4 Eylül 2019 Çarşamba

Ragnar Jonasson "The Darkness"

Bu yıl Kareler ve Sayfalar soğuk diyar polisiyesi (özel) turu, aslında Ragnar Jonasson özel yılı oldu muhtemelen. Bu galiba tanıttığım dördüncü Jonasson romanı olacak. Yazarın Dark Iceland serisinin tamamını bitirmeden (üç kitabı okuyup) bu serinin (Hidden Iceland) ilk kitabına, The Darkness'a başladım. İyi ki de başlamışım. Çok beğendim.

Hidden Iceland serisi hakkında biraz bilgi vereyim. Şu ana dek üç kitap yayınlanan bu serinin ilk kitabı Dimma, İzlanda dilinde karanlık anlamına geliyor (gördüğünüz üzere). 2015 yılında yayınlanmış. Serinin ikinci kitabı ise 2016 yılında çıkan Drungi, bu kitabın da İngilizce çevirisi mevcut diye biliyorum. Üçüncü kitap olan Mistur, İzlanda dilinden başka dile şu ana dek çevrildi mi bilmiyorum. Bu kitap da 2017 yılında çıkmış. Gördüğünüz gibi sıralama, çıkış yılları ile uygun düşmüyor. Sebebini de açıklayayım hemen: Aslında olay akışına göre anladığım kadarıyla sıralama baştan sona olmak kaydı ile şöyle: Mistur - Drungi - Dimma. Okunması gereken sıralama bu. The Darkness'tan sonra Drungi'de karakterin kariyerinin ortalarına, Mistur'da ise 1980'lere dönülüyor anladığım kadarıyla.

Hidden Iceland serisinde, Dark Iceland serisinden farklı olarak karşımıza çıkan karakter Hulda adlı bir kadın dedektif. Ben Dimma'yı okuduğum için, yani The Darkness, bu kitap üzerinden gitmek zorundayım şu an. Bu romanda Hulda, kariyerinin sonunda, hatta doğrudan son günlerinde, emekliliği yaklaşırken aniden erken görevi bırakmak zorunda bırakılan bir dedektif. Ancak son birkaç gün müsaade ediliyor kendisine; bunun sebebi de Hulda'nın görevden adeta atılır gibi gitmek istememesi, yerine gelecek genç kişiye karşılık kovulurcasına uzun yıllar emek verdiği içinden apar topar yollanmayı kendisine yediremediği için diretmesi. 64 yaşındaki Hulda, eski bir dosyanın peşine düşmek için de elinde kalan, kendisine kopardığı bu son günleri kullanmaya böylece karar vererek, bir yıl önce ölü bulunan ve bir intihar olduğuna karar verildiği için dosyası kapatılan Rus bir kadının dosyasının peşine, dosyayı resmi olarak açmadan yeniden düşer. Sığınma talebi ile geldiği İzlanda'da ölen, üstelik sığınma talebinin kabul edildiğini öğrendikten bir gün sonra kendisini öldüren bu kadının başına aslında neler gelmiştir?

Roman birkaç günlük süreyi kapsıyor. Oldukça karanlık, kapkaranlık, yapayalnız ve tüm bu hisleri size de yansıtan, neredeyse yüreğinizi bazen yakan bir roman. Çok yalın bir anlatımla, sıkmadan, boğmadan birkaç cümleyle bunu yapabilen, Hulda'yı ve hayatını romanının sonuna doğru daha da tanımaya başladıkça daha çok okura sevdiren, soğuk diyar polisiyesini neden seviyorum tekrar hatırlatan bir roman.

Dark Iceland'da olduğu gibi Ari Thor gibi genç değil, hareketli ve çevresi sadece mekanın kısıtlayıcılığıyla kapanmış bir karakter değil Hulda. The Darkness'da denk geldiğimiz, ömrünün bu dönemindeki Hulda, yaşantısını gittikçe daha iyi tanıdıkça neden içinde bir şeylerin hayata yeniden tutunmaya çalıştığını daha iyi anladığımız, bir kalp atışını hissetmeye başlamasını neden okur olarak birden bizim de heyecanla beklediğimiz bir Hulda. Yılların ağırlığı ardından bir gün sonra tırmanacağı bir tepenin hayatına katacağı anlamı anlamaya başladıkça yazarın yarattığı karakterlerle okurun bağ kurmasının ne kadar önemli olduğunu da anlıyorum aslında. 

Çok çarpıcı bir sonu var, okurken açıp dinlememiştim ancak Hildur Gudnadottir'in Without Sinking albümünü dinlemenizi taviye ederim. Yine İzlanda'dan. Buyurun:


Fikir ve sanat eserleri kanunu madde 34, ek fıkra 3 uyarınca eser sahibinin izni olmadan kullanılması yasaktır. 
Lütfen yazılarımın tamamını ya da bir bölümünü kullanmayınız; 

11 Ağustos 2019 Pazar

Kjell Eriksson "The Princess of Burundi"

Kareler ve Sayfalar soğuk diyar polisiyesi (özel) turu dur durak bilmeden yoluna devam ediyordu. Elbette devam eder yolda tek başına. 

The Princess of Burundi, Kjell Eriksson'un Ann Lindell (kendisi dedektif hanımefendi oluyor) serisinin İsveççe'deki haline göre, yani yazılış sırasına göre dördüncü kitabı. Ancak İngilizce'ye çevriliş sırasına göre birinci kitabı. Gerçekten bu anormallik neden İskandinavyamızı, Nordik diyarlarımızı kısaca soğuk diyarlarımızı, soğuk diyar polisiye romanlarımızı yiyip bitiriyor böyle? Şunları neden yazıldıkları sıraya göre çevirmiyorlar? Bunun cevabını merak ediyorum ama aramıyorum, aramayı da düşünmüyorum. Canım isterse ararım. Biliyorsunuz birçok şeyi çok iyi bulurum ama lütfetmem lazım. 

Şimdi aklıma geldi, daha önce yazmışımdır: Jo Nesbo'nun Harry Hole serisi de böyle çevrildiği için serideki önemli bir şeyi önce öğrenip sonra onun eski halini okumuştum yıllar önce. Hayattan soğutan ünlü detaylar. Neyse.

Kjell Eriksson 2002'de Swedish Crime Writers' Academy'den İsveç'in en iyi polisiye/suç romanı ödülünü kazanmış (belli olduğu üzere) İsveçli bir yazar. O roman da The Princess of Burundi.

Yazar 1953 Uppsala doğumlu; Ann Lindell serisi de orada geçiyor ve toplam yedi romandan oluşuyormuş, daha fazlaysa buyurun ekleyin. The Princess of Burundi de Uppsala'da geçen bir roman, suç, cinayet ve doğum izninde olan Ann Lindell ile 4. kitaptan seriye girişin bedelini Lindell'in diğer kitaplardaki hayatını merak ederek bir süre geçirmekle dolu bir eser. Derseniz ki neden çevrilme sırasına göre okudun, yazılış sırasına göre okusaydın madem, ne bileyim, bu çok övülmüştü, merak ettim. Suç mu...

Tropik balıklara büyük ilgisi olan (bunu da evindeki dev akvaryumunun hikaye boyunca sürekli göz önünde olmasından anladığımız), bir süre önce işini kaybetmiş olan John, Noel'den çok kısa bir süre önce kayboluyor. Kaybolduğunu evde kendisini bekleyen karısı Berit'in tedirgin bekleyişiyle beraber hikayenin başlamasıyla anlıyoruz. Saatler sonra ise işkence görmüş gibi görünen cansız bedeni karlar içinde bulunuyor. Kardeşi Lennart, polisin haricinde bir soruşturma sürecine giriyor, katili kendisi bulmaya ve intikamını almaya çalışıyor. Öte yandan doğum izninde olmasına rağmen Ann Lindell de polisin yaptığı soruşturmaya dışarıdan dışarıdan dahil olmaya başlıyor. Bu arada şehirde bir de saldırgan var ve bu saldırganın da John ile ortak bir yönü olduğu çıkıyor, ancak katil o mu değil mi belli değil, bir süre sonra o da aranmaya başlanıyor. Bence hareketli ve hiç sıkmayan bir kurgusu var bir günde bile bitirirsiniz. Ama toz bulutu gibi olan bomboş polisiyelerden de değil, yazar özellikle değinmek istemiş sanırım, açık ifadelerine de yansıyor. Toplumsal tabakalaşma, farklı sosyal gruplar ve ayrım yazarın değinmek istediği bir konu. Herkes bir diğerinden ne kadar sorumlu, dahil olunan sosyal grubun yazılı bir kaderi var mıdır ve bunun dışına çıkmak mümkün müdür soruları yazarın aslında sorduğu ve kurgu içinde bir şekilde cevap verdiği sorular. Suç ve suçluluğun dahil olunan sosyal grupla olan ilişkisi zorunlu bir ilişki midir sorusunu da kurgusuna ekleyen Kjell Eriksson, burada devlet müdahalesiyle, kurumlara daha fazla sorumluluk verilmesiyle ve kurumlardaki bireylerin bu sorumluluğu içselleştirmesiyle bir şeylerin değiştirilebileceğini ima ediyor. Dediğim gibi, bu bir kurgu ancak yazarın polisiye bir romanda bir meselesi de olması hoşuma gitti, uzun uzun sosyolojik değerlendirmeler yapmıyor elbet ama kısacık da olsa ara ara derdini aktardığını okur görebiliyor.

Mesela burada kurban olan karakter, tropik balıklara ilgisi olan bir karakter. Kardeşi Lennart ise hala biraz karanlık, tekinsiz yanı olan bir karakter. Tropik balıklara ilgisi olan, evinde bir akvaryum kurmuş dar gelirli, kıt kanaat geçinen bir adam düşünün. Bir çatı ustasının oğulları olan Lennart ve John örneğinde iki farklı hayat nasıl çok ince noktalardan değişiyor. Ama son kertede yine ekonomik sermayenin belirleyiciliğine dönüyoruz; tropik balıklar konusunda bilgi sahibi olmak gibi bir "hobi" sahibi olsa da yaşam standardı hala düşük, hala Lennart ile aynı standartta. Bourdieu da yorumlasın bu kitabı.

"He came from a background where you weren't supposed to try to be better than anyone else."

28 Temmuz 2019 Pazar

Antti Tuomainen "Dark As My Heart"

Kareler ve Sayfalar Soğuk Diyar Polisiyesi (özel) Turu adlı kimsenin umursamadığı tur kapsamında Finlandiya'dan hiçbir eser okumamış ve tanıtmamıştım diye hatırlıyorum. Bu yüzden Finlandiyalı yazar, Antti Tuomainen'den bir kitap okuyayım dedim, kendisi "The King of Helsinki Noir" diye anılıyormuş. 

Dark As My Heart, annesi 20 yıl önce ortadan kaybolan Aleksi'nin, 10 yıl gerçekleşen başka bir cinayetle de bağlantılandırarak annesinin kayboluşunu aydınlatma girişimin en yoğunlaşmış haline odaklanıyor. Kendisine bir hedef belirlemiş, o hedef uğrunda yaşıyor gibi karakter. O da annesinin katilini bulmak, yüzleşmek, ne olduğunu öğrenmek ve haliyle intikam almak. Bu yolda da ülkedeki en zengin adamlardan biriyle yolu kesişiyor, her türlü gücü elinde tutan bir adam karşısında ordudan ayrıldıktan sonra marangozluk yapan 30'lu yaşlarının başındaki Aleksi. 

Kitap çok çabuk bitiyor, oysa kısa değil. Sadece olaylar çok çabuk akıyor, geriye dönüşlerle de desteklenen kurguda bağlantıları kurmak da yakalamak da ilişkilendirmek de zor olmuyor ancak açık açık katil kim, ne, neden öyle olmuş bunları vermiyor da yazar. Yeteri kadar merakta da bırakıyor, yeteri kadar soruya, sonuçta açıklanacak birçok noktaya okurun kafasında da bir cevap belirmesi için imkan da tanıyor. O da herkese göre değişir sanırım ama mucizevi incelikte bir kurgu olmadığı gibi, okuru şoke edecek bir sonuç da yok. Sadece kötü olmayan, okumaktan ve zaman ayırmaktan pişmanlık da duyulmayacak bir eser okumuş olunuyor bence. 

İnce detaylar, olay akışının dışında detaylar pek yok. Hareketi kesilmeyen, duyguları da bu hareketin içinde olmak kaydıyla aktaran, bu yüzden de kendisini hızlı okutan ve çabuk biten bir roman galiba.

Yazarın daha çok övülen kitapları da var, bir ara da onlardan birini okurum. Bakalım onlar nasılmış. Denk gelirseniz bunu da okumaktan çekinmeyin ama bence, benim polisiyeden beklentim Henning Mankell'e göre ölçülen yükseklikte bir şey. Beğeni meselesi. 

Hakan Nesser "Mind's Eye"

Kareler ve Sayfalar Soğuk Diyar Polisiyesi Özel Turu (yazıda bir daha geçerse bunu büyük harfle yazmak için asla uğraşmam) kapsamında bir başka polisiye seriyi tanıtayım. Ragnar Jonasson övmekten özel tur (bunu bilerek özel tur yazıyorum komik olsun diye bir tek ben gülüyorum çünkü, zaten başka okuyan da yok) soğuk diyar polisiyesi yerine Ragnar Jonasson turuna döndü farkındayım.

Bu sefer özellikle popüler bir seriden, popüler bir yazardan, İsveçli (İsveç'in kareler ve sayfalar için yeri ve önemi adlı bi yazı da yazayım kütük malmö çünkü) Hakan Nesser'in dedektif Van Veteeren serisinin ilk kitabı olan Mind's Eye'ı seçtim. İlginç gelen bir noktayı hemen belirteyim, yazar İsveçli ama dikkat ettiyseniz dedektifin adı pek İsveççe'ye benzemiyor. Mind's Eye'da olaylar Maardam'da geçiyor; burası da kurgu bir yermiş; ülke adını da hiç vermiyor kitapta. Yani uzun bir süre yazar İsveçli ama galiba Danimarka'da yaşayan Hollandalı bir karakter bu dedektif diye düşünerek okudum ama yer ismi de Danca gibi durmuyordu DANİMARKALILARIN YÖRESİ HERHALDE diye de aklımdan geçti ama sonunda netleşti, tamam öyle bir yer de yokmuş. İsimler okurken Hollanda'da geçiyor hikaye gibi düşündürtebilir sizi de. Yani soğuk diyar polisiyesi özel turu diye atladım kitaba ama ortaya böyle gerçekten al sana soğuk diyar al sana kuzey avrupa türü bir kurgu çıktı. Ben yine de eski kafalıyım, bu kadar kurguyu sayın dr. China Mieville beyefendi kurguları hariç polisiye içinde görünce geriliyorum (Sherlock türü gerilme), polisiye okurken mümkünse normal düz olsun her şey çünkü ne demişler, Saga Noren Lanskrim Malmö...

Evet.

Mind's Eye'da olay da şu; bir adam sabah uyandığında karısını banyoda ölmüş halde buluyor, ancak hafızası yerinde değil. Olayın gidişatına bakılırsa (kabaca) eşini boğuyor ve sızıp kalıyor alkollü bir halde. Ancak nihayetinde cezası kapsamında akıl hastanesine gidiyor ve orada adam da öldürülüyor. Burada işler karışıyor çünkü adamın masumiyetinin de söz konusu olabileceği ışığı böylece çakıyor. Olayın başından beri dahil olan Van Veteeren de adamın ve üç aylık eşinin çevresini, çalıştıkları okulu ve geçmişlerini araştırmaya başlıyor. Geçmiş geleceği yazıyor türünden bir cevap da çıkabilir, yeni bir krizin sonucunda çıkmış bir cinayetler zinciri de çıkabilir. Ne olduğu romana kalsın, okura kalsın. 

Bence dünyanın en iyi polisiye serisi Henning Mankell'in Wallander serisidir soğuk diyarlardan çıkan. Onun önüne de sadece Hercule Poirot serisi ile kraliçe Agatha Christie geçebilir. 

Bu kesin çizgiyi ustalar çektiği için yapılmış ve yapılacak her şey artık çok zor engelleri aşmalı gözümde bir kere bunu her yazıda belirtiyorum hiçbir karakterin bir Wallander olamayacağını düşünüp gizli gizli ağlamıyor musunuz siz de... hayır mı... ok.

Neyse.

Katili çat diye bulmanız zor olsa da olayların büyük kısmına bir cevap bulmanız mümkün, yazar okura o imkanı vermiş. Sürekli ortaya yeni bir ipucu çıkıyor. Kendi kendine ipuçlarını biriktirmiş de finalde açıklamış gibi bir durum yok, cinayet sebebi, olayların üzerindeki sisi dağıtacak çoğu şey dikkatli okursanız gözünüzün önünde. Benim hoşuma gitti ne çok oluorta ne çok saklı. Ama çok ustaca kıvırılmış bir kurgu yok onu da belirteyim. Ne kadar ukala bir yorum oldu özür dilerim.

Karakterler ile bir yakınlık kurma konusu işte bahsettiğim Wallander hasreti ile ilgili, bunu Mankell gibi çok az insan yapabilir sanırım. Nesser de araya uçurum koymamış, soğuk ve beklenmedik tepkiler ortaya koyan tipler de değiller ama Wallander gibi hangi gün yeniden hamburger gömüp hangi gün yeniden diyete başlayacağını kestirecek kadar tanıyamıyorsunuz bence. Belki seriyi okudukça bu değişiyordur.

Yine başka bir kitabını okumak isterim Nesser'in. Van Veeteren serisi 10 kitaplık bir seriymiş. Bir de 5 kitaplık Dedektif Barbarotti serisi varmış. Bundan sonra okuyacak olursam ondan bir kitap okuyabilirim.

Sorusu olan var mı? Yoktur nasıl olabilir okuyan mı var, yok.

25 Temmuz 2019 Perşembe

Camilla Grebe "İhanet"

Kareler ve Sayfalar soğuk diyar polisiyesi kapsamında İsveç'li Camille Grebe de ilk kez okuduğum yazarlardan birisi oldu. Allahım ben ne okudum. Kusursuz olmaya çok yaklaşmış, ama bazı affedilemez hatalar yüzünden bu kusursuzluğa ulaşamamış, bu yüzden de en çok beni üzmüş bir roman İhanet. 

Bir giyim şirketinin CEO'sunun evinde bir kadın kafası gövdesinden ayrılmış biçimde ölü bulunur; ancak Jesper Orre, yani CEO da kayıptır. Kitap şöyle ilerliyor, bir yandan araştıran dedektiflerden birinin (Peter) ağzından olan bir bölüm, bir yandan polise yardımcı olan bir davranış bilimcinin aktardığı (Hanne) bir bölüm, bir yandan da Orre'yle nişanlı olduklarını kimsenin bilmediği Emma'nın anlattığı bölümler. Orre, nişanlandıkları gün Emma'nın evinde yiyecekleri yemek öncesinde kaybolmuştur. Emma aynı zamanda Orre'nin ceo'su olduğu giyim şirketinin mağazalarından birinde satış görevlisi. Ancak, bölümlerin başında zaman da belirtiliyor, okumaya başladığınızda Orre'nin resmi olarak kaybolmasından aylar öncesindeki bir yemek bahsedilen.

Bu arada cinayet, geçmişteki bir olayı da anımsatmaktadır. Bir yandan da geçmişteki cinayet yeniden gündeme gelir, on yıl önceki cinayette danışmanlık yapan Hanne burada yeniden devreye girmesi için davet edilir.

Bir yandan Emma sevgilisinin neden ortadan kaybolduğunu aramaya başlıyor, bir yandan Orre'nin evindeki kadının kim olduğu araştırılıyor, sonlara yaklaştıkça zaman da birbirine yaklaşıyor, bir süre sonra bölümler aslında eş zamanlı ilerliyor. 

Okuduğum en iyi polisiyelerden biri olabilir(di), ancak hatalarından bahsetmezsem olmaz. Öncelikle elbette yazar bir polis değil ama bizzat yazar olarak kendisinin kurguya eklediği olay yerindeki fiziksel hiçbir kanıta kanıt muamelesi yapmamış. Öyle ki bunlar eğer normal bir kurguda biraz değerlendirilse zaten akışı değiştirecek nitelikteler. Ben kafama takmadan duramadım, çünkü karakterleri, cinayet gerekçesini muhteşem oluşturmuş. İzlerken aklıma benzer bir kurgu geldi ancak o bir film. Çok nadir film izler ve etkilenirim, bu da öyle bir filmdi (Excision). Bir diğeri de bildiğiniz düz etrafın araştırılması falan olur ya, evin içi ya da dışı, dışarda biri var mıymış yok muymuş, bu evde kaç kişi mevcutmuş, sürekli yaşayan ya da kısa zamanlı da olsa evde durmuş olan? İlla dna mna artık onu da geçtim eşya, vb onlar da yok, sıfır. Atlamış. Komşulara sormak falan da yok. Oturdum poliscilik yapıyorum şu an bellis coldwine lanskrim malmö yargılıyor özür dilerim. Ama haklıyım. Kusursuz olacaktı kusursuz, şunları da düşünerek yazıp tekrar kurgulasa, yine sonunda balta gibi kafamıza indirirdi İhanet'in finalini eminim, çünkü konusu güzel. Gerçekten çok beğendim. Okuyun siz de. 

Emma, Hanne ve Peter karakterlerini de sevdim, bunları anlatıcı konumuna koyduğu için özellikle bunları belirttim. 

Aklıma gelirse ek yaparım. 

Çevirisi de güzeldi bu arada, bu kitaptan önce hoşnut olmadığım bir çeviri okudum da, peşine bunu okuyunca o noktayı da vurgulamak istedim. 

Ragnar Jonasson "Rupture"

Ragnar Jonasson'un kitaplarının İzlanda dışına yapılan çevirilerinin sıralaması beni kahrediyor. Tamam, Dark Iceland'daki dördüncü kitap bu, benim bir önce yazdığım yanlış. Cidden dördüncü kitapmış. Night Blind'dan önce, Snowblind'dan sonra geliyor akışa göre. Bezdim gerçekten bezdim. Ama okuyacak olan varsa da, kendimi kurban ettim. Neyse.

Rupture, Ari Thor'un bu sefer geçmişteki bir olayı aydınlatma çalışması ve serideki diğer kitaplardan birinden aşina olduğumuz bir ismin peşinde olduğu güncel bir olayın aydınlatılması çalışmasının parelel yürüdüğü bir roman. 1955'te ıssız, tenha bir çiftliğe yerleşen bir ailede bir intiharın, günümüzde ailenin yaşayan bir üyesi tarafından araştırılması talep edildiğinde Ari Thor olaya dahil oluyor. İki kız kardeş, eşleriyle beraber İzlanda'da kuş uçmaz kervan geçmez bir yerde yaşamaya başlıyorlar birden. Kardeşlerden birinin intiharı, bunun öncesinde sonrasında olayın araştırılması isteyecek olan çocuğun doğumu yaşanıyor. Ancak yıllar sonra olayı merak ettiren, intiharı tekrar sorgulatan olay, eski bir fotoğrafın gün ışına çıkması oluyor. Bu dağın başında, inin cinin trollün top oynadığı yerde çekilen bir fotoğrafta yer alan, aileden olmayan birisi bu küçük bebeği kucağında tutmaktadır. İşte bu genç adam da kimdir böyle, derken derken cevaplar aranırken ortaya daha da sorular çıkıyor.

Serideki en durgun kurguydu bana göre. Durgun dediğim, çok çabuk okutuyor kendisini. Sadece kıyaslama yaptığımda bu en durgun olandı. Bir de sağdan soldan bence Ari Thor hariç birileri başka olayları aydınlatmaya girdiğinde bu seride bir sıkıntı oluyor bence, ikinci kitap için de aynı yorumu yapmıştım. Demek ki yobazım. 

Serinin beşinci kitabı The Island'ı da okuyacağım artık onun sırası ne düşünmüyorum çünkü pes ettim, soğuk diyar polisiyesi özel turu için I diead for your sins çeviri dünyası.

Bu arada ondan önce Ragnar Jonasson'dan Hidden Iceland serisine başlayacağım onun sırası bakalım bana nasıl azaplar çektirecek, yine nasıl bir yanlışlığın içinde yok olacak bu soğuk diyar polisiyesine gönül vermiş insan....

Scarlett Thomas "Going Out"

Scarlett Thomas'tan Ocak 2020'de yeni kitap geleceğine göre, bu kitabı okuyabilirim dedim. Yoksa saklayacaktım. 

Going Out, Canongate tarafından ilk kez 2002'de yayınlanmış. Scarlett Thomas'a "alışmak", "tanımak" okudukça mümkünse, Going Out da benim için tanıdık bir kitaptı diyebilirim. Gerçi yazarın kitapları belirli bir sıra ile okumadım. Ama Thomas'ta değişmeyen bir şey var, bazı şeyler değişse de onlar sabit kalıyor. Bunu en çok The Seed Collectors'ta görmüştüm. O kitap yakın dönemde yazdıklarından biri mesela, neyin değişip neyin değişmediğini görmek için merak ediyorsanız mesela Going Out ya da özellikle PopCo'yu okuyun, peşine de onu.

Yine gereksiz bir paragraf ile blog'un olmayan okurları dehşet içinde blog'dan kaçırdım galiba.

Going Out ne anlatıyor ve bu giriş paragrafı ile ne alakası var, kısaca yazayım. Yazı da kısa olsun, başka birkaç kitaptan daha bahsetmek istiyorum çünkü. Evet aynen onlar da kısa kısa olacak. Kısa olmayacak halleri için sizi kitaplara davet etme yeri burası.

Going Out bir arkadaş çevresinin kısıtlı çevresi, kapana kısılmış çevresi, küçücük yaşam alanlarının hikayesi ile başlıyor. Bu alan kısıtlı, çoğu zaman sınırları karakterlerin yüzüne vuruyor çünkü ilk tanıştığımız karakterlerden biri olan Luke 25 yaşında ve güneş alerjisi var, her şeye alerjisi var, evden dışarı çıkmıyor. Annesi ile beraber yaşadığı evde televizyondan izlediği bir dünya, televizyondan gördüğü sosyal ilişkiler var. Dünyayı sadece televizyon ile tanıdığınızı düşünün; işte Luke'un steril ve yalıtılmış hayatı da öyle, gerçek dünyanın odasına giren haline televizyondan öğrendiği tepkileri veriyor bazen. Ama bunun ne kadar yapay olduğunun, gerçek dünyanın ne kadar uzağında kalmış olduğunun da farkında; sürekli temasta olduğu arkadaş grubunun, kendisinin de dahil olduğu ilişkiler ağı bunu her an yüzüne çarpıyor. Gittikçe çekilmez bir hal alan bir durum. Ve bir çare arıyor; çare kısmından da bahsedeceğim. Bu, Thomas'ın kendi dünyasında sıkışmış karakterlerine aşina olan okurları için tanıdık gelecektir, Luke yani. Bir diğer karakter olan Julie de benzer durumda, birçok fobisi yüzünden, yakın arkadaşı Luke'un durumunun da etkisiyle küçücük bir sokak ve çevre dışında bir hayatı olmamış genç bir insan. Dış dünyanın korkutuculuğu fobisini düşünün; biraz da abartın. İşte Julie de o karakter. Diğerlerinin süprizleri okuyacak olursanız size kalsın; birkaç arkadaş daha, her biri yine Thomas'ın ilgi alanlarının yansımalarını da içeren karakterler olmuşlar. Bunu Thomas çok sık yapıyor, blog'da birkaç kere daha bahsetmiştim yazarın kitapları hakkında yazarken. Mesela uzakdoğuya olan ilgisi ya da tenise olan ilgisi ya da matematiğe olan ilgisi vb. bir yerlerden karşınıza çıkacaktır. Burada da çıkıyor. İşte bu sıkışmışlık içinde, karakterler her riski göze alıp küçücük mekanın içinde dönüp duran ilişkiler ağını yine büyük bir mekansal değişiklik ile kurguda bir kırılma da yaratıp, Luke için çareye doğru yola çıkıyorlar. Thomas'ta mekanın değişimi ile gelen diğer bölüm de böyle başlıyor Going Out'da. Başta demiştim ya, benim için tanıdık bir kitaptı. 

Terk edilmiş, yalnız kalmış, hayalkırıklığına uğramış insanlar, buna rağmen asla köhne, umutsuzluk saçan bir tablo çizmeyen bir hikaye, illa ki bir yerlerde umut olduğunu düşündürten bir akış, yine de tekinsiz havasını sonuna dek koruyan, kimin başına ne geleceğini de merak ettiren bir roman. 

Tanıdık demem, sürekli aynı şeyleri yazıyor anlamına gelmesin. Scarlett Thomas en sevdiğim yazarlardan biri. Going Out da sonunda kendi etrafında dönüp durmaktan midesi bulanan bi dünyayı durdurup ileri doğru itmeye başlatan bir sona sahip bence. Beğendim. 

Yazı kısa olsun demiştim. Daha da anlatmıyorum. 

3 Temmuz 2019 Çarşamba

Ragnar Jonasson "Night Blind"

Kimsenin umursamadığı Kareler ve Sayfalar soğuk diyar polisiyesi (özel) turu kapsamında okuyup çok beğendiğim için tüm kitaplarını okumaya karar verdiğim Ragnar Jonasson ile devam ediyoruz yine. Çünkü Dark Iceland serisini beğendim. Kimsenin umursamadığı Kareler ve Sayfalar soğuk diyar polisiyesi (özel) turu kapsamında okumayı planladığım diğer soğuk diyar polisiyeleri yerine Ragnar Jonasson'ların tamamını okumayı seçtim. Tur çok özel çünkü, fazla özel oldu artık. Ancak, soğuk diyar poliyesi için iyi ki okumuşum dediğim bir seri oldu ve oluyor Ari Thor'lu Dark Iceland.

Night Blind, sıralama olarak seride ikinci kitap olarak yer alıyor ancak olay akışına göre daha önce blog'da yer verdiğim Black Out'dan (üçüncü kitap) sonraki olayları anlatıyor. Tüm seri tek bir olaya odaklanmıyor evet ama sıralı okumaktan zarar gelmez, en azından başkarakteri hayatındaki akışı bozmamış olursunuz.

Küçük bir ek; ben sıralamayı bu şekilde belirtirken goodreads'i referans aldım. Yanlış hatırlamıyorsam İzlanda dilinde kitapların sıralaması ve çıkışları bu şekilde değil; ayni Snowblind da birinci kitap değil. Sadece İzlanda dili dışındaki dillere çevrilmemiş olan bu kitapları sıralamaya almamış anladığım kadarıyla goodreads, yanlışsam düzeltirsiniz. Okuyan var mı beni.

Night Blind ise; Ari Thor'un hayatındaki büyük bir değişiklik, Siglufjördur emniyet güçlerinde yaşanan değişiklikler gibi serideki genel akışa ek olarak; Jonasson'un kapalı kutu, yalıtılmış Siglufjördur'u ve Ari Thor'u artık değiştirdiğini de görüyoruz. Örneğin, bu kitapta karakterlerin mekan ile olan bağının daha gevşek olması, Ari Thor'un hayatının (hayatındaki insanların) Siglufjördur'un sürekli dışına da çıkıyor olması Snowblind'daki havanın gittikçe dağılmaya başladığını gösteriyor. Bunu iyi ya da kötü olarak yazmıyorum sadece cidden öyle bir insan varmış ve gittikçe yeni görev yerine ne kadar alışmaya başlıyor, etrafını saran dağların aslında zindan-vari bir mekan yaratmadığını da görüyor diye düşünüyorum okurken. 

Night Blind'da bir yandan anlatıcısının kim olduğunu bilmediğimiz, doğrudan aktarılan satırlar var. Bu satırların cinayet ile ilgisi nedir, anlatan kimdir bunun cevabı neredeyse çoğu soruya da cevap oluyor. Jonasson, göz önündeki karakterleri finale doğru iterek esrar perdesini aralayıp, finalde okurun da yer almasına izin veriyor sanırım. Öncelikle binlerce senaryo üretilecek bir ipucu bolluğu ya da karmaşası yaşanmıyor; karakterler hakkında bilinmeyenleri de cinayetin bilinmeyenlerine kurguda çok uzun süre önce ayıklayıp devam ediyor. 

Evet ben buldum katilin kim olduğunu ustalar bulur. Şaka bir yana bulmak kolay, korkunç karmaşık bir kurgu yok.

Okurken bazen polis işlerine Jonasson'un uzak olduğunu düşündüm. Bazı detayları birer cümle ile de olsa okura aktarsaymış keşke, evet cinayeti kim neden nasıl işledi sorularına bunları yazmadan da cevap verdirebiliyor ancak iki polisin peşinde bir cinayeti çözerken okur olarak birkaç beklentim oluyor =/

Olay ise şöyle; Ari Thor'un amiri terk edilmiş bir evin yakınlarında vuruluyor. Kim, neden vurdu diye araştırılırken evin bir hikayesi olduğu, evin şu anının bir hikayesi olduğu, Siglufjördur'da hemen herkesin bir hikayesi olduğu ortaya çıkıyor. 

Bir sonraki roman Rupture, bu satırları yazmadan hemen önce ona başladım. Bakalım o nasıl.

Sonuç olarak; çok güzel bir polisiye serisi. İnsanı sıkmadan insani olan çok şeye yer veriyor yazar da, beni boğan olaydan bağımsız detaylar içermeyen bir anlatımı var kendisinin. Bu kitabı da sevdim. 

Türkçe'ye de çevrilecekmiş. 

20 Haziran 2019 Perşembe

Jo Nesbo "Susuzluk"

Hemen anı anlatayım değişiklik olsun, hep girişte Wallander ve Nesbo ve soğuk diyar polisiyesi muhabbeti yapıyorum çünkü (şimdi de yapmış oldum). 

Anıya geçelim hadi sayın okurlar, eğer herhangi bir okur varsa. Anı şöyle: Bu kitabın çıktığını bilmiyordum, çünkü bir süredir kimsenin ilgilenmediği kareler ve sayfalar ile soğuk diyar polisiyesi (özel) turu haricinde polisiye okumuyordum. Zaten bir süredir herhangi bir kurgu okuyamıyordum çünkü okul çok zamanımı alıyordu (tez yazayım, doktora dersleri daha rahat olur diye düşünen var: yok öyle bir şey, yok, yalan). O yüzden de Jo Nesbo herhalde Harry Hole'yi bir süre yazmaz bıraktı diye düşünüyordum ama yokmuş öyle bir şey, işte anı kısmı burada geliyor. Bu kitabın kapağını araçlar için kırmızı, yayalar için yeşil ışık yandığında karşıdan karşıya bir yaya olarak geçerken karşıdan gelen (karşıda da kitapçı var, kesin oradan çıkmıştır) bir insanın kolunda kısmen gördüm. Kısmen kısmında sadece SBO kısmı vardı ama Doğan Kitap hep aynı karakteri kullanıyor biliyorsunuz insan görünce tanıyor. "Aaaaa yeni kitap mı çıkmış yani" diye düşünürken araçlar geçmeye başlayacaktı. Anı bitti. Yani Jo Nesbo'ya bunu anlatayım görünce. Çok güzel anı. Ya işte kitap çok dikkatimi çektiği için araba çarpacaktı sayın okurlar bu kadar, normalde gayet dikkatli bir insanımdır. 

Tamam hadi kitaba geçelim.

Öncelikle kitabın Nesbo tarafından yazıldığını bilsem önce İngilizce'sini okurdum, ama görünce az daha madem ölüyordum gidip alayım bari diye Türkçe'sini aldım. Almaz olaydım. Çevirmene ricamdır, bir daha ola ki Harry Hole kitabı çeviriyorsa en azından bir video izlesin, okuyan biriyle konuşsun, sorsun ki bu adamın soyadı HOLE mi HOLE mi yani okunuşu nasıl? Çünkü Norveççe ya hani? Hole diye yazıldığında İngilizce gibi okunmuyor olabilir mi acaba, ki bunu da kontrol etmek de kolaydır. Çevirmeni geçtim, editörün konuyla ilgisi yok muymuş hiç acaba? Hole, HERİ HOLİ. Böyle okunuyor. HERİ HOL diye değil. 

Her şeyden bahsettim. Kitaba geçelim. Susuzluk (Törst), Harry Hole serisinin 11. kitabı. Bence yakın zamanda Nesbo'nun bu seriye son vermesi lazım yani yazmayı en azından bir süre bıraksın. Kitabın çıkış tarihi 2017. Dediğim gibi ben kopuk olduğum için haberdar olmadım ama üzerinden iki yıl geçmiş, hatta şimdi yeni kitap çıktı, The Knife (9 Temmuz'da dünya genelinde satışta olacak herhalde yani online olarak almak isterseniz, yoksa o genelin içinde hangi ülkeler var, hatta hangi formatlar var bilmiyorum, bu sefer mecbur İngilizce okuyacağız yine. Norveççem yok özür dilerim, Wallander için İsveççem var ama rahmetli toprağı bol olsun Mankell seni çok özledik).

Acaba The Knife nasıl?

Onu bilemem ama Susuzluk kesinlikle Nesbo'da bir değişimin artık net ifadesi olmuş. Ayan beyan ortada bir katil, sırf sonunda açık açık ne neden olmuş diye kendi açıklasın bakayım diye bekledim. Bir iki ben de tökezledim başta ama o kadar açık ki artık, Nesbo'nun katilleri, katman katman merakta bırakan karakterlerin hikayeleri yüzünden kafa karıştıran o kurgusu zayıflamış bence. En sevdiğim yazarlardandır polisiye söz konusuysa ama bence böyle. Bilmem yıllardır okuru olan diğer insanlar ne düşünecek. Düşündü ya da. Artık The Knife'ı yorumlarız hep beraber de, bu susuzluk konusu itibariyle de beni itti. Vampirizm, vampiristler, vampirist cinayetler, psikoloji, artık her kitapta tekrar edecekse sıkılacağım Harry ve Rakel'in her davada yeniden yaşadıkları "Harry yine eski haline mi dönecek" gerilimi vb. Bilemiyorum. 

Hoşuma giden hiçbir şey yok mu, var. Ama alakasız. Mesela bu kitapta serideki diğer kitaplarla bağlantılı bir şey var, süpriz kaçmasın diye söylemiyorum (ya bir, beni şu an okuyan var mı gerçi; iki, seriyi okuyan var mı) ama o bağlantıyı, tanıdık karakterin kim olduğunu nerede bahsedildiğini hatırlamak ŞAMPİYON OLDUM hissi yarattı. Böyle küçük sevinçler işte. 

Konudan bahsetmiyorum arama motorları ve kitabın tanıtım yazısı bunun için var. Ben geri kalanını yazdım. 

26 Nisan 2019 Cuma

Fahrettin Ege "Dünya Savaşı Makinesi"


Sosyal bilimlerin alanı, fen bilimlerindeki gibi görece kapalı değil, açık sistemdir. Sistemin
açık oluşu, aynı maddi koşullara farklı yorumların getirilebilmesi, ortaya farklı soruların ve
cevapların atılabilmesi sonucunu doğurur. Bunu kabaca, farklı toplumların ve insanların
varlığıyla gösterebiliriz. Ama sistemin açık olması, işin içinde insanların olması, sistemin
kafasına buyrukluğu anlamına gelmez. Örneğin, sosyal örgütlenmelerin geliştirdikleri düzenli
davranışlar bazen kapalı bir sistem gibi işleyebilir; yapı içinde, tamamen tesadüfi bir durum
yoktur. Bu bağlamda, maddi gerçeklikteki mekanizmaların varlığı, mekanizmaların hangi
koşullarda nasıl işlediği, hangi faaliyetlerin nasıl sonuçlandığı, nedensel açıklamadan muaf
tutulamaz. Nihayetinde, evrensel bir düzenlilik ortaya konamasa da, sosyal bilimler alanında
nedensel açıklamaların getirilebileceği boyutlar mevcuttur.

Bunları neden anlattık? Şöyle soralım. Sözde evrensel bir doğrunun ortaya atıldığı ve bunun
peşinden gelen siyasi taleplerin veya askeri işgallerin, gerçekte ne derece evrensel dayanakları
vardır? Evrensel özgürlük ve demokrasi söylemiyle Irak işgalinin meşrulaştırılması, açık bir
sistem içindeki tekil bir eylemdi mesela. Ancak açık bir sistem içindeki düzenliliklere de
vurgu yaptık; işte burada, bahsettiğimiz nedensel açıklamalar kısmı devreye giriyor. Zira
küresel emperyalizm kendisini sistematik olarak yeniden ürettiğinde, düzenlilikler ve
nedensel açıklama getirilebilecek mekanizmalar söz konusu olmaya başlar. Bunlardan biri,
Fahrettin Ege’nin “Dünya Savaşı Makinesi” adlı eserinde kavramsallaştırdığı, karşımıza çok
katmanlı bir yapı halinde çıkan emperyalist mekanizma.

Dünya Savaşı Makinesi, küresel emperyalizm ve katman katman kendisine dahil ettiği yapılar
biçiminde varlığını sürdüren, öte yandan kendisini yeniden üretmeye muktedir bir “mega-
yapı” olarak karşımıza çıkıyor. Bu yapının ya da makinenin hedefi, Atlantik cephesinde
mevzilenmiş küresel emperyalist kutup karşısında bulunan/savaşan her şey. Bahsi geçen
katmanlar için başta değindiğimiz sözde evrensel değerlere geri dönebiliriz. Açık bir sistem
olan sosyal dünya içinde Dünya Savaşı Makinesi, kendi içsel mekanizmalarını farklı
biçimlerde kurmakta ve yeniden üretmektedir. Örneğin makinenin “demokrasi”ye atfettiği
evrenselliği ele alalım. Dünya Savaşı Makinesince pompalanan “evrensel demokrasi”
söylemi, sosyal dünyanın kapalı bir sistemmiş gibi ele alındığı bir kurgu içinde işlemektedir.
Burada kurgulanan neden-sonuç ilişkisi, tek bir soruya tek bir cevap imkanı veriyor gibi

düşünülmelidir. Yani tek bir şansınız var. Ya dünya savaşı makinesinin dayattığı demokrasi
anlayışına dahil olursunuz ya da onun tarafından yok edilirsiniz.

O halde Dünya Savaşı Makinesi, emperyalizm ile beraber ikili bir katman oluştururken,
işleyebilmesi için ihtiyaç duyduğu üçüncü katman ise postmodern oryantalizm oluyor. Bu
katman, makinenin üçüncü dünyayı kendine bağlarken başvurduğu söylemin sağ ve sol siyasi
kanatlar içinde üretimini mümkün kılarken, aynı zamanda geleneksel ve modern oryantalizmi,
demokrasi ve insan hakları tanımları altında yeniden üretmeye yarıyor.

Gelelim makinenin parçalanmasına. Yazar, postmodern oryantalist katmanın, emperyalist
katmanın ve Dünya Savaşı Makinesi olarak adlandırdığı katmanın az çok eşzamanlı
sökümünü, sadece toplumsal devrim olarak ifade etmiyor. Veya diyebiliriz ki, “devrim”
kavramını “savaş” gibi daha genel bir tanımın içine sarmalıyor. Çünkü asıl mesele, Dünya
Savaşı Makinesinin ortadan kalkma olasılığının belirdiği kıtalar-arası savaş durumunda,
devrimin nasıl ve ne yönde müdahil olduğu ile ilgili.

Dünya Savaşı Makinesi, jeopolitiğin kitleler için öneminin tartışmaya açıldığı bir trajedinin de
peşinden bu satırları eklemeye vesile oldu. Örneğin; Aleksandr Dugin, dünyanın jeopolitik
haritasının tek kutuplu Atlantikçi eğilime aslında bir direnç gösterdiğini belirtmektedir.
Direncin varlığını garanti olarak görmese de, Avrasyacı strateji çerçevesinde izlenmesi
gereken yolun aciliyet ve öneminden vurgu kalkmıyor elbette. Avrasyacı modelin ortaya
koyduğu entegrasyon projesinin, modele dahil edilen devletler için Atlantik karşısında
bağımsız kalabilecekleri tek strateji olduğunu belirtmeye devam ediyor.

Dünya Savaşı Makinesi’nin bir bölümünde, karşı bir enternasyonel makinenin bölgesel
ortaklıklarla oluşturulmasına vurgu yapılıyor. Yazarın, karşı bir makine kurmak için
jeostratejik adımlar atılmadıkça Dünya Savaş Makinesi’nin parçalanmayacağı vurgusu,
bölgesel birliktelikler için atılan adımlarda sürekliliğin önemine de işaret ediyor. Bağımsızlık
ve barış için evvela savaşılmış olduğunu unutmaması gereken Türk milleti ve bu coğrafya
için, hayati önemdedir bu.

24 Mart 2019 Pazar

Deadwind

Hiç sevmediğim bir şey yapıyor ve dizi tanıtıyorum. Öncelikle şunu söyleyeyim, dizi izlemeyin. Blog'da tanıttığım ve beğendiğimi belirttiğim Kuzey Avrupa polisiye romanlarını okuyun daha iyi. Ha utanmaz, terbiyesiz, saygısız, tutarsız insan, sen neden izledin derseniz, yemek yerken izlemek için bir şey açıyorum, böylece mola vermiş oluyorum. Daha önce ve genelde bunu saplantılı biçimde sadece en sevdiğim dizileri izleyerek yapıyordum (Bron/Broen oluyor bu; toplam 4 sezon olan dizinin ilk 3 sezonunu 40 kere falan izlemişimdir; herhangi bir bölümü açıp yemek yemek... işte böyle bir hal aldı insanlık yazıklar olsun hepimiz makineye bağlı pil olduk, hemen kendimi saksıya atayım....)... Neyse. 

Dedim ki, madem kimsenin umursamadığı Kareler ve Sayfalar ile Soğuk Diyar Polisiye Turu (özel) devam ediyor ve cidden kimse tanıttığım romanlar ile ilgilenmiyor bu tur kapsamında, ben de araya bir iki dizi de ekleyim.

Dikkatimi toplama ve ekrandan yansıyan herhangi bir şeyi izleme sürem 20 dk olduğu için (bu arada artık film de izlemiyorum, izleyemiyorum... eskiden bu blog'da filmler hakkında da bir şeyler yazardım, çok eskiden, 10 yıl falan önce...).... Kısa diziler, az bölümü olan, az sezonu olan, bir saatten kısa bölümleri olan ve elbette Kuzey Avrupa yapımı olan ve evet polisiye olan dizilere bakıyorum böyle arada. Tanıtayım dedim izlediklerimden bir ikisini. Üçünü. Daha da yok zaten.

Bunlardan biri Deadwind. Karppi de yazıyor. Siz bakın artık adı ne ise dizinin. Karppi başkarakterdeki dedektif bayan kadın hanımefendinin adı zaten.

Bron hakkında hiç yazmadım değil mi? Gelmiş geçmiş en güzel polisiye dizi hakkında yani. Onu da yazaymışım iyiymiş, çünkü onunla ilgili cümlelerle bu diziden bahsedebilirim.

Deadwind, eşinin ölümünden sonra göreve dönen dedektif Karppi'nin görevdeki ilk günü karşılaştığı, dahil olduğu ilk cinayet vakasına odaklanan 6 bölümlük bir mini dizi. 2018 Finlandiya yapımıymış. 2020'de 2. sezonu da gelecekmiş. Gömülmüş halde bulunan bir kadın cesedi ile başlıyor dizi. Törensel bir edayla gömülmüş bir kadın cesedi, biraz ilerisinde de intiharmış gibi görünmesine sebep olacak biçimde çıkartılmış, katlanmış kıyafetleri, denizin kenarında.

Karppi ve beraber çalışmaktan en başta pek memnun olmadığı Nurmi, olayı aydınlatmaya çalışırken, iç içe geçmiş birden fazla sorun ve hikaye karşılarına çıkıyor. Bu kısmı izleyenler ve izlemek isteyenlere kalsın. Polisiye bu. 

Ben diziyi neden beğendiğimi anlatayım.

Bir kere ucuz duygusallıklar yok. Bron'ü neden çok sevdiğimi yazayım bir gün; bu da onun gibi biraz; karakterlerin aşk meşk, sorunlar, hayatı sorgulamaları, geçmişi deşmeleri, birbirlerine yürüşmeleri gibi ucuz Amerikan işi "detaylar" kurguda yok. Soruna odaklamış, cinayete odaklanmış gidiyor dizi. Ha arada küçük bir şeyler var, mesela Karppi'nin hayatından ya da Nurmi'nin hayatından küçük detaylar, ama çok yerinde bırakmışlar.

Uzun uzun hayatı sorgulayan karakterlerden nefret ederim, burada o da yok.

Soğuk diyar kurgusu.

Haricinde, müziğe boğulmamış. Şov yok. İnsanlar normal, düz. Ama Bron'dekiler daha düzdü, o yüzden Bron eşsiz.

Karppi, bu arada Saga Noren'e, yani haliyle Karppi'yi canlandıran Pihla Viitala, Sofia Helin'e çok benziyor; ayrıca mimikleri de dizide çok benziyor. Her şey benziyor. Giyim tarzı bile. Saçı başı bile. Davranışları bile. Bunu da çok çok çok bir benzerlik olarak inatla buraya sokuşturmak istedim. Çok benziyor. Saga Noren ekolü. 

Soğuk diyarlarda bir hayalet dolaşıyor... ve dolaşacak... Saga Noren'in hayaleti....

9 Mart 2019 Cumartesi

Camilla Ceder "Frozen Moment"

Benden başka kimsenin umursamadığı, Kareler ve Sayfalar ile soğuk diyar polisiyesi (özel) turu devam ediyor. Yeni bir soğuk diyar polisiye serisi ve haliyle yeni bir yazar ile. Camilla Ceder ve "Christian Tell" serisinin ilk kitabı "Frozen Moment". Böyle yazdığım için seride birçok kitap var sanmış olabilirsiniz, ama yanılmayın, sadece iki kitap var. Diğeri de "Babylon" adlı bir kitap. Hangi yazara hangi seriye "baksam" diye kitapların içinde cinnet geçirerek kaybolmuşken Frozen Moment'ı seçme sebebimi belirterek kitap hakkındaki kısa yazıma devam edeyim bence; sebep şuydu, üzerinde Wallander kelimesi gözüme çarptı. İçinde de yazar bir iki kez adını anmış. İsveç'ten bir Wallander daha çıkmaz, çıkamaz, Christian Tell yanına bile yaklaşamamış zaten. 

Başlar başlamaz bunu yazmsaydım elbette iyiydi. Ceder de bir Mankell olmadığının farkındadır sonuçta her insan bunun farkındadır yani kendisi için. Yani her insan kendisi için farkındadır, mesela benim bir Mankell olamayacağımın farkında olmam için. Çırpınıyorum.

Yazıya geçelim.

Frozen Moment, bir garajda/tamirhanede bulunan bir erkek cesedi ile başlıyor. Ortada neden öldürüldüğüne dair hiçbir şey anlaşılmayan bir adam var. Öte yandan, 12 yıl kadar önce genç bir kızın hayatından karelerle uzun bir süre geçmişe dönüyoruz. Bir yandan günümüzdeki cinayetin soruşturması devam ederken, öte yandan 12 yıl önceki hikaye devam ediyor, ilerliyor. İki hikayenin nerede nasıl kesiştiği de Frozen Moment'ın şimdiki zamanındaki kırılma noktası olacak gibi diyebiliriz.

Ben ilk paragrafta romanı kötülemiş gibi oldum ama yok aslında, okunur, hikayenin kapatayım devam etmeyim sıktı dedirten bir yanı yok. Aslında merak da uyandırıyor; romanın klişesi bol, ama dediğim gibi kendini okutacak bir iki detay, daha doğrusu kendisini okutmak benim için katil kim, neden gibi sorularla ilgili detaylar oluyor, bu yüzden böyle bir iki şey bulunca devam ettim. Bir süre sonra zaten neden kısmı aydınlanmaya başlıyor, en azından okur için.

Başka nelerden bahsedebilirim? Mesela yazar Wallander'ın ilk romanında olduğu gibi burada da baş karakter (Tell oluyor burada) ile üstü olan kişi arasında aynı durumu kurgulamış. Belki okursunuz diye detay vermiyorum ama resmen aynısını almış. 

Romanı okurken bazen çok dağılmış gibi gelebiliyor, mesela okur için açık olanların kurgudaki karakterler için de açık hale gelme sürecine tanık olmak bazen uzun sürüyor gibi geldi. 

Tell'den Wallander çıkmaz ben tekrar söyleyim de. 

Buna karşılık roman kötü değil, sıkılmadan okursunuz. 

5 Mart 2019 Salı

Ragnar Jónasson "Blackout"

Ragnar Jonasson'un Dark Iceland serisinin aslında üçüncü, ama serideki olayların akışına göre aslında ikinci romanı olan Blackout, yazısı biraz geç de olsa benden başka kimsenin pek de umursamadığı Kareler ve Sayfalar, Soğuk Diyar Polisiyesi Özel Turu kapsamında blog'da. Yani okudum, hepsi bu. 

Burada da depresif genç polis baş karakter Ari Thor var; olaylar yine Siglufjördur'da geçiyor. Geçmişe bolca yolculuk var, başkarakterler haricindeki karakterler üzerinden bolca geriye dönüş var diyebilirim. Baş karakterler dediğim de zaten geçen romandan bildiğimiz Siglufjördur güvenlik güçleri... Aslında burada Ari Thor daha geride kalmış, Jonasson daha çok diğer karakterlerle işi götürmüş. Mesela o Snowblind'da hem çığ, hem de küçük/kapalı mekan üzerinden, kapalı bir topluluk üzerinden sıkça hissettirdiği sıkışmışlık, kapalı kalmışlık hissi bu romanda yok. Burada daha açık, daha dağınık bir his var. Karakterlerin birbiriyle sıkı bağları, diğer romana göre yok, içe içe geçmişlik burada tamamen kaybolmuş geldi bana. İlk romanı ve peşine bunu okuyunca anlarsınız. Özellikle ilki düdüklü tencere hissi veriyordu. Bu daha çok dev bir tepsi. Çok güzel benzetme yaptım mutfak eşyaları üzerinden. Son olarak tekrar yazayım, Ari Thor baya geri planda geldi bana, bunda da diğer romanda kendi üzerine haliyle düşen araştırma işinin bu romanda başka bir karakterin de işin içine başka bir sebepten dahil olmasıyla azalması olabilir belki. 

Ne kadar güzel bir yazı yazıyorum.

Konusu kısaca şöyle; tünel inşaatında çalışan bir adam ölü bulunur; ancak hem geçmişi hem de şimdiki hayatında bazı soru işaretleri vardır. Kendisinin hayatının hem kimlerle kesiştiği, hem de bu küçük yerde, yan, Siglufjördur'da ne aradığı, karışmış olduğu herhangi bir şey olup olmadığı, geçmişi didiklenmeye başlanır. Ve olaylar gelişir, gelişir....

Polisiye bu, daha da anlatılmaz. Kalanı okunur.

Kareler ve Sayfalar... Soğuk Diyar Polisiyesinin tek adresi... 

16 Ocak 2019 Çarşamba

Zygmunt Bauman "Küreselleşme ve Toplumsal Sonuçları"

Sürekli polisiye romanlar eklediğim için birkaç tane kurgu dışı kitap hakkında yazı eklemek istedim. Bunlardan ilki Bauman'ın Küreselleşme ve Toplumsal Sonuçları adlı kitabı olsun dedim. Gün içinde sıkılmazsam birkaç kitap hakkında daha yazı eklemeyi düşünüyorum. 

Kitaba geçersek; Bauman Küreselleşme'de (kitabın tam adıyla değil, böyle yazacağım kalan kısımda da) ortaya bir tartışma metni koymak niyetinde. Bu amaç da şuradan kaynaklanıyor; kendisi, küreselleşmenin etrafında bir sis perdesi yarattığını söylüyor. Metindeki tartışmanın amacı, bu sis perdesini tartışarak biraz dağıtmaya sebep olabilecek sorular ortaya koymak. Bauman'a aşinaysanız, Küreselleşme'den beklentiniz aslında belli; ortaya koyacağı tablo karamsar bir tablo olacak.

Örneğin; küreselleşmenin getireceği vaadiyle peşine düşülen bir "birleşme" anlayışının kesinlikle gerçekleşmemiş olduğunu tartışmaya açıyor/söylüyor. Küreselleşmenin eşitleştirme niyetiyle yola çıkan bir tektipleştirme vaadi vardı ya, işte bu işlemez haldedir. Tektipleştirme teşviki görünümdeki küreselleşme bir zaman/mekan sıkışması yaratarak bir yerelleşme süreci başlatmıştır diyor; bu yerelleşme süreci dediği, aslında yerele ait olanın korunması ya da yerelin muhafazası değil. Küreselleşmeyle gelen zaman mekan sıkışması dediğimiz şey; bir kısıtlılık yaratıyor aslında. Böyle olunca da yerelleştirme, küreselleşmeyle beraber bir sabitleştirmeyi getiriyor beraberinde. Hareket özgürlüğünün kısıtlanması, denetlenmesi gibi düşünün. Bunu mikro ya da makro boyutlarda düşünebilirsiniz; mesela kişisel olarak zaman/mekan sıkışmasından etkilenmeniz ya da bir devletin küreselleşmeyle beraber hareket imkanının ekonomi ya da siyaset alanında kısıtlanması gibi. Çünkü artık gündemde şöyle bir şey de var;küresel kapitalizmin gelişen enformasyon teknolojileriyle beraber yayılmasının hareketliliğine karşı bu yerelleştirme, dünya genelinde nüfus dağılımının hareket ve hareketsizlik denetimini de ele geçirmekte. Bu yüzden de, dünyada birileri küreselleşirken birileri yerelleşmektedir; yani birileri hareket özgürlüğüne ulaşırken birileri çakılı kalmakta, yerelleşmektedir.

Böyle olunca da, yani zaman/mekan sıkışması, küresel kapitalizmden kopuk değil dedik ya; mekan da bir savaş alanına dönüşmekte. Mekanın kontrolü diyelim ya da. Sermayenin hareket kabiliyeti mekanın denetimi ve hareket kabiliyetine de yansıyor. Örneğin; küresel bir şirket gelip dünyadaki x ülkede (x ülke yerelleşmiş, çakılı kalmış, kontrol ve hareket kabiliyetini diğerine göre burada yitirmiş, ya da daha az kontrol edebilmekte oluyor bu durumda) bir fabrika açıyor. Doğayı tahrip ediyor, çalıştırdığı yerel işçilerin haklarını ihlal ediyor, gibi. Sonra da çekip diyor. Üretimini yaptı, karını yaptı; çekip gitti. Mekanın denetimi, hareket kabiliyeti onda. Ardında kalan ülkedekiler ise mağdur. İşte küreselleşmeyle ortaya çıkan yeni bir tabakalaşma vardır diyerek Bauman'ın işaret ettiği bir boyut oluyor bu. Yerel ile bağını koparmış, sadece yatırım boyutuna, karına odaklanmış bir "küreselleşme". Eşitlik, eşitlenme gibi bir şey yok; sisi dağıtmak derken bunlardan bahsediyor.

Yine bir hareket kabiliyeti olarak sibermekandaki yersiz yurtsuzlaşmaya değiniyor; sibermekan düzlemi artık özgürlüğün yeni düzlemidi Bauman'a göre. Kişiye ya da bedene atfedilen güç, sibermekana taşınan güce dönüşmüştür. Mekan, beden ve güç arasında bir dönüşüm var yani küreselleşmede. Bu hak, yani sibermekanın yersiz yurtsuz hareket özgürlüğü alanına girme "şansı","imkanı" ise seçkinlerin elindedir. Bunu da başka bir mekan savaşı olarak düşünebilirsiniz.

Ulus devletlerin konumlarının güçsüzleştiğine bağlıyor sonrasında Bauman; bu yersiz yurtsuzlaşma, sermayenin de yersiz yurtsuzlaşması, zaman mekan sıkışmasından muaf olmanın bir grup insana olduğu gibi bir grup küresel güce de ait olması gibi sonuçlar bu güçsüzlüğü yaratmakta ona göre. Buradan emperyalizmin ulus devlete göz dikmesinin kapitalizmin emperyalist aşamasıyla bağını görerek tüm süreci ele alma ihtiyacı ortadan çıkıyor; yani metni de öyle okumanızı tavsiye ederim.

Küreselleşmeye emperyalizm diyerek devam edelim; en çok faturasını ödeyen zayıf konumdaki ulus devletler. Zira bu hareketsizleştirilmiş hallerinden ötürü "seçkin" olan hareketli için bir mekan olmaktan öteye gidemiyor diyor Bauman; o yüzden küreselleşmeye, küresel kapitalizme karşı durmanın asıl mevzisi antiemperyalist mevzi ve ulus devlet savunusudur. Yani vatanınızı savunun diyerek bitireyim. Çok uzadı yazı. 

10 Ocak 2019 Perşembe

Ragnar Jónasson "Snowblind"

Kareler ve Sayfalar ile soğuk diyar polisiyesi (özel) turu kapsamında bu sefer İzlanda'dayız. Böyle yazınca ciddi oldu. Ragnar Jónasson'un Dark Iceland serisinin ilk kitabı Snowblind. Snowblind'da da, seri boyunca sanıyorum romanlarda yer alan başkarakter Ari Thor Arason adlı akademiyi henüz bitirmiş polis var. Dark Iceland serisinde şu ana kadar yazar beş kitap yayınlamış, dördü İngilizce'ye çevrilmiş anladığım kadarıyla. Bende üçü var, hatta ikinci kitap Nightblind'a başladım dün. Jonasson'un bir serisi daha varmış, o da Hidden Iceland, o seride de henüz iki kitap var. Onlardan hiçbirini okumadım. 

Tamam yeteri kadar bilgi verdiğimi düşünüyorum. Snowblind'a geçebilirim. 

Ari Thor'dan kısaca bahsetmek istiyorum öncelikle, kendisini Snowblind'daki olayların geçtiği, aynı zamanda ilk görev yeri olacak olan Siglufjördur'a taşınmadan önce Reykjavik'de yaşayan, polis akademisine ani bir kararla giren ve bunun için teoloji eğitimini yarıda bırakan daha doğrusu askıya alan 24 yaşında bir kişi. Teoloji eğitimini yazarın dahil etmesi Snowblind'da karşıma ne kadar çıkacak diye bekliyordum, ancak kendi adıma beklediğim gibi bir şey çıkmadı. Karakterin geçmişi ile beraber bu detayın hikaye içinde ayrıca işlendiği ufak tefek durumlar/anlar dışında neredeyse hiçbir şey yoktu. 

Snowblind, Siglufjördur adlı "hiçbir şey olmayan" bir yerde, bir kaza ve peşinden gelen bir cinayetle birlikte birden hareketli bir dönemin yaşanmaya başlandığı, ancak zaman dilimi olarak da kısa bir döneme odaklanıyor. Gün gün bölümlere ayrılmış halde zaten kitap. Onun haricinde, tam olarak ne ile bağlantısı olduğunu ancak sonlarda fark ettiğiniz, çünkü açık açık yazılıyor artık bir olay da geçmişten paylaşılıyor. Hikayenin içindeki yerinin ne olduğunu ben çok sonraları ancak yazar açıkladığında anladım... Özür dilerim....

Bu "hiçbir şey olmayan" yer halini yazar çok güzel anlatmış. Kitabın yarısına yaklaşana kadar olaylar "hiçbir şey olmayan" hale çok uyuyor, çok durağan bir akış varmış gibi ancak bir şeylerin aslında olageldiği hissi de var. Zira hızlanan ikinci yarının sebebi bu durağan bölüm içinde aslında olup bitenlerle de bağlantılı. Yazar, İzlanda'nın doğasıyla, olayların geçtiği mekanın yarattığı hisle olaylar arasında, yazdığı metin arasında bir uyum yakalamış bence. Mesela şu bahsettiğim "hiçbir şey olmuyor", sayfalar boyunca "eee cinayet falan ne zaman olacak artık" diye beklerken aslında bunu sıkılmadan beklediğinizi hissettiğinizde kafanıza dank eden bir şey. Evet bir şey kitapta da olmuyor gibi, polisiye kurgu için çok uzun süre bir şey olmuyor ama sıkılmadan okuyorsunuz. Çünkü olayların geçtiği ülkede, köyde, kasabada, ilçede her neyse, o coğrafyanın yarattığı koşullar bu metne yansıyor. Genelde cinayet olur hemen, sorun hemen ortaya konur. Jonasson onu çok güzel yansıtmış. Olaylar olana kadar, Ari Thor için bir şeyler olana kadar, Siglufjördur mekansal olarak da sıkışana kadar bir şey yapılamayacağını aktarmak için okuru da hemen olaylara sokmamış. Biraz beklemeyi ve orayı yaşıyor gibi olmayı öğretmiş gibi geldi bana. Kurguda her şeyin sıkıştığı durumlarda, Siglufjördur'a giriş ve çıkış imkansız, bir çığ düşüyor mesela. Ardından olaylar açıklığa kavuştuğunda yeniden yollar açık. 

Bir de çok akıcı, en azından kurgu diyeyim. Çeviri nihayetinde. Ancak dediğim gibi, ilk kitap bittikten sonra ikincisine de başladım. İzlanda polisiyesinden iki ya da üç kitap tanıtmıştım, bu yıl daha farklı yazarlar ve serilere yer vermek için beğendiğim bu roman bir başlangıç olsun. Olmalı. 

5 Ocak 2019 Cumartesi

Mari Jungstedt "Unseen"

Kareler ve Sayfalar ile soğuk diyar polisiyesi (özel) turu devam ediyor. Bu da hem yılın ilk kitabı, hem yılın bu tur kapsamındaki ilk kitabı hem de blog'daki ilk yazı olmuş oldu böylece. Bu dediğim, başlıkta gördüğünüz; Mari Jungstedt'den "Unseen". 

Mari Jungstedt, İsveçli bir gazeteci ve polisiye yazarı. Stockholm'de eşiyle beraber yaşıyormuş aynı zamanda, eşi ise Gotland, Visby'den. Yazlarını da Gotland'da geçiriyorlarmış. Bu bilgileri neden yazdım, neden evinde de en çok şu marka çayı kahveyi tüketiyor, eşiyle beraber market poşeti yerine bez çanta kullanıyormuş, bez çantaları da Gotland'daki bi yerel dükkandan alıyormuş gibi (bunları uydurdum şu an) detaylar yazacakmış gibi oldum peki? O kısmı da açıklayım.

Unseen, yazarın dedektif Anders Knutas serisinin ilk romanı. Sanırım toplam 14 kitap var bu seride ama bende 14'ü de yok, çok merak eden olursa sorsun tek tek yazayım yıl yıl hangi kitap yayınlanmış. Bende 3 ya da 4 kitabı olması lazım, öğrenmeyi çok isteriz Umut lütfen yaz derseniz onu da yazarım. İsveççem maalesef yetmiyor eksiksiz okumaya, sadece İngilizce olanları edindim. Neyse, devam edelim. Seri (ve Unseen) Visby, Gotland'da geçiyor. Sürekli bir Stockholm bağı karşımıza çıkıyor okurken. Anders Knutas serisinin baş karakteri haliyle Gotland'da yaşayan dedektif Knutas; ancak ilk roman olan Unseen için konuşayım; Knutas'tan daha çok okurun yakınlaşma fırsatı olan kişi Johan Berg. Kimdir bu Johan Berg? Kendisi Stockholm'den gelen bir gazeteci. Ancak o da Gotland'a tamamen yabancı değil. Kitap bittikten sonra yazara dair bir şey okurken fark ettim; zaten seri Knutas ve Berg'liymiş; sürekli Berg'in fikirleri, Berg'in etrafında dönenler Knutas'ın çevresinde olup bitenlerden daha çok karşımıza çıkıyor Unseen'de. Knutas ve Berg arasında böyle bir dengesizlik var gibi geldi bana en azından, belki ilk roman olduğu ve aslında Unseen'deki kurgunun Berg'in çevresinde olup bitenlerle daha fazla bağlantılı olması bunun bir sebebi olabilir. Ne diyordum? Yazar kendi hayatını biraz aktarmış yani seriye; mekan, bağlantılar, meslekler. Güzel bence.

Unseen ne anlatıyor peki? Birbirinden alakasız iki kadının öldürülmesiyle bir seri katilin etrafta dolaştığı düşüncesi Gotland'ı sarıyor. Knutas olayı araştırırken Berg de Stockholm'den haber yapmak için oraya geliyor; olaylara bir şekilde kıyıdan köşeden de olsa dahil oluyor. Öldürülen kadınlar arasında hiçbir ortak nokta bulunamıyor; aslında okur için küçük bir kandırmaca var ya da ben yanlış kurarak bir süre o noktaya saplandım. Yazar bilinçli bir yönlendirme yaptı mı yapmadı mı bilmiyorum ama güzel yanılttı, cinayetlerin sebebi olarak aklıma gelen şey uzun süre yanlışmış. Finalde öğrendim... Öte yandan, katil kitap boyunca yanınızda. Geçmişe dönük anılar, ayrı bölümler olarak katilin gözünden aktarılıyor. Geçmişinden başlayan ve yavaş yavaş olayların olduğu zamana yani bugüne diyelim, gelen bir anlatım da olayların akışına ek katilin anıları biçiminde aktarılıyor. Buradan, katilin neden öldürdüğünü tam kestiremeseniz de, ya da siz benim gibi yanılmazsınız belki, katilin kim olduğunu anlamak aslında mümkün hale geliyor. Katil çok saklı değil bence.

Beğendim Unseen'i. Bu sefer Wallander ve Mankell anmadan yazıya başladım, finalde anarak bitireyim. Dünya bir daha ne bir Henning Mankell görecek ne de bir Kurt Wallander...

25 Aralık 2018 Salı

Ne Okudum: 2018 Özet


Goodreads'te yıllık okuma hedefini sanırım yıllardır 52 kitapla sınırlıyorum. Bu yıl da hedefi tamamlayabildim.

2018'in ikinci yarısı tezin tamamlanması, peşinden savunma, peşinden doktora başvurusu derken nihayetinde yazın bir kısmı da bu panikle geçti, pek okuyacak fırsatım olmadı.

Açıkçası bir süre herhangi bir şeye odaklanamadım bile.

Sürekli yolda olduğum bir dönemi de eklersek.

Sonrasında da koşturmaca ardından güzel kısım; bu sefer de doktora derslerine yoğunlaşınca dönem ne ara başladı, ne ara şu sıralar sonuna yaklaşıyoruz fark etmedim bile ancak, cidden, şu goodreads hedefini tamamlamak için çaba gösterdiğimi söyleyebilirim nedense inat mı heves mi çözemedim ama o yıllık hedef bir şekilde zorunlu okumalar dışında da bir şeyler okumama vesile oluyor bence. Çoğu zaman okul için okuduklarımı da ekliyorum zaten.

Öyle böyle derken, tablo bu. Bence fena değil; sadece yazma, yazma ve düzeltme, panik ve panik ile geçen dönemlerde, hiçbir şey okuyamadığım haftaları da düşünürsek.

Bu da böyle bir blog yazısı olsun. 2018 özeti yazısı.

24 Aralık 2018 Pazartesi

Maj Sjöwall & Per Wahlöö "The Man on the Balcony"

Soğuk diyar polisiyesi keşif, tanıtım ve kısa yazılarla inatla Mankell ile kıyaslamıyor gibi görünüp içten içe "asla hiçbiri Mankell olamaz zaten, hıh" anlayışının her bir satırına sindiği Kareler ve Sayfalar özel turu devam ediyor.

Bu sefer çok popüler bir serinin ortalarından olmasa da, üçüncü kitabıyla devam ediyorum. Ediyoruz. Ediyoruz dememin bir manası yok çünkü okunmuyorum. Üzücü. Neyse. Seri diyorduk. Maj Sjöwall ve Per Wahlöö iki İsveçli yazar (üşendiğim için goodreads linki ile sizleri Maj Sjöwall ve Per Wahlöö hakkında daha fazla bilgiye yönlendireyim). İkiliyi popüler yapan ise Martin Beck'li polisiye serileri. Dedektif Beck'in on kitaplık serisi, aynı zamanda Beck adlı televizyon dizisine de uyarlanmış, diziyi izlemedim ama merak eden için buyurun link

The Man On The Balcony, dediğim gibi serideki üçüncü kitap. Beck ve arkadaşları Stockholm'de çocukları katleden bir sapık katilin peşinden koşuyor. Bazen ufak bir dikkatsizlik, önemsenmeyen bir bilginin de ne kadar hayati bir değeri olduğunu da kitabın adına taşımış yazarlar. 

Romanda katilin profili, olayın kurgusu, polisiye için farklı, özel, yenilikçi, unutulmaz bir yöne sahip değil. Hatta oldukça klişe bile gelebilir. Katilin karakterini herhangi bir şekilde değişik göstermek için birkaç özellik eklemek zaten yine beklenmedik ya da çarpıcı bir nitelik taşımıyor. Bu yüzden, polisiye bir kurgu olarak çarpıcı bir eser değil, ancak daha önce de yazmıştım, aslında sürekli yazıyorum, neden okuduğunuz ve ne beklediğinizle ilgili olarak sonucu yorumlamak lazım. Bu noktada, yine, "okunur ya niye okunmasın, kendisini okutuyor işte" bir roman diyeceğim The Man On The Balcony için de. 

Karakterlerle de yeni tanışmış olduğum için bir iki bir şey söyleyeyim; cidden şu dünya bir Kurt Wallander daha göremeyecek ya ne kadar dövünsek azdır, yerlere yatıp ağlasak azdır. Yok, hiçbir karakterle böyle bir yakınlık kurulamıyor - polisiye için söylüyorum, bir alt kategoriye daha inelim dar çerçevelerden çıkmayan polisiye okuma alışkanlığım yüzünden - soğuk diyar polisiyelerinde. O yüzden, karakterleri de uzaktan tanımak için fırsat var; uzaktan dediğim etraflarında geziyorsunuz, duyuyor, dinliyor, özel hayatlarından karelere tanık oluyorsunuz, bir noktada belki seriye sinmiş ruhsal durumu bile yakalayabilirsiniz her biri için ama bunlar benim için, okur olarak hep bir yere kadardı. Wallander öyle miydi ya...

Ben Kurt Wallander'ı gerçek insan sanıyorum biliyorsunuz.... 

Evet neyse, bir şeye daha değineyim, bitireyim. Kitapta çok güzel bazı yerler var; tamamı toplumsal analizler. Yazarların, kendi dönemleri içinde İsveç toplumunun sorunlarına gerçekten makro da mikro da yer vermek için çaba gösterdiklerini ve bunu hikayeye hiç sırıtmadan ekleyebildiklerini düşünüyorum. Örneğin, mekansal ayrışmayı, sosyal sınıflar bağlamında değerlendirirken işin içine ahlak gibi bir konuyu da dahil edip, bunu uzun uzadıya tartışmadan, meselelerini gidişat içinde bir iki cümleyle tertemiz anlatmışlar. 

".... aslında çalışma istek ve gücü dolu olan ve genel olarak temiz, düzenli sayılabilecek belirli bir grup insan da başarıya ulaşamamış bir toplum planlaması yüzünden, başını sokacak bir konut bulamamış ve sokakta kalmıştır."

Bu da kitaptan bir alıntı. Öyle bitireyim.

20 Aralık 2018 Perşembe

Hakan Östlundh "Engerek"

Bir önceki polisiye roman Danimarka'dandı; şimdi de köprüyü geçelim, İsveç'e gidelim.

Hakan Östlundh'un yedi kitaplık dedektif Fredrik Broman serisinin dördüncü kitabı Engerek. İlk kez okuduğum bir yazar. Evet seriye ortalardan giriş yapmış oldum ama denk geldi ve okudum, çok plansız bir okumaydı. Pişman olmadım. 

Engerek'de, Japonya'da üç yıl yaşayıp İsveç'e geri dönen bir danışmanın, dönüşüyle aynı hafta ailesinin etrafını saran felaket ve kendisinin de kayıplara karışmasını okuyoruz. Garip, kasvetli bir aile, ailenin garip ve kasvetli oluşuna okumaya devam ettikçe, karakterlerin anılarına tanık oldukça bir sebep bulmaya başlıyoruz. 

Cinayetin ardından, katilin kim olduğu sorusu kadar neden olduğu sorusunun da etrafında dönen Broman ve arkadaşlarının bir yandan roman boyunca tarihiyle paylaşılan sayfalardan gördüğümüz kadarıyla sondan başa doğru, hikayenin tarihiyle zıt biçimde ilerleyen biçimde Broman'ın sağlığına kavuşmasına beklediğini görüyoruz. Kitabın başında, Broman hastaneye getirilen ağır yaralı bir dedektif; sonlara doğru Broman'ın neden ilk sayfalarda hastaneye götürülen o adam olduğunu öğrenmeye doğru da gidiyoruz. 

Oldukça kasvetli karakterler. Bir cinayetin ardından, hatta birden çok ölüm ardından elbette coşku ve neşe beklenmez ancak bahsettiğim o değil; karakterler üzerindeki bitkinlik, bezginlik, soğuk ve kimsesizlik öyle sarıyor ki. Bir de, asıl üzerinde durulan karakterler cinayete kurban gidenlerin yakınları, onlara daha çok yakınlaşıyor, onları daha çok görüyor ve duyuyorsunuz sanki. Yazar daha çok aktarmaya çalışmış sanki. 

Kurgunun birden çok bilinmezi var; birinin bilgisi diğerinin çözümüne ışık tutmaya yarıyor. Tüm bunların yanında, okuyanlar ne der ya da okuduğunda şu an okumamış olanlar ne der bilmiyorum ama baştan beri katilin kim olduğu bana çok açık geldi. Tek bir ihtimal vardı zaten; o ihtimalin ne olduğu da basit bir soruya verilecek tek cevapla bulunabiliyordu ama nedense yazar, dedektiflerini dedektif gibi kullanamıyor gibi de hissettim. Belki o yüzden diğer karakterleri daha çok görüyor ya da duyuyor, tanıyor hissi oluşmuştur. Bazı soruları sormuyor, sormayı bilemiyor, akıl edemiyor gibi duran dedektifler gibi hissettim çoğu zaman. Bunları tam olarak böyle ifade edebilirim özür dilerim odun odun yazdıysam. 

Tüm bunlar ne Engerek'i kötü bir roman yapıyor ne de okuduğuma pişman oldum diyorum; zaten başta da aksini belirttim; okuduğuma pişman olmadım; okuduğum da iyi oldu. 

Bir insanın kaç kişinin hayatını kaç farklı yolla cehenneme çevirebileceğine dair karanlık bir roman Engerek.

Sara Blaedel "Ölüm Ormanı"

Serinin ilk kitabından değil de nasıl ve neden yedinci kitabından başladığıma dair bilgiyi, bir önceki blog yazısında ve Ölüm Ormanı'ndan önce gelen Louise Rick romanı olan Blaedel kitabı hakkındaki yazıda belirttim (bahsettiğim yazı için; Unutulmuş Kızlar). 

Blaedel'in Ölüm Ormanı, Louise Rick serisinin sekizinci romanı. Bu romanda, seride anladığım kadarıyla baştan beri Louise'in hayatında bir yük olan geçmişe dair bir "durum", sonradan görüldüğü üzere esrar perdesiyle (aynen böyle) örülü yönünü belli ederek, devamında yeni bir süreç başlatıyor. Bu, hikayede Louise'in payına düşen. Öte yandan, roman ve seri, belirli bir coğrafi bölgede kurgulandığı için aslında çakışan karakterler ve hikayeler de söz konusu. Bu yüzden, Ölüm Ormanı'nındaki gizemi yaratan olayın parçası olan her karakter, olayın mekanı ve olayın kendisi de bir yerden sonra aslında Louise ve çevresinin geçmişiyle ve şimdiyle birçok kesişim içeriyor. Olaya gelince; bir tarikatın yeni üyeleri için yaptığı ritüel sırasında yaşananların ardından ıssız bir ormanda bir çocuk kayboluyor. Davaya da Louise Rick bakıyor, Özel Arama Birimi'nin başındaki başkarakter yani. 

Henüz üç romanını okuduğum bir yazar Blaedel; hepsi de aynı seriden üç roman olduğu için şöyle söyleyebilirim ki her bir romanda karakterlerin peşlerinden getirdikleri hikayelere dair de kurgunun içinde bir yol var ve o yol da aynı biçimde çıkmazlarla, ipuçlarıyla, engellerle, nihayetinde çözüme doğru yaklaşan adımlarla dolu. Bu iç içe geçmişlik ve devam etmekte olan hikayenin farklı romanlarda hem sırıtmadan hem de hikayeye yedirilerek kendini okutması, akışı daha sürükleyici yapıyor bence. Polisiye okurken beklentiniz nedir bilmiyorum ama, (yazardan yazara göre değişiyor gerçi bende beklenti) Bleadel'i okurken saçmalamamış polisiye okuma şansınız var, o yüzden hem sıkılmadan hem de ilginizi kaybetmeden okuyacağınız bir yazar. Ölüm Ormanı da yine tavsiye edebilceğim bir eser o yüzden.