14 Mayıs 2013 Salı

Hermann Hesse "Gertrud"


Gertrud, okuduğum en akıcı Hermann Hesse romanı oldu diyebilirim. Ya da ben zamanla yazarın tarzına alıştım ve gittikçe daha fazla sever oldum. Her ikisi de olabilir. Sonucu değiştirmiyor nasılsa.

1910 yılında ilk basımı yapılan Gertrud’da, gençliğinin en deli dolu zamanında, bir konservatuar öğrencisi iken hoşlandığı Libby adlı kızın önerisi üzerine, onu kırmamak adına giriştiği, kızakla bir tepeden kaymak gibi tehlikeli bir işin ardından bacağı kırılan ve hayatının geri kalanını topal olarak geçiren sanatçı Kuhn’un öyküsünü okuyoruz.

Her ne kadar Kuhn’un öyküsü desem de, aslında öyküde hayatlarına yakındna baktığımız tek kimse anlatıcı Kuhn değil. Etrafındaki arkadaşları, ki sayıları çok az, ailesi ya da eski bir öğretmeni de hikayenin içinde kendilerine yer buluyor.

Kırılan bir bacak ve takiben gelen “kötürümlüğün” ardından belki bir aydınlanmaya doğru giden Kuhn, kendisini bir besteci olarak bulacağının ilk işaretlerini de bu istirahat dönemi içinde veriyor. Zira aklına, kalbine ya da kulaklarına, nasul tarif etmek isterseniz, gelen bir melodiyi çalmanın ya da onu notalara dökmenin hazzını böylelikle yaşamaya başlıyor. Bu sırada belirtmek istediğim bir detay ise Kuhn’un bir kemancı olarak pek parlak olmayışı; yalnızca iyi keman çalabilen bir kemancı, kariyerinde keman çaldığı dönemlerde de topluluk – orkestra içinde ikinci kemancı olarak kendine yer buluyor.

Sıklıkla kötürüm oluşu yüzünden insanlarla arasına bir mesafe koymuş olduğunu fark ediyoruz, kadınların onu sevmekten çok acımasını göreceğinden neredeyse emin olduğundan kadınlardan, kadınları sevmekten uzak kalıyor. Hayatına giren, opera sanatçısı Mouth’un aksine, kendisinin yanında kadınları göremiyoruz.

Halet-i ruhiye olarak kendisinden pek farklı insanlarla içine girdiği diyaloglarda Kuhn’un fikirlerini, kendi kafası içinde daha çok tartıp savunduğundan ya da çözümlediğinden olsa gerek, fikirlerini netçe görebiliyoruz. Örneğin, Hermann Hesse’nin Doğu ve Doğu kültürüne olan ilgisinin satırlara yansıdığı, Karma öğretisi ile ilgilenen eski hocasının kendisine verdiği kitaba yaklaşımında görebileceğimiz gibi.

Kuhn’un içinde “ne yaşamak ne de ölmek istediğine” dair bir duygu kitabın bir noktasından sonra, Gertrude karakterinin hayatındaki bir kırılma noktasından sonra tavan yapıyor. Hikayenin gidişatından bahsedip tadını kaçırmak istemediğimden olabildiğince az detayla anlatmaya çalışıyorum. Neyse, ne diyordum. Hayatındaki bu kırılma noktasından ve bulunduğu boşluk durumdan ise kendini kurtaranın babasının ölümü olması ise ilginç bir tezat oluşturuyor. Evet, belki bu tam anlamıyla bir kurtarma sayılmaz ama okuduğunuzda farkedeceksiniz ki bir hayatın kaybı başka bir hayatın önce sondan dönmesine, sonra da bir nebze iyileşmesine neden olabiliyor.

Gençliğin ve yaşlılığın sıkça sorgulandığı kitapta, yaşlılaların gözünden gençlik ya da sözde en iyi dönemlerini yaşayan gençlerin gözünden de yaşlılığa dair yorumlara denk geliyorsunuz. Öyle ki gençlerin ve Kuhn’un yaşlı annesinin beraber oturduğu bir anda, Mouth’un “yüzünden mutluluk bulunan tek insanın Kuhn’un annesi” olduğunu söylemesi size dosdoğru bir ifade olarak geliyor; kitapta yaşı geçkin olanların haricinde acı içinde olmayan insan yok gibi.

Bu acı içinde olma ve kendisini kimsenin anlamadığı düşüncesi içinde olma halinin kitapta tanımlanması ve çözümünün sunulması ise başkalarına ilgi göstermek, onları sevmek olarak anlatılıyor ki, bir not olarak eklemek istedim. Kendinden uzaklaşmanın yolu başkalarına yakınlaşmak, gibi anladım. Elbette bu ne kadar başarıya götürüyor Kuhn’u ya da ne kadar başarısızlığa düşüyor, bunu kitapta okumanızda fayda var.

Karşımıza Gertrud’da bir müzik insanı olarak çıkan Kuhn ile satıra dökülmüş kelimeler arasında gördüğümüz Hermann Hesse, hemen her kitabında olduğu gibi yine bir sanatçının gözünden bir hikaye anlatıyor aslında. Kitap boyunca yazılmaya başlanması sürecinden tutun da hazırlık sürecine kadar takip edilebilen bir operanın hikayesini de Gertrud’da olan bitene paralel olarak görüşümüz bundan olsa gerek. Ve bu da benim gözümde Hesse’yi, karşıma bazen ressam bazen de müzisyen olarak, ama sürekli bir sanatçı olarak çıkışından dolayı eşssiz bir yere koyuyor sanırım. Kırılan kalplerin, vazgeçilen hayallerin, tükenen hayatların ve sonlanan gençliklerin hikayesi, sürekli etrafta dönen bir müziğin içinde, müziğe yansıyan tüm acıyla beraber sizi kuşatıyor. Böyle yazdığım için çok depresif bir kitap diye düşünüp uzak kalmayın ama, ya da bu size daha çekici gelebilir, bilmiyorum. Yine de söylemek istediğim şey tüm kederin içinde huzuru okuyabilmiş olmamdı. Evet, bazı satırlarda üzüntü sizin de içinize işliyor ancak belki de müziğin verdiği huzurdur, işte o huzurun da içinize sindiğini farkediyorsunuz.

4 yorum:

Adsız dedi ki...

Ne güzel bir analiz, kaleminize saglık. Hesse'yi ve satırlarının derinliğini yeniden anımsadım. Şu günlerde yeniden okumalı, umudun kırık ışığını bulmak için eserlerinde. İnsanın zaafları, kayıpları ve naifliğiyle insan olabildiği gerçeğiyle yüzleşmek için... @aslisakli

Umut Babilon dedi ki...

Çok teşekkürler, beğenmenize sevindim. Katılıyorum size, insan olabilmenin içinde barındırdığı tüm duyguları yeri geldiğinde en uç şekilde sunarak bir yerde acının da mutluluğun da, huzurun da huzursuzluğun da "kıymetini" çok güzel anlatıyor bence. Öylesine bir parçası ki bunlar insanın... onun kaleminden okumanın etkisinden olsa gerek.

Buket dedi ki...

hesse bayılıyorum. narzis ve goldmund en sevdiğim kitabı..

Umut Babilon dedi ki...

Onu henüz okumadım, merak ediyorum ama baya.