorum. Ediyoruz. Ediyoruz dememin bir manası yok çünkü okunmuyorum. Üzücü. Neyse. Seri diyorduk. Maj Sjöwall ve Per Wahlöö iki İsveçli yazar (üşendiğim için goodreads linki ile sizleri Maj Sjöwall ve Per Wahlöö hakkında daha fazla bilgiye yönlendireyim). İkiliyi popüler yapan ise Martin Beck'li polisiye serileri. Dedektif Beck'in on kitaplık serisi, aynı zamanda Beck adlı televizyon dizisine de uyarlanmış, diziyi izlemedim ama merak eden için buyurun link. 

The Man On The Balcony, dediğim gibi serideki üçüncü kitap. Beck ve arkadaşları Stockholm'de çocukları katleden bir sapık katilin peşinden koşuyor. Bazen ufak bir dikkatsizlik, önemsenmeyen bir bilginin de ne kadar hayati bir değeri olduğunu da kitabın adına taşımış yazarlar. 

Romanda katilin profili, olayın kurgusu, polisiye için farklı, özel, yenilikçi, unutulmaz bir yöne sahip değil. Hatta oldukça klişe bile gelebilir. Katilin karakterini herhangi bir şekilde değişik göstermek için birkaç özellik eklemek zaten yine beklenmedik ya da çarpıcı bir nitelik taşımıyor. Bu yüzden, polisiye bir kurgu olarak çarpıcı bir eser değil, ancak daha önce de yazmıştım, aslında sürekli yazıyorum, neden okuduğunuz ve ne beklediğinizle ilgili olarak sonucu yorumlamak lazım. Bu noktada, yine, "okunur ya niye okunmasın, kendisini okutuyor işte" bir roman diyeceğim The Man On The Balcony için de. 

Karakterlerle de yeni tanışmış olduğum için bir iki bir şey söyleyeyim; cidden şu dünya bir Kurt Wallander daha göremeyecek ya ne kadar dövünsek azdır, yerlere yatıp ağlasak azdır. Yok, hiçbir karakterle böyle bir yakınlık kurulamıyor - polisiye için söylüyorum, bir alt kategoriye daha inelim dar çerçevelerden çıkmayan polisiye okuma alışkanlığım yüzünden - soğuk diyar polisiyelerinde. O yüzden, karakterleri de uzaktan tanımak için fırsat var; uzaktan dediğim etraflarında geziyorsunuz, duyuyor, dinliyor, özel hayatlarından karelere tanık oluyorsunuz, bir noktada belki seriye sinmiş ruhsal durumu bile yakalayabilirsiniz her biri için ama bunlar benim için, okur olarak hep bir yere kadardı. Wallander öyle miydi ya...

Ben Kurt Wallander'ı gerçek insan sanıyorum biliyorsunuz.... 

Evet neyse, bir şeye daha değineyim, bitireyim. Kitapta çok güzel bazı yerler var; tamamı toplumsal analizler. Yazarların, kendi dönemleri içinde İsveç toplumunun sorunlarına gerçekten makro da mikro da yer vermek için çaba gösterdiklerini ve bunu hikayeye hiç sırıtmadan ekleyebildiklerini düşünüyorum. Örneğin, mekansal ayrışmayı, sosyal sınıflar bağlamında değerlendirirken işin içine ahlak gibi bir konuyu da dahil edip, bunu uzun uzadıya tartışmadan, meselelerini gidişat içinde bir iki cümleyle tertemiz anlatmışlar. 

".... aslında çalışma istek ve gücü dolu olan ve genel olarak temiz, düzenli sayılabilecek belirli bir grup insan da başarıya ulaşamamış bir toplum planlaması yüzünden, başını sokacak bir konut bulamamış ve sokakta kalmıştır."

Bu da kitaptan bir alıntı. Öyle bitireyim.

20 Aralık 2018 Perşembe

Hakan Östlundh "Engerek"

Bir önceki polisiye roman Danimarka'dandı; şimdi de köprüyü geçelim, İsveç'e gidelim.

Hakan Östlundh'un yedi kitaplık dedektif Fredrik Broman serisinin dördüncü kitabı Engerek. İlk kez okuduğum bir yazar. Evet seriye ortalardan giriş yapmış oldum ama denk geldi ve okudum, çok plansız bir okumaydı. Pişman olmadım. 

Engerek'de, Japonya'da üç yıl yaşayıp İsveç'e geri dönen bir danışmanın, dönüşüyle aynı hafta ailesinin etrafını saran felaket ve kendisinin de kayıplara karışmasını okuyoruz. Garip, kasvetli bir aile, ailenin garip ve kasvetli oluşuna okumaya devam ettikçe, karakterlerin anılarına tanık oldukça bir sebep bulmaya başlıyoruz. 

Cinayetin ardından, katilin kim olduğu sorusu kadar neden olduğu sorusunun da etrafında dönen Broman ve arkadaşlarının bir yandan roman boyunca tarihiyle paylaşılan sayfalardan gördüğümüz kadarıyla sondan başa doğru, hikayenin tarihiyle zıt biçimde ilerleyen biçimde Broman'ın sağlığına kavuşmasına beklediğini görüyoruz. Kitabın başında, Broman hastaneye getirilen ağır yaralı bir dedektif; sonlara doğru Broman'ın neden ilk sayfalarda hastaneye götürülen o adam olduğunu öğrenmeye doğru da gidiyoruz. 

Oldukça kasvetli karakterler. Bir cinayetin ardından, hatta birden çok ölüm ardından elbette coşku ve neşe beklenmez ancak bahsettiğim o değil; karakterler üzerindeki bitkinlik, bezginlik, soğuk ve kimsesizlik öyle sarıyor ki. Bir de, asıl üzerinde durulan karakterler cinayete kurban gidenlerin yakınları, onlara daha çok yakınlaşıyor, onları daha çok görüyor ve duyuyorsunuz sanki. Yazar daha çok aktarmaya çalışmış sanki. 

Kurgunun birden çok bilinmezi var; birinin bilgisi diğerinin çözümüne ışık tutmaya yarıyor. Tüm bunların yanında, okuyanlar ne der ya da okuduğunda şu an okumamış olanlar ne der bilmiyorum ama baştan beri katilin kim olduğu bana çok açık geldi. Tek bir ihtimal vardı zaten; o ihtimalin ne olduğu da basit bir soruya verilecek tek cevapla bulunabiliyordu ama nedense yazar, dedektiflerini dedektif gibi kullanamıyor gibi de hissettim. Belki o yüzden diğer karakterleri daha çok görüyor ya da duyuyor, tanıyor hissi oluşmuştur. Bazı soruları sormuyor, sormayı bilemiyor, akıl edemiyor gibi duran dedektifler gibi hissettim çoğu zaman. Bunları tam olarak böyle ifade edebilirim özür dilerim odun odun yazdıysam. 

Tüm bunlar ne Engerek'i kötü bir roman yapıyor ne de okuduğuma pişman oldum diyorum; zaten başta da aksini belirttim; okuduğuma pişman olmadım; okuduğum da iyi oldu. 

Bir insanın kaç kişinin hayatını kaç farklı yolla cehenneme çevirebileceğine dair karanlık bir roman Engerek.

Sara Blaedel "Ölüm Ormanı"

Serinin ilk kitabından değil de nasıl ve neden yedinci kitabından başladığıma dair bilgiyi, bir önceki blog yazısında ve Ölüm Ormanı'ndan önce gelen Louise Rick romanı olan Blaedel kitabı hakkındaki yazıda belirttim (bahsettiğim yazı için; Unutulmuş Kızlar). 

Blaedel'in Ölüm Ormanı, Louise Rick serisinin sekizinci romanı. Bu romanda, seride anladığım kadarıyla baştan beri Louise'in hayatında bir yük olan geçmişe dair bir "durum", sonradan görüldüğü üzere esrar perdesiyle (aynen böyle) örülü yönünü belli ederek, devamında yeni bir süreç başlatıyor. Bu, hikayede Louise'in payına düşen. Öte yandan, roman ve seri, belirli bir coğrafi bölgede kurgulandığı için aslında çakışan karakterler ve hikayeler de söz konusu. Bu yüzden, Ölüm Ormanı'nındaki gizemi yaratan olayın parçası olan her karakter, olayın mekanı ve olayın kendisi de bir yerden sonra aslında Louise ve çevresinin geçmişiyle ve şimdiyle birçok kesişim içeriyor. Olaya gelince; bir tarikatın yeni üyeleri için yaptığı ritüel sırasında yaşananların ardından ıssız bir ormanda bir çocuk kayboluyor. Davaya da Louise Rick bakıyor, Özel Arama Birimi'nin başındaki başkarakter yani. 

Henüz üç romanını okuduğum bir yazar Blaedel; hepsi de aynı seriden üç roman olduğu için şöyle söyleyebilirim ki her bir romanda karakterlerin peşlerinden getirdikleri hikayelere dair de kurgunun içinde bir yol var ve o yol da aynı biçimde çıkmazlarla, ipuçlarıyla, engellerle, nihayetinde çözüme doğru yaklaşan adımlarla dolu. Bu iç içe geçmişlik ve devam etmekte olan hikayenin farklı romanlarda hem sırıtmadan hem de hikayeye yedirilerek kendini okutması, akışı daha sürükleyici yapıyor bence. Polisiye okurken beklentiniz nedir bilmiyorum ama, (yazardan yazara göre değişiyor gerçi bende beklenti) Bleadel'i okurken saçmalamamış polisiye okuma şansınız var, o yüzden hem sıkılmadan hem de ilginizi kaybetmeden okuyacağınız bir yazar. Ölüm Ormanı da yine tavsiye edebilceğim bir eser o yüzden. 

15 Aralık 2018 Cumartesi

Sara Blaedel "Unutulmuş Kızlar"

Şu kısa paragrafı yazmadan hiçbir polisiye kitabı hakkında tek kelime etmiyorum, bu rutini bu yazıda da bozmam; "soğuk diyarların polisiyesi" haricinde polisiye okumayı sevmiyorum, gereksiz bir ayrım, ama tercih. Bunun sebebi de rahmetli Henning Mankell'in en sevdiğim "soğuk diyar polisiyesi" yazarı olması, Wallander'ın dünyanın en iyi polisiye serilerinden ikincisi olması (birincisi elbette, bilmem burada yazmaya tekrar gerek var mı, ama yazalım: Gelmiş geçmiş en iyi polisiye yazarı, en sevdiğim yazarların başında gelen sayın Agatha Christie hanımefendinin Hercule Poirot serisi. Miss Marple fanları üzülmesin, 1,5. sırada da o var. Ama 2. sıra kesinlikle Wallander. Neyse çırpınıyorum, devam edelim). 

Wallander.... Tıpkı Mankell gibi sen de gittin be... 

Bu yüzden, Mankell'in ölümü ardından yeni favori yazarım olamayacağı, zaten yazar hayattayken her kitabını bilmem kaç kez okuduğum için hayatımın geri kalanında bunun ne kadar beni idare edebileceği ve bunun ne kadar işlevsel olduğu sorununa karşılık, en azından keşif turu diye başladığım yeni soğuk diyarlar polisiye serileri keşfinde Sara Blaedel ve Louise Rick serisine de denk geldim. Hem sadece serinin ilk kitabını okuyacak, sonrasında başka bir yazar ve serinin ilk kitabına geçecek olmama rağmen, yani gidişat planım böyleydi, birkaç yazarı daha böyle paylaştım hatta blog'da, Blaedel'de böyle olmadı; ilk kitap ve diğerlerini edinmeme rağmen serinin 7,8 ve 9. kitaplarını peşpeşe okudum. Basılı olarak indirimde görünce aldım çünkü.

Sara Blaedel'den bu yılki Iceland Noir sayesinde haberdar oldum, öncesinde cidden duymamış ve haliyle okumamıştım. Hatta aynı dönem, yani geçtiğimiz haftalarda, Louise Rick serisinin devam kitabı değil ancak devam hikayesi olabilecek "The Woman In The Hotel" de yayınlandı. Sekizinci ve dokuzuncu kitaplar arasında da bir hikaye kitabı var diye biliyorum, onu henüz okumadım, bu ara okursam onu da eklerim. En azından 7-8-9 arasında blog'da bir sıra olur belki.

Lousie Rick serisinde böylece kısa öykülerin kitapları haricinde toplam dokuz kitap olduğunu da belirtmiş oldum.

Geçelim Unutulmuş Kızlar'a.

Louise Rick, özel araştırma biriminde, suç ihtimali olan kayıpları araştırmakta. Tabi serideki önceki kitapları okumamış olduğunuz her kitapta yüzünüze vuruluyor, hatta en azından 9-8-7 diye okumamışım ona seviniyorum. Birçok sürpriz bozulabiliyor, her kitap ayrı bir olaya odaklansa da Louise Rick'in ya da kitaptaki diğer karakterlerin hayatlarında devam eden olayların akışları seri boyunca devam ettiği, gizli kalmış noktalar her bir kitapta bir sonraki kitapta ya da kitaplarda aydınlatılmak üzere beklediği için sırayla okumamak hata. Unutulmuş Kızlar'da da öncelikle geçmişinin gölgesinde, başarılı bir polis olan Louise Rick var.

Unutulmuş Kızlar, ormanda bulunan kimliği belirsiz bir kadın cesedinin yıllar öncesine uzanan olayları nasıl domino taşlarının düşmesine benzer biçimde yeniden hareket ettirmeye başladığını gösteriyor. Ormanda bulunan kadının kimliği tespit edilince, kadının kardeşiyle birlikte, aynı gün otuz yıl önce ölmüş olarak kayıtlara geçtiği ortaya çıkıyor. Ölüm yerlerinin emanet edildikleri ya da terk edildikleri bir bakımevi olması, iki kardeşin özel durumu, artık kapatılmış bir kurumun geçmişini araştırmayı daha da zorlaştırıyor. 

Geçmiş kazdıkça ortaya çıkarken, bir yandan bir çevrenin nasıl suçla iç içe geçip sus pus kaldığını, öte yandan kurumlara güvenin sorgulandığını, birden çok ailenin dramını, pişmanlıkla dolu yılları, insanları, ve kurgu itibariyle ölümü okuyoruz. Zincirleme suçların tek tek açığa çıkarılmasını adım adım okuyoruz, eş zamanlı olarak Louise Rick'in de geçmişindeki bir sır perdesinin etrafında döndüğümüz hissediliyor ancak; o yüzden okurun ilgisi de sürekli metinde kalmış, tam bir gün içinde çay kahve içerken okumalık polisiye. Dağıtmadan, bozmadan, uzatmadan yazmış Blaedel.

Sürükleyici bulduğum bir hikayeydi, genel olarak karakteri de, yani Louise Rick'i de insan olarak tanımaya imkan veriyor yazar, insani yönü de sürekli göz önünde. Bazen bana fazla gelir, vıcık vıcık gelir sürekli duygusal eklemeler, sürekli akıştan kopmalar. Burada öyle bir uçurum yok, çok dozunda bence.

Odun polisiye seviyoruz... Şaka bir yana, polisiye sevenler için öneridir. Ama ilk kitaptan başlayın, seriyi katletmeyelim. Ben ettim siz etmeyin.

11 Aralık 2018 Salı

Ann Radcliffe "Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi"

Yüzyıllar sonra blog'a yazı ekliyorum ve hakkında yazdığım ilk yazı, bu sürecin sonunda, 1700'lerden. Ben de en son 1700'lerin sonunda blog'u güncelledim, bilmem fark eden oldu mu? Gelir gelmez dışlanmış ve sevilmeyen bir blog olduğumu da hatırlatmayı ihmal etmedim. Yabancılık çekmeyin okurken..... okuyan varsa.... belki.... umarım.... 

1764 doğumlu yazar Ann Radcliffe'in Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi adlı romanı, gotik roman türüne dahil edilen bir roman. Yazıldığı dönemdeki türünün diğer örnekleriyle birçok ortak noktasını bulabileceğiniz olay akışına sahip; buna olumsuz bir anlam yüklemeyin. Burada çıtayı bir yere çekmiş ve ona göre bir değerlendirme yapıyor değilim hatta şu an yorgunluktan ölüyorum ve birkaç hafta önce okumuş olduğum bu kitabın yazısını inatla yazmaya çalışıyorum. O yüzden özür dilerim. Zaten sevmeyerek okuyorsunuz beni. Konu yine dağıldı.

Sicilya'da bir Aşk Hikayesi'nde, beklenen kaos ve gerilim ne zaman yaşanacak diye düşünürken sayfalar hızla geçiyor; zaten ortada bir müphemlik var. Bunun üzerine üst üste binmeye başlayan diğer unsurlar; büyük ve karanlık bir şatonun gizemi; aydınlatılamayan bu gizemin üzerine yaşanan bir dram; bunlara eklenen bir macera. Sicilya'da Bir Aşk Hikayesi, geçmişin gölgesinin sindiği bir gotik roman olarak, ki birazdan birkaç benzerini de anacağım üzere, aklınıza gelecek o ilk gotik romanların çoğundaki korkunun hakimiyetinden daha baskın biçimde bir kaçışın gerilimini yaşatıyor. Bu yüzden, okurken kafamda üçe bölündü akış.

Karakterlere de kısaca değineyim; isimlerine değil, zaten olayı da anlatmıyorum. Yazıyı yazma sebebim ben beğendiğim kitabı, siz de okumadıysanız okuyun demek zaten. Karakterler diyordum; her bir karakteri çok beğendim. Kibrin ölümcüllüğü, yeri geldiğinde bir toprak sahibi üzerinden yeri geldiğinde ölümcül dereceye varmasa da bir din adamı üzerinden, bazen hırslarına yenik düşen bir kadın üzerinden yansıtılmış. Öte yandan kadın karakterlerde asla boyun eğmeci ve kaderci bir tutum yoktu bence; inancın pasifleştirici bir etkisinin yapıştırıldığı karakterler olur ya; burada Radcliffe hanımefendi aksini koymuş; kadın karakterler çok güçlü. Asla pes etmeyen, yılmayan ve gözü kara kadınlar. Dönemi düşünürseniz; yazıldığı dönem ve kurgu içinde karakterleri içine atmaktan sakınmadığı durumlar, kendisi hakkında da bir fikir veriyordur belki. Ağırlıklı olarak da bir dayanışma hali kadınlar arasında, kadınların yardımlaşmasına da değinelim. Romanda, bir bölümde din kurumu - toprak sahipliği üzerinden yansıtılan otorite çekişmesi/şovu, iki tarafın da meselesinin nasıl sadece kendi otorite konumları üzerinden bir mücadeleye giriştiğini, buna karşılık, bahsettiğim bölümde asıl sorun olan karakterin mevcut durumunun akıbetinin nasıl geri plana itildiğini gösteriyordu. Vurgulamak istedim. Elbette kadınlar iyidir erkekler kötüdür değil, kardeşlik bağı, dostluk bağı gibi anlamlarla yazar kadın ve erkek arasındaki saygı ve sevginin bu kurumlar savaşının yanında nasıl bir dayanışmayı ortaya çıkardığı çok kez örnekliyor. 

Evet.

Wilkie Collins'in Woman In White'ı, elbette en sevdiğim romanlardan biri olan Emily Brönte'nin Wuthering Heights'ı, Horace Walpole'dan The Castle Of Otranto (buna lisedeyken şarkı yapmıştım, şarkının adını kitaptan çaldığım yetmiyormuş gibi şarkının bir bölümünü de Impaled Nazarene'den çalmıştım. Şarkı gotik değil, leş iğrenç mağara dönemi black metaliydi. Çocuklarınızı sevdiklerinizi black metaldan koruyun) okurken ilk aklıma gelenlerdi. 

Bu romanları seviyorsanız, bu romanı da seversiniz. Her şey her zaman iyi gitmez ama her şey her zaman da kötü gitmez. 

7 Ekim 2018 Pazar

Yrsa Sigurdardottir "Last Rituals"

Henning Mankell öldüğü için, sonrasında tek sevdiğim soğuk diyar polisiye yazarı Jo Nesbo da döne döne okuyabileceğim kadar sık yazmadığı için yeni "soğuk diyar polisiyesi" arayışına girmiştim. Beklentimi çok yüksek tutmadan, yani çıtayı asla Mankell ve Wallander serilerine yaklaştırmadan çıktığım bu yolda listelediğim serilerin ilk romanlarından yavaş yavaş ilerliyorum bakalım. En çok hangisini seversem onun tamamını okumaya karar veririm, yani serideki tüm kitapları. Ha yok beğenmesem de nasılsa bir şekilde yolum kesişir herhalde bazen sadece polisiye okumak istiyorum o da illa soğuk diyar polisiyesi olmalı... Ayrımcı... Pis bir bakış... Hoş değil... Zaten bazıları cidden kötü oluyor ama kötülerken kendimi kaybetmemek için çok yazmıyorum. Bu arada Sayın Mankell ve Sayın Nesbo haricinde okuyup beğendiğim ve beğenmediğim "soğuk diyar polisiyesi" yazarlar ve serilerine dair bu kitabın yazısı haricinde bir yazı da yazayım hatta, kaç yıldır okuyorum enlem boylam ayrımcısı biçimde - hepsini buraya sıkıştırdım, özür dilerim. Sonra neden okunmuyorum diye homurdanıyorum. (Bu paragrafı olduğu gibi alıp o yazıya koyarım.....) 

Yeter.

Last Rituals ve Yrsa Sigurdardottir'den bahsedeyim. Soyadını sürekli yazmak isterim yazı boyunca. 

Last Rituals, Sigurdardottir'in Thora Gudmunsdottir serisinin ilk kitabı. Her yazışımda yazarın adında ve karakterin adında bir sessiz harfi unutmam gibi bir sorunu yaşatan bir dile sahip olan güzel İzlanda'nın soğuk havasında, avukat Thora'nın dahil olduğu altı kitaptan oluşan bir serinin kahramanı Thora da (goodreads'ten baktım bu bilgiye). Last Rituals'daki hikaye ne derseniz, şu: Almanya'dan Reykjavik'e gelen tarih öğrencisi Harald ölü bulunuyor. Harald'ın ölü bulunduğundaki durumu, tarihin ilgilendiği dönemi ve akademik ilgi alanları da birleşince ortaya biraz klişe de olsa kitabın adını koyuyor: Harald cadı avları, kara büyü konularına özel olarak ilgi gösteren, İzlanda'nın belli bir döneminde gerçekleşmiş bir olayı aydınlatmaya çalışan, eşsiz bir tarihi belgenin peşinde olan bir genç.

Thora da (avukat bu arada) Harald'ın ailesi adına Almanya'dan olayları takibe gelen ve yanlışlıkla suçlandığı düşünülen gencin yerine gerçek katilin bulunması için Matthew ile beraber gerçek katili bulmaya çalışıyor.

Başkahraman Thora olmak üzere karakterlerin hiçbirinin ne çarpıcı bir yönü, ne okuru yakalayan bir yönü var açıkçası. Bunu anlatmaya çalışıyorum mesela, Mankell başta olmak üzere yere göğe koyamadığım saplantılı gibi sevdiğim yazarlarda karakterler arkadaşınıza dönüşüyor okurken ya da biri siz oluyorsunuz. İlla bu böyle olmak zorunda mı, değil. Ben olmak ya da arkadaşım olmak zorunda değil, ama bunlar "şurada bir yerde olurken tanık olduğum" bir hikayedeydi. Dahil olamadım. Philip K. Dick romanlarına bile dahil oluyorum mesela, öyle... İyice dağıldı, ne diyordum. Neyse, her şeyi kötülüyor gibi görünmek için yazmıyorum bu arada, olayın peşindeyiz aktaranlarla işimiz yok Last Rituals'da. 

Harald'ın arkadaş grubu da okurken Donna Tart'ın The Secret History'sindeki tipleri aklıma getirdi, zaten nedense ilk başlarda o kitap aklıma geldi ama Last Rituals kesinlikle karmaşık olmayan kurgusu olan bir kitap. Övmek ya da yermek için söylemedim, Tart'ın kitabından sonra bunu yazasım geldi nedense.

Öte yandan, sıkıldım okuyacak bir şey arıyorum çabuk bitsin, sıkmasın, her şey hemen olsun, gereksiz detay eklenmesin, uzayacak karakter anıları olmasın diyorsanız onların hiçbiri de yok, o da güzel. 

Bundan sonra serideki ikinci kitabı okumayacağım, başka bir serinin ilk kitabı olacak sırada. Ama sonra neden olmasın, okunur ikincisi de üçüncüsü de.

Hiçbir şey bir Wallander serisinin herhangi bir kitabı değil ya, cidden... İlla bunları yazmam gerekiyor özür dilerim. 

9 Eylül 2018 Pazar

Sophie Hannah "The Monogram Murders"

Sophie Hannah'nın Agatha Christie'nin Hercule Poirot serilerine yazdığı eklemelerden Closed Casket'i geçen yaz okumuştum, bu serideki aslında ilk kitap olan The Monogram Muders da bu yaza kalmış oldu. (Üçüncü kitap da "The Mystery of Thre Quarters"). 

Closed Casket'i daha çok beğenmiş oldum bu durumda, öncelikle onu söylemek istiyorum. The Monogram Murders, Poirot'yu anlamama romanı olmuş aslında. Kurgu, bir süre sonra fazla "gri hücre şovu olsun finalde" diye aslında bir türlü çözüme ulaşmayan, oysa çoktan çözüme ulaşmış ancak düzenlice anlatılmamış bir "katil kim" hikayesinin sonucunu, okuru dolandırıp yorarak sonuca götürmeme sürecine dönüşüyor. Bana çok garip geldi; Closed Casket serideki ikinci roman olarak aslında dolandırmış, uzatmış ve Christi'nin göndermelerinin aşırıya kaçmış halleriyle okuru yer yer sıkmış bir Christie romanı denemesi olarak görünmüştü bana, ancak bu kitap onun yanında cidden kötü bir çaba gibi göründü. 

Benim kötü dediğim, bunu bir Christie ve bir Poirot romanı olarak ekleme yapmak aslında. Belki yazar, zaten polisiye yazarı olduğu için bunu kendisi için başka bir roman olarak kullanabilirmiş, elindeki konu kötü ya da kafasındaki fikir berbat değil. Kurgu da korkunç değil. Ha ben bu romanın Agatha Christie ile ilgisi olmasa cidden sonuna kadar okur muydum? Evet okurdum çünkü o kadar sündü, yazar o kadar lafı uzattı ve sıktı ki acaba sonunda gerçekten beklediğimin aksine bir sürpriz, klişenin ötesinde, verdiği ipuçlarının, hatta neredeyse yarısından sonra görünen olanın aksine bir sonuç mu var diye. Yooooooo. Yokmuş.

Bir otelde, kurban edilmiş gibi görünen üç kişinin, geçmişinden gelen ve onları o odada ölüme götüren gerçeğin peşine düşüyor hikaye. Burada, Hastings'in kötü bir versiyonu da okuru hazırlamak gereken diğer bir gerçek... Yine fazla mı kötüledim? Ama kötülemiyorum sadece kötü versiyonu olduğu şey Hastings dedim. Yoksa kendisi kötü değil.

Geçmişin yükü, intikam, yalanlar, dolanlar, iç içe geçmiş yalanlar, artık sonu asla gelmeyecekmiş gibi duran yalanlar.

Küçük bir kasabanın sakladığı bir sırrın, bir oteldeki üç ölüme bağlanması.

Konusunu yazmayacağım, o kadarı arama motorlarına ve size kalsın.

Ben Poriot ve Christie'yle bu kitap aslında ne kadar alakasız, onu ifade etmek için yazdım. Üçüncü kitabı da okurum herhalde.

3 Eylül 2018 Pazartesi

Alexandre Kojeve "Hegel Felsefesine Giriş"

Çok sık referans verilen kitaplardan; 1902 Moskova doğumlu, Fransız asıllı filozof Alexandre Kojeve'nin Hegel Felsefesi'ne Giriş'i.

Daha önce blog'da Hegel ve Marx üzerine başka bir yazıda sıklıkla bahsi geçmişti bu kitabın, ben de yazısını ekleyeceğimi söylemiştim. Ancak aradan aylar geçti. Yıl da olabilir. Sonuçta kitabı tekrar okuyup bu yazıyı yazmaya başlayabildim. 

Oradan oraya atlamamak için çaba göstereceğim.

Şimdi nereden başlasam derken, ben yine yöntemden başlamayı uygun buldum. Kojeve, Hegel felsefesine giriş olan bu eserde, vurguyu nereye yapıyor derseniz, açıklamalarda da belirtildiği gibi tez-anti tez-sentez yerine olumsuzlama yönteminin Hegel'deki yeri diyebilirim ilk olarak. Bu olumsuzlama nedir, diyalektiğinin içinde ve Hegel'in tarih anlayışında bu olumsuzlamanın yeri nedir çok kısa değineyim.

Hegel, akıllara efendi - köle diyalektiğini getiriyordur. Bu efendi - köle ilişkisi Hegel'de, insan varlığı ile başlayan bir ilişki. Bu ilişki biçimi, insan için sadece iki seçenekten biri olduğunu da gösteriyor; yani insan ya efendidir ya da köle. İnsanın yeryüzündeki varlığında bu ilişki biçimin ortaya çıkması içinse, doğal olarak en az iki kişi gerekiyor; yani bir efendi ve bir köle. Karşımıza çıkan ilişkinin varlığı ve insanı toplumsal bir alan yerleşmesi aynı zamanda gösteriyor ki Hegel'in insanı, efendi ve kölenin varlığıyla ortaya çıkan toplumsal ilişkiler içindeki insanlardır, toplumsal varlıklardır. İnsanlın varlığıyla başlayan ve bu ilişkiyle ilerleyerek efendi ve kölenin etkileşimi olan tarih (burada kölenin emeğinin, doğayı dönüştürme gücü olan bir emek olması sebebiyle, bu tarihin içine insan ve doğa arasındaki ilişkinin tarihini de ekliyor), Hegel'in tarih anlayışına göre sonsuza doğru uzanmıyor. Tam da burada, olumsuzlama karşımıza çıkıyor.

Efendi ve köle arasındaki ilişki sonlandığında tarihin sona ermesi, Hegel'deki diyalektik ilişkinin sentez aşaması. Hegel, Napolyon Savaşları'nda bu ilişki biçiminin sonlandığını söylüyor; doğa ve insan arasındaki etkileşimin tarihi bu diyalektik ilişkinin tarihi olduğundan, son aşamada tarih ya tamamlanıyor ya da sonlanıyor. Böylece ilişki biçimi, köle ve efendi olarak var olan ilişki biçimi, başlattığı tarih ortadan kalkıyor. 

Kölenin çalışmasını, ilk mücadele olarak değerlendiren Hegel'in, Efendi'deki değişikliğin ilk sebebi olarak bu çalışmanın yarattığı dönüşüm olduğunu belirtiyor Kojeve. Çünkü; kölenin emeği, doğayı dönüşüme uğratmakta olan bir üretim sürecidir. Çalışma ile gelen üretim, akabinde değişimi, ilerlemeyi ve tarihsel evrimi getirmektedir. Kölenin tarihsel ilerlemedeki ilk adımı hatta yegane gücü taşıyor olması, efendi ile arasındaki ilişki biçiminde tarihi başlatan ve sonlandıran büyük (ne denir şimdi bilemedim) hamleyi Hegel'de köleye vermektedir. Köle, efendinin efendi oluşunu idrak ettiren olduğu kadar, efendinin efendiliğini yansıtan olduğu kadar, tarihi başlatan ve tarihin sonunda doğayı köle emeğinden mahrum bırakarak, efendisi ve doğa ile olan etkileşiminden çekildiği için tarihi sonlandırandır.

Kojeve, Hegel'de özgürlük ve olumsuzlama konusuna da değiniyor. Hegel'de olumsuzluğun kilit bir rolü var; bu kölenin kendisini olumsuzlamasının aslında devrimci/dönüştürücü rolü bir tarafa, diğer taraftan Kojeve olumsuzlamayı insanın parçası olduğu doğanın ölümcül bir yanı olarak değerlendiren Hegel'de insan ölümlülüğünün bir olumsuzlanma olarak değerlendirilmesinin insanın özgürlüğünün şartı olarak görüldüğünün altını çiziyor. Yani, doğada ancak varlığını olumsuzlayabilen bir şey özgür olabilir. İnsan özgürlüğü ölümlü oluşundan gelir, gibi.

Buradan, özgürlük konusu ve özgürlük talebine geçmek istiyorum asıl, o yüzden özgürlük bahsi aklıma geldi. 

Hegel'e göre yalnızca "özgürlük için özgürlük" istemek gibi talep söz konusu olamaz. Çünkü özgürlük, saf olarak istenmesi ve gerçekleştirilmesi, elde edilmesi mümkün olmayan bir şeydir. Hegel, özgürlüğü olumsuzlanma sonucu elde edilebilecek bir şey olarak değerlendirmekte. Bu durumda, Hegel'e göre, özgürlüğün varlığı ve özgürlüğün yaygınlaşması isteği için "hoşgörülü" ve "özgürlük taleplerine sıcak bakan" bir devlette böyle bir talebin karşılık bulamayacaktır. Bu olumsuzlama olmayan özgürlük, yani "mutlak özgürlük" talebi, kendisiyle çelişmekte diyor Kojeve de. Olumsuzlama olmadan özgürlük gerçekleşmiyor; olumsuzlama özgürlüğü var eden, devrimci bir olumsuzlama diye düşünelim mesela. Şimdi, diyalektiği yerine olumsuzlaması üzerinden değerlendirmesini de anlamak daha çok oturmuştur diye düşünüyorum. Devam edelim. Burada, Kojeve'nin vurgusu, Hegel'in devlet anlayışını da aktarması açısından önemli, özgürlüğün ancak tarih biçiminde var olabileceğini belirtiyor Hegel'de; yani mutlak özgürlük diye bir şey yok, çünkü özgürlük kendisini sonlandırmasıyla ortaya çıkacak. Ancak tarihin değişimle, dönüşümle var ola akışı, tarihsel olan, özgürlüğe tekabül ediyor. Bu durumda tarihsel olan, Hegel'in toplumsal varlıkları olan insanlarını kapsayan, ilişki biçimlerini kapsayan ve bunların dahil olduğu devlet biçimindeki form, özgür olunabilen şeklindedir - buna ulaşılıyor. Üretmenin, doğayı dönüştürmenin, etkileşimin, tarihsel akışın/tarihselin, efendi - kölenin etkileşiminin içinde (burada üretme, dönüştürme, tarihin akışı = kölenin devrimci olumsuzlaması aynı zamanda) tarih vardır diyor ve bu, özgürlüğün de olduğudur. Yani neyi kapsadığı ve neyi istediği belli olmayan bir özgürlük, yoktur, elde edilemez. Bunu Hegel de demiş. (Devrimciyiz, diyerek ortalıkta dolaştığı halde ne istediği belli olmayan taleplerini özgürlük, demokrasi, adalet, insan hakları gibi kavramlarla ortaya döküp de hala ne istediği belli olmayan turuncu zemin sürüngenleri için de açıklayıcı olmuştur belki.)

Belki birkaç ekleme daha yapabilirim; özellikle yöntemi üzerine ayrı bir bölüm var, Hegel üzerine çok aydınlatıcı buldum bu arada. Çalışmanın olumsuzlamasını özgürlük olarak değerlendirmesini Kojeve bu bölümde tekrar ele alıyor, ayrıca özgürlüğün mevcut olduğu tek formu da devlet içinde değerlendiriyor. Özgürlük, eylem sonucu olduğu için ve eylem de doğaya karşı olumsuzlama olduğu için, mutlak, safi ya da doğrudan diyeyim "beleş ve havadan" bir talep ya da sonuç değil, devlet yapısı içinde çalışma ile gerçekleşen ve üretim ile ilerleyen tarihin içinde, Hegel'in yöntem anlayışı içinde nasıl bir konumda, tekrar irdeleniyor.

Yazdıkça yazılır tabi.

Agatha Christie ""Örümcek Ağı"

Haziran 2018'de Altın Kitaplar birinci ve ikinci baskısını yapmış bu romanın, hoş. Örümcek Ağı, Agatha Christie'nin, KRALİÇEMİZİN tek mekanda geçen, hatta çok kısa bir zamanda geçen şu an anımsadığım kadarıyla iki romanından biri. Yanlışım varsa düzeltin. 

Örümcek Ağı, evlenip taşraya yerleşen Clarissa'nın bazen aldatmak için yapıyor gibi görünse de biraz zaman geçirmek, öte yandan aslında karşı taraf için de mevcut bir soruna çözüm bulmak ya da bir şekilde karşı tarafa da bir fayda sağlayacak şekilde "uydurduğu" küçük hikayeler, ortaya attığı iddialar, kurguladığı senaryolarla geçen günlerin bir gün yaşadığı kırılmayı anlatıyor. 

Çok kritik bir günde, kütüphanesinde bir ceset buluyor. Ve bu cesedin çok kısa bir süre içinde kimseye belli etmeden ortadan kaybedilmesi gerekiyor; kendisine yardımcı olması için de etrafında birkaç arkadaşı var. 

Biraz ceset kaybetmeli, ceset saklamalı başka türdeki eserlerin kurgularında da nedense komik bir yön illa ki oluyor bence, bu romanda da var. Örümcek Ağı'nda bir yandan, katilin kim olduğu, cesedin neden salonun ortasında olduğu gibi sorular okurun cevaplaması için bekliyor olsa da, bir yandan da komik de bir yönü var. Zaten Christie'nin başkarakteri sevimli bir tip, ona gülmenin haricinde cesetle uğraşmaya da gülüyorsunuz.

Bu arada Christie insaflı davranmış, Örümcek Ağı'nda katilin kim olduğunu bulmak için ortaya koyduğu ipuçları çoğu romanına göre neredeyse okurun gözüne sokuluyor. Cinayet sebebini de anlamak bu yüzden bir nebze olsun okur için kolay; diğer düğümler için biraz sonu beklemek gerekiyor gibi ama dediğim gibi, kurgu cidden insaflı, aman aman bir örümcek ağı en azından okur için yok. 

Bu arada ben bu romanı okumamışım, ya da okuyup unutmuşum, hatırlayamadım. Sanırım ilk kez okudum. Özür dilerim KRALİÇE. Bir eksikmiş.

10 Ağustos 2018 Cuma

China Mieville "Demirdenizi"

Ne zamandır yazmayı beklettiğim yazılardan biri de, kısa da olsa birazdan yazacağım bu yazı olacak. China Mieville'ın Demirdenizi kitabı hakkında; orijinal adı "Railsea". Tam da denk düşüyor bu ada, Demirdenizi'nde şahsen yaşayan en iyi kurgu yazarı olduğunu düşündüğüm Mieville'ın kurguladığı dünya, raylar ile örülü. Bu raylar, etrafını sardığı mekanın çevresinde bir deniz misali var ama; içinde kralköstebekleri, kazıcıkaplumbağaları...

Okurken Mieville'ın selamlarını sunduğu isimler belki sizin de gözünüzün önünden geçer, kitabın sonunda uzun bir liste var. Ama raylardan oluşan bir denizde köstebek avına çıkan bir trende (mesela kitabın kahramanının ekibinin içinde olduğu trenin adı Medes), "uçsuz bucaksız raylara" "açılırken", "köstebek avlamak için", Melville adı ilk aklınıza gelenlerden biri olabilir sizin de - diye düşündüm. Ya da kahramanımız Sham, etrafı toprakla ve çevrili, raylar arasında kalakalmışken bir adaya ulaşmaya çalıştıktan sonra kurduğu hayallerle aklınızda Robinson Crusoe-vari bir tablo çizdirebilir. 

Mieville su ve toprak ilişkisini ters çevirmiş; açık denizlerin bolluk bereket atfedilen su ile kurduğu ilişkiyi, yerine kurak, çorak ve kıtlık olan toprağı koyarak ters çevirmiş. Burada yaptığı yıkımı, aynı zamanda tekinsizlikle bütünleştirmiş; raylarla örülü bir yola açılmak, yani ray-denizine açılmak, demirlere açılmak, toprağın bilinmezliğinde, toprağın üzerinde, onun kendinizi zehirlemesine ve yutmasına izin vermeden, onunla temas etmeden ilerleyerek "hayatta kalmak için" avlanmak tekinsiz, zorlu, tehlikeli. Denize açılmak daha az ölümcül kalıyor bildiğimiz anlamda; suya düştüğünde gerçek bir denizcinin yaşama şansı Mieville'ın demirdenizine düşenlerinden daha fazla. Zira deniz suyu zehirli değil. Mieville yıkarak yaratmış. 

Ulaşım ağlarının ve bu ağlara yapılan yatırımın (burada bir kamu harcamasından bahsetmiyor) kontrol çıkmasının dünyanın sonunun getirilmesiyle nasıl bir ilişkisi olabilir; Mieville, yani bu durumda Dr. China Mieville kendi akademik uzmanlığını kurgudaki uzmanlığıyla birleştirmiş. 

Batı marksizmi adlı işlevsizlik yumağı yüzünden Marksizm, umutsuzluk aşılamak için ortaya konmuş bir şey haline getirildi. Bir çıkar yolun olmadığını bangır bangır bağıran, postmodern bir çukurda debelenen batı marksizmi, devrimci bir teoriyi bacağı bataklıkta saplanmış da kalmış gibi gösterir oldu; küreselleşmenin marksizmi batı marksizmi, devrimciliğini kaybederken, borazancılığa dönüşmeye başladı. Devrimlerin inkarını benimseyen, önünde bir ufuk görmeyen, devrimi bir ütopya olarak görenlerin yeni ideolojisi, tarihin inkarını da yanına kattı. Doğu'nun, Asya'nın devrimlerini inkar eden batı marksizmi, Lenin'in kemiklerini sızlatmaya devam ederken, yok saydığı devrimlerle beraber geleceği de devrimsiz kıldı.

Postmodern çöplüğün geçmişi yok sayması gibi geleceği de batırması ve bunu güzelce kılıflamasına kabaca, cidden kabaca değinmiş olduğum bu (üstteki) paragraf nereye mi bağlanacak peki?

Mieville, bence yaşayan en iyi kurgu yazarı olmasının farkını burada da gösteriyor. Şöyle ki; umutsuzluğun, çevrelenmiş yıkımın içinden, yeniden bir yol her zamanki gibi Mieville romanlarında mevcut burada da. Demirdenizi, seçenek sahibi olabilmek için seçenek yaratabilme iradesine sahip olanlar için demirdenizinin raylarının toprak dolmuş dünyasının ötesinde bir deniz esintisini hayal edip edememe gücünün mümkün olup olmadığını gösteriyor. Ve, batı marksizminin esir aldığı batı'nın bir marksisti, çukur yerine ufku işaret ediyor.

Kıymet vermek de bize düşüyordur sanırım.

Jo Nesbo "Polis"

Harry Hole serisinin onuncu kitabı "Polis". Harry Hole'nin serinin bir önceki romanı olan Phantom sonrasında geçen bir hikaye; yani, tahminen benim Harry'ye en çok acıdığım hikayelerinden biridir, belki de en çok acıdığım bu hikayedir serideki. Bir diğeri de sanırım Kardanadam'dı. 

Neyse, illa girişte yazıyı bir şekilde kötü bir hale sokup devam etme huyumdan vazgeçmediğime göre yabancı bir blog'da gibi hissetmeden okumaya devam ediyorsunuzdur en azından. Bu yazıların başındaki dağılmaların ve kopmaların bir iyi yanı vardır bence, daha da başka bir açıdan bakalım ya da, aslında blog'u okuyan kimse kalmamış olabilir. Yani şimdi Harry Hole ve Polis ya da Jo Nesbo dışında herhangi bir şeyden bahsederek devam da edebilirim.

Etmeyeceğim.

Polis'ten bahsedeceğim. Harry Hole, kesinlikle okur için alışılmışın dışında bir halde bu romanda, hatta uzun bir süre alıştığımız karakterler kurgu içinde farklı ağırlıklarda bulunuyor. Hatta fazla inişli çıkışlı süprizlere de hazırlıklı olun, bence Jo Nesbo'nun Phantom sonrası bir kırılma yaşadığını düşündüren bir kurgusu var. Romanın konusu ya da bir polisiye olarak işlediği konudan bahsetmiyorum, seri içinde karakterlerin, yazarın yaşadığı dönüşüm olarak değerlendirdiğimde böyle düşündüm. Bir kırılma sonrası bence Polis. 

Dahil oldukları cinayet vakalarının olay yerlerinde öldürülen polisler ve bu polisleri katleden seri katilin peşinde geçen bir hikaye; bazen Jo Nesbo fazla saklıyor ipuçlarını ama bu sefer okur için yine cevaba yaklaşmak mümkün olmuş, çokça yolu işaret ederek okur için sona ulaşmasına yardım ediyor. Asıl şaşırtmacalar ise, dediğim gibi, bazen sert değişimlerin kendisini gösterdiği olay akışı. 

Hoşuma gitti. Güzel polisiye yazan çok az yazar var, Jo Nesbo boşuna en sevdiklerimden biri değil.

27 Temmuz 2018 Cuma

Yusuf Akçura "Türk Devriminin Programı"

"Bugün fiilen ve hukuken ancak Türkiye Devleti vardır. Türkiye Devleti'nde hakimiyet kayıtsız şartsız milletindir; millet, halk, mukadderatını bizzat ve fiilen yönetir. Demek ki Türkiye Devleti kayıtsız şartsız bir halkçılık, bir demokrasidir."
Yusuf Akçura

Günümüz turuncu "izgirlikçi dimikrisi" isteyenler ve "halk nerede" diye soranlar için cevap yukarıda verilmiş. Sene 1923.

Türk Devriminin Programı'nın önsözünde, Doğu Perinçek, Yusuf Akçura'nın devrimci milliyetçi olduğunu, zaten bir milliyetçinin devrimci olmadığı durumda emperyalizme teslim olacağını ve emperyalizmin milliyetçisine dönüşeceğini yazmış.

Şimdi, milliyetçilik ve devrimcilik kavramlarını farklı konumlara aitlermiş gibi değerlendirildiğini sıkça görünce, bu ifadelere en başta yer vermek istedim. Amaç ve araç arasındaki seçim, milliyetçilik ve devrimcilik arasındaki ilişkiyi nasıl ele aldığınıza bağlı olarak aslında asıl yerinizi de belli ediyor. Şu durumda, emperyalizm ve antiemperyalizm konumları için iki farklı ilişki kurulabilecek iki farklı kavram diyebiliriz.

Milliyetçilik ve halkçılık da bu karşı konumlandırmalardan muzdarip mesela, buna da kısaca Akçura'dan bir alıntıyla değineyim; "Türklerin milliyetçilik ve halkçılık yolunda hayli ilerlemiş bulunmaları, yabancı emellerinin gerçekleşmesine engel oldu; ferdi saltanatı dayanağı olan düşman kuvvetleriyle beraber Türk yurdundan def etti". Halkçılık. Milliyetçilik. Devrimcilik. Antiemperyalizm. Şimdi, milliyetçilik ile diğerlerini çatıştırmaya karşı konumlandıran her iki taraf için de hazır zihinler vardır. Buyurun, "Türk yurdundan def etti". Antiemperyalizm, vatan savunması. (Tarihte işler halde görülmüş birçok örneği olan ve hala gözümüzün önünde olan dolu stratejiyi inkar ile, ancak çözümsüzlüğe gideriz mesela. Neyse.)

Akçura da bu konuyu 1919 yılında İstanbul Türk Ocağı'nda yaptığı bir konuşmada işleyerek,Türkçülük kavramının "moda" olduğu bu dönemde, "demokratik Türkçülük" ve "emperyalist Türkçülük" ayrımına giderek, emperyalist olmayan ve emperyalizmin güdümünde olmayan milliyetçiliğin tanımlıyor. Demokratik Türkçülüğün, milliyetçiliğin her millet için bir hak olduğu temelinde şekillendiğini belirterek, bu ayrım sayesinde bir milletin diğeri üzerinde asimilasyon politikası gütmesi ya da o milleti yönetme girişiminde bulunması gibi bir içeriği barındırmayacağını belirtiyor. Öte yandan, emperyalist Türkçülük ise farklı bir çerçeve içinde yer almaktaydı. Milliyetçiliğin dahil olunan milletin saldırgan politikalarla güçlenme gayesini içermekteydi. Bu yüzden, Akçura, emperyalist milliyetçiliğin Türkler için hata olduğunu, halk sevgisi içeren bir toplumda bu milliyetçiliğin bir fayda getirmeyeceğini belirtiyor.

Bir yanda Türk milliyetçiliğinin emperyalist milliyetçilikten uzak durmasını öğütlerken, öte yandan Akçura, diğer milletlerinin emperyalist saldırganlığının kendi memleketi için yarattığı felaketlere de değiniyor. Örneğin, yabancı sermayenin memlekete girmesi ile milli servetin sonunun yaklaşması, bağımsızlık mücadelesi veren bir coğrafyanın sanayi ve ticarette eli kolu bağlı olmasının ve yabancı sermaye ve mallarla talan edilmesinin vahameti, Akçura'nın emperyalist Avrupa sanayisinin saldırganlığının sonuçlarına çektiği dikkatte kendisini gösteriyor. Üreten Anadolu köylüsünün, Avrupa'nın sanayi mallarının memleketin pazarına girmesiyle yerli pazarın eski adetlerini yok ettiği gibi, eski üretim biçimini de değiştirdiğini vurgulayarak, zenginleşen Batı'nın zenginliğini Anadolu'nun toprağından kopardığı köylüsünün gitgide fakirleşmesiyle elde ettiğini belirtiyor. 

Bu noktada, Tanzimat'ın Batı için nasıl bir işlevde olduğunu da sermayenin işgalinin peşinden gelen süreçle değerendiriyor Akçura. Ona göre, Tanzimatla beraber sermayenin peşinden gelen kültürel ve siyasi değişim adımlarına dikkat çekiyor. Ancak, burada, Tanzimattaki başarısızlıkta, Avrupa'nın Doğu'yu köleleştirmesinin mümkün olamaz hale geldiğini de ekliyor.

Bu batıcılarımız ağlar şimdi ama değineyim kısaca, liberalizm diye kendisini yerden yere atıp, aslında demokratik taleplerini de neoliberal çukurlar içinde harmanladıkları yeni simli zehirlere sarıp çıkaranların "çağdaş", "medeni" tanımları ya da "devlet" tanımları ya da devlet kavramına bakışları, Akçura'nın çağdaş devlet ve liberalizm değerlendirmesinde biraz batıcı ağlatan cinsten. Akçura, çağdaş devletlerde liberalizmin gerici bir nitelikte olduğunu, bu yüzden örneğin ülkemizin batıcılık hayranlarının yere göğe sığdıramadığı medeniyet ölçü birimleri olan Avrupa ülkelerinin bir çoğunun, özellikle sosyal demokratlarının, demokratlarının liberalizme olan mesafelerine değinmiş. Yani, şu an liberalizm, yeşiller ve sol sorosçular ya da Helsinki Yurttaşlar Derneğinden bilmem hangi bireyin yeni neoliberal politikayı süsleyen postmodern "düşünür" arkadaşının değerli fikirleriyle pazarlanıyor bilemiyorum ancak, liberalizmi Akçura halk çıkarlarına karşı oluşuyla değerlendiriyor. Mesela, sol adına yeşiller ve sol sorosçuluk oynarken 2018'de neoliberalizm güzellemekten hiç mi hiç utanmayıp üzerine solculuk, devrimcilik dersleri verirken, çağdaş devlet ya da devletin idealize biçimi olarak işaret ettikleri zeminde liberalizm halısı sermiş olanların halk kelimesini boşuna ağzına almasına gerek yok diyebiliriz.

Türk Devriminin Programı, milliyetçilik ve halkçılığın Kemalist devrim için rolünü tekrar anlatırken, öte yandan güncelde bu kavramların nasıl çarpıtıldığını ve neyi korumak gerektiğini de hatırlatıyor. İktisadi işgalin önünü açtığı çıkmazın tarihin tekrarlanması gibi bir ihtimalde dahi, bu sefer yeni dinamiklerle seyreden bir dünyada olsak da, bahsi geçen iki kavramının bir savunma hattı için neden tarihten bağımsız olarak hala hayati değerde olduğunu hatırlatacaktır bu yüzden.

* * * 

Bu sözleri de eklemek istedim, Akçura'dan:

"Gazi Reis'imizin, efendimizin ve velinimetimiz köylü önünde hürmetkar vaziyeti takınmak tavsiyesi, Batı Türkleri tarihinde en yüksek bir mevkiden, Millet Meclisi kürsüsünden ilk defa söylenen bir sözdü ve halkçılığın en açık bir ifadesiydi."

Kemalist Devrimi savunmaktan biz nasıl vazgeçelim? 

26 Temmuz 2018 Perşembe

Dan Brown "Başlangıç"

Dan Brown'ın daha önce herhangi bir kitabı hakkında blog'da yazdım mı bilmiyorum ama daha önce birkaç kitabını okumuştum ve beğenmişti; insan-üstü biçimde neredeyse 24 saat içinde bir haftalık zihinsel ve fiziksel çabayı harcayan Robert Langdon'ın her durumdan sağ çıkması ve her sorunun çözülmesi. Konuları ilginç kılan da semboller, kodlar, tarih, saklı tarih, krizler vb... Yani gayet ilgi çekici ve çabuk okunan romanlar, Başlangıç da öyleydi. Ancak yazısını yazmak istememenin sebebi, son zamanlarda sıkça üzerinde düşündüğüm bir konuyla bağlantılı olması. Böyle kibar ifade etmiş oldum; üzerinde sıkça düşündüğüm diye. Küresel emperyalist yeni bir projeye ve kitabın konusu kesişiyor. Ben de okumamış olanlar için kabaca değinerek geçeyim, Başlangıç ne üzerine, ne anlatıyor diye.

Bilim ve din arasında bir çekişme var mı, biri birine engel midir, biri diğerine düşman mıdır sorusunu sormak yerine bu soru işlevsel midir diye düşünmek gerek aslında. Aydınlanma ve din üzerine hiçbir şey bilmeden fikir sahibi olanlar için bu tip sorulara cevap vermenin su içmekten daha kolay olduğu muhakkak, ancak kitaba döneyim, başka bir yazıya konu olacak nihayetinde bu.

Başlangıç, bir bilim insanının, bir fütüristin dünyayı derinden sarsacağı, dinler üzerinde yıkım yaratacağı iddiasındaki bir buluşunun dünya ile paylaşılmasından kısa süre öncesinden başlıyor. Popüler, adeta kendisine tapınanlar olan Edmond Kirsch, yeni buluşunu eskiden derslerini aldığı Robert Langdon'ın da katıldığı bir tanıtım toplantısı ile dünyaya tanıtmayı planlıyor. Burada işler karışıyor. Ötesinin olay akışını anlatmaya gerek yok. 

Dünyayı karıştıracak olan ne olabilir, dinleri ne yıkabilir? Başlangıç, Langdon'ın bu buluşun peşinde ilerlemesini, onu aslında yeniden keşfetmesini ve bu süreçte dahil olduğu pek zorlu olmasa da mücadeleyi anlatıyor. Katolik İspanya'da gerçekleştirilecek olan tanıtım sırasında yaşanan bir aksilik, işin içine kraliyeti, gelenekleri, kiliseyi, öte yandan bilimi, liberalleşme eğilimdeki yeni kilise anlayışını, kuşaklar arasındaki çatışmayı ve tüm bunlar arasında tahtın devredilmesi sırasında tüm bu zincir içinde ortaya çıkmasından korkulan politik bir gerilimi de hikayenin içine katıyor.

Bir yanda yaradılış inancı, diğer tarafta evrimin yeniden sorgusu. Başlangıç, başlangıcı sorgulamaya doğru giderken, işin içinde bir fütürist ve teknoloji dahisi olduğunu yeniden hatırlatmakta fayda var. Felsefe, ahlak ve din, bilime karşı bir konumlandırma içinde mi yoksa beraberinde zaten hareket etmekte mi, bunun sorgusuna da giren kitap, asıl olarak vurgulamak istediğim yerde ise bir kırılmayı yine bu noktalarda yaşıyor. Yapay zeka.

Yapay zeka, insanın yerini alabilir mi? Yapay zekanın insanın iyi kötü, doğru yanlış, güzel ve çirkin ayrımlarını insanı taklit ederek öğrenmesi mümkün müdür? Sentetik bir zihin tasarlamak, insan özelliklerini taklit yeteneği öğretilen bir yapay zekada nereye kadar işler? Yani, insanın cansızdan bir insan yaratması mümkün müdür gibi bir soru var aslında kitapta; ruha gerçekten ihtiyaç var mıdır sorusu da peşine kafanızda canlanabilir. İnsanı insan yapan hangi özelliğiydi?

Elbette kitap bunlara uzun uzun girmiyor. Ancak kabaca bir şeye değinmek istedim. Akıllı toplum, endüstri 4.0, yapay zeka, iOt, bulut teknolojisi gibi kavramlar siyasi partilerin seçim kampanyalarından/bildirgelerinden tutun da çocukların okula ilk başlayacağı okulu seçmek için panik halinde gezinen anne babaların okul seçmek için gözlerini alamadıkları okul kataloglarına kadar girdi. Yani, beş ya da altı yaşındaki bir çocuğa soyut düşünceden önce yapay zekayı nerede kullanabileceğinin anlatılmasını dert edinen hangi statü grubundan aileler varsa o aileler için geçerli bu yazdığım. Memleketimizde çocuğunun temel eğitim alması için şu süreci yaşamak her aile için mecburidir çıkarımı yapmaya gerek yok, umarım böyle aileler de azdır zaten. Bir çocuk için küresel üretim ağında bir "nesne"ye dönüşmenin projesindeki küçük bir ağa ne kadar erken dahil olacağının önemli olduğu tek durumunun bunun korkunç olduğunun idrak edilmesinde olduğunu düşünüyorum çünkü. 

Neyse, devam edelim. Akıllı toplum, endüstrinin yeni devrimi olarak çok sevilip bağra basılan insan ve makine arasındaki mesafeyi insanı makineleştirerek üretime dahil etme üzerinden ilerleten, ancak eşitlik, sınırların yokluğu, herkesin aynılığı (cinsiyet, dil, din vb farkları ortadan kalkacağı için herkes eşit köle) gibi sloganlarla ulus devletin yıkımını küresel üretim ağına dahil ettiğini söyleyip, üretim sürecine herkes eşit olarak katılacak diye pazarlamaya çalışan bu yeni sistemin yapay zeka vurgusunu Başlangıç da biraz böyle işlemiş. Mesela, geleceğin akıllı toplumlarında yapay zekanın insanı üretimden fırlatıp atması (post fordist üretim söverken robot üretim övmeye atlamak), dünyanın her yerinde yoksulluğu bitirmek, açlığın ortadan kalkması, susuzluğun bitmesi, savaşların yok olması gibi bir gelecek tasviri yapan bir fütüristimiz var. Ek olarak, tıpkı bu garip proje hakkında yazılanlara benzer şekilde, yeni bir dini de bilim etrafında yeniden örüyor ve teknoloji - dini gibi bir tanım yapıyor. Yalnız burada pozitivizm kilisesini falan anmayın, yani Comte'lar Spencer'lar yok, post-post-post-post bir yerlerdeyiz. Sanıyorum ki Comte yapay zekayla yönetilen bir devlet görse realist olurdu. 

Bu yüzden, Başlangıç, bir yandan bir fütürist üzerinden yapay zeka ve teknolojinin akıllı toplumlar, endüstri 4.0 gibi planlar üzerinden izleyeceği yolun güzellemesini bir kurgu üzerinden yaparken, öte yandan yapay zeka ve ahlak/insanı insan yapan nedir sorusunu okuyucu için sorulabilir halde saklamış aslında. Bunu, kitapta bir yandan bilim mi din mi diye düşünerek basit ve sanırım işlevsiz biçimde de ele alabilirsiniz ancak asıl yaklaşılması gereken noktanın, mesela ahlak/yurttaşlık, sorumluluk/devlet, küreselleşme/vatan vb gibi dikey olmayan eksenlerde de ele alınması gerektiğini düşünüyorum. Zira bir kurgu olarak katolik kilisesi/dinler/reform/yaratılış vb ötesinde bilim/teknoloji/yapay zeka gibi kavramlarla yer yer karşıtlık yaratarak da olsa işlemeye çalıştığı ya da gündeme getirmeye çalıştığı konuyu daha geniş düşünmekte fayda görüyorum.

Ha evet, haricinde cidden sürükleyici kitap. 

12 Temmuz 2018 Perşembe

Jo Nesbo "Hamamböcekleri"

Katilin kim olduğunu bulabildiğimi belirterek yazıya başlamak istiyorum önce sevgili Harry Hole sevenler ve Jo Nesbo okurları. Ve eğer blog'umu hala okuyanlar varsa, onlar da.

Tayland'da Norveç'in bir büyükelçisi, bir otel odasında ölü bulunuyor. Harry Hole serisinin kitap sırasını (bu ikinci kitap serideki) ve kitapların konularını hatırlayanlar ya da bilenler varsa, bu kitap, Harry'nin Avustralya'da geçen hikayesinden sonra geçen bir hikayeye sahip, bu yüzden, Norveç'ten konuyu çözsün diye akıllara gelen ilk isim Harry Hole oluyor. Gibi diyelim. En azından ilk başta. Konuyu bir an önce çözsünler, aman çok tantana olmasın, kriz olmasın derken Norveç'ten tek başına Harry Hole Bangkok'a gidiyor. 

Cinayet, karman çorman bir olaylar zinciri içinde. Tahmin edersiniz ki. Göründüğü gibi çözülmeyi bekleyen bir ölüm olsa, kitap birkaç bölüm sonra biterdi zaten. Konu da çözüm de okuyunca size kalsın.

Bangkok'taki toplumsal yapıya, küreselleşmeye, çok uluslu şirketlerin çıkar ilişkilerine, şehir planlamasına, gelir adaletsizliğe, şehrin talanına, çevre kirliliğine değinmiş Jo Nesbo. Hikayeyle kesişen çok fazla sosyolojik, siyasi nokta var. 

Ancak mekanın kendisine ayrı bir önem vermiş; hava kirliliği ve iklim bir süre sonra okuduğunuz her satırda aslında sizin çevrenizi saran havaya dönüşmeye başlıyor, ben bazen okurken bunaldım. Norveç'te geçen romanlarda nasıl soğuk hava ferahlığını seviyorsam (yaz değilse, yoksa fark etmiyor), bunda da eriyen asfalt, teri yere akan karakterler (biraz abartmış olabilirim şu an), hava kirliliğinden biraz ötesi görünmeyen şehir, kokudan burun direği kıran sokakların tasviri derken gerçekçi satırlarıyla Jo Nesbo okuru "alıp götürüyor" gerçekten.

Öte yandan, ülke gündeminde ben bu kitabı okurken tartışılan bir konu da kitapta iki ucundaki karakterler tarafından örneklenmiş. Tekrar ifade etmek ve yer vermek istemiyorum, okurken size kalsın bu bir, ikincisi de blog'da bir kitap yazısı içinde "kısaca değinmek" olmaz, öyle bir konu.