3 Nisan 2018 Salı

William Blum "Emperyalizmin En Ölümcül Silahı: Demokrasi Yalanı"

"Washington'un gözünde en büyük sapkınlık Üçüncü Dünya'da gerçek bağımsızlık arayışıdır."
William Blum

Amerikan emperyalizmin arsızlığının ve vahşetinin yansıdığı dış politikası hakkında yazan William Blum, Emperyalizmin En Ölümcül Silahı: Demokrasi Yalanı adlı kitabında, demokrasi götürmek için katletmekten bir an olsun çekinmeyen, işgal denince akla ilk gelen isim olan eli kanlı Amerika'nın dış politikasının işleyişine dair yakın dönem tarihinden detaylarla konuyu işliyor.

Amerika'nın kendi dış politikasını kendi vatandaşlarına adeta "yardım eli uzatan bir melek", "iyi niyet elçisi" gibi sunmasına karşılık, yaptığının ancak dünyanın uzanabildiği her yerinde vahşet ve katliamla giriştiği işgal üzerine kurulu olduğunu belirten yazar, bu işgalleri kendi toplumuna sunarken Amerika'nın "terörle mücadele ediyoruz" ve "insanlık için bunu yapıyoruz" mesajı ile öncelikle kendi vatandaşlarına karşı nasıl bir oyun sergilediğine değiniyor. Demokrasi kelimesini bir an olsun ağzından düşürmeyen emperyalist işgalin önde gelen ismi Amerika'nın, Amerikan karşıtı terör gruplarını özenle yaratıp ardından gönderdiği dünyanın dört bir ucunda ülkeleri ve toplumları yok etmeye odaklandıktan sonra, "demokrasi ve barış" götürmek adına bu ülkeleri "işgal" etme hakkını "iyilik perisi" olarak sunma üzerine kurulu dış politikaları ile küresel çapta büyük bir terör yarattığını ifade ediyor yazar.

Ulusal bağımsızlığın olduğu her yerde küresel egemenliğini kuramayacağını fark ettiği anda yerelin bağımsızlık mücadelesine karşı terör gruplarını desteklemekten bir an olsun çekinmeyen Amerika'nın aslında karşı olduğu terör gruplarının yalnızca Amerikan karşıtı terör grupları olduğunu söylüyor. Aklınıza gelenler vardır sizin de sanırım. Bir de kitapta değiniyor, terör örgütleri haricinde Amerikan emperyalizmine karşı olan hükümetlerin olduğu ülkelerdeki hükümet karşıtı faaliyetlere olan Amerikan desteklerine de yer vermiş yazar. Örneğin Castro karşıtı grupların desteklenmesinden tutun da Chavez karşıtı grupların fonlanması gibi. 

İhtimaller üzerinden kurguladığı işgal etme hakkını kendinde gören Amerika'nın medya desteği ile önce kendi toplumunu sonra da dünyayı uyutmaya çalışması hadsizliğini, yalan haberler ve çarpıtmalarla örneklendiriyor yazar. Nükleer tehdit ihtimali söylencesi yayarak bir işgali haklı çıkarma çabası yüzsüzlüğünü yine "demokrasi" kelimesini bolca anarak kapatan dış politikasında, tek kutuplu dünya düzeninin yıkılmasına karşı geliştirdiği savunmanın, ortada bir tehdit dahi yokken işleyebilir olmasına dikkat edin. Yazar da buna işaret ediyor; her zaman tehdit varmış gibi gösteren bu dış politika, Amerika'yı yüceltmek adına "tehdit her zaman vardır" üzerinden işler diyor. Yani tehdit yoksa bile varmış gibi göstermek için elinde küresel bir medya ağı varken, ortaya istediği yalanı atmaktan hiç çekinmeyen bu emperyalist kibir, elindeki kan yerine "şüphe" yaratmak üzerine kurguladığı oyun ile dünyayı savaş alanına çevirmesinin perdesini "demokrasi" yapıyor. Uzun vadede daha iyi sonuçlar elde edebilmek gibi bir palavra ile kısa zamanda katliam ve kaos yaratmaktan çekinmeyerek, "demokrasi ve barış" için adım attığını iddia ediyor yani.

Çokça örnek üzerinden bunlara değiniyor yazar.

Tek kutuplu dünya düzeninde efendiliğinden bir şey kaybetmemek isteyen Amerika'nın güçlenen ülkeler ve Üçüncü Dünya'nın bağımsızlık mücadelesinden nasıl gerildiğini de ayrıca görüyoruz.

Kapitalizmin asla yıkılamayacak bir düzen olduğunu pekiştirmek adına Atlantik cephesinin yürüttüğü planlara değinen Blum, Soğuk Savaş'ın acı bir sonucu olarak bu planın işleyişinin pekişmiş olmasına vurgu yapıyor. Batı'nın gözünde kapitalizmin yıkılmazlık mitini, komünizm karşıtı propagandalar, medyanın sosyalizme karşı giriştiği savaş ile desteklendiğini hatırlatan yazar, Sovyetler Birliği'nin dağılmış olmasına karşılık "bakın hala kapitalizm yıkılmadı" seviyesindeki bir garantinin Batı ve Batı'nın ideologları için hala bir uyutma aracı olarak nasıl çalıştırıldığına vurgu yapıyor. Amerika'nın girdiği ekonomik buhranlara karşılık "hala yıkılmadık" mesajını üzerine kurguladığı "ama Sovyetler dağıldı" zemini, yaratılan karmaşık algının basite indirgenmiş hali. Ancak haritada kendi savaştıkları pardon işgal ettikleri ülkelerin yerlerini dahi göstermekten aciz bir toplumun anlayabileceği seviyede de basitleştirilmiş olduğunu unutmayalım; Amerikan toplumu için böylesine basit çıkarımlarla ayakta kalabilen kapitalizm yıkılmazdır miti ve bunu destekleyen komünizm düşmanlığı, güncel Batıcılık ve Batı hayranlığı ile dünyanın farklı bölgelerinde de destekçi buluyor. Acı olan, bu desteklerin emperyalizme karşı savaşması gereken coğrafyalardan ve halklardan da çıkıyor olması. Dileriz ki bu aciz ve zavallıca kurgunun işlediği basit çıkarımlara muhtaç zihinlerden daha fazlası olan insanlar olduğunu hatırlayacak olan topraklar, antiemperyalizm cephesinde yer alıp, Batı'ya karşı Batı'nın stratejik oyunlarının pohpohlamasından kurtulurlar.

Kitapta dikkatimi çeken bir nokta ise Blum'un Amerikan dış politikası noktasında çok keskin olmasına karşılık 11 Eylül olayları karşısında yaptığı yorumlardı. Kısa bir bölümde bu konuyu ele almış. Yazar, 11 Eylül'ün "içten" olduğuna inanmadığını belirtiyor; yani Amerika'nın bilgisi dahilinde olmadığını ve buna ikna olmadığını, kafasındaki soru işaretlerini de belirterek yazıyor. Bu noktada bana çelişkili gelen yerler de oldu zira 11 Eylül sonrası Amerika'nın dış politikası ve bu "içten" miydi çelişkisi başka bir çelişki olmuyor mu?

Çok yazdım, özetle, fazlası için kitabı okursunuz. 

22 Mart 2018 Perşembe

Hugh Howey "Toz"

Biraz geç oldu ama sonunda Hugh Howey'nin Wool serisinin son kitabını, Toz'u okuyabildim. Birinci kitap Silo'da oturmuş bir düzeni gösterirken, ikinci kitap olan Vardiya'da yer altındaki siloların bu düzeninin neden olduğunu gösterip, gerilimi yükseltip yükseltip en sonunda Toz'da "bu işin sonunda ne olacak"ı göstermiş yazar. 

Ne olacağını yazmayacağım elbette. Zaten şimdi düşündüm de ben bu yazıyı niye yazıyorum onu da bilmiyorum. İlk kitabın yazısını yazmak en kolayıydı (blog'da her iki kitap hakkında yazdıklarımı da  bulabilirsiniz eğer okumak isterseniz). 

Spoiler içerebilir biraz. En azından Vardiya'yı okumuş olanlar devam etsin okumaya bence.

Her şey bir adamın bir şeyleri hayal etmeye cesaret etmesinin sonucuna bağlanıyor, kitapta da buna denk gelen ifadeleri görebilirsiniz okurken. Ancak bu hayal edilen şey, birkaç kişiyi daha etkileyen bir şeye dönüştüğünde, özellikle bu kişilerin elinde belli bir güç, hem de pek de azımsanmayacak bir güç olduğunda ortaya şöyle bir tablo çıkıyor: Serinin özelinde konuşalım; dünyanın kaderini belirleme. Daha doğrusu, insanlığın kaderini belirleme. Dünyanın kaderini belirleme fazla iddialı oldu. Bir şekilde insan gücünün sınırını da gösteren bir seri aslında Wool serisi. Bunu doğanın kendi işleyişine insan müdahalesinin ancak bir yere kadar olabileceği bilgisi dahilinde söyledim. Dünya insanlar olmadan da, insanlar ve şu an mevcut düzen ortadan kalktığında da, en kötü senaryoları yaşamış olsa da toparlanıp yoluna devam edecek kadar zamana ve güce sahip. İşte tam bu noktada, bahsettiğim güç, insanların kaderini belirleme noktasında, sonu belirlemek için büyük bir kibir ve güçle bir adım atıyor. En son kim kalacak? 

Toz'da, Vardiya'da bir düğümün çözüldüğünü düşünsem de başka bir düğüm o boşluğu dolduruyor hikayede ve bu sefer de nokta nasıl konacak diye zaten aşina olduğumuz karakterlerin sonuyla beraber hem siloların sonunu, hem düzenin sonunu, bir yandan da dünyanın halini merak ediyoruz okurken. 

Daha da bir şeyleri açık açık yazmadan nasıl neyi yazabilirim bilmiyorum ama okuduğum en güzel distopyalardan biridir bu seri. Dört yıl önce bir Mart ayında başladığım seri yine bir Mart ayında  bitmiş oldu.

5 Mart 2018 Pazartesi

Henning Mankell "The Pyramid: And Four Other Kurt Wallander Mysteries"

Wallander Serisi'ndeki 9 numaralı kitap bu; Wallander'ın 21 yaşındaki zamanlarından başlıyor. Kitaptaki son hikaye, 1989'u 1990 yılına bağlayan bir zaman diliminde geçiyor yani Wallander serisindeki ilk kitaptan bir yıl kadar önceye dayanıyor. Ancak rahmetli Henning Mankell, kitabın başında da belirtmiş, kitap 1999 yılında, yazarın da aslında okurlar gibi "bu adam daha önceden nasıldı, ne yapıyordu?" sorusuna cevap verme amacını da taşıyor biraz. 

Wallander'ı tanıyorsanız cidden evet, o zamandan beri düzgün beslenmeye çalışıyor ve beceremiyor, boşandığı günden beri beceremediği şeylerden biri, istikrarlı biçimde tüm seri boyunca devam eden bir huyu dünyanın en iyi en yalnız dedektifinin. Öte yandan çok mühim bir bilgiymiş gibi yazmazsam dayanamam diye yazıyorum, bir dönem hava sıcaklığının aralıklarına göre kazak giyiyor. -5 ve 0 derece arası giydiği bir kazağı var mesela ya da -5 ve -8 derece arası için başka bir kazağı var. Evet Wallander'ı seviyorum ne diyebilirim.

Hikayelerin başlıkları sırasıyla şöyle; Wallander's First Case, The Man With The Mask, The Man On The Beach, The Death Of The Photographer, The Pyramid, Prologue. Hepsi zaman akışı içinde de sıralı zaten. O yüzden Wallander'ın evlenmeden önceki hayatını da görmüş oluyoruz mesela ya da boşanma aşamasını da ve boşandıktan sonraki ilk dönemi de. Yalnız Wallander serisini daha önce okumadıysanız şu yazdıklarımı uzun uzun anlatılan duygusal içerikler olarak düşünmeyen romanda ya da seride, başka bir türlü. Kısaca, gereksiz samimiyetlerden ve cümlelerden uzak bir şeyden bahsediyorum. O yüzden Wallander ve Henning Mankell başkaydı, o yüzden serinin bitmesi ve aslında Henning Mankell'in terk-i diyar eylemesi çok üzücü. Tanıdık birinin ölümüyle arasında fark yok. 

Bu kitap çevrilmedi henüz diye biliyorum ancak umarım çevrilir, seride çevrilmemiş eksik de var çünkü yine yanılmıyorsam, sürekli ve sırayla çeviri olmadığı gibi tüm seri ilk çevrilen yayınevi tarafından da tamamlanmadı. Şu an tamamlanacak mı ya da nedir durum kontrol etmedim, ama ilk kez şimdi Wallander serisinden haberiniz olduysa ilk kitabının çevirisi bir dönem mevcuttu, onun haricinde İngilizce baskıları kitapçılarda var. Agatha Christie'yi başka bir yere koyarak söylüyorum, hayatımda okuduğum en iyi polisiye serisi Wallander serisidir. Bu vesileyle tekrar vurgulayayım. Verdiğiniz paraya değecektir - okuyun yani.

28 Şubat 2018 Çarşamba

Immanuel Wallerstein "Avrupa Evrenselciliği - Gücün Retoriği"

"Bugün önümüzdeki mesele şudur: Halihazırdaki dünya düzeninin son sapkın haklılaştırılması olan Avrupa evrenselciliğinin ötesine nasıl geçebiliriz?" 
Wallerstein

William Blum, "Killing Hope: US Military & CIA Interventions Since World War II" adlı kitabının bir bölümünde Amerikan dış politikasının Amerikan karşıtı terör gruplarının yaratılması ve yayılmasını içeren stratejilerinden kısaca bahsetmektedir. Batı'ya karşı konumlandırılan Doğu'da yaratılan düşmanın çıktığı laboratuvar olarak Amerika'yı işaret etmektedir. 

Amerika'nın 11 Eylül sonrasında "terörizme karşı savaş" adı altında giriştiği işgallerin, evrensel değerleri koruma ve yayma amaçlarının altına saklaması gibi evrenselcilik iddialarını"Avrupa evrenselciliği" olarak tanımlayan Wallerstein, sapkınlaşmış bir evrenselcilik derken bundan bahsetmekte. Bu evrenselcilik, demokrasi götürmek için giriştiği işgalin kısa vadedeki katliam ve zulmünü uzun vadede "evrensel bir kazanımın bedeli" gibi göstermeye çalışan emperyalist, haince bir stratejinin gerçek evrensel değerlerin yok edilmesi ardından içine tıkıldığı yeni kılıfla Batı'nın ya da Atlantik'in sunuş şeklinden başka bir şey değil. 

Benim "demokrasi", "insan hakları", "barış", "özgürlük", "bilmem ne kazanacak", "eşitlik", "eşit bir şeyler" gibi Soros kelime haznesinden fırlamış yeni "evrensel değerler" ifadeleri görünce girdiğim buhran, Wallerstein'ın "Gücün Retoriği - Avrupa Evrenselciliği" adlı kitabının konusu aslında. 

Wallerstein, Batı'nın sömürge, işgal politikalarında, açıkça katliamlarında aslında bunun her daim görüldüğünü, ilk bölümde Amerika'ya ilk kez ayak basan İspanyollar'ın Amerika'daki yerlilere karşı giriştikleri savaşın "evrensel" zemine oturtulmaya çalışılmasında öne sürülen argümanlarla şu an karşımıza çıkan Batı'nın işgal politikalarındaki evrensel değerler iddialarının aynı noktalardaki kesişimleri üzerinden örnekliyor. Modern dünyadan giden İspanyollar'ın medeni olmayan Amerika'daki yerlilere medeniyet götürdüklerini iddia etmeleri gibi müdahalelerini haklılaştırma sebeplerini, ilerleyen yüzyıllarda da öne sürülen, bir müdahaleyi (işgali) haklılaştırıcı nedenlerle dört noktada buluşturuyor: "onlar barbar", "evrensel değerleri yok sayan uygulamalara sahipler", "aralarında kalan masumları korumak gerekiyor, "evrensel değerlerin burada da yayılması gerekiyor". Bu dört gerekçe, İspanyollar'ın ritülleri sırasında çocuk kurban ediyor olmaları ya da Hristiyan olmamaları sebebiyle Amerika'daki yerli halk arasında katliam yapmalarını, onları köleleştirmelerini, madenlerde çalıştırmalarını, zamanla etnik temizliğe gidecek yolun ilk adımlarını atmalarını, onları alıp satmalarını, topraklarına el koymalarını.... haklı göstermek için öne sürdükleri gerekçeler. İşgalin gerekçeleri. 

Cadı avının "evrensel değerler beşiği" Batı'da olduğundan ya da herhangi bir toplumda herhangi bir sapmadan zaten bahsedilebileceğinden ya da kültürel farkların farklı uygulamalarla uç ritüellerde kendisini gösterebileceğinden habersiz miydi peki İspanyollar? Irak'a giren Amerika'nın evrensel değerleri götürmesi yolundaki adımlarıyla üstteki gerekçeleri yan yana koyunca İspanyollara dair verdiğiniz cevap Wallerstein'ın da bizim de derdimizi özetliyor zaten. Batı'nın evrenselciliğinin dışında kalındığı an, evrensel değerleri size sizi yok ederek sunmak Batı'nın tüm dünyaya en büyük lütfudur herhalde. Keşke kiliseyle olan yakın temaslar bir noktada ölümcül günahları benimsetme işlevi görseydi ve bu kibir bir nebze törpülenseydi, 500 yıl öncesiyle aynı işgal dürtüsü aynı emperyalist açlık dünyanın kana bulanmadık tek bir karışı bile bırakmamaya yemin etmişçesine açlık çekmezdi belki.

Wallerstein, Batı'nın kendisini konumlandırdığı merkezi konumun, Şarkiyatçılıkta da kendisini gösterdiğine değiniyor. Şarkiyatçılığa karşı konumlanma noktasının da yine Batıcılık, daha doğrusu yine Avrupa merkezli bakışı destekleyecek bir konum olduğunu vurgulayarak, burada evrenselcilik iddialarıyla etnik merkezciliğin aslında tikelciliğe çıkmaktan başka bir şey olmadığını söylüyor. Yani ikili her konumlamada merkez bu örnekte Avrupa diyelim; merkezi Avrupa'dan çekip ona karşı durduğunuzda yine etnik merkezci bir konum alıp yine evrenselcilik iddiasına ona göre kurgularsanız yine tikelciliğe düşersiniz ki en başta "Batıcılık tikelciliktir bu yüzden evrenselcilik iddiası yanlıştır"ı savunduğunuz için bunu söylüyorsanız, bu çelişkidir - buna geliyor. Bu yüzden, tikel ve evrensel arasında yine bir bağ kurulması zorunluğu var, konumlandırmayı "ya biri ya biri" diye düşünmekten ziyade birbirine bağlamak üzerine kurmak ancak bu tikelci evrenselcilikle mücadele etme yöntemidir ve bilimsel evrenselcilik için bir yoldur, Wallerstein da sonunda buna bağlıyor. Zira evrensel olan nedir, bu nasıl tanımlanır, bunların da bir ihtiyaç olduğunu zaten ifade ediyor; yani her "evrensel değer" ifadesine karşı konumlanmanın ötesinde buradaki tanımın bilimsel olup olmadığına değiniyor. Elbet burada değerden arınmışlık sorunu karşımıza çıkar. Ki Wallerstein da değiniyor. Bunun aslında mümkün olup olmadığı tartışmasına giriyor hatta bilimde değerden arınmışlık denilince akla gelen ilk ismin bu konuya dair giriştiği çabayı "şizofrenik" buluyor; Max Weber. Weber değerden arınmış bilimi şart koyuyor ancak Wallerstein'a göre bu mümkün değil; tam da bu noktada bilim insanları ya da aydınlar için bu "evrensel olan nedir"in tanımlanması konusunda nasıl bir yol olabileceğinin anlatıyor kısaca. Akademinin gittikçe uzmanlaşmasının ve bilimsel bir taraflaşmanın bu konudaki rolüne de bir bölüm ayırmış ayrıca.

Wallerstein umutsuz kapatmamış metni; gittikçe zayıflayan bir güç karşısında çıkış yolu aradığını düşünebilirsiniz okurken. Bir şeyi tanıdıkça onun açıklarını bulmak mümkün olur; Wallerstein'ın da anlatmaya çalıştığı bir bakıma bu. 


14 Şubat 2018 Çarşamba

Jean Baudrillard "Simülakrlar ve Simülasyon"

Kendisini bir nihilist olarak tanımlayan ancak içinde olduğu sistem için nihilizmin uç bir nokta olmasına rağmen yine sistem tarafından etkisizleştirildiğini ifade eden Jean Baudrillard, gerçekliğin bittiği bu düzen içinde elde olanın sadece kuramsal bir güç/şiddet olduğunu ifade ediyor. Ancak, buradan yine bir çıkmazı işaret ederek bunun da bir ütopya olduğunu vurguluyor: Baudrillard'a göre artık anlam diye bir şeyin kalmadığından, kuramsal gücün varlığının da bir değeri olmuyor. Şöyle ki, karşı koyulan sistemin kendisinin nihilist olması, bu örnekte, kendi belirttiği şekliyle Baudrillard'ın sisteme karşı koyulabilecek en radikal kafa kaldırma yöntemi olarak gösterdiği nihilizmi de yok etmektedir. Ölümlü olarak ortaya koyduğu anlamın artık olmadığını öne sürdüğünü düşünürsek, Baudrillard'ın karanlığını daha net canlandırabiliriz bir an için. Yapılacak hiçbir şey olmadığı iddiasında. 

Tepkisizliğin dünyanın geldiği son aşamada "mahkumiyet" halinde olduğunu ifade eden Baudrillard, tepkisizliğin zincirleme bir etkiye sahip olduğunu da düşünüyor. Bunu küresel bir tektipleşmede, benzeşmede görebiliriz mesela - kendisini desteklemek amacından ziyade kendisini örneklemeye çalışırsak. Aydınlanmanın, modernizmin reddi üzerinden ilerleyerek - haliyle nihilizm iddiasını en çok postmodern sonuç olarak görürsek bu şaşılası olmuyor zaten - kitlelerin tepkisizliğin anormalliği içine yutulmanın bir normalleşme olarak görüldüğünü öne sürüyor. Buradan da artık diyalektiğin bir çekiciliği olmadığını, tepkisizlik üzerinden bağlıyor. 

Gerçeğin ortadan kalktığı, yerine simülakrlar (gerçek olmayan ancak gerçeklik gibi algılanmaya çalışan) ve simülasyonlar (bir "şeyin" yapay biçimde tekrar yapımı) bir dünyayı analiz ediyor Baudrillard. Burada gerçeklik,artık sahte ya da düşsel boyutundan uzaklaşmıştır ona göre. Karşımıza koyduğu düzen içinde yeniden tasarlanan "caydırma" işlevi gören simülasyon evrenleridir. Şöyle örnekleyelim; Disneyland'ın yer aldığı Los Angeles ve Amerika, Baudrillard için gerçek bir evrende yer almıyor. Onlar artık bir hipergerçek, simülasyon evreni içinde yer almaktadır ve bu da "gerçekmiş gibi"yi saklamak için olan bir "caydırma"yı içinde barındırmaktadır. Bu da, Los Angeles'ı ne sahte ne de gerçek yapmaktadır. Baudrillard, simülasyonu tanımlarken onda gördüğü en büyük özelliğin her noktada kendisini gösteren, gerçeğin yerine geçmiş olan modellerdir.

Anlamın, gerçeğin olmadığı bir düzen içinde Baudrillard, kitle iletişim araçlarına dair "toplumsallaştırıcı" bir yönü olduğu iddiasın tamamen karşı durarak, kitle iletişim araçlarının mevcut halinin yalnız içeriklerinin yok edilmesinden ibaret olduğunu söylüyor. Bu yüzden de içerikte olanın ne olduğunun artık bir önemi kalmamıştır. Yani mesaj, etkisini kaybetmiştir. Anlam da, iletişim de hipergerçek bir hale geldiğinde, Baudrillard'a göre mesaj bu sürece dahil olduğu anda yok olmaktadır. Yani, kitle iletişim araçlarının (hatta iletişimin, ve bu yüzden etkilenen toplumun - toplumsallaşmanın) dev bir aldatmaca olduğu çıkarımını yapıyor. Haberin varlığı artık sadece "toplumsallaşma"ymış gibi olsun diye, içeriğinin sorgulanmasından bağımsız bir hale gelmiştir onun için. Anlamın üretimi, maruz kaldığı araçsallaştırma sonunda anlamın yok olmasıyla sonuçlanmıştır. İzlenen, söylenen, topluma sunulan bir şey aslında yoktur - çıkarımı yapıyor, kabaca. Çünkü Baudrillard, iletişim araçlarında mantık ya da anlamın olmadığını ısrarla vurguluyor. Kısır döngü halini almış bir simülasyon içinde olduğu için de bu çıkmazdan kurtulmanın bir yolu ona göre yok.

Reklamda gerçek ya da yalan diye bir şey olmadığını da iddia eden Baudrillar, tıpkı kitle iletişim araçları gibi reklamların da hiçbir şey ifade etmediğini düşünüyor. Reklamın yarattığı tek şeyin kitleler üzerinde hipergerçeklik içine çekme olduğunu ifade ediyor; bir yanda haber değeri olan haber, bu sürece dahil olduğundan yok olmakta, öte yandan reklam da benzer bir sürece dahil olarak ürünü /malı yok etmektedir diyebiliriz mesela. Nihayetinde, ortada olan tek şeyin de, hipergerçeklik içinde, en başta belirttiğim tepkisizliği büyüten bir süreç olduğunu söylüyor. 

Mimari, sinema, edebiyat gibi alanlardan örnekler üzerinden de ele aldığı konuyu farklı bölümlerde inceliyor Baudrillard. Gerçeklik ve anlam yoktur ve asla bir daha bunlara kavuşamayacağız düşüncesi, neden kendisini nihilist olarak tanımlıyor ve simülakrlar ve simülasyonlar nedir ne değildir diye merak edenler için daha fazla kitapta. 

10 Şubat 2018 Cumartesi

Jean Hyppolite “Marx ve Hegel Üzerine Çalışmalar”

ENS’de Sartre, Aron ve Merleau-Ponty gibi isimlerle beraber eğitim gören Fransı filozof Jean Hyppolite, Hegel’in Marx’tan önce bir Marksist olduğunu söylediği bu çalışmasında, Marx’ın Hegelci yönünü ortaya koyarken, iki büyük ismin birbiriyle olan ilişkisini değerlendiriyor.
Hyppolite, Hegel’de tikel yaşam formları karşısına ölüme biçtiği rolün, efendi – köle ilişkisinde uyanışa benzer biçimde yer aldığını belirtiyor. Maddesel varlığın aşılması yolunda ölümün rolü, yaşamın ölüm karşısındaki konumunun idrakı ile gerçekleşiyor. Şöyle ki, özgürlüğün yaşamın riske girmesi koşuluyla kazanılabilir olduğunu vurgulayan Hegel’in, kendi – için varlık olmanın yani varoluşun, sadece yaşıyor olmanın ötesindeki uyanışın ancak bu şekilde gerçekleşebileceğini ölümle mücadelenin tarihin bir koşulu sayması üzerinden değerlendiriyor. Ölüm kaygısının insana has yönünü düşünmek bunu somutlaştırmak için en basit örnek. Efendi – köle diyalektiğinde kölenin uyanışı sonrasında değişen durum gibi, insanın ölüm karşısında uyanışını da düşünebilirsiniz. Bu bağlamda, Hegel’de devrimci bir eylemin ortaya çıkması için mutlak bir tehdidin zorunlu oluşuna dikkat çekiyor Hyppolite. Bir grubun kendisini tehdit altında gördüğü an yeniden doğuşunun mümkün olduğunu ifade ederek bunu Hegel’deki özgürlüğün kazanılması için bir hareket olarak değerlendiriyor. Örnekleyelim; ulusal bütünlüğünün tehlikede olduğunu düşünen bir devletin kendisini savunma durumuna geçmesi gibi. Ancak yazarın vurguladığı gibi, buradaki örnek ve ifadeler Hegel’i doğrudan bir devrimci olarak değerlendirme amacı taşımıyor, ki yazarın da belirttiği üzere Hegel bir devrimci değil (yazar, özellikle reformcu olduğunun altını çiziyor). Buna rağmen Hegel’in hayalcilikten, değişime karşı hayalciliğe sığınmaktan uzak oluşunu da ifade ederek, sabrın memnuniyetsizlik duyulan durumlar karşısında cesaret ve atılganlığın önüne set çekecek bir hal yaratmaması gerektiğini savunduğunu da vurguluyor.
Hegel’in yurttaşlığı bölünmemiş bir irade olarak devletin altına yerleştirerek böylece bir yandan organizmacı anlayışı anımsatır biçimde bütünün işleyişinin altında her bireyin eylemi için bir zemin sunmaktadır. Bu eylemlerin bireysel iradenin bir yansıması olarak değerlendirildiğini belirten Hyppolite’in bu vurgusu Hegel’in bireyin varlığının bireyce akılcı biçimde kavranabilmesi için aynı koşullarda (rasyonel) bir devletin yurttaşı olmasını işaret etmesini akla getiriyor. Devleti bireyler üstü bir konuma yerleştiren Hegel, bu konumu aynı zamanda parçaların bütünlüğünün garantisi olarak ele almaktadır; genel irade olarak yasalara yansıyan yapıyı tüm tikel talep ve arzuların önüne yerleştirmektedir. Hegel’in aydınlanma ile özbilincin nesnel bir zemine kavuşmuş olduğunu belirtmesi de bununla bağlantılı olarak yazarca ele alınıyor zaten; başkası – için olan varlıktan kendi – için olan varlığa aydınlanmacı akıl ile geçildiği şeklinde yorumlarsak, örneğin bu durumda Fransız Devrimi’nde de yurttaşlık bilincinin varlığı, ancak bütünlük içinde kendi – için olan varlığın keşfi ile ulaşılan bilinci anlamak için yol gösterir.
Hegel’in somut diyalektik kullanmasına Lucaks’ın analizi üzerinden yer veren Hypoolite, Hegel’in Marx öncesinde kapitalist toplumun ortaya çıkışına dair yaptığı betimlemelere, yeni toplumsal düzendeki üretim ilişkilerinin barındırdığı çelişkilere ve bu çelişkilere dair öngörülerine değiniyor. Örneğin toplumsal iş bölümünün insan ve doğa arasındaki mesafeyi nasıl açtığını yabancılaşma üzerinden irdelemesi, insanın kendi emeği sonucunda nesnelleşmesi ve yabancılaşması (ki Marx’a göre Hegel nesnelleşme ve yabancılaşma kavramlarını karıştırmaktadır) gibi sonrasında Marx’ta sıklıkla göreceğimiz konuları nasıl öncelediğini gösteriyor. Hyppolite, Hegel’in zenginliğin akıl almaz bir boyuta ulaşarak yoksulluk ile zıt yönlerde nasıl ayrı ayrı büyüyeceğine dair çıkarımına yer verirken aynı zamanda mekanikleşen iş bölümü ve emeğin soyutlaşmasıyla beraber üretim sistemindeki değişmenin yeni pazarlar ve üretimle beraber alacağı boyuttan bahseden Hegel’in kitlelerin yoksulluğa mahkum edilmesi yönündeki sözleriyle destekliyor.
Hegelci yöntemi, özbilincin yabancılaşmasını aşma yönünde bir sistem olarak değerlendiren Hyppolite, bu yabancılaşmayı da insanın bu özbilincinin toplumsal ilişkiler ve toplumsal kurumlar üzerinden dışsallaşmasını ve takiben yabancılaşması üzerinden incelediğini ifade ediyor. Yani, özbilinç ve özbilincin yabancılaşması arasındaki diyalektik ilişkiyi ise Marx’ın devrimci diyalektiği için temel oluşturduğunu vurgulayan yazar, Marx’ın toplumsal zemine çektiği bilincin yabancılaşma sonucunda, tarihsel bir zorunluluk olarak yabancılaşmayı sonlandırma görevini yükleneceği bir rolü yine insana yükleyeceği biçimde kurgulayacağı yöntem böyle gelişiyor. Toplumsal hayatın aktörlerine rolün verildiği an yani. Marx, Hegel’deki aşkın ideanın yerine proletaryayı koyarak Hegel’den aldığı diyalektiği toplumsal gerçeklik zeminine çeker, burada Hegel’den çıktığı yolun sonunu götürdüğü yeri görürüz: Hegel’deki uyanan bilinç, Marx aracılığıyla devrimci diyalektiğe yorumlanır. Yani, Marx’ın “zincilerinden başka kaybedecek bir şeyiniz yok” diye uyandırmaya çalıştığı bilinç, özgürlük, Hegel’den açılan yolun sonunda çıkar. Marx’ın Hegelci ulusun yerine koyduğu toplumsal sınıflarla ve böylece sınıflara (aktör) yüklediği görevlerle artık diyalektik, Marx’ta devrimci gücüne kavuşmuş ve Hegel’in çözülmeyecek biçimde sunduğu yabancılaşmasından da kurtulabilir hale getirilmektedir.
Lenin’e yıllar sonra Hegel’e dönüş yaptıracak olan, Marx, Hegel ve iki isim arasındaki bu ilişkiyi merak edenler için Hyppolite iyi bir kaynak sunuyor.

Jürgen Elsasser “Ulusal Devletin Yıkımı ve Sol Tavır”

Artık hiçbir şeye şaşırmanın mümkün olmadığı günleri uzun zaman önce geride bıraktığımız için, emperyalist Amerika’nın elinden çıkan işgallere açık destek veren sözde solu da gördük. Irak ve Afganistan’a kör gözlerin Marksizm’den, Leninizm’den “ulusların kendi kaderinden” bahsetmesinin emperyalizm savunurken düştüğü bu batağın örnek gösterilebileceği sol olduğunu iddia eden kepazeliğe Jürgen Elsasser “Ulusal Devletin Yıkımı ve Sol Tavır” adlı kitabında değiniyor.
Düşülen batak, antikapitalist olmayı antiemperyalist olmaktan bağımsız bir yere koyup, Marx’ın adının sürekli anılmasına rağmen ne Marx’tan ne de emperyalizmi kapitalizmin son aşaması olarak gören Lenin’den bihaber olmayı işaret ediyor. Solun (sözde solun diyelim) antikapitalist olmayı öncelikli mesele yapıp antiemperyalist olma noktasında taviz verme ve sonunda emperyalist eli öpmeye varacak şekle girmesi, basitçe şu bilgiden bile yoksun olmaktır: Marx, Kapital’de üretimin mübadele değeriyle ve mübadeleyle olan birbirine muhtaçlık ilişkisine değinir. Mübadelenin sürekli olarak gerçekleştirilebileceği ve sürekliliğinin sağlanabileceği yeni pazarlar arayışı sermaye için coğrafi olarak da genişleme ihtiyacını yaratır. Yani, sermayeyi elinde tutan için mekansal bir yayılma kendisi için ihtiyaçtır; bu saldırganlığın sonucunu emperyalist bir işgalden ayırmaya çalışmanın anlamı yok. Sermaye birikiminin işgalden gelen petrolden ya da göçle gelen ucuz işgücünden beslendiğini düşünürken emperyalizmi göremiyor olmak?
Küresel sermayenin kendisini oluşturma ve garantilemesini, yeni ticari birlikteliklerle mevcut çete imajlarını başarılı biçimde nasıl gizliyor konusuna Elsasser değiniyor. Tony Blair’e Dış Politika Başdanışmanlığı yapmış Robert Cooper’ın “Ulus Devletin Çöküşü: 21. Yüzyılda Düzen ve Kaos” adlı kitabından yaptığı alıntıda, Avrupalılar’ın kendi aralarındaki ortaklıklarında yasalarca kendilerini güvenceye aldıklarını ve şeffaf bir politika izlediklerini, öte yandan Avrupa kıtası dışındaki işlerinde saldırı, aldatmaca gibi “kaba” yöntemleri izlediklerine değiniyor. Yeşil ve sol Avrupa’nın bağrına bastığı Ortadoğu’nun başbelaları da akla geliyor; gelişmiş bir Avrupa ülkesinde çıkıp asla söyleyemeyeceğiniz çoğu şeyi Ortadoğu’da söyleyebilmeyi özgürlük, demokrasi, bireysel hak gibi kavramlarla doldurup kullandıkları tipleri mesela. Elsasser’in de değindiği üzere burada asıl mesele, ulusların inşasına destek veriyormuş gibi durulan her yerde aslında ulusların parçalanmasının mevcut olması. Bir kurgunun desteklenmesiyle oluşturulacak ulus kavramının mevcut bir ulusal birliği yok etmesini görmektense büyülenmiş biçimde yeşil ve demokratik uluslar, halklar özgürlükler, adaletler, postmodernizmin yeni yeni fırlattığı daha nice kavram daha büyüleyici geliyordur muhakkak. Ancak büyülenmenin maskelediği yıkım, Elsasser’in ayrıca toplumsal kurumlar bazında verdiği bir örnekle de postmodernizm ve ulus devlete karşı olan sözde solun yarattığı tabloyu anlatmaya devam ediyor. Toplumu en küçük parçalara kadar bölerken yalnız etnik kimlik, mezhep, din gibi parçalama yöntemlerinin haricinde bir de kurumlar üzerinden özellikle kitle iletişim araçları ile desteklenerek, küreselleşmenin bir başarısı olarak ulaşamadığı yer kalmayıncaya kadar bağırıyor. Toplumun en küçük parçasına kadar ayrılmadığı her noktayı “tahakküm” altında görme meselesi gibi, Elsasser de medyanın emperyalizm eliyle birliğin her türlü yerde “faşizm” şüphesi altında bırakıldığına değiniyor. Örnek olarak da aileye bağlılığın ya da dini inancın doğrudan muhafazakarlıkla damgalanacak hale getirilmesini gösteriyor. Maruz kalınan emperyalist işgalin başarıyla sürdürdüğü bir beyin yıkama programı bu Elsasser’a göre.
Aynı sebeptendir ki, ‘68 kuşağının emperyalizmi sevmeyi nasıl öğrendiği sorusunu ortaya atıyor yazar. “Postmodern solcular devlet, işçi sınıfı ve ulus karşıtı olmak istemektedirler” diyor. Yeni Sol’un günümüzdeki anlamına karşılık gelenlere birkaç örnek vermiş; Troçkistler, Ekolojistler, Hippiler, Spontaneciler, Feministler… ‘68 kuşağının ilgi alanının Marksizm, sömürü, insan ve doğa arasındaki ilişki gibi konular olmak yerine bireyci, daha mikro sorunlar olmaya doğru gitmesine ve aslında bunların işlevsizce ele alınmasına değiniyor yazar. Pop-solcular kavramını kullanarak, ekonomi yerine “kültür” devriminden bahseden ve en nihayetinde sonu postmodernizm, “aklın özgürleştirilmesi”, saç jölesi, kıl gibi konulara odaklanılmış bir kesime işaret ediyor. (Marx’ın kıl ve organik sebzeler üzerine yazdığını ya da insan ve doğa arasındaki ilişkiden bahsederken, yabancılaşmadan bahsederken evlilik kurumunu yerden yere vurduğunu – ki evlilik bağına bağlılığa vurgu yapar Marx – ve gender studies’in mevcut durumu için pek de uygun bir çerçeve çizdiğini görmedim hiç.)
Elsasser, bireyciliğin öne çıkartılmasıyla, kuralsızlığın bir marifetmiş gibi sunulmasıyla varılacak noktayı çok güzel özetliyor: “Bu kuralsızlaştırma bireyi daha özgür kılmaz, onu daha korunaksız bir hale sokar. Kurallar olmadan en güçlü olanın, ekonomik gücü elinde tutanın sözü geçerli hale gelir.” Bunu ulus devletin parçalanması noktasında, bireyciliğin tezahürü kimlikler üzerinden ilerleyen süreçle idare edilen işgal politikalarına bakarsak, en nihayetinde yine başta bahsettiğimiz Marx’ın emperyalizme, sermayenin coğrafi olarak genişleme ihtiyacına bağlanıyor konu. Ekonomik gücü elinde tutanın sözünü dinlemek, yani emperyalist bir işgale uğramak kendi vatanınızda tek bayrak altında yaşamaktan daha çok tercih ettiğiniz bir şeyse, (ya da bunu başka insanların vatanları için düşünecek hale geldiyseniz) buyurun içinizdeki postmodern zehri kusup çıkarın, belki hala kurtulma şansınız vardır.
Emperyalizmin, Batı’nın bireyselliği öne çıkaran politikalarını pazarlarken bunu medeniyetin olmazsa olmazı kalıbına sokması, toplumu ayrıştırıcı her politikayı hak ve özgürlükler zemininde sunması ulus devlete karşı girilen mücadelenin postmodernizmin sahaya sürülmesindeki rolünü sürekli hatırlatmaya yarıyor aslında. Tam bağımsız bir ulus devlet savunusu yerine, ya da şöyle diyelim, makro bir duruşun altında barınmak ya da ona eklemlenmek yerine o duruştan ayrışmak hatta ona karşı durarak kendisini tanımlamak zorundaymış gibi davranan yeni söylemleri besleyen yeni solun yeşillikleri, bir işgal zamanında bilmem ne olumlama hareketinin önceliğini savunacak ya da Amerikan bayrağı altında cinsellikten bahsetmeyi özgürlük sanacaktır. Sivil toplumun sunduğu bu koşullarda, emperyalist küresel politikalar için araçsallaştığı bu durumda ulus devleti Batı medeniyeti dışında kalan, çağ-dışı, yobaz, faşist damgası ile damgalayan vatansızlar, küresel sermayenin ağına yapışık kalmayı o ağa dahil olmuş sanmak ve medeniyet olarak görerek, yeni sömürge kimliklerini özgürleşmiş sanarak üzerlerine örteceklerdir.
Günümüzdeki postmodern solun Marx’a, Lenin’e verdiği zarar, uğruna yalan yanlış çarpıtmalarla mahvettikleri teori, emperyalizm kadar tehlikeli aslında.

23 Ocak 2018 Salı

Mehmet Perinçek "Atatürk'ün Sovyetler'le Görüşmeleri"

"Türk - Sovyet dostluğu Misak-ı Milli'nin bir parçasıdır" diyen Mustafa Kemal'in bu sözünde emperyalizme karşı iki ülkenin ortak tavrını da yansıttığını görmemek mümkün değil. İki ülkenin devriminin birbiriyle olan ilişkisinin, birbirinin varlığının teminatına olarak, her iki ülkenin büyük devrimcilerinin de vurguladığı üzere Türk ve Rus ilişkilerinin tarihsel ve zorunlu ortaklığının "gericilik ve emperyalizme karşı" bir cepheye getirdiğini belirten Mehmet Perinçek, iki ülkenin ise "devrim ve halkçılıkta birleştiğini" söylüyor.

Sovyetler'den bakıldığında da durumun emperyalist bir dünya düzeni içinde gerçekleşen her iki devrimin de dünyadaki zayıf halkalarda gerçekleşmiş olduğunun altını çizen yazar, Türk kurtuluş mücadelesinin Komünist Enternasyonel'de antiemperyalist bir karakterde değerlendirildiğinin vurgulandığını belirterek, günümüzdeki kimi kendini bilmez vatansızların aksine bizim devrimimizin de karakteri itibariyle milli devrimlerin önünü açan bir yapıda olduğunu ifade etmekte.

1930'larda Sovyetler ve Japonya ile beraber Türkiye'nin dünyada en hızlı gelişen üç ülkeden biri olması, Sovyetler ve Türkiye arasında gelişen ilişkilerden bağımsız düşünülemez. Bu yüzden Mehmet Perinçek, belgelerle ortaya koyduğu üzere Sovyetler ve Türkiye arasındaki kesintisiz iletişimin her iki ülkenin de devrimlerinin ilk yıllarındaki karşılıklı iletişime sıklıkla dikkat çekiyor. Yalnız askeri bir ortaklıktan çıkmış olan bu ilişkiler, kültürel anlamda bir ülkenin yeniden yapılanmasından tutun da sanayisini kurabilmesine kadar kendisini belli eden bir çizgide ilerliyor. Sovyetler'in bir dost olarak görüldüğü ve Mustafa Kemal'in her daim vurguladığı üzere, bu dostluğun ebedi olmasının gerekliliği, her iki ülkenin de batıya karşı bağımsızlık davalarından vazgeçmemeleri noktasında yine kendisini belli ediyor. Yazar bunu SSCB'nin Leninizm'den kopması ile girdiği ve sonrasında uzaklaştığı Türkiye ile olan yakın ilişkileri ve ardından gelen emperyalist bir döneme girmesi ile örneklerken, bizim için de Türk devriminin Kemalizm'den uzaklaşmaya başladığı an yaşadığı sorunlar ile açıklıyor.

Falih Rıfkı Atay, "Türk dostluğu Leninizmin ananelerinden biridir" diyerek Sovyetler ve Türk dostluğuna vurgu yaparken, her iki ülke yetkililerinin anılarının da yer aldığı kitapta, okurken fark edileceği üzere yapılan ziyaretlerin dostça bir çerçevede geçmediği görmemek mümkün değil. Durumun, karşılıklı ifadelerin iki ülkenin kader ortaklığının ötesine geçmiş bir dostluğu yansıttığını görmek diyelim. Batı'ya karşı bir olduklarının kanıtı niteliğinde onlarca belge bulabileceğiniz kitap, bu dostluk ilişkisinin neden iki ülkenin birbirinin varlığına karşı bir teminat sayıldığını da kanıtlayacaktır.

Bir de önemli ek, yazarın belirttiği üzere Nutuk, Türkiye dışında ilk kez, 1929 yılında Stalin'in önerisiyle Sovyetler Birliği'nde yayınlanmış. 

20 Ocak 2018 Cumartesi

Fahrettin Ege "Lenin'in Üç Zaman Sentezi"

Yazar, devrimin geçmişin tekrarı beklentisine saplanması sorununa karşılık "üretken bir tekrar" olabilmesi için geçmiş, şimdi ve geleceği de içeren bir sentez olarak ortaya çıkması gerektiğini vurguluyor. Olay olarak devrimi incelerken, geçmişin şimdinin dayanağı, geleceğin de şimdiye mecbur oluşunu anlatıyor. Bunu da her bir devrimin bir öncekini tekrar eden bir görüntü sergilemesine rağmen aslında barındırdığı gelecek yönü ile ayrıştığını, tam da bu üçlü sentezin varlığı sebebiyle en nihayetinde gelecek yönünde farklılaşma ve üretkenliğin ortaya çıktığını belirtiyor. Burada faili şimdiye yerleştirerek, birden bir sıçramanın mümkün olmadığını da vurguluyor. Kendinde farkın eklenmesinin bir kapı açabileceği yani devrimci karakter kazandırabileceğini belirtiyor. Yani, devrimi sallama çay yapmaya benzetenler üzerinden örnekleyerek gideyim: Bir devrimin karakteri geçmiş bir devrimi andıracaktır ve fail, süregelen tarih içinde bir kırılma yaratarak ancak süreklilik içinde hareket kabiliyeti olan bir konumdadır. Bu sentezin anlaşılması kitap boyunca benim cümlelerimden daha güzel anlatılıyor ancak mesele Lenin'in milli demokratik devrimleri tarihin içindeki bir aşama olarak görmesi buna denk düşüyor. Tarihin (geçmiş) içinde zaten var olan aktör, bunun bir parçası olarak bu kırılmanın içinde "şimdi"de bu aşamada ancak böyle yer alıp, devrimin gelecek safhası için konumlanabiliyor. 

"Tekrar tarihçinin düşüncesinden önce devrimci eylemin ön koşuludur." diye belirten yazar, eğer, tarih içinde geçmişle bir ilişki üretici biçimde yani yeni bir inşayı yaratacak şekilde, sentezi oluşturacak biçimde oluşamazsa, yazar bunu ancak karşı devrimin galibiyeti ile sonuçlanacak bir son olacağını belirtiyor. Sadece geçmişin tekrarının arzusunu devrimci bir talepmiş gibi pazarlama yanılgısı içinde olan sözde devrimciler için karşı devrimci saptaması yapmamız boşuna değilmiş. 

Kaba tekrara dayalı ve mevcut durumun analizinden yoksun, yazarın ihtiyaç olduğunu belirttiği üzere yerelin ve coğrafyanın koşullarını idrak etmekten uzak, tek bir devrim modelinin tüm zaman ve yerlerde tekrar edilebileceği ve başarıyla ulaşacağı yanılgısına sahip olanların düştüğü çıkmazsın bir boyutu olarak, kendi kendilerinin ayak bağı olmalarıyla sonuçlanıyor. 

Fransız Devrimi ardından, Jakobenlerle özdeşleşen Bolşevikler üzerinden devam eden yazar, 1968 ve 1968'in tekrarını incelediği bölümlerle devam ediyor. 

Burada da kısaca bir şeye değineyim, mesela yazar yığınları alıp başını bir yere çekiştirmek ve sonunda bir şeye bağlamadan bırakacak bir hareketin bir kazanım olmayacağından bahsediyor. Bunu da bir yere bağlanmayan ve bir kimlik kazanmayan ancak çıkış noktası herhangi bir lokomotif kimlik ya da hareket noktası olan öncüler üzerinde Laclau ve Mouffe'a karşılık Zizek'teki  işçi sınıfını sürükleyip üzerinden ilerleyen antikapitalist hareketler ve sonuçları üzerine olan tartışmaya değinerek açıklıyor. Yani Laclau ve Mouffe'da farklı grupların farklı çıkar grupları değişken biçimde x zamanda şu grup olabilir vb, tanımlı olarak karşımıza çıkmıyor. İkisinden farklı olarak ise Lenin'in yöntemini karşımıza çıkarıyor; burada da öncül karşımıza sınıf olarak çıkıyor ancak devrimin karakteri halk devrimi biçiminde oluyor. Bunu, Jakobenlerin yanında kim vardı diye düşününce, Lenin'in tekrarını ya da sonrasında Kemalist Devrim'de kimler vardı diye düşününce görmek mümkün oluyor. Yığın kavramı burada önem kazanıyor. 

Lenin'in üç zaman sentezindeki "şimdi" boyutunu "halk cephesi" yani antiemperyalist cephe olarak Türkiye için değerlendiren yazar, bu cephenin milli demokratik devrimci cephe olduğunu çünkü  farklı terimler olsa da  her iki kavramın gösterdiği anlamın karşı konumlandığı yer olarak (emperyalizm ve yerli işbirlikçileri) aynı olduklarını belirtiyor. Bu durumda, Jakobenlerin ya da Bolşeviklerin, Mustafa Kemal'in yığınları konumlandırmasının şimdiki tekrarı bu şekilde gerçekleşirken, yerin ve zamanının yani failin rolüyle olayın karakteri ancak gelecek boyutuna farklılaşarak taşınabilecek, böylece ortaya bir olay çıkabilecektir. 

Son olarak 1968 olaylarından sonra solun küresel çapta bastırılması ve yansıtılması yolundaki girişimlere değinen yazar, tarihsel bağlarından koparılmış ve umutsuzluk zeminine çekilmiş bir devrim fikrinden ibaret kalmış bir solun nasıl yaratılmak istendiğine değiniyor. Bunu taraflı tarih yazımının kendisini soyutladığı gerçeklikle nasıl başardığını sürekli olarak zaten görmekteyiz ve zaten kullanmaktan nefret etsem de burnumuzun dibinde aslında her gün inşa edilmekte.

Bizim kör gözlü emperyalizm maşası olmuş, Lenin'in tabiriyle çocukluk hastalığı olan sol komünizm batağına saplanmış, radikalizmin çıkmazına girmiş güruh, "şimdi"nin potansiyelini aslında söküp alarak, sıçramanın gerçekleşeceği zemini bu yüzden geçmişten de kopararak geleceğin devrimci yönünü de yok saymaktadır. Böylece ortaya çıkan tablo boş nihilist, ancak bir noktada da inatla kendisini hala devrimci olarak tanımlayan bir komedidir. Sentezin ihtiyacını çok net anlatan kitabı alıp okumalarını tavsiye edelim. Kemalist devrimin tarihsel bağını yok sayıp hala "sınıfçı komünizm" gibi komik tabirler uyduran teori katillerinin, sosyalizmin akşam ne pişirsem sorusuna verilecek bir cevaptan daha kolay bir inşa süreci olduğu yanılgısına düşenlerin, anlam veremedikleri nedir diye düşünürken kitap yardımcı olacaktır. Tarihsel bir zorunluluk olarak Lenin'in ele aldığı ve Marx'taki devrimci diyalektiğin farklı yer ve zamanların ihtiyacına göre neden gerçekleşebilir olduğunu zaman boyutu üzerinden anlayabilirsiniz. Sonuçta, varılması gereken yerin işlevsiz sol bataklığında ortodoks hayallere kapılık geçmişin tekrarının hayaliyle değil yığınları ancak üç beş sandalyeye dizilmiş eşi dosta konuşma yapmayı, Kemalizm'e ve Kemalist Devrim'e bu saplantıları yüzünden saldırmayı devrimcilik sananların neden yanıldığını anlamak için okuyun.

13 Ocak 2018 Cumartesi

Doğu Perinçek "Asya Çağının Öncüleri: 21. Yüzyılda Lenin Atatürk ve Mao"

"Türkiye bir maymun değildir ve hiçbir milleti taklit etmeyecektir. Türkiye ne Amerikanlaşacak ne de Batılılaşacaktır; o sadece özleşecektir." 
Mustafa Kemal Atatürk

Marx'ın kapitalist ülkelerde ve Avrupa'da beklediği devrime karşılık, doğuda ve kapitalist olmayan ülkelerde gerçekleşen devrimlerin emperyalizm çağındaki devrimler olduğunu Lenin'in, Mustafa Kemal'in ve Mao'nun vurgularıyla ortaya koyan bir eser Doğu Perinçek'in Asya Çağının Öncüleri adlı kitabı. Marx, kapitalizmin ilerlemesi ve zirveye ulaşmasıyla beraber, yaratacağı çelişkilerin devrim için gerekli koşulları sağlayacağını belirtmekteydi. Ancak hayatının son dönemlerinde artık bu görüşünden uzaklaşmaya başlayarak, Avrupa'da beklediği devrimin de aslında Asya'da olacağını sezmiştir. Perinçek'in de eserinde belirttiği üzere, örneğin Marx, Türk köylüsüne, Türk halkına odaklanarak devrimci karakterlerine vurgu yapmış, Avrupa köylülüğünün en ileri temsilcisini onlarda gördüğünü belirtmiştir. Bu, yalnız iyi niyetli bir ifade olmanın ötesinde, beklenen devrimin gerçekleşeceği coğrafyanın öngörüsünün Marx'ta da mevcut olduğunu ifade etmektedir. Tıpkı, Rusya'ya dair yaptığı çıkarımın da buna benzer oluşu gibi. 

Perinçek, devrimin, yani milli demokratik karakteri olan devrimlerin Marx'tan sonra gelişmiş kapitalist ülkeler yerine sömürge ve yarı sömürge ülkelerde antiemperyalist bir karakter sergileyerek, vatan savunması cephesinde yaşandığını belirtmektedir. Buna da, bahsettiğimiz gibi Rusya, Çin ve Türkiye örnekleri üzerinden devrimci liderleri ile değinmektedir. 

Avrupa solunun Marksizmin ortodoksi batağında kalması ve milli demokratik devrimleri yok sayarak Asya'ya sırt çevirmesinin karşı devrimci ve emperyalist bir konumdaki bakışını vurgulayan Perinçek, artık devrimleri anlamanın yolunun Lenin, Mao ve Mustafa Kemal'i anlamaktan geçtiğini anlatmakta. Burada, Avrupa'da kalan Marksist düşüncenin de bu devrimleri yok sayan, mesela Latin Amerika'yı yok sayan yönünü ya da Afrika'ya kör yönünü de anlamak mümkün oluyor. 

Kurtuluş Savaşı'nın temel gücünün, Marx'ın işaret ettiği üzere Türk köylüsü olduğunu vurgulayan Perinçek, Mustafa Kemal'in "Köylü milletin efendisidir" sözünün altında yatanın demokratik devrimin karakterini açıklama noktasında önemine dikkat çekiyor. Tıpkı sonrasında Mao'nun Çin için izleyeceği yolda da yaşanacak süreç gibi.

Vatan savunması karakterinden ve vatanseverlikten yoksun bir devrim beklentisinin, kapitalizm çağında kalmış analizlerin ötesine geçemeyen beklentiler ve sözde devrimci iddiaların ancak Marx'ı, Lenin'i, Mustafa Kemal'i anlayamayanların hayal dünyası olduğunu kitap boyunca görebilmek mümkün. Mustafa Kemal'in ve Kemalist devrimin Asya ve ezilen ülkeler için nasıl bir önder olduğunu, Asya'daki devrimlerin yapısal olarak birbirlerine nasıl benzediğini ve aynı cepheye karşı nasıl bir mesaj olduğunu anlamak için metin iyi bir kaynak.

İşçilerin vatanı yoktur, diyen Marx'tan ancak ve sadece vatansız solculuk çıkarma yanılgısına düşenlerin işçilerin ulusal bağımsızlıklarını sağlamadan nasıl bir esaret altında olacaklarını idrak edemeyen günümüz sözde soluna karşı vatan savunmasının, antiemperyalist duruşun ihtiyacını tarihin ortaya koyduklarıyla ve nedense okuyup anlamadıkları teorinin desteğiyle ele alıyor yazar.

Artık devrimlerin antiemperyalist bir nitelik taşımak zorunda olduklarını çünkü çağımızın emperyalist bir çağ olduğunu belirten yazar, ele aldığı her üç vakanın da antiemperyalist cephede gerçekleştiğini vurgulayarak, antiemperyalizmin neden savunulması mecburi bir hat olduğunun altını tekrar tekrar çiziyor.

10 Ocak 2018 Çarşamba

Mehmet Perinçek "Avrasyacılık: Türkiye'deki Teori ve Pratiği"

"KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş, tek kutuplu dünyada hak ve adaletin olmadığını vurguladı. "Afganistan'a bakın. Ne kadar barış temin edilmiştir? Irak'a bakınız. Her gece Irak halkına yapılanları televizyondan gördükçe, insanlığımızdan utanıyoruz. Bir ülkeye demokrasi götürmenin yolu buysa, eksik olsun öyle demokrasi" dedi. ABD'nin Irak'taki kayıplarının Amerikan halkından gizlendiğini söyleyen Denktaş, ABD'ye şöyle seslenilmesini istedi: "Askerlerini Irak'tan çek. Gaddar bir işgalci durumuna düştün. Irak halkı direniyor diye, bunları öldürmeye hakkın yoktur."
(sayfa:103 -Denktaş'ın Ankara'da yapılan Uluslararası Avrasya Sempozyumu'ndaki konuşmasından, 4 Aralık 2004.)

Dugin'in tarihsel olarak stratejik ortak olduklarını sürekli olarak vurguladığı ve Mehmet Perinçek'in de buna kitapta sıkça yer verdiği Rusya ve Türkiye'nin, küresel dünyanın saldırgan tek kutuplu dünya düzeninde elindeki tek kurtuluş yolu olarak seçenek olarak neden Avrasyacılık sorusuna, üstteki paragrafı alıntılayarak başlamak iyi olur diye düşündüm. Emperyalist işgalin Kıbrıs sorunu üzerinden geliştirdiği bölücü strateji karşısında, Kıbrıs'ı "bundan böyle kendi sorunları" da olarak gören Rusya'nın, ABD karşısında çok merkezli bir savunma hattının ihtiyacını vurgulaması ve buna Türkiye ve Türkiye'nin milli meseleleri açısından Denktaş'ın sözleri hareket içinde göz ardı edilemez.

Emperyalizme karşı konumlanırken oluşturulacak cephenin, milli değerleri ve ulusu savunma noktasında birleşmekten, bunu yaparken de emperyalist - yıkıcı yerel/yapay - inşacı kurgular yerine var olanı savunmaktan geçen bir yol çizen Avrasyacılık hareketi, bölgesel direniş noktalarıyla bir çıkışın mevcut olduğunu anlatarak, postmodernist işlevsiz yıkım çığırtkanlarına cevap veriyor. Küresel istilanın milli çıkarları hedef aldığını vurgulayan Perinçek de, özellikle milli değerleri ve çıkarları koruma hattının bu direniş noktasında hayati önemde olduğunu ifade ediyor. Mafyalaşan kapitalizmin kendi iç krizleri ve emperyalist çekişmelerin faturasını saldırının ve işgalin hedefinde olan coğrafyaların, toplumların ödediğini ifade eden Perinçek, ABD'nin parlatmaktan utanmadığı yeni dünya düzenin yarattığı korkunç tablonun yıkım, bölücülük, terör ve katliamla beslenen yüzünün bu politikanın, tek kutuplu dünya düzeninin işleyişinin bir sonucu olduğunu gösteriyor.

Buna karşılık Avrasyacılığın, Atlantikçi bölücü stratejilerin karşısına neler koyduğunu anlatıyor. Türkiye için kendi varlığını koruma noktasında Avrasyacılığı yegane çözüm olarak ortaya koyan Perinçek, Türkiye'nin bağımsızlığının da bu yoldan geçtiğini ifade ediyor. Dugin'in de vurguladığı gibi, aslında Avrasyacılık hareketi içinde, Atlantik'in saldırısına karşı dahil olması ihtiyaç olan ülkelerin Avrasyacı bir tutuma sahip olmaları gerekliliği de tam olarak bu. Tarihsel ve milli değerlerinden emperyalist işgal sonucu koparılmaya ve kimlikçi, bölücü hareketlerle ulusal bütünlüğünden koparılmaya ve tek kutupluluk içinde yok edilmeye çalışılan ülkelerin ayakta kalabilmeleri için, çıkar yol budur sonucu ortaya çıkıyor. Perinçek, bu yüzden emperyalist bakışın Avrasyacılık analizlerinin hareketi "gerici"likle eş tutarak yorumladığını belirtiyor. Bu tıpkı, batıyı ilericilik sanma ve doğuyu gericilikle, barbarlıkla eş tutan bilinçsizliğin farkında olmadan benimsediği bakış. Oysa bu kurgu, işleyen emperyalist işgalin bir yansıması maalesef. Oysa hatırlatmakta fayda vardır; Mustafa Kemal Atatürk "Biz Türkiyalılar Asyai bir milletiz, Asyai bir devletiz" demiştir (yazar da kitabın bir bölümün girişinde yer vermiş). Burada, batılılaşma, batıcılık ve batı medeniyetine tapınma konusunda kafa karışıklığı yaşayanlar için çok açık bir ifade mevcut. Emperyalizmi hazmedip oturmaktansa kendimizi bilmenin, yerimizi görmenin ve onu muhafaza etmenin hayati ihtiyacını anlamak, bir vatansever ve antiemperyalist olarak neden önemlidir, düşünelim...

Rusya ve Türkiye'nin bulunduğumuz coğrafyanın önemi ve iki devletin de köklü tarihinin, ilişkilerinin geçmişini görmek, Avrasyacılık hareketi içinde iki ülkenin nasıl bir ilişki içinde olduğunu görmek ve anlamak adına çokça detaya yer veriyor yazar. Ben uzun uzun yazmayım, kitabı okursunuz. 

Son olarak, "ama Çin..." diye başlayan ve bir başka kara propaganda örneğine maruz kalan devlet olan Çin'i temsilen, işgalci ve eli kanlı Amerika'nın karşısına, Avrasya Sempozyumu'ndan şu sözleri paylaşayım:

"Çin Halk Cumhuriyeti'nde tek kutbun yeri yoktur.(...) Çin, bir gün güçlü olsa bile süper devlet olmayacaktır. Çin bir gün süper devlet olursa, bütün dünyaya çağrıda bulunuyoruz; onu birlikte devirmeye çalışacağız."
(sayfa:105 -Çin Halk Cumhuriyeti Ankara Büyükelçisi Song Augio'nun Ankara'da yapılan Uluslararası Avrasya Sempozyumu'ndaki konuşmasından, 4 Aralık 2004).


9 Ocak 2018 Salı

Pierre Bourdieu "Seçilmiş Metinler"

Pierre Bourdieu'yü ve teorisini anlamanın en iyi yolu, kendisinin söylediklerini anlamaya çalışmaktan geçiyor; o yüzden Seçilmiş Metinler de, bu yol için iyi bir seçenek. Bourdieu'nün kendisinin derlediği yazı ve söyleşilerinden oluşan bu derleme, kendisinin bir sosyolog olarak gelişimin -mesela antropolojiden geçen yoluna da değinerek - bir özetini vermekten tutun, Distinction'a, spor sosyolojisine dek farklı metinler içeriyor.

Bourdieu kendi metodolojik gelişiminden, yapısalcılık ve fenomenoloji ile olan etkileşiminden başlayarak, etnolojik araştırmalarına da değinen bir söyleşiye yer vererek, örneğin Levi-Strauss ve Althusser'in kendi teorisi üzerinde nasıl bir etkisi olduğuna değiniyor. Bourdieu'nün metodolojisini keskin bir tanımla kafanızda soyutlamak bazen zorlaşıyor; ancak yapısal - inşacı olarak tanımladığı bir yer var mesela bu kitapta; bu yüzden Levi-Strauss'tan aldığı yapısalcılığı ya da gündelik hayatın, sosyal yaşamın pratikleri içindekini teorisinin içinde dahil etmeye giden yolda bir etnolog ya da yapısalcı gibi yaklaştığında yolu antropolojiden geçtiğinde (ki sonradan bu yoldan nasıl ayrıldığını da kısaca anlatıyor) görmek bu yüzden faydalı. Düşüncesinin gelişimi anlamaya başladıkça, Distinction'da vardığı noktanın arkasında nasıl bir birikim ve süreç olduğunu görmek Bourdieu'ya insanı tekrar hayran bırakıyor. Cidden. Yapı ve fail arasında kurmaya çalıştığı etkileşimde mesela ortaya habitusu attığı an bir yandan yapısalcılardan bir kopma sergiliyor ancak yine de, kendi adıma hala inatla Bourdiue'da yapının daha baskın olduğunu görüyorum. Bu kitapta da, belki anlatmaya çalıştığının tam tersini anlıyorum hala ama yine aynı şeyi düşündüm. Marx'tan kopmuştur, evet, ama yapı en sonunda yine; yapı....

Distinction'da uzun uzun yer verdiği kavramlarına dair kitaptaki metinlerde ya da söyleşilerde de açıklamalar mevcut; yine habitus, alan, yatkınlık, oyun okurun karşısına çıkıyor. Bourdieu'nün sınıf analizini anlamak için okunabilir; örneğin sosyal uzamdaki karşılaşmaları kavramları üzerinden açıklarken sınıf ya da sosyal gruplar diyelim, sosyal grupların habitusları çerçevesinde bu süreçlerin nasıl işlediğini açıklıyor. Weber'in statü gruplarını yine anabilirsiniz; güç ilişkileri ve sosyal konumların kendi mevkilerini muhafaza stratejilerinin gündelik yaşamda nasıl kendisini belli ettiğini, sosyal grupların kendilerini yeniden üretimde nasıl bir strateji izlediğini anlatıyor Bourdieu. Burada yeniden üretim demişken, onun yeniden üretim için işaret ettiği önemli kurumlardan birisi eğitim kurumudur, Seçilmiş Metinler'de de es geçilmiyor, değiniliyor. Eşitsizliğin yeniden üretimi hususunda özellikle konu üzerine olan diğer çalışması da yine tavsiyedir, sürekli tavsiye ediyorum biliyorum ancak çalışmanın güncelliğini kaybetmesi pek mümkün görünmüyor (Bourdieu & Passeron "Varisler").

Çok uzatmayayım; akademi hakkında da fikirlerini içeriyor kitap Bourdieu'nün. Alan kavramı üzerinden ayrıca entelektüel alana dair analizleri de mevcut. 

Okumak da anlamaya çalışmak kadar zevkli Bourdieu'yü; kendisine yüklenen tüm büyük sıfatları da boşuna hak etmemiş diyorsunuz.

8 Ocak 2018 Pazartesi

Aleksandr Dugin "İnsanlığın Ön Cephesi Avrasya"

Tek kutuplu dünya düzeni karşısına bir alternatif olarak, aslında alternatifin de ötesinde, ABD emperyalizminin çığrından çıkmış küresel istilası karşısına yerelin kendisini muhafazası adına bir çözüm olarak çıktığı belirtilen Avrasyacılık, ne olduğunu merak edenler için bu kitapta Avrasyacılık hareketinin en önemli isminin yazılarından ve söyleşilerinden oluşan bir derleme olarak sunulmuş.

Avrasyacılık, ele alınırken Atlantik karşısında, Atlantik'in saldırganlığına maruz kalma noktasında, Dugin'in ve doğal olarak bu hareketin de belirttiği üzere aslında Avrupa'nın da tıpkı Ortadoğu gibi aynı tehlikeyle karşı karşıya olduğunu belirtiyor. Şu an dünyada bir Rusfobisi yaratmak için çaba sarf eden Avrupa ve ABD küresel medyası, Putin'in de destek verdiği Avrasyacılık hareketinin (Dugin, Putin'in danışmanlarından aynı zamanda, belirteyim) ABD'nin kendi kimliklerini yok ettiğini görmek yerine Rusfobisinin parçası olmayı seçmeyi kolay bulmuş olabilir tabi. Neyse. Oysa, Dugin'in anlatmaya çalıştığı, örneğin bir İngiltere'nin ya da İtalya'nın da tıpkı Türkiye gibi ya da Rusya gibi ya da İran gibi Atlantik karşısında aynı konumda olduğu.

Çok kutuplu yeni bir alternatif sunan Avrasyacılık, yerelin değerlerini küreselleşmenin emperyalist talancı politikasına karşı koruma amacı güderek ancak Avrasyacılıkla kendisini var edebilmeye devam edeceğini belirtiyor. Dugin, modernist bir anlayış olarak ele alabileceğimiz Avrasyacılık için içinde yaşadığımız durumun ise aslında postmodern bir dönem olduğunu, ancak bunun Avrasyacı hareket için bir fırsata çevrilebileceğini belirtiyor. Bunu şöyle düşünebiliriz; artık aşamaları görmek ya da beklemek gerekmiyor; bir dönüşüm için postmodern dönem bir gedik sunmaktadır ve Avrasyacılık, tek kutuplu düzenin egemenliğine postmodernizmin bu akışkanlığından faydalanarak, bunu kendisi için bir fırsata çevirerek - ve postmodernizmi modernizme yenik düşürmeyi amaçlıyor aslında, güzel gol olur - kendisini var etme şansı yüksek bir konumdadır diyor. 

Muhafazakarlıkla eş tutulan tüm yerel değerlerin, Atlantik'in, yani ABD emperyalizminin karşısında kendisini korumasının, ulusal değerlerin, milli değerlerin muhafaza edilmesinin Avrasyacılık'ın zaten bir amacı olduğunu belirten Dugin, çoklu merkezlerin bu değerlerin asla bir eritme noktasına getirmeyi hedeflemeyecek bir merkez rolü olacağının da altını çiziyor. Yani, kendisini hatırlaması gereken topraklara kendilerine gelmesini söylemenin, Amerika elinden özgürlük ya da demokrasi umma hatasına düşen insanları tutup sarsmanın mesajı da var bu noktada.

Atlantikçi evrenselcilik iddialarını tamamen reddeden Avrasyacılığın, bu yüzden kendisi hariç olana karşı kötü - yanlış - geri kalmış - barbar yaftası yapıştıran emperyalist bakışı içinde barındırmadığını özellikle belirtiyor. Bu yüzdendir ki Dugin, içinde Türkiye, İran gibi ülkelerin de olduğu yakın çevremiz ülkelerinin ABD/küresel işgal karşısında güçsüz kalmaması ve kendi değerleriyle, kendi tarihlerinden gelen değerleriyle varlıklarını tıpkı kendi ülkesi olan Rusya gibi istediği gibi, sürekliliğini garantileyen bir biçimde sürmesini istediğini de bu hareketin en önemli ismi olarak tekrar belirtiyor. Bu noktada elbette ülkelerin bağımsız çıkarlarından ziyade ortaklıklarının, örneğin Rusya - Suriye ilişkilerinde değindiği gibi, görmezden gelemeyiz ancak insanın toplumsal bir varlık olduğunu ve ülkelerin de etkileşimsiz topluluklar olmadığını hatırlamakta fayda var.

Dugin, ülkemiz de dahil olmak üzere Avrasyacılığı bir çözüm olarak sunduğu ve merkezi önem atfettiği ülkeleri oldukça güçlü ülkeler olarak ele alıyor; farkında olmamız gerekenin, ülkelerin farkında olması gerekenin, ulusların farkında olması gerekenin de bu olduğunu bu hareket kapsamında yeniden bir kez daha böyle görmekte fayda var. Ortak değerlerin, ulusal, milli değerlerin neden yaşamsal değerler olduğunu Avrasyacılık içinde de tekrar yorumlayan Dugin, tek-tipleşen dünyaya karşı elimizdeki gücün altını çizmek adına taviz verilmeyecek noktaları da belirtiyor.

Kitapta belki katılmayacağınız ifadeler de olacaktır, ancak haricinde yaşadığımız toprağın tarih boyunca önemli olduğunu günümüz şartları için de bir kez daha hatırlatacaktır. 

Oldukça güncel konulara da değinen yazılar var kitapta, öte yandan Avrasyacılığa dair teorik kısma da değiniyor Dugin.

Kısaca böyle. Avrasyacılık nedir, sorusuna cevap arayanlar için tavsiye.