İşsiz bir yazar olarak bir günümden kare paylaşayım dedim =)
8 Aralık 2013 Pazar
5 Aralık 2013 Perşembe
Neil Gaiman "Sandman - Düş Ülkesi"
Sandman
serisinin üçüncü kitabı olan Düş Ülkesi, sanırım şu ana kadar seride okuduğum
ve en çok beğendiğim kitap oldu. Diğer kitapların aksine Ebediler’i, özellikle
Morpheus ve Ölüm’ü pek az gördüğümüz bu kitaptaki hikayelerin her biri de birbirinden
hayli bağımsız.
Yazamayan
bir yazarın, ilham perisini başka bir yazardan alması ve tutsak tutulan ilham
perisinin özgürlüğüne kavuşma çabasının anlatıldığı ilk öykü “Calliope”,
yazamayan yazar fikri ile beni bugünlerde içinde olduğum sıkıntıdan olsa gerek
çok etkiledi. Yani yazamayan bir yazarın yazabilmek adına ruhunu şeytana
satması (tabir) ya da bir ilham perisini tutsak etmesi gibi uç şeyleri ancak
NEDEN YAZAMIYORUM LAN diye düşünen bir
yazardan iyi kim hissedebilir… Ama elbette bir periyi zorla küçük evimde
hapsetmek gibi manyak emellerim yok. Elbet bir gün O SON BÖLÜM DE YAZILACAK.
Değil mi?
İkinci
bölüm “Bin Kedinin Düşü” ise kedi sahiplerinin hemen tanıyacağı bir hikaye
bence. Kedilerin bakışlarından, tavırlarından “dünyanın efendisi olma” ideasını
okumuşsanız, bu hikayede sizleri çekecek bir dolu detay var.
Üçüncü
hikaye, The World Fantasy Award sahibi “Bir Yaz Gecesi Rüyası” Sheakspeare
göndermeli ve Morpheus’un diğer kitaplardan –yanılmıyorsam- hatırladığım bir
vaadinin karşılığını aldığı bölüm.
Son
hikaye “Maske” ise bir cilt hastalığı yüzünden hayata küsen, ölemeyen ve
yaşamaktan bıkan bir kadının acıklı hikayesi. Ebediler’den Morpheus hariç bir
karakteri ilk ve son olarak bu hikayede görüyoruz kitapta; Ölüm.
Düş
Ülkesi’nin sonunda Neil Gaiman’ın ayrıca yazdığı bir senaryo da bulunuyor,
eklemekte fayda var.
Sırada
serinin dördüncü kitabı “Sisler Mevsimi” var, artık işsiz güçsüz bir yazar
olduğumu göre bir hafta içinde onu da rahatlıkla okuyup, yorumlarımı blog’da
paylaşırım.
Etiketler:
Çizgi Roman,
Düş Ülkesi,
Laika Yayıncılık,
Neil Gaiman,
Sandman
3 Aralık 2013 Salı
Fabio Moon - Gabriel Ba "Güngezgini"
Hayatınız
kötü giderken yanı başınızda duran birbirinden güzel kitaplar, okunmayı
bekleyen onca satır bile bir gelecek sunmaz, mutlu etmez, umut yaratmaz.
Yine
de bir anlık içinizdeki duygusuzluğun yardımıyla elinizi bir kitaba atarsınız
ve kitap bittiğinde içinde olduğunuz durum size ya da daha iyi ya da daha kötü
görünmeye başlar; belki sadece gerçeği sunar. Özetle, demek istediğim, iyi bir
kitap mutlaka bir şeyleri değiştirir.
Orijinal
adı Daytripper olan Güngezgini, Çizgi Düşler tarafından henüz yeni dilimize
kazandırılan bir çizgi roman. Okumayı, kitaptan haberim olduğu andan beri
sabırsızlıkla bekliyordum. En sonun da dün kendisine kavuştum ve herhangi bir
şeye bırakın odaklanmayı, herhangi bir şeyi bile umursamadığım bir anda okumaya
başladım. Dediklerinden, anlatılanlardan daha da etkileyici geldi.
İkiz
kardeşler Fabio Moon ve Gabrial Ba imzasını taşıyan bu mükemmel çizgi romanda
bizleri karşılayan, Bras de Oliva Domingos adlı baş kahramanımız. Kendisi,
başarılı bir yazar olan babasının neredeyse gölgesinde olan ve yazar olmak için
çabalayan, ancak hayatını gazetede ölüm ilanları yazarak devam ettiren bir genç
adam. Bras’nın hayatının farklı dönemlerine ve farklı olasılıklar dünyasına göz
attığımız her bir bölüm, her bir ayrı hikaye bizim için aslında ayrı bir son da
sunuyor zira her bölümün sonunda Bras ölüyor.
Farklı
yaşlarda, farklı durumlar içinde sonlanan hikayelerin her biri birbirinden
etkileyici. Tıpkı Bras’nın yaptığı iş gibi, kitap boyunca ölüm sizi sarıp
sarmalıyor. Bunu korkutucu ya da ürkütücü bir şey olarak söylemiyorum zira bir
aşkın yeşermesi, bir çocukluk anısı, saklambaç oynarken yaşanan ilk öpüşme,
baba olmanın heyecanı, gençliğin heyecanı ve umutlarıyla dolu bir insanın
hayatı keşfetmesi gibi aslında iç ısıtan ve neredeyse tatlı diyebileceğimiz bir
çok hikayede ölümün gerçeğinden kaçamadığınızı görüyorsunuz. Ve bu, birbirinden
çarpıcı sonlarla kendisini sizlere sunuyor.
Oldukça
etkilendim.
Ölüm
üzerine sürekli düşünen ben, çizimlerine mi renklendirmesine mi yoksa hikayenin
mükemmelliğine mi hayran kalsam bilemedim. Güngezgini, normal bir hayatın
içinde saklı olasılıkların her birini aynı sonda buluşturmaktan ziyade, bir
insanın hayatındaki farklı dönemleri de başarıyla yansıtıyor. Bunu da bir çizgi
romanda daha mükemmel nasıl anlatabilirlerdi bilemiyorum.
Kitabı
yeni okumanın verdiği heyecanla bunları yazdığımı düşünmeyin, gerçekten çok
etkileyici. Dediğim gibi dünya umrumda değil ve şu an sizlere bir kitabı övmek
için çaba harcıyorum, aslında sadece gerçeği vurguluyorum.
Atlamayın
Güngezgini’ni. Şiddetli tavsiyedir.
Etiketler:
Çizgi Düşler,
Çizgi Roman,
Daytripper,
Fabio Moon,
Gabriel Ba,
Güngezgini
2 Aralık 2013 Pazartesi
Henning Mankell "Riga'nın Köpekleri"
Riga’nın
Köpekleri, piyasada baskısı bulunmayan bir kitap. Fakat aylar önce tesadüfen
Real’de bulma şansına erişmiş, buna da blog’da yer vermiştim, belki
hatırlarsınız.
O
günden beri kitabı okumaya kıyamadığım için “İskandinav Polisiye Stoğu”
kategorisinde –kafamda- stokladığım kitaplar arasında, kötü günlerde okunmayı
bekliyordu. Ben de bu yıl itibariyle her geçen gün berbatlaşan hayatımda yine
kötü bir dönem yaşadığım, üzerine de işimden olduğumdan dolayı Riga’nın
Köpekleri’ni okumayı uygun buldum.
Pek
yerinde bir hareket olacak ki, klasik müzik eşliğinde okumak bana hayli iyi
geldi. Kısacık not; bilen bilir, kitabın kahramanı dedektif Wallender da bir
klasik müzik hayranı.
(Tesadüfi
not: Bugün Maria Callas’ın doğum günü ve Riga’nın Köpekleri’nde Wallander,
Maria Callas plakları dinliyor. Not düşmek istedim.)
Bu
kitap, Henning Mankell’in Wallander serisinin ikinci kitabı. Aynı zamanda diğer
kitaplarda (spoiler geliyor) sıkça adını duyduğumuz Baiba ile tanıştığı roman
da yine bu kitap.
Wallander’ın
bu kitapta 43 yaşında olması ve sağlık sorunlarının ufaktan baş göstermesi ise
bir detay daha.
Kitabın
diğer kitaplarda ayrılan özelliği, ağrılıklı olarak siyasi meseleler üzerine
kurulmuş olması. Öyle ki İsveç’te başlayan hikaye Litvanya’nın başkenti Riga’da
devam ediyor ve konu aslında Sovyetler’in yıkılması ve bağımsızlık mücadelesi
veren bir ülkenin yoksulluk, özgürlük özlemi ve kendi içinde yaşadığı
çatışmalar.
Genelde
Wallander kitaplarında siyasi dokunuşlar olsa da hiçbiri bu kitap kadar yoğun
olarak bu konuyu işlemiyor. Sanırım yazarın tarzında zamanla azıcık bir değişim
olmuş zira bundan önceki sırada, yani Wallander serisinin ilk kitabı olan
“Ölümün Karanlık Yüzü”nde de yine göçmenler konusunu ele almıştı. Diğer
kitapları okursanız, aradaki farkı daha net görürsünüz diye düşünüyorum.
Hikaye
nasıl başlıyor, nereye gidiyor anlatmayacağım. Bir polisiye kitabı anlatırken
hiç sevmediğim bir şey bu, o yüzden pas geçiyorum. Kitabı edinebilirseniz
okumanızı tavsiye etmekten başka söyleyecek son sözüm ise; hava da tam kitap
okumalık!
Etiketler:
Altın Kitaplar,
Henning Mankell,
Kitap,
Kitap Blog,
Riga'nın Köpekleri
23 Kasım 2013 Cumartesi
Neil Gaiman "Sandman Bebek Evi"
Neil
Gaiman’ın dillere destan Sandman serisinin ikinci kitabı Bebek Evi’ni geçen
hafta sonu okudum, yazısını ancak yazabiliyorum.
Bu
kitapta, hem Morpheus’ hem de The Endless ailesine mensup bireyleri biraz daha
detaylı tanıyoruz; karakterlerin öne çıkan özellikleri burada kendini
göstermeye başlıyor. Sanırım her geçen kitapla beraber ailenin diğer üyelerine
daha da yakınlaşıyor olacağız.
Bebek
Evi’nde Morpheus’un rüya alemine açılan bir girdaba sebep olan genç bir kız ve
ailesinin etrafında dönen talihsiz olaylar, Morpheus yokken (ilk kitapta)
kendisine ihanet eden yardımcılılarının kafalarına göre ilan ettiği “yeni
düşlerin efendisi”ne karşı Morpheus’un savaşı kitaptaki hikayelerin genel
içeriğini özetliyor sanırım.
Bu
kitapla beraber işlenen detaylardan biri de Morpheus’un düşler alemindeki işleri
kontrol edişi ve düşlere dair daha fazla detay.
Uzun
uzun yazmak istemiyorum, nedense bana zor anlatılır gelmeye başladı Sandman.
Zaten ilk yazıyı da hayli dağınık ve verimsiz yazmıştım, hatırlıyorum yani.
Sıra
diğer kitaplarda, her ay iki, kitap okuyarak seriyi bitirmek gibi bir hedefim
var. Bakalım ne kadar çabuk ve ne kadarını gerçekleştirebileceğim.
Etiketler:
Bebek Evi,
Çizgi Roman,
Laika Yayıncılık,
Neil Gaiman,
Sandman
17 Kasım 2013 Pazar
Lilyhammer
Lilyhammer, bir istisna olarak blog'da.
Takip ediyorsanız, göreceğiniz üzere blog'da dizilere, filmlere artık yer vermiyorum. Kitap da kitap. Çünkü artık film izlemiyorum, dizi falan zaten pek izlemezdim, iyice izlemez oldum. Kitle iletişim araçlarından kapabildiğim tek şey sıkça TRT Radyo 3 (şu anda da yine nefis bir şeyler çalıyor).
Geçtiğimiz ay yine kitap okurken gözüm bir ara ekrana takıldı, e2'de, aklıma Norveç'i getiren (hayatımda gidip görmedim!) bir manzara içinde trende giden bir adam vardı. Sırf bu bir anlık şey yüzünden devamı ne acaba, diye merak edip kitabı kapattım, ekranı izlemeye başladım.
Şanslıymışım, ilk bölümüydü Lilyhammer'ın ve ilk bölümün de başıydı.
İnternetten dizi izlemediğim için 2012 Norveç yapımı bu diziyi e2'den takip ediyorum. Yanılmıyorsam bu cumartesi 4. bölüm yayınlandı.
Hikaye kısaca şöyle; arkadaşlarını gammazlamak karşılığında koruma hakkı elde eden mafya babası (ya da mafya bireyi, haha süper tanım oldu) Frank, Norveç'e gitmek ister, orada yeni bir hayata başlayacaktır.
Giovanni Henriksen olarak Norveç'e gitmesini ve Amerikan kültürünün, yozlaşmış ve düzensizlikten doğan düzen içinde nasıl şaşılası biçimde var olduklarını gösteren bir edayla, güzelim sakin Norveç memleketi Lilyhammer'ı kendi yöntemleri ile nasıl zıvanadan çıkarmakta olduğunu anlatıyor dizi.
Dizi komedi. İçinde azıcık suç unsuru da var ama bunlar yine komedinin içinde saklı kalıyor.
Bir kasabanın sakin ve huzur içindeki gündelik hayatına bir Amerikan'ın dokunuşları, işleri "kendince" halletme yöntemleri (ki bunlar rüşvet, şantaj vs oluyor genelde) o kadar tatlı anlatılıyor ki, bu kanunsuz adama karşı sempati beslerken görebiliyorsunuz kendinizi. Buna kendiniz de yer yer şaşırsanız, hatta onu yadırgasanız bile öyle bir anlatım şekli var ki dizinin, gülmeden edemiyorsunuz. (Bu cümle yüzünden hapse girmem umarım, haha.)
Sanırım 45 dakika sürüyor dizi, yani haftada bir bölüm izleyerek sessiz sakin bir komediyle iyi zaman geçirebilirsiniz.
Kitaplıktan Kareler: Yeniler
Bu ay daha fazla kitap almam sanıyordum ama dr.com.tr'deki indirim sağ olsun, aşağıdaki güzelliklere kavuştum.
Daha önce aynı yazarın Kara Güneş'ini almıştım, şu an okuyorum. Görünce kaçırmayım dedim.
Ne zamandır okumayı planladığım Kıyamet Kitabı, sonunda alabildim.
Aldığım gibi okudum, yazısı zaten blog'da.
Sandman'e devam. Yazısını ekleyeceğim blog'a. Süperdi.
Evet, Amerikan Tanrıları'nı okumadım hala! Gördüğünüz gibi okuyacağım ama.
En sevdiğim arkadaşlarımdan Philip K. Dick'in bir başka kitabı, Ubik.
Etiketler:
Kitap,
Kitap Blog,
Kitaplıktan Kareler
16 Kasım 2013 Cumartesi
Lydia Millet "Benim Mutlu Hayatım"
Okuduğum
tek gazetenin kitap eki sayesinde geçtiğimiz hafta haberdar olduğum bu kitaba
bu hafta içinde kavuştum, dün de okumayı bitirdim.
Oldukça
acıklı olduğunu garanti edebileceğim kitap, bir akıl hastanesinde kendi
odasında kilitli unutulan bir kadının hayatını odasının duvarlarına yazmasıyla
başlıyor. Adı asla kitapta geçmeyen akıl hastası karakterin bir yandan durumuna
üzüldüğüm gibi, bir yandan da sürekli yaşadıkları için mutlu olabilme tavrını
dehşet içinde karşıladım. Neden mi?
Bahsettiğim
karakter kimsesiz; koruyucu aileden koruyucu aileye verilmiş, ev işleri yapmış,
çocukluğu çocuk gibi değil de iş yapmakla geçmiş. Üstelik bu sırada karakter
hala çok küçük, 10 yaşlarına falan denk geliyor en fazla. İşin garibi, o her
zaman dünyaya baktığı “olumlu” gözleri hiçbir zaman kaybetmeden, sesini
çıkarmadan her şeye katlanıyor. Çünkü, hasta. Çünkü bir tecavüzün tecavüz
olduğunu anlayamayacak kadar hasta.
Hastanenin
bodrumunda unutulmuş bir halde, biz de geçmişinden itibaren bu günlere nasıl
geldiğini, nasıl yaşamak için diş macunu yemek ve su içmekten başka bir şansı
olmadığı zamanlara geldiğini okuyoruz. Bir nebze Açlık adlı kitabı
hatırlayabilirsiniz okurken ama tabi sanmayın ki sürekli açlığı üzerinden bir
gidişat var; hayır. Çok az yerde çok az satırla buna değiniyor. Asıl olarak
kendisinin “Kardeş”i içinizi parçalayacak ve kitapta büyük yer kaplayacak.
Başına
gelen felaketlere bir şekilde katlanabilen hasta karakterin Pollyanna
(yazabildim mi doğrusunu?) olduğunu sanmayın fakat. Bahsettiğim çok daha farklı
bir durum.
Uzun
zamandır bu kadar üzülerek okuduğum bir kitap hatırlamıyorum. 2003 Pen Kurgu
Ödülü kazanmış kitap zaten. O kadar mutsuz bir hale geldim ki kitap bittiğinde,
tıpkı Excision filmini izledikten sonraki hislerime benzer şeylere kaplamıştı
beni.
İnsanlar
olarak garip varlıklar olduğumuz için kitapta tamamen kurgu olsa da aslında
gerçek hayatta böyle insanların, daha beter sorunlar içinde hayatlarını yaşamak
zorunda olduklarından emin olduğum için bir şımarıklık mı dersiniz densizlik mi
dersiniz ne dersiniz bilmiyorum ama bir an durup akıl sağlığımı kitapla
kıyaslama hadsizliğine kapıldım. Bunu da doğamızdaki “daha kötü durum başına
gelmediği için kendini şanslı sayma” ruh haline bağlıyorum.
Hala
“benim mutlu hayatım” bakışına sahip olan bir karakterle siz de tanışmak
isterseniz, kesinlikle okumanızı öneririm.
“Ve fısıldıyor: Hayalin içindeyiz
çünkü hayal ettik. Onu hayal ettik ve bildik. İşte bu yüzden, diyor, burada
daha fazla kalmak zorunda değiliz. Çünkü hayal biz olmadan da sürüp gidiyor.”
Syf: 172
Etiketler:
Benim Mutlu Hayatım,
Kitap,
Kitap Blog,
Kolektif Kitap,
Lydia Millet
10 Kasım 2013 Pazar
Philip K. Dick "Aksın Gözyaşlarım Dedi Polis"
Bu
hafta sonu insanlıktan çıkmış gibi okuyarak geçti sanırım. Az önce “Aksın
Gözyaşlarım” Dedi Polis’i bitirdim, hemen yazısını yazmak istedim. Okuyup –
yazmaktan ibaret bir insan olarak kendimi tanımlasam mutlu olurdum belki. Neyse.
Philip K. Dick sayesinde bir Pazar günümü tamamen başka bir dünyada geçirdim. İyi
de oldu. Haftanın 5 günü içinde yaşadığım dünyada hiçbir şey yok çünkü. (İddialı
sözler, hmm… Ne biçim blog burası?!)
Azmedeceğim
ve dilimize kazandırılmış tüm Philip K. Dick kitaplarını bu yıl okuyacağım. Sırada
“Yüksek Şatodaki Adam” var ama PKD üzerine PKD okuyarak devrelerimi iyice
yakmayı içten içe istesem de sanırım bir kitaplık mola verip, önümüzdeki hafta sonu
o kitaba başlayacağım.
“Aksın
Gözyaşlarım” Dedi Polis yine “gerçek” sorgusu yapıyor.
Jason
Taverner, her hafta Salı günleri akşam saat 9’da 30 milyon kişiye ulaşan bir
televizyon şovunun yıldızı, bir müzisyen ve sunucudur. Zenginlik, şan, şöhret
içinde yaşamaktadır.
Ta
ki bir gün…
Eski
kız arkadaşı kendisinden intikam almak için ilginç bir yol seçer, bir şekilde
Jason’un hayatını sonlandırmaya çalışır ancak Jason son anda kurtarılır,
hastaneye giderken yanında o anki sevgilisi vardır ve…
Jason
uyandığında pis bir otel odasındadır. Cebinde yüksek miktarda para, üzerinde
pahalı kıyafetleri hariç onu o yapan hiçbir şey yoktur etrafında. Kimlikleri
yoktur.
Tamamen
tanınmadığı, hatta varolmadığı bir dünyadadır artık!
Bildiği
dünyadadır, ancak sadece kendisi hiçbir zaman varolmamıştır!
Hakkında
hiçbir kayıt olmayan ve polis egemenliğindeki bir devlet içindeki polislerden,
yani “pol”lerden kaçmaya çalışarak yeniden kendisini ve başına ne geldiğini
çözmeye çalışmaya başlayan Jason’un ve medipol’ün başından geçen hikayeyi
okuyoruz kitapta.
Yan
karakterler olarak hikayeye yer yer dahil olan ve geçmişleriyle – şimdiki zamanlarıyla
Jason’la bir şeyler paylaşan kadınlar ile her bir seferinde farklı bir durumun
sorgusunu yapıyor Philp K. Dick. Elbette bu yalnızca bahsedilen kadınlar
ekseninde olmuyor ancak bana öyle geldi, neyse anlatamadım sanki.
Kathy
karakteri ile yine psikoz içindeki bir insanın bozulan gerçeklik algısı içinde
kendisine yarattığı gerçek içinde nasıl kendisini varedebilmeyi başardığını
görüyoruz ki beni kitabın başlarında oldukça etkileyen bir bölümdü. Hayata
tutunabilmek ve kendi akıl sağlığını koruyabilmek için (!) psikozunun içinde
yaşamaya alışmış genç bir kız portresi açıkçası acı vericiydi. Çekmeyen bilmez
diyorum ve susuyorum.
Kendisinin
“olmamasının” peşinden giden bir adamın hikayesi üzerinden anlattıkları sadece
psikozlar değil elbette. Philip K. Dick aynı zamanda polislerin ele geçirdiği
bir düzen içinde üniversitelerin nasıl talan edildiği ve öğrencilerin nasıl
kaçan konumuna düşürüldüğü, kısıtlanan hayatları içinde, çalınan özgürlükleri
içinde, kapüslerinde kendilerine ait adeta sığınak konumundaki alanlarda yaşam mücadelesi veren öğrencilerin nasıl pol’lerin hedefi haline geldiğini
ve çalışma kamplarının geleceğin dünyasında nasıl acımasızca hala var olduğunu
da bizlere gösteriyor.
Ensestin varlığı, sübyancılığın yasa dışı olmaktan çıktığı anormal bir dünya düzeni içinde, aslında düzen koyucuların kurduğu başka bir düzensizlik içinde bir dünya sunan yazar, insanların mutluluktan öylesine uzak olduğu bir dünya kurguluyor ki, okurken siz de içinde hissettiğiniz bu dünyada mutsuzluğu hissediyorsunuz. En büyük amacı kendisine ne olduğunu öğrenmek ve yeniden şatafatlı hayatına kavuşmak isteyen Jason bile mutluluğu aslında şöhretinde ve getirdiklerinde buluyor. Birey olarak yine mutluluğu bulma yöntemi olarak sabun köpüğü gerçekler dayandırılıyor desem yanılmış olur muyum acaba?
Ensestin varlığı, sübyancılığın yasa dışı olmaktan çıktığı anormal bir dünya düzeni içinde, aslında düzen koyucuların kurduğu başka bir düzensizlik içinde bir dünya sunan yazar, insanların mutluluktan öylesine uzak olduğu bir dünya kurguluyor ki, okurken siz de içinde hissettiğiniz bu dünyada mutsuzluğu hissediyorsunuz. En büyük amacı kendisine ne olduğunu öğrenmek ve yeniden şatafatlı hayatına kavuşmak isteyen Jason bile mutluluğu aslında şöhretinde ve getirdiklerinde buluyor. Birey olarak yine mutluluğu bulma yöntemi olarak sabun köpüğü gerçekler dayandırılıyor desem yanılmış olur muyum acaba?
1977
yılında yazılan bir kitap için günümüze çok da uzak sayılmıyor olsa gerek, ne
dersiniz?
Kitabın
sonunu ve olan bitenin açıklamasını o denli merak ediyordum ki bir günden az
bir sürede kitabı bitirdim. Sonuna dair en ufak bir şey söylemek ve ipucu
vermek istemediğim için yazıyı burada keserek huzurlarınızdan ayrılıyorum.
Etiketler:
6:45 Yayınları,
Aksın Gözyaşlarım Dedi Polis,
Kitap,
Kitap Blog,
Philip K. Dick
Kitaplıktan Kareler: Kasım 2013'te Kitaplığa Katılanlar
Pazar sabahı erken kalkmanın sonucu olarak ne yapsam ne yapsam diye evde dönüp dururken kendimi iş çıkardım. Blog'a bi hayrım olsun dedim.
Bu ay aldığım kitapları paylaşayım dedim. Umarım unuttuklarım yoktur. Ev sahafa döndüğü için, koltukta benden çok kitaplar oturduğu, masa, sehpa kitap dolu olduğu için ve baya bir dağınık göründükleri için arada kaynayanlar olmuştur bence.
Son zamanlarda kafa olarak aynı seviyede olduğumu bangır bangır ilan etme densizliğine giriştiğim Philip K. Dick ve üç kitabı... Şizofreni Ve Değişimler Kitabı'nı okudum, "Aksın Gözyaşlarım" Dedi Polis'i okumaya ise dün başladım. Hemen bir gerçeklik sorgusu tohumları atıldı, iyi de oldu.
Henning Mankell. Okumaya kıyamadığım yazar ve yeni çevrilen kitabı. Ortada ise Julia'nın 2. kitabı. Çizgi roman kontenjanından. Son olarak ise Neil Gaiman'ın çocuğuna yazarken bizlere armağan ettiği Koralin Ve Gizli Dünya. Huzursuz Adam hariç (çünkü okumadım) diğer iki kitabın yazısı blog'da.
Yine çizgi roman kontenjanından Blacksad 1 ve Blacksad 2. Karizmatik kedi dedektifimizin ikinci macerasını sakladım, canım sıkkınken okuyacağım.
Son olarak Sandman'ın ilk kitabı Düş Müziği. Yeni bir manyaklığa doğru yelken açacağım sayesinde. Sağol Gaiman!
Etiketler:
Kitap,
Kitap Blog,
Kitaplıktan Kareler
Barok Orkestrası Konseri (İstanbul Devlet Opera Ve Balesi)
Uzun zamandır konsere gitmemiştim. Normalde insanların yüzde 99'unun tiksinti ve nefretle karşılayacağı bir müzik türünün neferi gibi geziyor olmama rağmen, çocukluğumdan beri bir klasik müzik hayranıyımdır. Eskiden böyle klasik müziğe düşmanlık olmadığından TV'de daha sık izlerdik, pazar konseri olurdu, hatta uzunca bir süre de oldu yani sırf ben çocukken olmadı bu... Herneyse.
Okurken her hafta şehirdeki senfoni (Eskişehir; pek meşhurdur orkestrası) orkestrasının konserlerine giderdim. Bu sayede baya bir sanatçıyı da canlı izleme şansım olmuştu. Ama çalışmaya başlayınca, özellikle ikinci işim ve şimdiki üçüncü işim sebebiyle hafta sonları da çalışma ihtimali olduğundan bilet almaya çekinir oldum. En son aldığım bilet de yanmıştı misal... Gerçi sonunda şeytanın bacağını kırdım ve bu konsere gidebildim.
Geçen cumartesi, yani 2 Kasım 2013'te Kadıköy Süreyya Operası'ndaydı konser. Yaklaşık bir buçuk saat sürdü. Gelenlerin yaş ortalaması hayli yüksekti, kendimi epey genç hissettim. Heheh. Hemen bir laubalilik, hemen bir şımarma... Neyse.
Vivaldi çaldılar. Yer gök benim için öncelikle Bach olduğu için uzun zamandır Vivaldi dinlememiştim. Ancak TRT Radyo 3'te denk gelirsem dinliyordum. Bu vesileyle, yurdum insanının "Mevsimler"inden başka bir şeyini bilmediği halde kendisini klasik müzik dinleyicisi olarak yüksek bir seviyeye yerleştirmesine neden olan Vivaldi'yle huzur içinde zaman geçirdik. (Hemen ukalalık, kendini beğenmişlik, ben sizden iyi bilirim havaları...)
Neler çaldıklarına gelirsek;
Do majör Sinfonia, RV 116
Mi minör Fagot Konçertosu, RV 484
Sol minör İk, Viyolonsel için Konçerto, RV 531 (mükemmeldi yav)
L'Estro Armonico; Op.3: Dört Keman ve Yaylılar için Re Majör Konçerto No.1, RV 549
L'Estro Armonico, Op.3: İki Keman, Viyolonasel ve Yaylılar için Sol minör Konçerto No.2, RV 578
La Folia, RV 63
Bunları da çok bilmiş bir ukala olduğum için yazmadım, merak eden olursa diye yazdım.
Bu arada bir de sürpriz vardı, Astor Piazzola'dan yazıya başlamadan aklımda olan fakat şimdi unuttuğum bir eseri çaldılar. Sallamak istemiyorum adını da.
Özetle gayet güzeldi.
9 Kasım 2013 Cumartesi
Neil Gaiman "Koralin ve Gizli Dünya"
Filmini
de kitabını da merak etmekteydim Koralin’in. Bu süreç içinde sıkça, baş karakte
Koralin’in adını ben de kitaptaki çoğu karakter gibi yanlış anlayarak Karolin
şeklinde kullandım. Hemen bir itirafla yazıya giriş yapmış oldum nedense.
Ailesiyle
beraber yeni bir eve taşınan Koralin, çevresini merak etmekte olan ve canı
fazlasıyla sıkılan bir kız çocuğudur. Anne ve babası evde çalışıyor olmalarına
rağmen, her biri kendi çalışma odasında, bilgisayarlarının başındadır ve tek
başına canı sıkılan Koralin ile oynamaya zamanları pek olmamaktadır.
Bulundukları
eve alt katlarında köpekleriyle (bir çok köpek ile) eski tiyatro oyuncusu iki
arkadaş, en üst katta ise fare orkestrasını çalıştırdığını iddia eden yaşlı bir
adam oturmaktadır.
Yani
etrafta Koralin için oynayacak arkadaş yoktur.
Meraklı
ve kaşif ruhlu Koralin, bir gün evdeki bir kapıyı keşfeder. Kapı tuğla ile
örülüdür, hiçbir yere açılmamaktadır ancak elbette bir gün Koralin o kapıyı
açacaktır ve kendisini bulduğu dünya, kendi evlerinin aynısının olduğu bir
dünya olacaktır. Bu dünyada evlerinin aynısının olması gibi, anne ve babasının
da aynısı vardır. “Diğer anne” ve “diğer babasının”, kendi evindekinin aksine
süper yemek yapabiliyor, her an onunla oyun oynamaya hazır olmaları, sürekli
güler yüzlü ve ilgili olmaları haricinde farklı olan hafif ürkütücü bir
noktaları vardır ki o da gözleridir! Gözlerinin olması gereken yerde düğmeler
dikilidir.
Diğer
dünyanın kapıları en başta cezp edici bir ortama açılıyor gibi görünse de
saplantılı sevgisinin ardında resmen bir manyaklık yatan “diğer anne”,
Koralin’e macera ve bela dolu saatlerden hatta günlerden başka bir şey
getirmeyecektir.
Tek
çocuk olmanın yeri geldiğinde Koralin’e bağlamak olduğunu farz edersek
özellikle tek çocuk olarak yetişmiş, hatta biraz da köyde, kasabada fakat
genellikle yalnız başına çayırda çimende (anne – babanın binlerce yasak ve
uyarısı arasında, sınırlı bir alan içinde ve gözetim altında) gezerek
çocukluğunu yaşamış kimseleri daha derinden etkileyeceğini sanıyorum. Artık
yapacak hiçbir şey kalmadığında kafadan element uydurmak gibi kafadan gerçeklik
uyduran tüm çocukların uydurmaya hafif çekinecekleri bir “diğer taraf”
Koralin’in içine düştüğü dünya.
Kitap
ve film hakkında daha önce rahatsız edici, ürkütücü yorumlarını duymuştum ama
kendi hayatım ve beynimin bana yaptıkları daha anormal olduğundan olsa gerek
ben ürkütücü ya da korkutucu hiçbir şey göremedim. Hatta tam bir çocuk masalı.
Bana çocukken bunu okumadıklarına memnunum fakat. Hehe.
Ayrıca,
Neil Gaiman’ın kedileri ne kadar iyi tanıdığını da satır aralarında, Koralin’in
hikaye boyunca destekçisi olan kediyle ilişkisinden görmek mümkün.
Güzel kitap, sevdim.
(Neil Gaiman da zaten
benim sevmemi çok umursuyordu!)
(Parantezler içinde
kendimle diyaloğa mı girsem?)
Etiketler:
İthaki Yayınları,
Kitap,
Kitap Blog,
Koralin ve Gizli Dünya,
Neil Gaiman
China Mieville "Un Lun Dun"
Un
Lun Dun’u az önce bitirdiğime göre, artık dilimize kazandırılan tüm China
Mieville kitaplarını okumuş oluyorum ki artık kendisiyle yolda falan (!)
karşılaşırsak, yanında kendimi kötü hissetmeyeceğim. Ayrıca konuşacak daha çok
şeyimiz olacak. (Gerçekten son yazılarda bir kopuş yaşanıyor, farkındayım,
toparlayacağım arkadaşlar…)
Un
Lun Dun, China Mieville’in Alice Harikalar Diyarında’dan çıkış alan bir romanı
gibi gelebilir ilk başta, ancak sonrasında kesinlikle, özellikle Bas-Lag
serisinde öne çıkan kendine has tasarımlara sahip “şeyler” olan karakterle
birlikte Alice’in dünyasından fazlasıyla ayrılıyor.
Londra’da
yaşayan, onn iki yaşında iki yakın arkadaş olan Zanna ve Deeba etrafında bir
süredir, özellikle Zanna ekseninde garip olaylar meydana gelmektedir. Zanna’ya
gelip “Şuvazi” diye hitap ederek saygılarını sunan insanlar ya da duvarlara
yazılmış mesajlar, ya da belli belirsiz bir “duman” örneklerinde görüleceği
gibi…
Kendi
etraflarında olup biten anormal olaylara bir anlam vermeye çalışan kızlar artık
dayanamaz ve bir şemsiyenin peşine düştükleri gecede, iki kızın yolu neredeyse
Zanna’nın içgüdüleri sayesinde Lon Dra Kis (Un Lun Dun)’a düşer. Bilinmeyen bir
diyar olan Lon Dra Kis’in ne olduğunu anlamaları ise fazla uzun sürmeyecektir.
Lon Dra Kis; Londrakis, aksi Londra, Londra’nın aksidir.
Hikaye
bundan sonra başlıyor. Zanna’nın seçilmiş kişi olarak Lon Dra Kis’te beklenen
bir kişi olduğunun dayandırıldığı bir kurgu her ne kadar bir süre devam etse de
işleri China Mieville büyük bir –bence- espiri ile tersine çeviriyor ki
fazlasıyla açıklamış olsam da daha fazla yazmak istemiyorum. Seçilen –
seçilmeyen espirisini çok beğendiğimi söylemeliyim.
Londra
ve Lon Dra Kis’i birbirine bağlayan bir tehlike olarak da karşımıza “Duman”
çıkıyor, belirtmek isterim. Detayları kitapta saklı diyelim. Ama bu “Duman”
baya bildiğimiz duman. İki arkadaşın asıl düşmanları Duman ile mücadele
ederken, bir yandan da yeniden evlerine, Londra’ya dönmeye çabalamalarını
okuyoruz.
Bas-Lag
serisinden alışık olduğumuz üzere Lon Dra Kis’te de bizleri bekleyen canlılar
ve şeyler öylesine detaylı kurgulanmış ki, mesela okurken aklınıza bir
Tekraryapım gelmesi kuvvetle muhtemel. Ya da tüm hikaye boyunca var olan süt
kutusu Kesmik (evcil hayvan oluyor!) ya da kelimelerin canlı kanlı bir hale
gelmesi gibi ilginç detaylar, hikayeye gerçek anlamda renk katıyor.
Onun
haricinde her zamanki gibi iki farklı şehir-boyut arasında bir bağ kuran
Mieville, kendisinden beklenildiği üzere bir yönetim sorgusu yapıyor. İngiliz
İşçi Partisi üyesi (yanlış hatırlamıyorum değil mi?) China Mieville “Duman”
bağlantıları, ardında yatan çıkar ilişkileri ya da aslında Duman’ın başlı
başına oluşum hikayesi altında fabrikalaşma, buradan da kapitalizm eleştirisi
yaptığını düşünüyorum. Ek olarak, elbette işin bir de doğal hayatın
dengelerinin alt üst edilmesi kısmına değinen yanı var ki, bunu da yadsımak
olmaz. Mieville’in doğa dostu olarak, Londra’da bariz bir çevre kirliliği
varlığına dikkat çekmeye çalışması da Un Lun Dun’da ele alınan konulardan biri olarak
değerlendirilebilir.
Çıkar
ilişkileri, iktidar hırsı gibi konuların acımasızca yerden yerden yere
vurulmasını da hikaye içindeki bazı karakterlerin “karaktersizliği” ile açıkça
görmeniz mümkün.
Son
olarak mekan ve karakter kurgulamada çok usta bulduğum Mieville bu kitabında da
mekanları ve yapıları kurgularken Londra artıklarını kullanarak yine göz
dolduruyor kanımca.
Evet,
kendisi ne yazsa bayılıyorum.
Etiketler:
China Mieville,
Kitap,
Kitap Blog,
Un Lun Dun,
Yordam Kitap
Blacksad 1
Blacksad’in Yapı Kredi
Yayınları’ndan yayınlanan bildiğim kadarıyla iki cildi var, ikisini de büyük
bir hevesle aldım. Her bir ciltte iki adet hikaye var.
Bahsedeceğim ilk cilt.
İçinde “Gölgeler Arasında Bir Yerde” ve “Arktik Irk” adlı hikayeler var.
Başlamadan önce Blacksad
okumaya nasıl bu kadar hevesli bir hale geldiğimden bahsedeyim; iş yerinden bir
arkadaşım bu çizgi romandan bahsettiğinde elbette ilk işim girip Google’dan
bakmak oldu. Görür görmez çarpılma sebebim ise kapağındaki kediydi! Hehe.
Kedileri severim. Kedi bir dedektifi ise daha çok severim. Ki kendisi
kahramanımız, kedi dedektif Blacksad oluyor.
Yine saçma sapan bir
blogger olarak sizlere eşek kadar insan olmama rağmen kediden köpekten nasıl
etkilendiğimi ve nasıl sığ biçimde bir çizgi romanı okumaya karar verdiğimden
bahsettim. İşte, blog’da gerçekçilik akımı da böyle başlamış oldu, diye anacak
yıllar sonra gelecek nesil. Peh!
Ağzından sigarası düşmeyen
yakışıklı Blacksad ilk macerasında eski sevgilisinin öldürülmesi olayını
araştırıyor. Bu sırada karşısına çıkan her bir karakter farklı bir hayvan
şeklinde. Öyle ki görmeye dayanamadığım iguanalar, kertenkeleler bile bu
hikayede kendilerine yer bulmuş. Blacksad, ölümün arkasında sır perdesini
aralamaya çalışırken girmediği delik, tanışmadığı bela kalmıyor desek yalan
olmaz.
İkinci hikaye ise daha çok
ırkçılık konusuna odaklanmış diyebiliriz. Kaybolan bir kız çocuğunun
araştırmasını yapıyor Blacksad, karşısına ise karman çorman ilişkiler içinde
bir topluluk çıkıyor. Kin ve intikam hırsıyla yılların geçmesinin bile bazı
şeyleri nasıl öldüremediğini anlatan bir hikaye.
Genel havasını çok
beğendim. Blacksad’i kanlı canlı, neredeyse sigaradan kalınlaşmış sesi
kulağınıza gelecek şekilde canlandırabilirsiniz okurken.
Bir solukta bir kitap,
ikinciyi henüz okumadım. Okur okumaz onun da mükemmel bir blogger olarak
yazısını hazırlarım.
Kedileri sevin, çünkü
onlar aslında bizi pek sevmiyor.
Etiketler:
Blacksad,
Çizgi Roman,
Diaz Canales,
Guarnido,
Yapı Kredi Yayınları
Neil Gaiman "Sandman - Düş Müziği"
Sandman
serisine ne zamandır başlamak istiyordum. Aslında Neil Gaiman’la tanışmadan
önce de duyduğumu sandığım bir seriydi. Gördüğünüz gibi mükemmel bir hafıza ile
sizlere kitap tanıtımı yapıyorum. Dünyanın en güvenilir ve en aklı başında blog’u
seçimleri yapılacak olursa, hepinizin oyunun bana geleceğinden eminim.
Sandman’a
dönelim. Serinin ilk kitabı olan Düş Müziği’nde efsane karakter Morpheus ile
tanışıyoruz. Diğer kitaplarda yer alan ve Morpheus’un kardeşleri olan
karakterler ise bu kitapta yok. Sadece en sonda Ölüm’ü görüyoruz; ki o da birkaç
sayfa ile sınırlı kalıyor.
Neil
Gaiman’ın yazdığı, Sam Kieth, Mike Dringenberg ve Malcom Jones III’nin çizdiği
Sandman’ın birinci kitabı Düş Müziği’nin konusuna dönersek…
Bir
tarikat lideri olan Burgess, Ölüm’ü çağırmak ve kontrol altına almak için
giriştiği çaba sonunda yanlışlıkla Düşlerin Efendisi Morpheus’u çağırır ve onu
hapseder. Girişimi yüzünden büyük bedeller ödeyecek olan yalnızca bu yanlışlığa
sebep olan Burgess olmayacaktır.
70
yıl süren bir tutsaklığın ardından Morpheus serbest kalmayı başarır; bu süre
içinde kendisinden alınan yalnızca özgürlüğü değildir; aynı zamanda Morpheus’un
kendisine ait “şeyleri” de çalınmıştır.
Hikayenin
büyük kısmı, kendisinden çalınanları yeniden elde etmek ve parçalanıp,
darmadağın olan Düş Diyarı’nı yeniden toparlamak isteyen Morpheus’un başından
geçenler üzerine kurulu. Bu arada farklı karakterler ve hikayeler de karşımıza
çıkıyor. Neredeyse her bir bölümde farklı bir macera ile karşılaşıyorsunuz.
Tam
da bayılacağım şekilde, karanlık içinde geçen Düş Müziği’nde özellikle 24 Saat
adlı bölüm son derece vahşi, karanlık ve resmen vicdansızdı. Kitabı edinmeden,
daha doğrusu geçen yıl bu kısmı okumuştum. O zaman da aynı şekilde beğendiğimi
hatırlıyordum. İnsanların zıvanadan çıkmasının, kötünün ve kötülüğün emrinde
hareket etmesinin, bilinçlerinin kontrolünün bir manyağın eline geçmesinin
anlatıldığı bu bölüm aynı zamanda okurken en rahatsız olduğum bölümdü. Yanlış anlamayın,
dediğim gibi neredeyse en etkilendiğim bölüm olan 24 Saat’in verdiği
rahatsızlık, nasıl desem, olumlu bir rahatsızlık kitaba yönelik beğeni
konusunda.
Umutsuzluğu
okurken sıkça hissettim. Özellikle son kısımda Morpheus’un yolun sonundaki
tatminsizliğini sanki gerçekten öyle birisi var da, o benimle konuşuyormuş gibi
gerçekti.
Neil
Gaiman’ın hikayelerini zaten seviyorum, kolay kendinizi kaptıracağınız
hikayeler. Ancak daha önce Sandman hakkında bir fikri olmayanlar için
söyleyebileceğim tek şey ise kitaplardaki dünyayı unutun, tamamen karanlık
başka diyarlara açılacağınızdan emin olun. O tatlı – espirili – karanlık Neil
Gaiman romanları size Sandman için ipucu vermez.
Nasıl
da sert bitirdim yazıyı!
Hayır,
aslında sert değildi.
Kibarca
bitirelim o zaman; Sandman okuyunuz efendim. (Yine kopuk bir yazı oldu, farkındayım...)
Etiketler:
Çizgi Roman,
Düş Müziği,
Laika Yayıncılık,
Neil Gaiman,
Sandman
4 Kasım 2013 Pazartesi
Philip K. Dick "Şizofreni ve Değişimler Kitabı"
Bugünlerde
Philip K. Dick rüzgarı esiyor etrafımda. Kafa olarak da yıllar verdiği
birikimle(!) sonunda kendisine eşit bir yapıya ulaştım sanırım. Farklı
sebeplerden dolayı da olsa, belki aslında asıl bir ana sebebin sonucudur, aynı
şeyleri yaşadığımızı düşündüğüm bu efsane yazarın bu hafta sonu okuduğum kitabı
Şizofreni ve Değişimler Kitabı’ydı. Oldukça kısa bir kitap, 50 sayfa. Ancak
üzerine yazacak ve söyleyecek şeylerim belki 50 sayfadan daha uzundur. Ama
burası bir blog olduğu için “insan gibi” davranacağım ve “insan gibi”
yazacağım. Yine de baştan uyarımı yapayım; bu yazı tamamen bencilce ve
neredeyse sesli düşünmeden öte bir anlam taşımayacak şekilde kurgulanmıştır.
Sadece okuduğum satırların bende düşündürdüklerini yazacağım. (Tamam, evet,
normalde aynı mantıkla kitap yorumları yapıyorum gibi görünebilir AMA bu sefer
değil. Bu başka.)
Yazar
öncelikle bireyin özellikle ergenliğin getirdiği yeni dönem içinde içsel dünya
(idios kosmos) ve ortak dünya (koinos kosmos) çatışmasıyla başlayan bir süreç
sonucunda gerçekliğin acıtan tarafıyla ilk kez gerçekten yüzleşemeye
başlamasını ve bunun sonucunda alternatif gerçekliğine, kendi gerçekliğine
doğru hızla kapanmasını anlatıyor. Verdiği örnek üzerinden gidersek; gittikçe
hayattan beklentileri gerçekleşmeyen genç kendisini kendi yarattığı bir dünya
içinde, yeni olasılıklar ya da sonuçlar içinde buluyor. Bunu da reddedilen bir
genç üzerinden veriyor mesela.
Tabi
bu da temelleri atıyor diye düşünebilirsiniz.
Okurken
sürekli olarak kendime hatırlattığım, yazarın LSD kullanımı olmak zorundaydı.
Zira bunu satırlara kendisi de sıkça yansıtıyor. Kitabı saf bir şizofreni
üzerine düşünceler kitabı olmaktan çıkarmama yarayan da işin bu kısmıydı
aslında. Kendisinin de değindiği gibi psikotik düşüncelerin ortaya çıkışında
–biliyorsunuzdur diye düşünüyorum- uyarıcıların yeri büyük. Yani etrafınızda
uyuşturucu kullanan ya da kullanmayan şizofreni hastaları varsa bunu
tedavilerinden yakalayabildiğiniz detaylarda görebileceğinizi düşünüyorum.
Philip
K. Dick’in sanrılarının ne kadarının gerçekten şizofreniden, ne kadarın LSD’den
kaynaklandığını gerçekten merak ediyorum. Ancak bu konuda aydınlanamadım
açıkçası. Yaklaşabildiğim tek dayanak, yazarın sürekli psikozu dayandırdığı
uyuşturucu oldu. Yine de bir taban üzerine oturtmaya çalışırsam, LSD’yi sadece
tetikleyici olarak görüyorum kendisi için. Of, lütfen biri beni kendisiyle bir
iki saatliğien görüştürebilir mi?
Kitapta,
eğer aynı durumda değilseniz kesinlikle aynı güçlü duyguyu alamayacağınızı
düşündüğüm, yazarın Hume alıntısı yaptığı bir paragraf var. Kitabın 29.
sayfasında geçiyor, olduğu gibi aktarmak istiyorum:
“Psikozlu
hasta zarif kanatlarıyla duvarda gezinen dört mavi istiridye gördüğünü sanmaz;
onları gerçekten görür. Açıkçası halüsinasyon beyinde üretilmez; tıpkı bütün
“gerçek” duygusal veriler gibi beyin tarafından algılanır; hasta kendine son
derece gerçek gelen gerçeklik algılamasına bizim duyusal verilere gösterdiğimiz
gibi mantıksal bir tepki gösterir. Her halükarda hastanın “gördüğünü sandığını”
varsaymak psikozlunun yaşadığı tecrübeyi yanlış anlamlandırmaktır.”
Etkileyici,
değil mi? Gerçeklik algısını kitaplarında sıkça sorgulayan ve gerçek içinde
kısmen kayıp, bazen fazlasıyla “içinde” olduğundan emin olduğum yazarında tıpkı
benim gibi düşünüp, bu satırlardan aynı derecede etkilenip kitabına koyduğunu
düşünüyorum.
500
sayfa yazmak istiyorum konuyla ilgili. Kimse okumaz ama.
Kitaptan
bir paragraf ile bitireyim:
“Gerçek
veya gerçek dışı, algılama sistemi içinde meydana gelir ya da algılama sistemi
tarafından geçerli bir şekilde algılanır çünkü bazı kimyasal ajanlar normalde
beyin metabolizmasında mevcut veya aktif değildir, “halüsinasyondan
kaynaklanan” dediğim bu paylaşılmayan dünya yıkıcıdır.”
Soruyorum;
gerçek nedir?
Psikozlunun
gerçeğinin gerçek olmadığını nasıl ispatlayabilirler?
Sevgiler.
Etiketler:
6:45 Yayınları,
Kitap,
Kitap Blog,
Philip K. Dick,
Şizofreni ve Değişimler Kitabı
30 Ekim 2013 Çarşamba
H. P. Lovecraft "Uyku Duvarının Ötesinde"
H.
P. Lovecraft’in öykülerinin derlendiği üç kitaplık bir serinin birinci kitabına
sahibim. Ama bu kitabın kapağını ayrıca sevdiğim için sahafta denk geldiğimde
alayım dedim. İyi de yapmışım. Ya ben yıllar önce okuduğum öykülerin unutmaya
başladım ya da bu öykülerin çoğunu ilk kez okudum. (Aç da iki kitabı
karşılaştır be insan, dediğinizi duyar gibiyim. Yapacağım. Ama üşeniyorum.)
2000
yılı 6:45 basımı olan bu kitap da aslında üç kitaplık bir serinin parçası. Diğer
kitaplar bende yok. Sahaflarda denk gelirsem almayı düşünüyorum ama.
Artık
kitaba getirebilirim galiba konuyu.
Tanıyan,
okuyan biliyordur zaten yazarın dünyasını. Bilmeyenler için ya da bilenler ve
bu yazıyı okuyanlar için yine de genel bir çerçeve içinde kitaptan bahsetmek
istiyorum.
H.P.
Lovecraft’in dünyasında sizi bilinmeyenler, kötü ruhlar, gizemli kalıntılar,
yalnızlığın içinde deliliğe sürüklenen insanlar, rüyalar, kabuslar, korkular
bekliyor. Aslında daha da fazlası. Bir an bir ailenin üzerine çöken, ailenin
erkeklerinin 32 yaşında öldüren bir lanetin gizeminin peşinde koşarken, bir an
çıkmaza girmiş bir denizaltının içinde bir grup Alman’la beraber buluyorsunuz
kendinizi ve onların korkunç sonuna yaklaşırken, gittikçe yalnızlaşan bir
adamın etkisi altına girdiği gücün kendisini taşıyacağı sonu bekliyorsunuz… Öykülerin genelinde insanın bilinmeyen karşısında içine düştüğü korku ya da şaşkınlığın pençesinde, merakla ilerleyen ve sona yaklaştıkça aydınlanan, ancak bu aydınlanmanın getirdikleri yüzünden dehşete kapılan karakterlere sıkça denk geliyorsunuz. Sanırım bu da insanın bilinmeyen karşısında her zaman düşeceği bir duygunun yazarın anlatımına yansıması.
Benim en öykü ise kitaba da adını veren Uyku Duvarının Ötesinde'ydi.
Lovecraft
okurken aklıma sıklıkla Evil Dead geliyor. Kafamda ikisi birbiriyle çok ilişkili
nedense. Aslında aklıma gelen bir iki isim daha var ama blog’umun kapatılmasını
istemediğim için uslu duracağım, daha doğrusu tırsmış bir kedi gibi
davranacağım ve susacağım.
Kendini
tekrara düşmeden ilerleyen öyküleri ben gece okumaya çalıştım ama büyük kısmını
da hava aydınlıkken okudum. Tavsiyem, gece, olabildiğince sessiz bir ortamda
kendisini kısık ışıkta okumanız. Biraz ortamı uygun hale getirmekte fayda var.
(Yemek tarifi verir gibi okuma tarifi verdiğimin farkındayım ama utanmasam “mum
ışığında okuyun asıl öyle lezzetli pardon etkili oluyor” diyeceğim ama seçkin
bir blog yazarı (!) olduğum için demiyorum).
H.P.
Lovecraft okurken… Kendisinden, daha doğrusu genel anlamda gotik edebiyattan
(mesela hemen aklıma Poe geldi) ilham alan Nox Arcana adlı grubu dinlemenizi
ise şiddetle tavsiye ediyorum. Transylvania adlı albümleri özellikle. Tavsiyemi
dinleyin, gece okuyun ve bu albüm eşliğinde okuyun. Pişman olmayacaksınız.
Öykülerin etkileyiciliğinin artacağından eminim.
Farkındayım,
çok dağınık bir yazı oldu. Bu seferlik böyle olsun.
Etiketler:
6:45 Yayınları,
H. P. Lovecraft,
Kitap,
Kitap Blog,
Uyku Duvarının Ötesinde
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)