8 Aralık 2013 Pazar

Kareler


İşsiz bir yazar olarak bir günümden kare paylaşayım dedim =)

5 Aralık 2013 Perşembe

Neil Gaiman "Sandman - Düş Ülkesi"

Sandman serisinin üçüncü kitabı olan Düş Ülkesi, sanırım şu ana kadar seride okuduğum ve en çok beğendiğim kitap oldu. Diğer kitapların aksine Ebediler’i, özellikle Morpheus ve Ölüm’ü pek az gördüğümüz bu kitaptaki hikayelerin her biri de birbirinden hayli bağımsız.

Yazamayan bir yazarın, ilham perisini başka bir yazardan alması ve tutsak tutulan ilham perisinin özgürlüğüne kavuşma çabasının anlatıldığı ilk öykü “Calliope”, yazamayan yazar fikri ile beni bugünlerde içinde olduğum sıkıntıdan olsa gerek çok etkiledi. Yani yazamayan bir yazarın yazabilmek adına ruhunu şeytana satması (tabir) ya da bir ilham perisini tutsak etmesi gibi uç şeyleri ancak NEDEN YAZAMIYORUM LAN  diye düşünen bir yazardan iyi kim hissedebilir… Ama elbette bir periyi zorla küçük evimde hapsetmek gibi manyak emellerim yok. Elbet bir gün O SON BÖLÜM DE YAZILACAK. Değil mi?

İkinci bölüm “Bin Kedinin Düşü” ise kedi sahiplerinin hemen tanıyacağı bir hikaye bence. Kedilerin bakışlarından, tavırlarından “dünyanın efendisi olma” ideasını okumuşsanız, bu hikayede sizleri çekecek bir dolu detay var.

Üçüncü hikaye, The World Fantasy Award sahibi “Bir Yaz Gecesi Rüyası” Sheakspeare göndermeli ve Morpheus’un diğer kitaplardan –yanılmıyorsam- hatırladığım bir vaadinin karşılığını aldığı bölüm.

Son hikaye “Maske” ise bir cilt hastalığı yüzünden hayata küsen, ölemeyen ve yaşamaktan bıkan bir kadının acıklı hikayesi. Ebediler’den Morpheus hariç bir karakteri ilk ve son olarak bu hikayede görüyoruz kitapta; Ölüm.

Düş Ülkesi’nin sonunda Neil Gaiman’ın ayrıca yazdığı bir senaryo da bulunuyor, eklemekte fayda var.


Sırada serinin dördüncü kitabı “Sisler Mevsimi” var, artık işsiz güçsüz bir yazar olduğumu göre bir hafta içinde onu da rahatlıkla okuyup, yorumlarımı blog’da paylaşırım.

3 Aralık 2013 Salı

Fabio Moon - Gabriel Ba "Güngezgini"

Hayatınız kötü giderken yanı başınızda duran birbirinden güzel kitaplar, okunmayı bekleyen onca satır bile bir gelecek sunmaz, mutlu etmez, umut yaratmaz.

Yine de bir anlık içinizdeki duygusuzluğun yardımıyla elinizi bir kitaba atarsınız ve kitap bittiğinde içinde olduğunuz durum size ya da daha iyi ya da daha kötü görünmeye başlar; belki sadece gerçeği sunar. Özetle, demek istediğim, iyi bir kitap mutlaka bir şeyleri değiştirir.

Orijinal adı Daytripper olan Güngezgini, Çizgi Düşler tarafından henüz yeni dilimize kazandırılan bir çizgi roman. Okumayı, kitaptan haberim olduğu andan beri sabırsızlıkla bekliyordum. En sonun da dün kendisine kavuştum ve herhangi bir şeye bırakın odaklanmayı, herhangi bir şeyi bile umursamadığım bir anda okumaya başladım. Dediklerinden, anlatılanlardan daha da etkileyici geldi.

İkiz kardeşler Fabio Moon ve Gabrial Ba imzasını taşıyan bu mükemmel çizgi romanda bizleri karşılayan, Bras de Oliva Domingos adlı baş kahramanımız. Kendisi, başarılı bir yazar olan babasının neredeyse gölgesinde olan ve yazar olmak için çabalayan, ancak hayatını gazetede ölüm ilanları yazarak devam ettiren bir genç adam. Bras’nın hayatının farklı dönemlerine ve farklı olasılıklar dünyasına göz attığımız her bir bölüm, her bir ayrı hikaye bizim için aslında ayrı bir son da sunuyor zira her bölümün sonunda Bras ölüyor.

Farklı yaşlarda, farklı durumlar içinde sonlanan hikayelerin her biri birbirinden etkileyici. Tıpkı Bras’nın yaptığı iş gibi, kitap boyunca ölüm sizi sarıp sarmalıyor. Bunu korkutucu ya da ürkütücü bir şey olarak söylemiyorum zira bir aşkın yeşermesi, bir çocukluk anısı, saklambaç oynarken yaşanan ilk öpüşme, baba olmanın heyecanı, gençliğin heyecanı ve umutlarıyla dolu bir insanın hayatı keşfetmesi gibi aslında iç ısıtan ve neredeyse tatlı diyebileceğimiz bir çok hikayede ölümün gerçeğinden kaçamadığınızı görüyorsunuz. Ve bu, birbirinden çarpıcı sonlarla kendisini sizlere sunuyor.

Oldukça etkilendim.

Ölüm üzerine sürekli düşünen ben, çizimlerine mi renklendirmesine mi yoksa hikayenin mükemmelliğine mi hayran kalsam bilemedim. Güngezgini, normal bir hayatın içinde saklı olasılıkların her birini aynı sonda buluşturmaktan ziyade, bir insanın hayatındaki farklı dönemleri de başarıyla yansıtıyor. Bunu da bir çizgi romanda daha mükemmel nasıl anlatabilirlerdi bilemiyorum.

Kitabı yeni okumanın verdiği heyecanla bunları yazdığımı düşünmeyin, gerçekten çok etkileyici. Dediğim gibi dünya umrumda değil ve şu an sizlere bir kitabı övmek için çaba harcıyorum, aslında sadece gerçeği vurguluyorum.


Atlamayın Güngezgini’ni. Şiddetli tavsiyedir. 

2 Aralık 2013 Pazartesi

Henning Mankell "Riga'nın Köpekleri"

Riga’nın Köpekleri, piyasada baskısı bulunmayan bir kitap. Fakat aylar önce tesadüfen Real’de bulma şansına erişmiş, buna da blog’da yer vermiştim, belki hatırlarsınız.

O günden beri kitabı okumaya kıyamadığım için “İskandinav Polisiye Stoğu” kategorisinde –kafamda- stokladığım kitaplar arasında, kötü günlerde okunmayı bekliyordu. Ben de bu yıl itibariyle her geçen gün berbatlaşan hayatımda yine kötü bir dönem yaşadığım, üzerine de işimden olduğumdan dolayı Riga’nın Köpekleri’ni okumayı uygun buldum.

Pek yerinde bir hareket olacak ki, klasik müzik eşliğinde okumak bana hayli iyi geldi. Kısacık not; bilen bilir, kitabın kahramanı dedektif Wallender da bir klasik müzik hayranı.

(Tesadüfi not: Bugün Maria Callas’ın doğum günü ve Riga’nın Köpekleri’nde Wallander, Maria Callas plakları dinliyor. Not düşmek istedim.)

Bu kitap, Henning Mankell’in Wallander serisinin ikinci kitabı. Aynı zamanda diğer kitaplarda (spoiler geliyor) sıkça adını duyduğumuz Baiba ile tanıştığı roman da yine bu kitap.

Wallander’ın bu kitapta 43 yaşında olması ve sağlık sorunlarının ufaktan baş göstermesi ise bir detay daha.

Kitabın diğer kitaplarda ayrılan özelliği, ağrılıklı olarak siyasi meseleler üzerine kurulmuş olması. Öyle ki İsveç’te başlayan hikaye Litvanya’nın başkenti Riga’da devam ediyor ve konu aslında Sovyetler’in yıkılması ve bağımsızlık mücadelesi veren bir ülkenin yoksulluk, özgürlük özlemi ve kendi içinde yaşadığı çatışmalar.

Genelde Wallander kitaplarında siyasi dokunuşlar olsa da hiçbiri bu kitap kadar yoğun olarak bu konuyu işlemiyor. Sanırım yazarın tarzında zamanla azıcık bir değişim olmuş zira bundan önceki sırada, yani Wallander serisinin ilk kitabı olan “Ölümün Karanlık Yüzü”nde de yine göçmenler konusunu ele almıştı. Diğer kitapları okursanız, aradaki farkı daha net görürsünüz diye düşünüyorum.

Hikaye nasıl başlıyor, nereye gidiyor anlatmayacağım. Bir polisiye kitabı anlatırken hiç sevmediğim bir şey bu, o yüzden pas geçiyorum. Kitabı edinebilirseniz okumanızı tavsiye etmekten başka söyleyecek son sözüm ise; hava da tam kitap okumalık!