Kitap çekilişimizin sonucu belli oldu; kazanan Orkun Krcs.
Adresinizi bana Facebook (https://www.facebook.com/KarelerVeSayfalar) üzerinden iletebilirsiniz, istediğiniz zaman iletin, son tarihi falan yok :)
Katılan herkese teşekkürler.
30 Nisan 2014 Çarşamba
Susan Ee "Meleğin Düşüşü"
Nedense
dünyanın çığrından çıkması hoşuma gidiyor. Evet, belki rahat batıyor,
diyebilirsiniz. Ya da derdin ne, diyebilirsiniz. Hatta daha ileri gidip sadist
bile diyebilirsiniz ama bunların hiçbiri dünyanın mahvının satırlara
yansımasının tadını bir nebze bile azaltmıyor benim için :)
İnsanların
olağanüstü durumlar için neler kurguladıklarını merak ediyorum. Bunun için de
romanlar birebir doğrusu.
Ve
kitabımıza, Susan Ee ile beni tanıştıran kitabımıza dönelim.
Genellikle
zombi, dünyayı saran bir virüs, tükenen doğal kaynaklar gibi konulara meyilli
olsam da, Meleğin Düşüşü gayet hoşuma giden bir kitap oldu.
Melekler
dünyaya düşse ya da melekler dünyayı istila etse? Üstelik kafanızdaki melek
algısının tamamen yıkılmasına sebep olacak kadar farklı özellikleri olsa?
Mesela "Melek gibi" tabirini "Şeytan gibi" ile değiştirmek
gibi.
İnandığınız,
alıştığınız şeylerin tam tersi. İşte post apokaliptikte beni çeken bu. Dünyaya
karşı sahip olduğumuz sonsuz güven ve inancın bir anlamda tepetaklak olması ve
bizlerin yapayalnız, savunmasız kalması. Bunu sunan kitapları seviyorum.
Kahramanımız
Penryn, sorunlardan bir yumak olan annesi ve engelli kardeşini yanına alarak
evini terk eder ve daha güvenli bir ortama doğru yol almaya başlar. Ancak
meleklerin dünyayı istilası sevgi ve huzur gibi kavramlardan uzak, sadece kaos
ve felaket getirdiğinden, bu yolculuk güvenli bir yere değil, tehlikeye doğru
ilerler.
Melekler
kendi aralarında birbirlerini yerken, olan Penryn'nin küçük kardeşine olur ve
melekler küçük çocuğu kaçırır! Artık kendi hayatlarının devalılığını sağlamak
haricinde, bir de kardeşini kurtarmaya çalışacaktır Penryn. Bu sırada da
karşılarına Raffe adlı kanatları sökülmüş bir melek çıkacaktır! Zira melekler
yalnız insanlara karşı değil, kendilerine karşı da sanılanın aksine, yıkıma
yönelik bir tavır içindedir.
Güçlü
kadın karakterlerin olduğu romanlarla bu aralar sıkça karşılaşıyorum. Meleğin
Düşüşü'nde de bu durum böyle. Her daim kontrolü elinde tutabilecek kadar
kendine güvenen ve güçlü bir genç kız var karşımızda.
Meleğin
Düşüşü oldukça akıcı bir kitap. Çevirinin de başarısı olarak gördüğüm bu
durum, satırların su gibi akmasını sağlıyor.
Dex
Yayınları'ndan okuduğum ilk kitaptı. Sırada "Steelheart" var ve ben
kitaba başlamak için sabırsızlanıyorum.
Etiketler:
Dex Kitap,
Kitap,
Kitap Blog,
Meleğin Düşüşü,
Susan Ee
Bu Ay Okunanlar: Nisan 2014
Kendime inanamıyorum ama bu ay gerçekten yalnızca 3 kitap okumuşum!
Mayıs ayında daha çok okumak dileğiyle!
Sizde durum nedir?
Mayıs ayında daha çok okumak dileğiyle!
Sizde durum nedir?
Etiketler:
Blog,
Kitap,
Kitap Blog,
Okunanlar
27 Nisan 2014 Pazar
Ne Okuyorum?
Yazısı yakında blog'da olur.
Hafta sonu bitti bitiyor ama umarım iyi geçmektedir sizin için de.
Etiketler:
Hafta Sonu,
İletişim Yayınları,
Jorge Luis Borges,
Kitap,
Kitap Blog,
Kum Kitabı,
Ne Okuyorum
26 Nisan 2014 Cumartesi
Cherie Priest "Kemik Titreten"
TADI
SATIRLARIN ÖTESİNE GEÇEN BİR ZOMBİ HİKAYESİ
Zombi
hikayeleri denilince aklıma ilk gelen isim George A. Romero'dur. Üstadın yeri
geldiğinde insanı zombilerle empati yaptıracak kadar güçlü anlatımı ve insanın
ebedi yalnızlığına göndermeler yüklediği klasikleşen tarzı, zombi hikayelerine
karşı şu an sahip olduğum ilgiyi edinmemde temel oluşturan şeylerden birisidir.
Bu temel üzerinde yeri geldiğinde beyaz ekranda, yeri geldiğinde - sıklıkla
beyaz perdede ya da yazın alanında karşıma çıkan eserler ile de bir zombi
kültürüne olan ilgim gittikçe artmakta. Ancak bunun yalnızca bana has bir
özellik olduğunu düşünmüyorum.
İnsanın
"insanlıktan çıkması" üzerine hikayelere neredeyse açlık içinde bir
dünya toplumuyuz. Vampire dönüşenler, zombiye dönüşenler, kurt adama dönüşenler
hemen her mecrada sanat severlerin karşısına çıkıyor. Güçlü prodüksiyonlarla
sunulan film ya da diziler ile aradaki bağ sağlamlaştırılırken, hikayelerin
kitaplara yansıması ile doğan bu kültürün her yönden beslenmesini destekliyor. Ölümsüzlüğün
ihtiyacının yanında olabilecek tüm
felaketleri insanoğlunun yaşamasını görmeyi istiyoruz. Gündelik hayatın
sıkıcılığı içinde, yaşama tutunmak için olmadık şeyler peşindeyiz ve zombiler,
uzaylılar açlığımızı gideriyor. Bize "farklı" bir şey sunuyor.
Bilmediğimiz, içinde yaşarsak heyecan dolu bir kitabın satırlarında koşacağımız
bir gerçeklik sunuyor.
KONTROLDEN
ÇIKAN BİR İCAT
Kasım
2012'de dilimize kazandırılmış olan Kemik Titreten, Cherie Priest'in uzun
zamandır okunmayı bekleyenler listemde yer alan bir kitaptı. Karakedi Yayınları
tarafından, yayınladıkları diğer kitaplardan bir hayli farklı bir çizgiye sahip
olan Kemik Titreten'i okumakta bu denli geç kalmamı ise büyük bir kayıp olarak
görüyorum.
Kitabın
arka kapağında, kitabı en doğru şekilde özetleyen bir yorum yer almakta. Mike
Mignola'nın bu yorumunda kitabın Jules Verne ve George Romero'nun kafa kafaya
vermesi sonucu oluşmuş bir eser tadında olduğu yazıyor. Kesinlikle katıldığım
bir cümle olduğu için paylaşmadan edemedim. Eğer Romero'ya ilginiz varsa ve
hemen herkes kadar bir Jules Verne okumuşluğunuz varsa, Kemik Titreten'i
okurken bu iki ismi anmadan geçemeyeceksiniz.
Hikayemize
dönersek: Kemik Titreten, Doktor Blue'nun buzu kırarak yer altındaki altınlara
ulaşmayı sağlamak amacıyla yaptığı bir icat. Ancak kontrolünü kaybeden bu
makine ile bir gün, 1900'lerin başlarında, Seattle kenti alt üst olur. Kentin
altının üstüne gelmesi elbette yalnız bir deprem etkisi yaratmaz. Yıkımın
haricinde yeraltından çıkan gazın da şehre daha büyük bir yıkım getirir; gaza
maruz kalan insanlar "dönüşür", yani gazı soluyan herkes zombiye
döner. Gazdan kaçabilenler ise şehrin etrafına bir duvar örer ve gazın şehre
sızmasını engellemeye çalışır. Yıllar içinde yalıtılmış bir bölgeye çevrilen bu
alanın dışında kalan ise tehlike ve bilinmezliktir; zombiler, tehlikeli
gruplar, gazla ve zombilerle yaşamaya alışmış azınlıklar, gazdan elde edilen
uyuşturucu ticaretini yapanlar duvarın öte yanında kalmıştır.
Kemik
Titreten'in devamı ise felaketten 16 yıl sonra, Doktor Blue'nun eşi ve oğlunun
hikayesi ile başlıyor. Oğul Ezekiel'in Hiç tanımadığı babasının anısını temize
çıkarmak ve ortaya çıkan felaketteki rolünü/suçunu/suçsuzluğunu anlamak ve
insanlara bunu kanıtlamak için duvarın öte tarafına gitmeye karar vermesiyle
gelişen olaylar karşımıza çıkıyor. (Zira vaktinden önce test edilmesi için
Ruslar'dan bir emir geldiği yönünde bir ipucu bulunursa, felaketi doğuran
kararı babasının vermediği ortaya çıkacaktır). Annesi Briar ise aralarında
büyük bir iletişim sorunu olan oğlunun peşinden, duvarların ötesine, tüm
macera, tehlike ve bilinmezliğin kendilerini beklediği yere doğru yola
koyuluyor.
Girişte
belirttiğim üzere, Romero ile temellendirdiğim zombi kültürüm Kemik Titreten
gibi bir kitabı bağrına basacak şekilde. Sürekli oradan buradan saldıran
zombiler yerine, hikayede "dozu iyi ayarlanmış" şekilde karşımıza
çıkan zombiler var. Bu da beni kitaba bağlayan şeylerden biriydi.
Tüm
bu zombi hikayesinin yanında, buharlı makinelerin hikaye içindeki payı,
gözünüzde canlandırdığınız karakterler ve dış görünüşleri, şehrin ve sistemin
genel işleyişi, ulaşım vs gibi detaylarla karşınıza çıkan steampunk bir evren
de sunuyor Kemik Titreten.
Zombi
hikayelerine olan ilginiz ya da sevdiğiniz tarz doğrultusunda bir okuma keyfi
yaşatacak bir kitap Kemik Titreten. Anne - oğul arasındaki iletişimsizliğin,
geçmişin gölgesinde ve neredeyse suçluluğu içinde geçen bir hikayenin
işlenmesi, yıkılan bir dünya devi gücün, Amerika'nın duvarlar ardında gazdan
saklanarak yaşayacak kadar acizleşmesi ve bunun ezeli rakipleri, Amerika'nın
klasikleşen Rusya paranoyalarına değinecek şekilde Rusya elinden çıkma
ihtimalinin varlığı hikayenin zombi sınırları dışında da anlatacakları
arasında. Yaratılan karakterlerin okuyucuyla doğrudan bir sıcaklık kuracak
kadar içten yazılması, her birine atfedilen farklılaştırıcı özellikler ve
gereksiz karakter kullanımından kaçınan yazarın başarısı ile Kemik Titreten,
geç kalınmadan okunması gerekenler arasında yerine alıyor.
İyi
okumalar.
Etiketler:
Cherie Priest,
Kemik Titreten,
Kitap,
Kitap Blog
20 Nisan 2014 Pazar
Ne Okuyorum?
On8 Kitap'tan geçtiğimiz hafta çıkan bir kitap Ağaçtaki. Hayatta hiçbir şeyin bir anlamı olmadığını fark eden 7. sınıf öğrencisi bir çocuğun, arkadaşlarının hayatlarına sebep olduğu çatlaklar/aydınlanmalar/inkarlar ile başlıyor kitap.
Bu pazar bu kitabı okuyorum.
Siz neler okuyorsunuz?
18 Nisan 2014 Cuma
Bernhard Hennen "Ejderha Elfleri"
FANTASTİK BİR DÜNYA İHTİYACI
Edebiyattaki
her bir farklı türle farklı bir kapı aralanır. Ama en farklı kapıları da,
gerçek hayatta denk gelinmesi imkansız (ya da henüz bizler deneyimlemediğimiz
için bize imkansız gelen) olayları, tasvirlerini okumanın ayrı bir keşif ve
heyecan olduğu karakterleri anlatan türlerdeki eserlerde ortaya çıkar.
Bu türlerin başlıcaları bilim kurgu ve
fantastik edebiyattır. Bilim kurgu başka bir yazıya, ilerleyen haftalara kalsın
ve biz fantastik edebiyat üzerinden biraz konuşalım.
Okuyucunun, gündelik hayatı içinden kimi
zaman sadece kaçmak için kullandığı bir kapıdır kitap. Bazen kaçış başka bir
döneme, başka bir insanın hayatına, başka bir gündelik yaşama ya da başka bir
gerçekliğe olabilir. Başka bir gerçeklikte olmak ise her okuyucu için aynı
anlamı ifade etmez. Gerçekliğin, kitap içinde bilinen halinden uzaklaşması ve
neredeyse, kimi zaman olabildiğince uç noktalarda gezinmesi bazı okurlar için
itici bir sebep olabilir. Gerçekliğin aşınması, merak edilmeyen ya da tanıdık
olmadığı için anlaşılamayan bir durumun sayfalarca anlatılacak denli canlanması
okuyucuya cazip gelmiyor olabilir. Bunun tamamen olmasa da ağırlıklı olarak hayalgücü
ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Eğer hayal korkmaktan korkmuyor iseniz sizin
için edebiyatta sınır yoktur; havada salınan ejderhalar ya da zamanda yolculuk
yapan bir bilimadamı, uzayda yolculuk yapan bir grubun uzay aracı içindeki
hayatları, farklı gezegenlerdeki farklı ırklar ya da farklı ırkların,
bilinmeyen bir diyardaki maceraları sizin için "imkansız olduğu için
yadırganası ve dışlanası" değil, tam tersine, "etkileyici ve merak
edilesi"dir.
Hayal etmekten korkmadan, yaşanmamış bir
dünyanın, varolduğu "bizlerce bilinmeyen" diyarların varlığını
keşfetmenin, okur için mükemmel bir tat olduğuna eminim. Nasıl ki ilk kez şahit
olunan bir yıldız kayması insanı derinden etkiliyorsa, her bir kitapta
keşfedilen yeni dünyalar, yeni ırklar da okuyucu için kitap okuma haricinde bir
mutluluk yaratıyor.
Kendi gerçekliğinden, bir kaç dakika
gözlerini kapatıp uzaklaşmaya çalışanlar için, başka bir dünyanın nasıl mümkün
olabileceğini merak edenler için, çok sıkıldığı günlük hayatında nefes almak
için kaçacak yer arayanların sığınabileceği, tatmin olabilecekleri türlerden
biri olan fantastik edebiyat ile okur, sıradanlığın sınırlarını aşma ihtiyacını
da bir şekilde gideriyor. Bunu her ne kadar gözlerinin önünden akan satırlar
ile yapıyor olsa da, şunu da unutmamak lazım; insanlar okudukları kitabın
içinde kendilerini de görürler. Orada bir rol kaparlar ve bir bakarsınız bir
elf ya da bir hobbit gözünden hikayeyi yaşıyorlar.
Ülkemizde sıkı takipçileri olan
fantastik edebiyatın, özellikle Yüzüklerin Efendisi'nin sinemaya uyarlandığı
dönemle beraber yükselişe geçtiğini hep beraber gördük. Bunun ardından da,
belki ilk kez fantastik edebiyatla karşılaşan kitlenin, türü daha derinlemesine
inceleme, okuma ihtiyacını ortaya çıkardığı, türü daha bilinir hale getirmede başlıca
rol oynayan etkenlerden biri olduğu kanısındayım.
MACERA DOLU BİR DÜNYA
Ejderha Elfleri, iki kitaptan oluşan bir
seri. Karşımıza çıkan dünya ise gerçek anlamda fantastik bir dünya.
Yanlışlıkla öldürdüğü bir trol yüzünden
hayatı değişen Nandalee’nin hikayesi ile başlıyor kitap. Kendisini kurtaran bir
topluluğun içinde, ardında bıraktığı, bırakmak zorunda kaldığı kabilesi
haricinde yepyeni bir yaşam ve tanımadığı bir dünya içinde buluyor kendisini.
Ejderha elfi olabilecek kapasitede
olduğuna inanılan Nandalee’nin nasıl ve neden olduğunu idrak edemeden kendisini
içinde bulduğu sürecin başlaması ile karakterin hikaye içinde aldığı rolü
tanımaya başlıyoruz.
Eş zamanlı olarak devam eden bir diğer
hikaye ise, bir ölümsüzün ruhuna bedeninde ev sahipliği yapmaya başlayan,
sıradan bir çiftçinin birden değişen hayatı bizleri karşılıyor. Artax,
aralarındaki fark bir ölümlü ve bir ölümsüz olmaktan da öte olan “ruhların” ev
sahipliğini yaparken, bir hükümdar olmayı başarmaya da çalışıyor. İnsani ve saf
duyguların, acımasızlık karşısında kendisini savunmaya geçtiği anlar,
seçenekler içinde bocalayan bir hükümdarın içine düştüğü durumlar Artax
üzerinden okuyucuya sunuluyor.
Farklı topluluklar arasında artmakta
olan gerilimle beraber ilerleyen hikaye, Bernhard Hennen'in temposu yüksek
hali, kullanılan dilin akıcılığı ve çevirmenin başarısı ile fantastik edebiyat
severler için hoş bir seçenek oluyor.
Etiketler:
Bernhard Hennen,
Ejderha Elfleri,
Epsilon Yayınları,
Kitap,
Kitap Blog
17 Nisan 2014 Perşembe
Kitap Çekilişi!
Süpriz bir kitabı hediye ediyorum.
Katılmak için ise;
- Blog'u takip etmeniz,
- Blog'la ilgili minik bir yorumunuzun yer aldığı bir yorum bırakmanız yeterli.
Son katılım, Nisan ayının son günü!
Bol şans :)
Image from: http://lillysworkshop.blogspot.com.tr/2010/04/steampunk-mothers-day-gift-guide.html
13 Nisan 2014 Pazar
Ne Okuyorum?
Hafta sonuna eşlik eden kitap bu hafta Cherie Priest'ten "Kemik Titreten". Neredeyse bir yıldır okumayı planlıyordum, ancak okumaya başlayabildim.
Yazısı da pek yakında blog'da olacak elbette. Şu an kitabı yarıladım, bakalım ne zaman bitecek =)
Hava da süper, kısa bir süre daha okumaya devam edip güneşin tüm parlaklığına rağmen, erimeyi bile göze alarak dışarı çıkacağım ama.
Size iyi pazarlar!
Etiketler:
Cherie Priest,
Kemik Titreten,
Kitap,
Kitap Blog,
Ne Okuyorum
4 Nisan 2014 Cuma
Kitaplıktan Kareler
Bu ayın kitap hasılatı. Bakalım ne kadar zamanda okuyabileceğim....
Hepsine baktıkça mutlu oluyorum ayrıca gerçekten kitapları seviyorum yahu.
Etiketler:
Blog,
Kital Blog,
Kitap,
Kitaplıktan Kareler
Hugh Howey "Silo"
DÜNYANIN
SONUNDAN BİR KARE
Geçtiğimiz
haftalarda post apokaliptik romanların okuyucuyu kendisine çekme sebepleri
üzerine biraz fikir yürütmüştük. Dünyanın bildiğimiz anlamda sonunun gelmesi ve
alışılmadık bir düzen içinde yaşama adapte olmaya çalışan insanlığın
hikayelerinin, ne denli cezbedici şekillerde okuyucuya sunulduğuna değinmiştik.
Dünya
yaşanmaz bir yer haline geldiğinde, hayatta kalan son insanların çıkış yolları
neler olabilir? Zehirli bir gazın tüm dünyayı sardığı, büyük devletlerin
yıkıldığı, alışılan ve güvenilen tüm gerçekliklerin yerle bir olduğu dünyada,
hayatta kalmayı başarmak için insanoğlu neler deneyecek, neleri göze
alabilecektir?Hayatın devamlılığı için gereken kaynakları temin etmek için
nasıl bir çözüm üretecektir? En ilginci de, bilinen ve alışılan dünyanın özlemini,
yaşamın merak edilen "geri kalan kısmı" ve "geçmişi" ile
ilgi soruların oluşmasını nasıl önleyecektir?
Zira
merak, cevap aramayı gerektirir ve saklı şeyleri uzun süre gözden uzakta tutmak
merakı öldürmekten ziyade, daha da güçlendirecektir. Ulaşılmaya çalışılan
cevaplardan her bir denemesinde ayrı düşen insanoğlunun sonunda yapacağı şey
ise oldukça açıktır: Kendisinden saklanan her şeye ulaşabilmek ve içinden gelen
merak arzusunu bastırabilmek için isyan edecektir.
İsyanın
tarihi üzerine eminim çok şey söylenebilir. Hemen herkesin hayatında bir
şeylere isyan ettiği, geçmişi kurcaladığı ve cevap ararken sert kayalara
çarptığı dönemler olmuştur. Ancak bunu devlet yönetimi genelinde ele alırsak,
manipüle edilen bir tarihin içinde yaşarken, kitaplarda sunulan ezberci tarihi
ilk örnek olarak göstermek mümkün olacaktır. İktidarın istediği biçimde sunulan
tarihi gerçekler, karşımıza ya susmayı ve merak etmeden yaşamayı ya da
kurcalamayı daha fazla sorunun karşılığını aramayı gerektirecektir. Bunu kendi
çapında yapan bir insanın saf gerçeğe ulaşmaktaki çabası ve maruz kaldığı
şeyler bir yana, genelle birlikte bu araştırmasını ve gerçeği herkese
ulaştırmaya çalıştığı anda başına gelenleri, en azından kendi yakın dönem
siyasi tarihimizden örnekleyebiliriz diye düşünmekteyim.
Sebep
ve sonuç ilişkisi sorgulandıkça bir insanın aydınlanma yaşaması kimsenin işine
gelmez. Saklı gerçekleri ortaya çıkarmaya yönelik en ufak bir arzunun yok
edilmesi gerekir ve bu çoğu zaman ibret olması için toplum önünde yapılabilir.
Bunu yapmak için ille de bir insanı şehir merkezinde asmaya gerek yok; onlarca
hapishaneyi suçsuz insanlarla doldurmak da buna bir örnek olarak
gösterilebilir.
YERALTINDA
BİR DÜNYA
Hugh
Howey'nin sürükleyiciliğin sınırlarını zorlayan romanı Silo'da bizleri dünyanın
zehirli gazlar etkisinde kalmasının ardından, yer altında oluşturulmuş bir
siloda yaşamakta olan bir toplum karşılıyor. Yüzeyden ve geçmişlerinden uzak
tutulan bu toplumun, kendi kuralları ve yaşam şekilleri içinde "dışarıyı
merak etmek" başlı başına bir tabu ve bunu dile getirmek ise
"temizlik" cezası gerektiriyor. Temizlik cezası ise, yalnız yüzeye en
yakın kattaki ekrana dışarıdaki görüntüyü yansıtan kameranın, silo dışına
çıkarak temizlenmesi. Yani temizlik süresince yetecek oksijen sağlayan bir
kıyafet içinde yüzeye çıkmak, kamera yüzeyini temizlemek ve ardından oksijenin
bitmesiyle beraber sonun gelmesi. Yani ölmek. Yani dışarıyı merak etmenin sonu
ölüm.
Silo
içinde yaşayan insanlar, karşımıza kendi dünyalarında yaşamaya uyum sağlamış,
tabuları asla didiklemeyen ve geçmişlerine dair kendilerine sunulandan daha
fazlasını merak etme güdüleri dahi törpülenmiş insanlar. Katlara göre farklı
konumlarda yaşayan ve farklı işlerde çalışan bu toplum içinde elbette zaman
zaman yaşanan isyanlar da olmuş. Fakat bu isyanları sorgulamak ya da konusunu
açmak dahi bir cesaret gerektiriyor.
Ancak
yaşanan hiç bir şey, geçmişi ve "neden" sorusuna cevap arayan silo
sakinlerinden bazılarını yatıştırmaya yetmiyor.
Yazarın
elindeki mükemmel konuyu işleme şekli hayranlık uyandırıcı. Yıkılan bir gücün
ardından, arta kalmış bir avuç insanın kendi geleceklerini kontrol altına
almaya çalışmak için uyguladıkları yöntemler takdir edilesi. Günümüz dünyasının
siyasetine, devlet yönetiminde söz sahibi olan her değere yaptığı göndermeler,
bariz sistem eleştirileri, silonun üreme sistemini kontrol almak için, yer
altındaki bir toplumda nüfusu kontrol altına almak için kullandıkları
yöntemler, ağaç yetişmediği için kağıdın anormal bir değer taşıması, gelişmiş
teknolojileri ve yeraltında bitki yetiştirmek için kullandıkları yöntemler ilgi
çekici. Tüm bunların yanında, eğer yeryüzünden olsalardı hayalimdeki topluma
iyice yaklaşacakları şekilde sunulan eşitlik ve aşırı tüketimin önlenmesi
konusu. Yemeğin, eşyaların, zamanın fazlasına değil, ihtiyaç duyulduğu kadarına
sahip olan insanların yaşadığı bir toplum... Tüketim çılgınlığı adlı klişe
kalıbı kullanmaktan başka çarem yok, ancak bu tüketim toplumunda en basitinden
gün içinde tek bir kişinin çöpe gönderdiği onlarca kağıdı düşünmekten de
kaçamadım kitabı okurken.
Eklemek
istediğim bir diğer nokta ise, karakterlerde "eli bol" davranan ve
her bir karakteri yarattığı amaç uğrunda var etmekten ya da yok etmekten
çekinmeyen bir yazar oluşu Howey'nin. Kimi zaman gözleriniz dolarken, kimi zaman
hırsınızdan kendinizi sıkabileceğiniz kadar güçlü karakterlerle
karşılaşıyorsunuz.
Jules
karakteri ise, her ne kadar tek bir karakter üzerinden yorum yapmaktan kaçınsam
da değinmek istediğim bir karakter. Güçlü, inançlı ve azimli bir kadın karakter
olan Jules'e hikaye boyunca hayranlık duymamak elde değil.
Çevirisindeki
akıcılık ve başarı, hikayenin sürükleyiciliği ile Silo, son zamanlarda post
apokaliptik bir hikaye arayanlar için en doğru tercihlerden biri olacaktır.
Görüşmek
üzere, iyi okumalar.
Etiketler:
Hugh Howey,
Kitap,
Kitap Blog,
Monokl Edebiyat,
Silo,
Wool
3 Nisan 2014 Perşembe
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)